Batı'da Irkçılık Kurumsallaşırken
Avrupa'da ırkçılığın yükselmesi ''kamuoyunda'' bir telaş ve endişe yarattı. Avrupa'nın 18. yüzyılda temellerini attığı evrenselci hümanist modernlik projesi tehlike altındaydı. Irkçılık toplumdaki irrasyonel eğilimleri manipüle ederek Batı'nın akılcı geleneğini yıkmak istiyordu.
Avrupa'nın modern düşünce tarihine eleştirel bir bakış durumun hiç de yukarıdaki gibi olmadığını gösterir. Wallerstein'a göre 18. yüzyılın evrenselliği eril bir evrenselliktir. Kadınlar ve Avrupalı olmayanlar bu evrenselliğe dahil değillerdir. Modern ırkçılık Aydınlanma düşüncesiyle başlamıştır. 18. yüzyıldan önce mitlerin diliyle ifade edilmiş olan ırkçılık Aydınlanma'yla birlikte bilimin, rasyonel aklın diliyle ifade edilir olmuştur. Delacampagne'ın da belirttiği gibi hoşgörünün, hümanizmin büyük savunucusu Voltaire ırkçı ve antisemitik görüşlere sahiptir. Voltaire siyahları hayvanlara yakın bir ırk olarak değerlendirir. Kant'a göre ise Afrika siyahları doğadan zeka almamıştır. Siyahlar insanlık skalasının altlarında yer alırlar, Yahudiler ise tefeci ve dolandırıcıdır. Kadınlar toplumsal konumları itibariyle erkeklere tabi olmalıdır. Hume'a gelince, ona göre siyahlar ve öteki yaratıklar beyazlardan aşağıdır. Siyahların insanların yüz karası olduğunu, Afrika'nın dünya tarihinin bir parçasını oluşturmayacağını ileri sürer. Aydınlanma'nın ''biyolojik'' ırkçılığı ''pozitivim yüzyılı'' olarak adlandırılan 19. yüzyılda değişik biçimlerde sürer ve muhalif düşünürleri de etkiler. Fourier ve Marx zaman zaman antisemitik görüşleri dile getirirler. Kapitalist üretim ve kültürün daha üstün olduğu yolunda bir Avrupamerkezcilik Marx ve Engels'in düşüncelerinde belirgindir. Larrain'in de belirttiği gibi Engels'e göre Fransa'nın Cezayir'i fethetmesi ''uygarlığın gelişmesi için önemli ve talihli bir olaydır.'' Marx, Venezuella'lı halk kahramanı Simon Bolivar'ı zavallı, zalim de korkak bir hain olarak tanımlar. 1862'de Meksika'nın Fransa'ya karşı kazandığı zaferden sonra bile Marx Meksikalıları ''aşağılık insanlar'' olarak değerlendirilmiştir. Marx ve Engels'e göre Montenegrin'ler ''sığır hırsızları'', Bedeviler ''hırsızlar ulusu'', Çinliler ise ''kalıtsal olarak aptal''dır.
***
Arendt sıradan kötülüğün derinliğe sahip olmadığını söylemişti.Öte yandan kendini yüzeyle, sığlıkla, basmakalıp ifadelerle ortaya koyan bu kötülük bir yanıyla piyasanın standartlaştırıcı, formülleştirici, basitleştirici etkilerinden bağımsız değildi. ''Derin düşüncenin'', yüzeyi kaplamış kötülüğe baskın çıkması kolay değildi. Bununla birlikte rakip devletlerin askeri gücünün yanı sıra anti-faşist bir muhalefet cephesi faşizmin ''yenilmesinde'' etkin oldu. Arendt modernliğin otoriter yönetimlerindeki kötülüğün banalliğini incelemişti. Ancak kötülük modern devletlerin pazar paylaşım mücadelesinin yanı sıra modernliğin ötekini düşman ilan etmesiyle, onunla ölümcül bir restleşmeye girmesiyle de ilişkiliydi. Sömürge halkları, işçiler, kadınlar, eşcinseller, deliler, ''sapkınlar'' vb. gruplar kendini iki kutuplu karşıtlıklar temelinde kuran modernliğin savaş ilan ettiği ve kötülük ve özdeşleştirdiği (ve böylece modernliğin kendi kötülüğünü oluşturduğu) gruplardı. 1960'lardan sonra gelişmeye başlayan postmodernliğin modernlikten önemli bir farkı, kötülükle özdeşleştirilen ötekiyle ''barış yapmasıydı.'' Sömürgelere siyasi bağımsızlıkları verildi, işçi sınıfı 1960'ların sosyal refah toplumu içinde saygın bir konum kazandı, kadınlara tanınan haklar genişletildi, siyahların, eşcinsellerin konumlarında iyileşme sağlandı, delilik eski ürkütücü boyutundan ''arındırılarak'' terapi sektörünün konusu haline geldi vb. Postmodernlik modernliğin kötülükle özdeşleştirip savaş açtığı muhalif alanları ticarileştirdi, piyasanın içine kattı. Bunda 1970'lerde gelişmeye başlayan postfordist esnek, dağınık üretimin muhalefeti ''korkutucu'' bir kollektiflikten'' uzaklaştırılmasının da payı vardı. Modernlikteki ötekinin kötülüğü, postmodernlikte yerini ötekinin egzotikliğine, ''büyüsüne'' bıraktı. Ötekinin hakları, farklı olanın hakları, çokkültürlülük, çeşitlilik, çok etnililik, ötekine saygı, kültürler arasılık, karşılıklı etkileşim, kültürler arası geçişkenlik, melezleşme, transvestilik, transseksüellik vb. Tüm bunlar postmodernliğin eskiden düşman ilan edilmiş alanları bu kez sistem içine çekme çabasını, ticari-kültürel bir asimilasyon eğilimini yansıtıyordu. Sistem hem karşıtının hem de kendisinin kötülüğünü yumuşatıyor gibiydi!
