Saturday, 12 November 2022

Bir Kuveykır'ın İslam'a Bakışı

Bir Kuveykır'ın (Marshall Hodgson'ın) İslam'a Bakışı

Marshall Hodgson'ın kapsamı -bizim amaçlarımız açısından- daha dar Büyük Ortadoğu'yu kapsıyordu. Yine de 46 yaşında hayatını kaybeden tutkulu bir Kuveykır (Quaker)* olan Hodgson, ölümünden 6 yıl sonra 1974'te bir bütün olarak yayınlanan üç ciltlik İslam'ın Serüveni: Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih (The Venture of Islam: Conscience and History in a World Civilization) adlı eserinde fevkalade bir azim sergiler. Zira günümüz gazetecilerine ve mesela Princeton'dan Bernard Lewis ve Georgetown'dan John Esposito gibi diğer seçkin Ortadoğu akademisyenlerine kıyasla çok daha az tanınan, büyük ölçüde unutulmuş bu Chicago Üniversitesi tarihçisi, devasa eserinde İslam’ı coğrafi ve kültürel olarak -McNeill'a göre- dünya tarihinin daha geniş akımları bağlamına oturtur. Hodgson'ın üslubu akademik ve anlaşılması zor gelebilir; ancak okuyucu sebat gösterirse İslam'ın nasıl ortaya çıkabildiğine, kök salabildiğine ve inanılmaz bir hızda sadece Arabistan ve Kuzey Afrika'da değil, bütün Hint Okyanusu kıyıları boyunca ve karada Pirenelerden Tanrı Dağları'na kadar geniş bir coğrafyada yayılabildiğine dair bir izahatla sabrının karşılığını alacaktır. (30)

Hodgson'ın İslam'ın Serüveni eserinin büyük kısmını, medya projektörlerinin genellikle Avrupa'da cereyan eden Soğuk Savaş'a odaklandığı 1950'ler ve 1960'larda yazdığını not düşmek önemlidir. Bununla birlikte ilk ciltte, bu Avrupa merkezli dünya vizyonunun daha baştan haritalama tekniklerindeki tarafgirlikle her zaman yanlış olduğu görüşünü dillendirerek kendi ana fikrini ortaya koyar. "Absürtlük, görsel olarak temelden tahrif edilmiş bir dünya haritasının -yani Mercator projeksiyonunun- giderek yaygınlaşan kullanımıyla gizlendi; bu projeksiyon, sınırları suni olarak şekillendirilmiş bir 'Avrupa'yı kuzeye doğru şişirmek suretiyle, tüm 'Afrika'dan daha büyük ve diğer Avrasya yarımadası olan Hindistan'ı da küçücük göstermeyi başarmıştır." Hodgson daha sonra okuyucunun coğrafi odağını, dünyanın "yaşanılır alanı" manasında Antik Yunanca bir tabir olan Meskûn Dünya (Oikoumene) diye adlandırdığı güneye ve doğuya çevirir. Burası, Hodgson'ın "Nil'den Amuderya'ya" dediği bir arazi kuşağı olup! Kuzey Afrika'dan batı Çin sınırlarına kadar uzanan Afro-Asya kara kütlesinin ılıman bölgesidir.(32) Bu tanımlamalarda zaman zaman birbiriyle çelişen bir belirsizlik söz konusudur. Mesela “Nil'den Amuderya'ya" batı ucunda Mısır bulunan bir bölgeyi akla getirirken, "Meskûn Dünya" ise Akdeniz'in Afrika kıyısında çok daha batıda başlayan bir bölge anlamına gelebilir. Asıl önemli olan nokta şudur: Ortadoğu'yu hem Anadolu'dan hem de Hint Alt-Kıtası'ndan keskin bir şekilde farklılaştıran -eserini kaleme aldığı dönemde zirvesinde olan- Soğuk Savaş saha uzmanlığının katı ayrımları, Hodgson'ın bize sınırların tabiat şartlarına ve kültüre göre şekillendiği daha organik bir coğrafya sunmasıyla yavaş yavaş zayıflar; öyle ki bu organik coğrafya -aslında Herodot’un dünyası olan- Avrupa ve Çin medeniyetleri arasındaki uçsuz bucaksız ve genellikle kurak enginlik olup Hodgson buranın dünya tarihinin anahtarını elinde tuttuğunu ima eder.

