Erkeklerin Özgürlüğü - Kadınların Özgürlüğünün Öbür Yüzü
Kadınların özgürlüğü hareketinin gelişimi her zaman dengeli ve orantılı olmamıştır. Tarih boyunca tüm kültürlerde ve inançlarda kadınların yoğun bir biçimde istismar edilmeleri ve bastırılmaları çoğu kez kadınların özgürlüğü hareketini erkeklere karşı bir hor görme ve nefret tutumuyla çarpmıştır. Birçok büyük kadının, bilinçdışı bir biçimde, erkeklerden nefret etmesi ve kadınların özgürlüğünün hedeflerini çoğu kez cinsiyetçilikle karıştırması psikolojik bir olgudur. Bu tamamen anlaşılabilir bir durumdur. Ama eğer bu soruna anlamlı ve kalıcı bir çözüm oluşturulacaksa, bizim zorba ve kurban rollerinin sadece tersine çevrilmesinin ötesine bakmamız gerekir.
Size bu bölümde bir öykü anlatacağım. Öykü, ilişkilerde erkeklerin ve kadınların arasındaki yaygın uyumsuzluğun yüzeyini aşıp daha derinlere inmektedir.
Bu öykü, çoğu kez anlatılmadan kalan erkek perspektifini sunmaktadır. Bu yaklaşımın önemi onun erkekleri yüceltmesi değil, sorunun gerçek köklerini tanımlanmasıdır. Erkeklerin ve kadınların ortak doğası nedir? Gerçek mutluluğun anlamı nedir? Hayatın anlamı nedir? Hayatta gerçekten önemli olan şey nedir? Bu öyküde, iki erkek, dış dünyanın bolluğunun mutluluk için duydukları doğal, içsel özlemimi gidermeye yetmediğini idrak ettiğinde, birbirinden altın bir dostluk bulur. Diğerinin zihnini -cinsel kimliğe, sosyal statüye, ırka, yaşa ya da dini inançlara bakmaksızın- anlayacak ve ona hitap edecek kadar farkında olan bir zihnin sadeliği, bu iki erkeğin kendi yollarınca buldukları çağların sırrıydı. Başka bir deyişle, onlar insan kişiliğinin yüzeysel imajını ya da toplumsal bilincin beklentilerini aşan kendi gerçek kimliklerini ve doğalarını idrak etmişlerdi.
Önce bu iki adamı size tarif etmek istiyorum. Onlardan biri, öğretmen bir annenin doğurduğu sekiz çocuktan biriydi. Böylece sekiz çocuk dört yatağa sığıyordu. Şimdi size komik görünse de, o zamanlar insanlar böyle şeyleri hesap ederlerdi.
Bu öykü 20'nci yüzyılın başlarında kurnazca planlanıp yaratılan I. Dünya Savaşı'ndan önce yaşanmıştı. Büyük bir savaş çıkacaktı, bu yüzden bir sürü savaş malzemesi üretilmesi gerekiyordu ve bu sayede Amerikan halkı iş sahibi olabilecekti. Ekonomiyi canlandırmak için savaşlar gerekliydi. Ve ekonomiyi canlandırmak pek çok insanın katledilmesi anlamına geliyordu.
Sözünü ettiğim bu adam annesi gibi okumak istiyordu. Çok akıllıydı ve entelektüel olarak gelişmek istiyordu. Annesinin koruması altında okula gitti. Üç yaşından beri çalışıyordu, çünkü bu ailedeki herkesin, kaç yaşında olursa olsun, aileye katkıda bulunması önemliydi. Üç yaşında çalışma fırsatı bularak, babası için patates soymaya başladı. Ve o küçük yaşta bile çalışmayı sevdi, çünkü çalışmak ona bir şey yapabilme duygusunu veriyordu. O ailede kadınlar dahil, herkes bir katkıda bulunmak zorundaydı ve bu hepsi için doğal bir durumdu. Bir anlamda, bu ailede herkes eşitti, çünkü herkes ailenin hayatta kalmasına katkıda bulunuyordu. Bugün ise oldukça farklı bir yaklaşım vardır.
Bu çocuk, okula gitmeye başladığında da, okuldan sonra çalışmaya devam etti. Liseyi bitirdikten sonra pahalı bir üniversiteye girdi ve okurken bir yandan da çalışarak eğitim masraflarını karşıladı. Okuldan mezun olunca bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı, ancak bir süre sonra bu işten hoşlanmadığını anladı.
Böylece o biriktirdiği parayla büyük bir çiftlik satın aldı. Bir sürü eğitim kitabı satın aldı, bu kitaplar onun hazinesiydi. Çiftlik evi perişan bir haldeydi ve elektrik yoktu. Adam hayatının çok basit olmasını istiyordu, çünkü konforun sosyal sistemin bir programlaması olduğunu farketmiş ve yapacağı sosyal araştırmalarla hayata katkıda bulunmak için tamamen kendi kendine yeterli olması gerektiğini anlamıştı.