Bu ''barış'' süreci kendi çelişkilerini-sınırlarını da içinde barındırıyordu. Postmodernlik kültürel ve ticari olarak asimile edebildiği geniş bir orta sınıf kitlesi yaratmıştı ama neo-liberal politikalar sonucu işsizlik büyümüş, varoşlardaki yoksul nüfus artmaya başlamıştı. İşte bu kez postmodernliğin kötülükle, suçlulukla özdeşleştirmeye çalışacağı kesim bu yoksullar olacaktı. Kötülükle özdeşleştirilen ikinci kesim ise metropollerdeki göçmenler olacak, 1990'lardan itibaren Batı'da devletin kurumsal ırkçılık politikaları devreye girecekti. Yoksullar, göçmenler, üçüncü dünya ülkeleriyle ilişkilendirilen köktencilik ve terör yeni kötülük simgeleri olarak lanse edilecekti. ''Postmodern balayının'' sona erişiyle birlikte, 1990'lardan sonra Batı'da başlayan yeni yapılanma bir güvenlik toplumu oluşturmaktaydı. Kendini ''ötekinden korumaya'' yönelik güvenlik anlayışının temelleri postmodernliğin evvelki ''yükseltme'' dönemindeki farklılık söylemi tarafından ''yumuşak bir biçimde'' oluşturulmuştu. Bireylerin seçtikleri farkların meşruiyeti uzmanlar tarafından oluşturuluyor ve onaylanıyordu. Postmodern ''hoşgörü'' ötekinin farklılığını kabul eden ama kendi -Batılı, orta sınıf- değerlerinden ve yaşam tarzından ödün vermeyen, ötekinin farklılığına kendine dokunmadıkça, kültürel-ticari kodlar içinde kaldığı sürece tahammül eden bir hoşgörüydü. Kayıtsızlığın ve duyarsızlığın üreticisi olan postmodernliğin kendini ötekine dolaysızca açan kendini dışlayıcı sınırlarını ortadan kaldıran bir benlik üretmesi zaten düşünülemezdi. Bu nedenle ''öteki modasından'' ötekinin tekrar kötülükle özdeşleştirilmesine geçiş zor olmadı.
Modern iktidar ''kötülük yapmak'' konusunda postmodern iktidarla kıyaslandığında çok daha fazla sınırlanmıştı. Karşısında kolektif bir muhalefet ve vicdan vardı. Arendt'in toplumdaki vicdanî çöküşten yakındığı dönemde bile kötülüğe karşı manevi direnç bugünkünden kat kat daha fazlaydı. Modernlik bürokrasinin kötülüğünü sıradanlaştırmıştı ama bu durum toplum gözünde, vicdanında tam anlamıyla içselleştirilmiş bir meşruiyet kazanmamıştı. İktidar ilişkilerini tüm topluma yayan postmodern kapitalizm ise düzenli tüketicileri kötülüğün sinik izleyicileri, onaylayıcıları haline getirdi. Toplumsal çoğunluğun manevi değerleri, vicdanı büyük ölçüde yok oldu. Derin olan her şeyin ortadan kalkışıyla birlikte yüzey kötülükle buluştu. Deregülasyonla/kuralsızlaştırmayla, yasa(ma)ya dayalı meşruiyetin gerilemesiyle birlikte, kötülükle özdeşleştirilen ötekine (varoş yoksullarına, üçüncü dünya ülkelerine vb.) karşı kaba güç ve şiddet kullanımı sıradanlaştı, uluslararası hukuk işlevini yitirmeye başladı.
Postmodernlik ötekinin ''şeytaniliğini'' ortadan kaldırarak kendisinin egemen olduğu zararsız bir ticari-kültürel farklılıklar oyunu düzeni kurmak istemişti. Ama kâr oranlarının yükseltilmesini zorunlu kılan kendi neo-liberal sistemi hem onu hem de ötekini sertleştirdi, köktencilik iki taraflı olarak güçlenmeye başladı. Baudrillard'ın da dediği gibi farklılıklar oyununun oynanamadığı, pazarlığın, düzenli değiş tokuşun olanaksız olduğu yerde terör gündeme gelir. Pazarlık edilebilir bir ötekiliğe dahil olmayı reddeden kökten ötekinin varlığı egemen sistem açısından tahammül edilemez bir nitelik kazanır ve öteki yok edilmesi gereken bir kötülük olarak sunulur. Evrensel ötekilik ve farklılık simgelerinin efendisi olan, ötekiliği kendi yararına kullanan iktidar için terör vazgeçilmez bir araç olup çıkar. Postmodern kapitalizm iktidarın kötülüğünün tarihte benzeri görülmemiş bir biçimde banalleştiği postahlakçı bir yapılanmayı temsil etmektedir.
Kaynak: Yaşar Çabuklu, Uzam ve Kötülük, Everest Yayınları, 1. Basım Ocak 2006, ss. 173-174, 158-160
No comments:
Post a Comment