Küreselleşmenin sınırları, bölgeleri ve kültürel ayrımları nasıl sildiği göz önüne alındığında, Hodgson'ın kasıtlı olarak büyük ve esnek coğrafi kurgusu aslında oldukça faydalıdır; zira kabartma haritanın sabit ve kalın çizgilerden ne denli hoşlanmayabileceğini ortaya koyar.  Bu şekilde Hodgson, okuyucunun hem İslam’ın ortaya çıktığı geç antik çağın akışkan dünyasını hem de -Çin ve Hindistan'ın (geçmişin Meskûn Dünya'sı olan) Büyük Ortadoğu’daki iktisadi mevcudiyetini artırdığı, hatta aynısını Fars Körfezi şeyhliklerinin Afrika'da yaptığı- günümüz dünyasını görselleştirmesine, böylece alıştığımız suni bölünmeleri silmemize yardımcı olur.

Hodgson şöyle açıklar: "İslamileşmiş kültürün (Islamicate culture) oluşacağı bölge, Yunan ve Sanskrit geleneklerinin kök salmadığı ve nihayetinde Avrupa ve Hint bölgelerinin kendisinden ayrıştığı geri kalan topraklar grubu olarak tanımlanabilir. (..) Bu bağlamda Eksen Çağ’da [MÖ 800 ila MÖ 200] bölgemiz, Yunanca ve Sanskritçenin en iyi ihtimalle sadece lokal veya geçici olarak geliştiği, Akdeniz ile Hindukuş [Afganistan] arasındaki topraklardan oluşuyordu." Aşağı ılıman bölgede yaklaşık 5000 kilometre kadar uzanan bu Büyük Ortadoğu geniş kuşağı içinde iki coğrafi özellik yüksek kültürü teşvik etti: Meskûn Dünya'nın bir ucundan diğerine uzanan ticaret güzergâhları bağlamında bilhassa Arabistan ve Bereketli Hilal'in kilit ticari konumu ve bölgenin çoraklığı.

Bu son noktayı açıklamak gerekir. Hodgson bize, genel su kıtlığının tarımla elde edilebilecek zenginliği azalttığını ve toplu halde büyük verimli toprakların varlığını nadirleştirdiğini, bu yüzden kırsal hayatın güvensiz olduğunu ve vahalardaki şehirli hayat karşısında değersizleştiğini söyler. Para ve güç, uzun mesafeli Ortadoğu ticaret güzergâhlarının "kavşak noktaları"nda tüccarların elinde birleşti; özellikle de bu işlek yollar Kızıldeniz, Arap Denizi ve Fars Körfezi deniz trafiğinin yakınından geçtiğinde, Hint Okyanusu ticaretinin muazzam akışını Arap tüccarlar için ciddi düzeyde erişilebilir kıldı. Ve burası bir ticaret ve mukaveleler dünyası olduğundan ahlaka uygun davranış ve "dürüst ticaret" istikrarlı bir iktisadi hayat için her şeyden önemliydi. Böylece kuzeydeki hem Bizans hem de Sasani İmparatorluğu Anadolu'da ve İran'da zayıflarken, Arabistan'da ve Bereketli Hilal'de yalnızca "tarım mevsimleri döngüsü"nü sağlama almak yerine iyi ahlakı vurgulayan bir inancın ortaya çıkması için zemin hazırdı. Dolayısıyla İslam, sadece bir çöl akidesi değil, aynı zamanda bir tüccar akidesi olarak ortaya çıkıp hızla yayıldı. (33)