Arazisi pek bir işe yaramıyordu. Arazinin çoğunu kokarcaların ve diğer küçük hayvanların ve kuşların bulunduğu bir orman kaplıyordu. Ancak, toprak o kadar bereketli olmasa da, onun orada yetiştirdiği elma, armut ağaçları çok güzel meyveler veriyordu. Ve o yetiştirdiği hayvanlarla konuşabiliyor, onları anlayabiliyordu. Beslediği tavukları, aptal beçtavuklarını bile anlayabiliyordu. Ve umutlu bir adamdı. Yemesi gereken her şeyi yetiştiriyordu. Yumurta yemek için tavuk yetiştiriyor, süt içmek ve o sütten tereyağı yapmak için inek besliyor, küçük bahçesinde sebze yetiştiriyordu. Ve günlük işler bittiğinde, içinde odunların çıtırdayayarak yandığı sobasının yanına oturuyor, piposuna iyi bir tütün koyuyor ve kendi yaptığı sallanan sallanarak gaz lambasının ışığında kitap okuyordu. O, halinden hoşnut bir adamdı. Onun öğrenimi asla sona ermediği ve o günbegün gittikçe daha bilgeleşti.
Tek talihsiz şey, bu adamın sonunda zavallı bir kadınla evlenmesiydi. Bu gerçek bir öyküdür. Bu zavallı bir kadındı. Aşırı dindardı ve bu adamın ona uyduğu duyduğu şehvete ateşli bir tutkuyla sevişme arzusuna asla aynı şekilde karşılık vermiyordu. Adam, çok geçmeden, karısının onunla hiçbir şey hissetmeden, sadece bir görev olarak yattığını anladı. Kadın nefret doluydu ve hayata adeta küsmüştü. Ve Tanrı'ya inandığını söylese de, o hiç kuşkusuz, gördüğünüz en mızmızlanan, en gücenik, en asık suratlı kadındı. Adam çok geçmeden bir şeyi anladı. O bu kadından çocuk sahibi olmak istemiyordu.
Ama onlar birlikte olduktan kısa bir süre sonra kadın hamile kalmıştı. Adam başka bir çocuk yapmamaya kesin karar verdi ve doğacak çocuğun nasıl bir insan olabileceğiyle ilgili beklentisi onu korkuyla ürpertti.
Bu adamın babasını çok benzeyen iyi bir oğlu oldu, ama annesinin onunla ilgili bazı ağır hayalleri vardı. Uzun sözün kısası, onlar 27 yıllık bir evliliğin ardından ayrıldılar. Ve adam sonra iyi bir kadınla karşılaştı, birlikte mutlu yaşadılar.
Yıllar geçerken, bu adam basit bir hayat yaşamaya devam etti. Onun kimseye bir kuruş borcu yoktu. Giydiği yıpranmış giysilerden utanmıyordu, çünkü tatlı kadını onun giysilerini tamir ediyordu. Önemli olan da onun ne giydiği değil, neyi bilmenin açlığını çektiğiydi. Onun hayatı o kadar basitti ki o doğayı öğrenip onun üzerinde tefekküre dalacak zamana sahipti ve harika çiftliğinin güzel manzarasından ve onun sunduğu öğretiden asla bıkmıyordu. O, çok huzurlu ve öğrenmeye devam etmekten başka hiçbir şey istemeyen bir adamdı.
Şimdi onu orada verandasında piposunu tüttürerek topraklarını seyrederken bırakalım.
Öyküsünü anlatacağım diğer adam, çok yoksul bir ailede büyümüş bir babanın oğluydu. Baba tüm hayatı boyunca para kazanabilmek için çalışmıştı. O para sahibi olmayı çok istiyordu, çünkü ancak o zaman güce sahip olup saygı göreceğine inanıyordu. Ve elbette bir kişi parayı şehvetle arzu ettiğinde, o asla yeterince paraya sahip olamaz, çünkü onun içinde hâlâ parasız kalma korkusu vardır. Gördüğünüz gibi, sorun para değil, kendisidir, ama mazeret paradır. Ve bu baba aç kalmaktan ve tembelleşmekten çok korkuyordu. Bu yüzden neredeyse her an işini düşünüyordu. Cebinde taşıdığı saate göre çok dakik bir biçimde yaşıyordu. Günün her anında işiyle ilgileniyordu ve en sonunda zengin bir adam oldu, ama kazancı ona göre asla yeterli değildi. O, öldüğü güne dek, asla yeterince paraya sahip olamamaktan korktu. Gördüğünüz gibi, sorun para değildi, sorun onun içindeki, kendi olası zayıflığıyla ilgili korkuydu. Para zayıflığı satın almıştı.
Bu adamın çok iyi ve yakışıklı bir oğlu vardı; nazik, anlayışlı bir insandı ve çok sıkı çalışıyordu. Babası ona fazla para vermiyordu, ama o çocukluğundan itibaren çok çalışmıştı. Ona tabağındaki bütün yemeği yemesi öğretilmişti ve o da bunu yapardı. Bunun doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmezdi, sadece kendisine söyleneni yapardı. Ailesinin maddi sıkıntısını anlıyordu, bu yüzden ailesine yardım ediyor, asla yakınmıyor ve bu süreçte öğreniyordu. Babası ona işi öğrenmesinin önemini vurguluyor ve sık sık, ''Zengin olmak zorundasın, çünkü paran olmadan sen bir hiçsin'' diyordu.
Böylece oğul nasıl iş yapacağını öğrendi ve o da çok zengin oldu. Ama o babası gibi yoksulluktan korkmuyor ve kendisini kuşatan zenginliğin esiri olmuyordu. Onun tek istediği, doğru olanı yapmaktı. O, nazik bir insandı ve herkese -babasından farklı bir biçimde- iyi davranıyordu.
O, büyüyüp bir delikanlı olduğunda, birçok kişinin ondan nefret ettiğini fark etmiş, ama bunun nedenini anlamamıştı. Ondan nefret edenler yoksul insanlardı ve onlar sırf zengin olduğu için onu hor görüyorlardı. O zaman o, babasının neden söz ettiğini anlamaya başladı. Ama yine de insanlara karşı kötü bir niyet veya nefret beslemedi. Sadece neden böyle olduğunu anlamıyordu.
Böylece, bu tatlı adam kendisinden nefret eden bu zavallı insanlara parasını dağıtmaya başladı ve elbette onlara onlar bir gecede onu çok sever oldular. Genç adam bir süre sonra gerçek dostluğu ve kabulü satın alamayacağın öğrendi. Bunu yapmaya çalışırken neredeyse parasız kaldığında, insan doğasını daha çok -ve okulda öğrettiklerinden daha farklı bir biçimde- anlamaya başladı. Evet, bazı bakımlardan babası haklıydı.
Sonra baba öldü ve tüm mirasını oğluna bıraktı. Ve oğul bakımsızlıktan harap olmuş bir evde yaşamaya başladı. Bu ev, sanki orada yoksul bir adam yaşamış gibi görünüyordu, çünkü baba kimsenin onun zengin olduğunu bilmesini istememişti. Böylece, oğul bu eve geri döndü ve orada babasını ve onun korku dolu ikiyüzlülüğünü düşündü. Sonra o evi yaktı ve yerine güzel bir malikâne inşa ettirdi. Ev güzel bir arazi üzerinde bulunuyordu, tüm çevrede kadim meşe ağaçları vardı. Ev kızıl tuğladan inşâ edilmişti, pencereleri parlak beyaz renge boyanmıştı, parlak siyah renge boyalı kapılarda aslan-başı tokmaklar yer alıyordu. Genç adam baktığı her yerde gördüğü şeyi sevdi ve eğer gördüğü herhangi bir şeyden hoşlanmazsa onu hemen hoşlanacağı şekilde değiştirirdi. Eh, babası bu durumu görse mezarında dönüp dururdu!
Genç adam sonra çok güzel bir kızla evlendi. Bu narin, ufak tefek kızın sapsarı saçları ve saydam bir teni, pembe yanakları, iri mavi gözleri, açık renkli uzun kirpikleri ve küçük ama keskin hatlı bir burnu vardı. Elleri ve ayakları ince ve narindi, ama kalçaları kalınlaşmaya eğilimliydi. Gördüğünüz gibi, ben hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmam.
Genç kadın bir bankerin kızıydı. En uygun okullarda okumuştu ki bunlardan biri de zengin genç kızlara kibar sosyetede bir kadının geleneksel rolünü başarıyla oynamak için gerekli sosyal becerilerin öğretildiği ve kültürel eğitimin verildiği özel bir okuldu. Onun nasıl bir eğitim olduğu benim kafamı hâlâ karıştırır. Bu genç kadın size gözlerini dikip bakardı ve siz onun kendi yerini bilen ve boyun eğmez bir kuvvete sahip olan asil bir kadın olduğunu düşünürdünüz. Genç adam da aynı şeyi düşünmüştü, ama eşine Thoreau, Einstein, Cicero gibi kendisi için çok değerli bilgilerin kaynağı olan isimlerden söz etmeye başladığında, genç kadın öylece oturup gözlerini hızla kırpmaya başlardı ve genç adam durup adam durup baktığında onun sözlerinden hiçbir şey anlamadığını hissederdi. Evet bu gerçek bir öyküdür.
Bu kadının kavrayabileceği tek şey sıradan aptalca gevezeliklerdi. Onda bir derinlik, bir ciddiyet yoktu ve okuduğu tek şey moda dergileri ve kulüplerin, yardımsever derneklerin yayınladıkları dergilerdi. O hep, ''zavallı yoksullar'' der, ama onların halinden asla anlamazdı. Ona hayatın anlamının ne olduğunu sorduğunuzda, o bir süre size boş bakışlarla bakar, sonra size içeceğinizi tazelemesini isteyip istemediğinizi sorardı. Bu içi boş bir kadındı.