Batı ve orta Arabistan’daki en önemli ticaret merkezi, Kızıldeniz'e yakın bir bölge olan Hicaz'daki Mekke idi. Bu şehir iki ana güzergâhın kesiştiği noktadaydı. Birincisi, Mekke’nin orta noktada yer aldığı, Yemen'i ve Hint Okyanusu limanlarının Suriye'ye ve Akdeniz'e bağlayan ve kuzeye giden güzergâhtı. İkincisi, Kızıldeniz'in karşı kıyısında yer alan, Mekke'ye yakın Afrika Boynuzu'nu Fars Körfezi'ndeki Mezopotamya'ya ve İran’a bağlayan batı-doğu güzergâhıydı. Mekke, her ne kadar İran, Irak ve Küçük Asya'dan gelen -Zerdüştlük, Maniheizm, Helenizm, Yahudilik gibi- şehirli dinî ve felsefî etkilere maruz kalmış olsa da, İran'daki Sasanî gücünün merkezinden, ondan bağımsız olacak kadar uzaktaydı. Mekke'nin büyük bir vahası olmamasına rağmen develer için yeterli suyu vardı. Etrafnı saran tepelerle Kızıldeniz korsanlarından korunuyordu ve bölgedeki kabilelerin kutsal sembollerinin toplandığı ve hacıların uzaklardan, dört bir yandan geldiği bir mâbede, Kâbe'ye sahipti. İşte bu, otuzlu yaşlarında zihni adil ve kötülüklerden uzak saf bir hayatın nasıl yaşanacağıyla meşgul hale gelen saygın bir yerel tüccar olan Muhammed Peygamberin ortaya çıktığı -daha ziyade coğrafi bağlamdı. Mekke, çölde geri kalmış, medeniyetten uzak bir bölgeden ziyade, nabzın attığı kozmopolit bir merkezdi. (34)

Elbette coğrafya, Hodgson'ın anlaşılması zor zengin dokusunda, İslam'ı nihai olarak açıklamaz. Çünkü bir din, tanımı gereği, fizikîden ziyade metafizik temellere sahiptir. Ancak Hodgson, tıpkı İslam'ın -ticaret güzergâhlarıyla kesişen çorak tabiat şartlarının ürünü olan- tüccar ve Bedevi kalıplarıyla birleşmesi gibi, coğrafyanın dinin yükselişine ve yayılmasına nasıl katkıda bulunduğunu ortaya koyar.

Bedevi Arabistan üç tarım arazisi ile çevriliydi: kuzeyde Suriye, kuzeydoğuda Irak ve güneyde Yemen. Bu üç alandan her biri, bir "siyasi hinterland"la, 6. ve 7. yüzyıllarda kendisinel hükmeden bir dağlık bölgeyle bağlantılıydı. Bu siyasi hinterland, Suriye için Anadolu'nun ve Irak için de İran'ın dağlık arazisiydi; Yemen'in ise Habeş yüksek arazisi (günümüzün Etiyopyası) ile biraz daha zayıf bir karşılıklı ilişkisi vardı. İslam bu bölgelerin çoğunu fethedecekti; ancak coğrafya, bu tarımsal medeniyet kümelerinin bilhassa Bereketli Hilal’in iki yayı olan Suriye ve Irak‘ın toplumsal kimliklerini korumalarında ve dolayısıyla İslami gücün rakip merkezleri haline gelmelerinde kısmen belirleyici olacaktı. (35)