Bu genç ve zengin adam ikiyüzlülük içinde yaşamıyordu. O, güzel bir biçimde yaşıyor ve bundan utanmıyordu, çünkü insanların karakterlerini anlamıştı. Böylece, o babası gibi iki yüzlü biri değildi ve babasının korkusuna da sahip değildi. Sonuçta, para ona sahip olamadı. O, parayı kendisini mutlu eden bir biçimde ve herkesin görebileceği şekilde kullandı.
Bir çok zengin onun yanından geçerken onu sessizce lanetlerdi, çünkü onlar hep ondan nasıl daha zengin olacaklarını hesaplayıp planlarlardı. Bu, açgözlülüktü. Ve -yoksul olmayı seçmiş- ayak takımı ondan nefret eder, onun çimenliğinin yanından geçerken oraya tükürürdü. Onlar garez ve nefret dolu olmayı ve bu duruma içerlemeyi seçmiş olmaları nedeniyle o şekilde kalan bir vakum yarattıkları için yoksullardı.
Genç adam tüm bunları anlıyor ve zengin olduğu için kimseden özür dileme, kendini mazur gösterme ihtiyacı duymuyordu. O, onlara öylece bakar ve aptallıklarını anlardı. Bu yüzden hiçbir zaman uykusu kaçmadı, ihtiyatlı ve dikkatli davranmayı düşünmedi. O, özgür ruhlu bir adamdı. Sık sık çalışma odasına çekilirdi -sanırım, bunu geveze karısının kaçmak için yapıyordu- ve orada değerli kitaplarını okurdu.
Bu adam da bu kadından bir çocuğunun olmasını istemediğini hemen fark etti, çünkü belki onun hayatındaki tek günahın böyle bir varlık daha dünyaya getirmek olduğunu düşünüyordu. Ve dünya olduğu haliyle bu konuda yeterince yoksul değil miydi? Dünya zaten büyük zihinlerin açlığını çekmiyor muydu? Ama sonunda onun ikiz çocukları oldu.
Çocuklar da tıpkı annelerine benziyorlardı. Kadın, adamın geçirdiği zor bir iş gününün akşamında onun karşısına geçip sızlanıyor, onu azarlıyor ve ona bağırıyordu. O, adamın hep daha fazla para kazanmasını istiyordu, kendisi de varlıklı olduğu halde asla kendi parasını harcamıyor ve adam akşam eve geldiğinde bu konuda sızlanıyor ve adamı düzgün bir baba olmamakla suçluyordu. Adamı çocukların odasına sürüklüyor, bu küçük tombul çocukları adamın dizlerine pat diye oturtuyor ve sonra adamın orada olduğunu kanıtlamak için makaralar dolusu fotoğraf çekiyordu. Kadın küçük çocuklarıyla gurur duyuyor, onların karşısında mest oluyor ve kimsenin onlara elini sürmesine İzin vermiyordu, çünkü ona göre bu bir çocuğu istismar etmekti. Çocuklar da, durumu çarçabuk anladılar ve istismar etmeye başladılar. Adam çocuklarını bir türlü sevemiyordu, onların haylaz ve serseri olduklarını düşünüyor ve sık sık aptalca büzdükleri ağızlarına bir sille atmamak için kendini zor tutuyordu. Evet, bu gerçek bir öyküdür.
Kadın çocukları için yaşıyor ve onları parlak zekalı, becerikli ve esprili görmenin yollarını buluyordu. Onun sosyal arkadaşları kendi çocuklarını onunkilerle kıyasladıklarında, o, çocuklarının daha iyi olduklarını söylemenin yollarını buluyordu.
Akşamları yemek masasında daima masraflı ve güzel yemekler olurdu. Ama adam, evini sevse de, eve dönmeye korkardı, çünkü evde yine o akılsız yaratığın gevezeliğini çekmek zorunda kalacaktı. Kadın ona, ''Bugün neler yaşadın? Bana yaşadığın deneyimleri anlat'' demek yerine, oturup çocukların bağırsak hareketlerinden, onların düzgün çalışıp çalışmadığından söz eder ve bir kez olsun adama onunla ilgili, neler düşündüğü ve hissettiğiyle ilgili bir şey sormazdı. Şimdi onları orada bırakalım.
Bir gün, bu iki adam ormanda bir yürüyüş yaparken karşılaştılar, birinin üzerinde tüvit kumaştan yapılmış pahalı bir arazi giysisi vardı, diğeri ise eski püskü, yamalı bir giysi içindeydi, ama her ikisi de pipo içiyordu. Onlar karşılaşır karşılaşmaz birbirlerini ruhen tanıdılar. Yaban kazlarının hep birlikte öterek bir yaygara yarattıkları küçük bir göletin kıyısında küçük bir tepeciğin üzerine oturup sohbet etmeye başladılar.
Sohbet devam ederken, onlar hemen çok iyi dost olabileceklerini anladılar. Onlar çorak ilişkilerin hüküm sürdüğü bir yerde birbirlerini bulmuşlardı; bu sağduyulu, zengin, canlı ve önemli bir dostluk, aynı düşünceleri paylaşabilecekleri bir dostluk olacaktı. Akşama doğru, cırcırböcekleri ortaya çıkıp kazlar yuvalarına çekildiğinde, yoksul adam akşam yemeği için eve dönmesi gerektiğini söyledi. Arkadaşına baktığında onun gerildiğini ve suskunlaştığını fark etti. Sezgisel ve bilge bir adam olduğundan, onu akşam yemeğine davet etti.
Yoksul adamın iyi, tombul ve neşeli kadını onları çok sıcak karşıladı ve zengin adam onlarla birlikte oturup o güne dek yediği en güzel ve doyurucu yemeğini yedi. Bu süslü bir yemek değildi, ama büyükbaş hayvan kaburgası, garnitür ve lahana turşusundan oluşan zengin ve doyurucu bir yemekti ve bahçenin elmalarından yapılmış harika bir turta yemeği tamamlamıştı. Zengin adam bu sıcaklık ve güvenlik hissini sevmişti. Evet, duvarlar badanalı değildi, koltuklar kaliteli deriyle kaplanmamıştı ve mermer bir şömine yoktu, sadece şişman karını bir sobada odunlar çıtırdayarak yanıyordu, ama adam daha önce kendini hiç bu kadar kendi evinde gibi hissetmemişti.
Bu dostluk çok hızlı gelişti. Yoksul adam zengin adamın durumuna hiç içerlemedi, kendi giysilerine bakıp da, asla, ''Ben yeterince iyi görünmüyorum. Modaya uygun yeni giysiler almalıyım'' demedi. Böylece her ikisi de görünümünü asla değiştirmedi, çünkü önemli olan görünüm değildi. Orada toplumsal bilinç devrede değildi. Diğerinin kendini rahatsız hissetmesi için olduğundan farklı görünmeye çalışmaya hiç ihtiyaç yoktu. Onlar birbirleriyle kendilerini hemen rahat hissetmişlerdi.
Sonra zengin adam cesaretini toplayıp yoksul adamı evine akşam yemeği için davet etti. Ve bilge yoksul adam onun evine girdiğinde ürperdi. Hayır, o evin güzelliğini veya mimarisini kıskanmadı. O, evin gerçekten güzel olduğunu düşündü. O, sadece bu kadar güzel bir yapının bu kadar soğuk bir kalbe sahip olması karşısında ürpermişti.
Yoksul adam, yemekte ordövr çiğ kerevit gibi koktuğu için onu yemekte çok zorlandı. Hayır, bu ona uygun bir yemek değildi. Sonra, süslü bir gümüş kaşıkla -yayın balığı yumurtası gibi kokan- siyah, yuvarlak ve parlak bir yiyecek (havyar) sunuldu ve o, ekmek yerine, ince bisküviler üzerine konuldu.
Akşam yemeği, dantel tabak altlıkları ve gümüş takımlarla süslü bir masada yenilse de, örneğin, jambon kullanılan soslar ve kremalarla tanınmaz bir hale gelmiş, yabancı bir yemeğe dönüşmüştü. Ve elbette ev sahibesi o ruhsuz gözleri, o aptalca sesleri sessizliğiyle yoksul adama kibirli bir ifadeyle bakıyordu. Ve onlar yemeğe daha fazla kişinin gelmesini bekledikleri halde kimse gelmemişti. Böylece, yoksul adam zengin dostunun sıkıntısını anladı.
Bir süre sonra zengin adam da iyi bir kadın buldu ve onunla yaşamaya başladı. İçinde bulunduğu sosyete bunu bir rezalet, bir skandal olarak görerek adamı suçladı. Ama adam ruhun karanlık gecesini geçirdi. Karısı elbette onu asla bağışlamadı. Çocukları ondan nefret ettiler ve onun ölüp mirasının kendilerine kalacağı günü iple çektiler. Bir şey kesindi: Eğer o tüm parasını çocuklarına bırakırsa, onlar onun babası gibi olacaklardı ve böylece tarih tekerrür edecekti.
Çabucak dost olan bu iki adam birbirini sevdi. Onlar adeta kardeş gibi olmuşlardı ve birlikteyken konuşmak veya susmak fark etmiyordu. Bir çok akşam onlar yoksul adamın gıcırdayan verandasında oturup mutfaktan o tatlı kadının pişirdiği yemeğin güzel kokuları gelirken, hiç konuşmadan manzarayı seyrediyorlardı.
Bir akşam konuşurlarken zengin adam yoksul adama, “Sen neden devam edip bir profesör olmadın, o zaman iyi para kazanabilirdin?” diye sordu.