Hodgson'ın şaheserinin ilk iki cildinde geç antik çağ ve Ortaçağ'a kapsamlı tarihsel bakışı, görünüşte Batı sömürgeciliğinin ürünleri sayılan modern Ortadoğu devletlerinin gerçekte nasıl ortaya çıktığı ve niçin iddia edildiklerinde daha az suni oldukları hakkında gayet öğreticidir. Gördüğümüz gibi, -dümdüz çölün ortasından çizilmiş sınırları genellikle keyfi olmakla birlikte- Mısır, Yemen, Suriye ve Irak'ın hepsi de bu modern devletlerin meşru öncüleri olan medeniyetlerin kadim müstahkem mevkileriydi; kaldı ki denizler ve Atlas Dağları ile çevrili Fas'a ve antik Kartaca'nın mirasçısı Tunus'a hiç değinmiyorum. Arap dünyasının bölünmüşlüğünden yakınan Toynbee, Batılılaşmanın ''herhangi bir evrensel İslami devlet ufukta belirmeden önce üstünlük kazandığını'' iddia eder.(36) Ancak İslam'ın bir dünya medeniyeti oluşturması gerçeği, onun tek bir devlet yönetim şekli üzerinde kararlı olduğu anlamına gelmez; zira Hodgson'ın ortaya koyduğu gibi, bu medeniyetin post-kolonyal çağda devreye giren, zengin bir İslam öncesi maziye sahip birçok farklı nüfus merkezleri vardı. İran'ın dağlık bölgeleri, Hodgson'ın yazdığı gibi, her zaman tabiatı gereği Mezopotamya siyaseti ve kültürüyle ilişkili olageldi; bu İran'ın bölgeye yeniden girişinin kapısını açan 2003'te ABD'nin Irak'ı işgalinden beri apaçık ortadadır. Gerçekten de İran ile Mezopotamya arasında sürekli değişim halinde olan sınır, uzun dönemler boyunca -şu an Irak'ın tam ortasından geçen Fırat Nehri olageldi. Araplar, İran platosunun ortasında yer alan Sasani İmparatorluğu'nu, dünya tarihinde İslam çağının başlangıcına işaret eden Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretinden sadece 22 yıl sonra MS 644'de fethettiler. Ancak Anadolu dağlık arazileri daha uzak ve yayılmış olduğundan -yani kısmen coğrafya yüzünden- Anadolu'nun Kalpgâh'ı ancak 400 küsür yıl sonra 1071'de Araplar değil, Selçuklu Türkleri tarafından Bizans İmparatorluğu'na karşı yapılan Malazgirt Muharebesinde İslam adına ele geçirilecekti.(37).

Hodgson'ın Moğollarla ilgili tartışması, İslam'ın Serüveni'nin bir saha uzmanlığı eserinden çok daha fazlası olduğunu gösterir. Hodgson'a bir Arap veya İslam uzmanı demek, onu yanlış bir şekilde küçültmek olur. Çünkü onun uhdesinde İslam, Afro-Avrasya toplumlarını, -aslında merkezinde antik çağın Meskûn Dünyası'nın yer aldığı tüm Eski Dünyayı- etkileyen en önemli fikrî, kültürel ve coğrafi eğilimleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Haddizatında bu eser bir coğrafya çalışması değildir. Hodgson Sufi mistisizmini tanımlamak için harcadığı vaktin aynısını tabiat şartlarını açıklamak için de sarfeder; ortaya döktüğü diğer fikrî ve mezhebî geleneklerden hiç bahsetmiyorum bile. Yine de kendi yordamıyla coğrafyayı çatışmaya dahil ederek, tam da tarihin dokusunu üretmek için coğrafyanın siyaset ve ideoloji ile nasıl etkileşime girdiğini gösterir. 13. yüzyılın sonlarında Anadolu'daki Türk kardeşleri Selçukluların yerine geçen Osmanlı Türklerini ele alalım. Osmanlıların ''yekpare askeri sınıf sistemi'', mesela Rusya'nın veya hatta iptidaî Moğolların aksine, kontrolleri altındaki bölgeye ''sistemin doğasından kaynaklanan coğrafi limitler'' koydu. Osmanlılar, başında padişahın her zaman hazır bulunması gereken tek bir büyük orduya alışıktı. Aynı zamanda kuzeydoğu Akdeniz'de, Karadeniz'e yakın bir mevkide, saltanatın geniş bürokratik yapısının yerleştiği tek bir başkent olan Konstantinopolis'te faaliyet göstermek zorundaydılar. ''Sonuç olarak büyük bir sefer, tek mevsimlik yürüyüşün izin vereceği ölçüde gerçekleştirilebilirdi.'' Dolayısıyla kuzeybatıda Viyana ve güneydoğuda Musul, Osmanlı'nın karadaki istikrarlı genişlemesinin coğrafi limitleriydi. Ordu, büyük lojistik zorluklara saplanmasına rağmen, bazı yıllarda -menzilini genişletmek için Sofya veya Halep'te kışı geçirebilirdi. Bununla birlikte, genel olarak, gerek şahsî gerekse bürokratik bütün gücü Konstantinopolis'te toplayan bu mutlakiyetçi sistem, başkentin coğrafi konumunu alıp onu her şeyi belirleyici bir faktör kılma etkisine sahipti. Bu, bir bakıma, insan failliğinin tersiydi. Ve bu Osmanlı ordusu coğrafi limitlerine bir kez ulaştığında, askerlerin saflarında moraller ve savaşın kazanılmasıyla elde edilen mükâfatlar azalacağından, söz konusu askeri devletin çürümesine yol açma etkisine sahipti. Daha az merkezi bir devlet, coğrafyanın insafına kalmış bir yapı yerine, daha güvenli bir imparatorluğa yol açabilirdi. Osmanlı deniz gücünün çoğunlukla ana karaya yakın Karadeniz ve Akdeniz'de kümelenmesi ve Hint Okyanusu'nda Portekizlilere karşı yalnızca ''geçici'' bir başarı elde edilmesiyle mutlakiyetçilik, denizcilik alanında da konumun tahakkümünü iyice büyüttü. (39).