Yoksul adam, “Ne için?” diye cevap verdi, “Ben istediğim her şeye ihtiyacım olan her şeye sahibim. Burada benim arzu ettiğim her şey var. Paraya ne için ihtiyacım olsun? Sen paranın beni daha mutlu edeceğini mi düşünüyorsun? Ben bu hayatta okuyabileceğim tüm iyi kitaplara sahibim. Toprak kadar iyi ve verici bir kadınım var. Başımın üzerinde bir dam, kazlarımın tüylerinden yapılmış rahat bir yatağım ve yastığım var. Kimseye bir borcum yok ve kimseye hesap vermek zorunda değilim. İyi doyurucu yiyecekler yetiştiriyorum ve ocakta çaydanlığım daima kaynıyor. Sahip olduğum şey istediğim tüm şeyken ondan daha fazlasını neden isteyeyim?”
Zengin adam bu sözler karşısında gülümsedi, poposunu tüttürdü ve harika bir duman halkası üfledi. Halka bir süre havada asılı kaldı. Adam, sanki bütün hayatını, babasının tutumunu ve diğer şeyleri gözden geçirir gibi bir süre sessizce oturdu. O zaman yoksul adam ona döndü ve “Sen neden bu kadar çok paraya sahip olmak istedin?” diye sordu.
Zengin adam şöyle karşılık verdi: “İstediğimi düşündüm. Zengin olmanın önemli olduğunu düşündüm. Evet, bana ömrümün sonuna dek yetecek kadar çok param var. Hayatımın böyle daha doyum verici olacağını düşünmüştüm. Artık daha fazla para istemiyorum. Kimseye bir kurul borcum yok ve sahip olduğum her şeyin gerçekten sahibiyim. Ben istediğim her şeye sahibim. Kocası son savaşta ölmüş olan Alman asıllı iyi bir kadınım var. Her şeyini kendim tasarladım güzel bir evim var. Ömrüm boyunca okuyabileceğimden daha fazla kitaba sahibim. Ve çok iyi bir dosta sahibim. Evet, ben gerçekten mutlu bir insanım.”
O zaman yoksul adam piposunu tüttürerek uzaktaki tepelerin gittikçe mor bir renge bürünüşünü seyretti ve sonra diğerine dönüp “Bir adamın parası onun kalesidir” dedi.
Zengin adam ona bakıp, “Bu Tevrat’ta yer alan bir söz” dedi.
Yoksul adam, “Evet öyle” dedi ve şöyle devam etti, “Bu söz nasıl devam ediyordu? O, Tanrı’nın bir adama dört yetenek vermesi ve adamın utanıp onları başkalarına vermesiyle ilgiliydi. Tanrı başka bir adama üç yetenek verdi ve o da bu yetenekleri gömdü. Tanrı başka bir adama iki yetenek verdi ve o bu yetenekleri kaybetti. Ve Tanrı başka bir adama bir yetenek verdi ve o adam o yetenekle çok zengin oldu ve Tanrı da mutlu oldu.”
Zengin adam bir süre alnını kırıştırarak düşündü. Sonra, “Peki o nasıl bir yeteneğe sahipti? Tanrı ona, onu bu kadar zengin edecek hangi yeteneği vermişti?” diye sordu.
Yoksul adam kıkır kıkır gülerek şöyle karşılık verdi: “Bir yetenek (talent) altın veya gümüşten yapılmış bir İbrani parasıydı. Tanrı bir işadamıydı ve bu adam bir talent’i alıp zengin olduğu için çok mutlu olmuştu.”
Zengin adam gülmeye başladı. “Ben de geçmişte böyle düşünmüştüm” dedi. “Ben servetime layık olduğumu herkese kanıtlamayı bıraktığımda servetim yüzünden uykularım kaçmaz oldu. Böylece şimdi zenginliğimle barış içindeyim.”
Yoksul adam bir süre piposunu tüttürerek sessizce oturdu. Zengin adam ona baktı ve sonra başını kaldırıp alacakaranlıkta gittikçe moraran tepelere baktı. Yakındaki bir çalılığa konmuş bir kuşun ıslık çaldığını, ahırdaki ineğin böğürdüğünü ve uzakta bir yerde bir köpeğin havladığını işitti. Sonra tekrar tepelere ve sevgili dostuna baktı ve ona, “Başımı kaldırıp, kuvvet almak için ebedi tepelere bakıyorum, çünkü bu ebedi tepeler benim Tanrı tarafından verilmiş olan kuvvetimdir” dedi.
Yoksul adam da o tepelere baktı. O tepeler onun mülküydü ama o onların aslında Tanrı’nın tepeleri olduğunu ve onlara sadece kısa bir süre için sahip olduğunu biliyordu. O, onların kâhyasıydı, ama onlar ona ait değildi. Onlara baktı ve o tepelerde ve tüm toprağında büyük bir kuvvet buldu. O bu tepelere baktığında Tanrı tarafından yüceltildiğini duyumsuyor ve kendini doyum ve huzur içinde hissediyordu.
Bu iki adam da büyük bir ekonomik krize ve büyük değişikliklere dayanabilirdi, çünkü hiçbirinin başkalarına bir borcu yoktu ve her ikisi de içinde bulunduğu durumdan utanmıyordu; tam tersine durumları her ikisini de yüceltiyor ve doğal çevreleri onları güçlendiriyordu. Her ikisi de toprağa sahipti, o toprakta yiyecek yetiştiriyordu ve her ikisi de bu yüzden bağımsızdı. Her ikisi de her şeye dayanabilirdi, çünkü onlar yeterince anlayışlı ve bilge idiler. Onlar tertemiz adamlardı. Evet, hayata karşı kuvvetli bir iştah duyuyorlardı -bunu hiç inkar etmediler- Ama onlar iki yüzlü değillerdi ve Tanrı’ya karşı asla saygısızlık etmediler çünkü onlar doğalarına sadık bir biçimde ve doğruluk içinde yaşadılar. Bireylikleri içinde hayatlarında neyin önemli olduğunu, neyin onları mutlu ettiğini ve o mutluluğu gelecekte neyin güvence altına alacağını anladılar. Sahip oldukları bağımsızlık her ikisini de güçlendirdi. Onlar hiçbir ikiyüzlülük, düzenbazlık, korku ve mücadele barındırmayan muhteşem adamlardı. Onlar sadece olmak istedikleri yerdeydiler.
Her iki adam da mutlu bir biçimde öldü. Biri doktorlar onun bedeninde büyük bir hastalığın bulunduğunu söylediklerinde onlara bir an bile inanmadı. “Beni kesip içmenize izin vermeyeceğim. Ölüm ânım gelene dek toprağımda ve ayaklarımın üzerinde olmak istiyorum” dedi ve öyle de oldu. Diğer adam ise tek dostunun, onu anlayan tek insanın ölümüyle büyük bir keder yaşadıktan sonra, sahip olduğu tek gerçek dostun Tanrı olduğunu idrak etti. Ve bu kuvvet onun büyük bir birey olmasını sağladı. O da ayakta öldü, o da böyle gitmek istemişti.
Onların arazilerine gelince, zengin adam arazisini çocuklarına bırakmadı. O, çocuklara destek olmayı, çok varlıklı olan ama daha önce kendi parasını hiç harcamamış ve onun hep daha fazla para kazanması için başının etini yemiş olan karısına bıraktı. O, parasını kısa bir süre görüştüğü ve küçük bir yardımla tekdüze hayatlarından kurtulabileceklerini anladığı bilinmeyen insanlara bıraktı. Onlar da bunu yaptılar refaha kavuştular ve hayatları boyunca zengin adama şükran duydular.
Yoksul adam ise arazisini başlangıçta akıllıca ve nazik davranan oğluna bıraktı. Oğlun, paraya düşkün olduğu için yemeğe bir dolar harcamaktansa açlıktan ölmeyi yeğleyecek olan fanatik annesine bakması gerekiyordu, çünkü bu onun göreviydi ve kadın zaman içinde dini fanatizmi ile iyice nefret dolu ve bencil bir insan haline gelmişti. Ve annenin bir huyu oğluna da geçmişti, çünkü o da yoksunluktan ve yoksulluktan kurtulmak istiyordu ve bu yüzden babasından nefret etmeye başlamıştı. Babasının kendisine söylediği tüm o bilgece şeylerden sonra onun aslında aptal biri olduğunu düşünüyordu. Ancak baba tüm o sözleri söyledikten sonra, “Ama bu senin hayatın oğlum, sen onu seçtiğin gibi yaşayacaksın” derdi. Oğul babasının aptal bir adam olduğunu düşünüyordu, o önemli bir adam olmak için hiçbir şey yapmamıştı. Ama aslında bu konuşan onun annesiydi.
Çok büyük bir arazi miras alan bu genç adam, aldığı banka kredisini kullanarak o güzelim toprağı bir inşaat alanına çevirdi ve orada hepsi birbirine benzeyen çok zevksiz evler inşâ etti. Böylece çok zengin oldu ama duyduğu korku yüzünden hep daha fazla para kazanmak istedi. Onun neden korktuğunu biliyor musunuz? O, babasıyla paylaştığı şefkat ve yumuşaklıktan kaçıyordu ve annesinin fanatizmi onun kafasını karıştırıyordu ve böylece kendi ruhunun karanlık gecesini geçirdi ve bu süreçte neredeyse ölüyordu.
Ama bir gece babasını rüyasında gördüğünde, o, karanlığın öbür ucundan çıktı. Babası, “Bu senin hayatındı oğlum, bu senin hayatındı. Şimdi seni ne mutlu ediyorsa onu yap, hayatta yaşanacak daha çok şey var” dedi. Ve bu rüya oğlun kararını mühürledi.