Hodgson, tıpkı Chicago tarih bölümünden meslektaşım McNeill gibi, günümüz manasıyla bir akademisyenden ziyade, -belki de koyu bir Kuveykır oluşunun doğal bir sonucu olarak - yorulmak bilmeyen, bilimsel temelli araştırma titizliğinin yardımıyla tam bir Eski Dünya mütefekkiridir. Öyle ki, ufak ayrıntıları keşfinin derinliklerinde bile gepgeniş kapsamı görür. Hodgson'ın ana zemini, McNeill'ın dünya tarihi malzemesinin hem de -daha evvel de söylediğim gibi- Herodot'un MÖ 5. yüzyıl Tarihi adlı eserinin arka planının çoğunu oluşturan antik Yunan Meskûn Dünyası'dır. 

Dipnotlar:

* Kuveykır (Quaker) (Dindar Dostlar Cemiyeti), mevcut Hristiyan tarikatlarından memnun olmayanlar tarafından 17. yüzyılın ortalarında İngiltere'de kurulan, Protestanlığa bağlı bir tarikattır. Herkesin içinde Tanrı’nın ışığı olduğuna inanırlar. (çev.)

(30) Toynbee, A Study of History, c. 7, s. 121

(31) Avrupa merkezci haritalama tekniklerine örnekler için bkz, Jeremy Black, Maps and History, s. 60, 62

(32) Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Conscience and History in a World Civilization, c. 1: The Classical Age of Islam (Chicago University of Chicago Press, 1974), s. 50, 56, 60-61, 109-111. 

(33) a.g.e, s. 114, 120-124, 133; Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Conscience and History in a World Civilization, c. 2: The Expansion of Islam in the Middle Periods (Chicago University of Chicago Press, 1974), s. 65, 71.

(34) Hodgson, The Classical Age of Islam, s. 154,, 156, 158.

(35) a.g.e, s. 151, 204-206, 229

(36) Toynbee, A Study of History, c. 6, s. 271.

(37) a.g.e, s. 268. Yine de Habeş dağlık arazileri erişilemez olduğundan yoğun bir Hıristiyan etkisi altında kalacaktı.

(39) Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam, Conscience and History in a World Civilization, c. 3: The Gunpowder Empires and Modern Times,  (Chicago University of Chicago Press, 1974), s. 114, 116.

Kaynak: Robert D. Kaplan, Coğrafyanın İntikamı, Çev. Zahide Tuba Kor, Küre Yayınları, 1. Basım Eylül 2022, İstanbul, ss. 75-82

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...