O, basit ama bilge bir adam olan babasıyla çocukken deneyimlediği nostaljiye geri döndü. O, kendi kendine, hissettiği nostaljinin yalancı olduğunu söylerdi, ama o artık yuvaya geri dönüyordu. Sahip olduğu her şeyi sattı ve kadim meşe ağaçlarıyla kaplı bir arazi satın aldı. Babasının arazisinden çok daha küçük de olsa, bu da çok güzel bir araziydi. Orada, babası gibi doğal bir insan olan tatlı bir kadınla mutluluğu buldu. O çok güzel bir kadın değildi, ama dünyayı anlayan, bilge, dengeli, sevecen tutkulu -ve tutkulu olmaktan utanmayan- basit bir kadındı.
Onlar geceleri verandada oturup kitap okurlardı. Adamın içine akın eden nostalji, ruhunu sevinçle dolduruyordu, çünkü o önemli olanın sadeliğine geri dönmüştü ve orada mutluydu. Onu mutlu eden şey para değildi. Para onu mutsuz etmişti, çünkü ne kadar para kazansa ona yeterli gelmemişti. Ruhun ihtiyacı bu değil, muhteşem bir özgürlüktü.
Bu oğul şimdi çok yaşlı bir adam olsa da, hâlâ hayattadır. O hâlâ o harika küçük çiftliğe sahiptir ve evinin hâlâ elektriği yoktur. Evine asla bir televizyon sokmamıştır. O, kimseye hiçbir şey borçlu değildir. Yediği her şeyi kendisi yetiştirmiş ve kendi bildiği gibi yaşamıştır.
Bu uzun ve güzel bir öyküydü, çünkü ben eğer siz de böyle yapmayı seçerseniz bu öyküden bir şeyler öğrenmenizi istiyorum. Sizin ne kadar çok paraya sahip olduğunuz önemli değildir. Gelmekte olan zor günlere dayanmak için zengin biri olmanız gerekmez. Gelmekte olan ekonomik kriz halkınızın geçmişte (1929) manipülasyon yüzünden yaşadığı krizden daha ağır olacaktır. Çünkü bu tiranların oyunudur.
Sizin sizi mutlu edecek bir şey yapmak için çok zengin olmanız gerekmez. Kendinizi besleyecek kadar büyük bir toprağa sahip olabilir, basit bir yaşam sürebilir ve kimseye borçlu olmayabilirsiniz ya da zengin bir insan olabilirsiniz, ama zenginliğinizden utanmaz ve zengin olduğunuz için kendinizi kötü hissetmezsiniz.
Paraya sahip olduğunuz için utanmayın, çünkü eğer utanırsanız, para bir çok bakımdan size sahip olur. O sizin yaptığınız her şeyi sahiplenir. Paraya sahip olmak da pekalâdır olmamak da. Önemli olan ortaya çıkabilecek krizde ayakta kalabilmek, o zengin ve yoksul adamların sahip oldukları aynı büyük zekâyla onlar kadar bağımsız olabilmektir. Onlar hiç kimsenin onların efendisi olmaması, onları esir etmemesi, onların hayatına sahip olmaması gerektiğini anlamışlardı.
Her gelmekte olan günlerde kendi kendinize yeterli olmak sizi mutlu etmeyecekse, bunu seçmeyecekseniz, o zaman neyin gelmekte olduğunu bilgiyle fark edin ve onu kabullenin. Bunu seçiminizle yapın. Ama eğer gelmekte olan zamanlarda korunmak istiyorsanız, o zaman bu iki adam gibi olmak, neyin önemli olacağını anlayacak kadar bilge olmak önemlidir. Ve o kaçınılmaz değişime uygun davranmak sizin içinizdeki Tanrı’yı, yani gerçek kimliğinizi alçaltmaz, tam tersine yüceltir. Realite tanrısal olanın hayatla kaynaştırılmasıdır. Siz tiranları, tanrısallığı ve hayatı deneyimlemeye hazırlanıyorsunuz ve sizin deneyimleriniz bu süreçte korunmanıza yardım edecektir.
Size anlattığım bu basit uzun, renkli ve gerçek öykü hakkında -ve onların sonunda nasıl özgür adamlar haline geldikleri hakkında- düşünmenizi arzu ediyorum. Onlar kimseden bir şey dilenmediler ve kimseyle bir şeyleri takas etmediler. Onlar sadece özgürdüler. Burada öğrendiğiniz her şey üzerinde düşünmenizi ve onu sizi esaretten kurtaran bilginize eklemenizi istiyorum. Hayır, bu ağır, ezoterik bir öğreti değil, gerçek bir öyküydü. Bunu da edindiğiniz zengin bilgi birikimine katmanız iyi olacaktır.
Kaynak: Ramtha, İnsanlık Tarihi II, Kadim Bilgelik İncisini Yeniden Keşfetmek, Çev. Semra Ayanbaşı, Akaşa Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2021, ss. 233-256
No comments:
Post a Comment