Sunday, 6 March 2022

Sözlü Kültürün Kodları Masallardadır - Barry Sanders

 Sözlü Kültürün Kodları Masallardadır - Barry Sanders

İnsan okuryazarlık denen ülkeye ayak bastı mı artık geriye dönemez. Okuryazarlığa konuk ya da turist olarak gidilemez. Çıkışı olmayan bir dünya, asla geriye dönüş olanağı sunmayan bir deneyimdir bu. Sözellik dünyası öteki taraftan ancak hayal meyal seçilir. İnsan o dünyada sanki düşlerinde yaşamışçasına, orayı yalnızca bulanık ana hatlarıyla anımsar.

Okuma yazma bilmediğimiz ilk dönemlerimize ilişkin gerçek duygu ve anılarımız, edindiğimiz yeni düşünme ve anımsama kategorileriyle silinip gidiyor. Oysa sözelliğin algılayış çerçevesine girmeye çalışmak çok önemli çünkü az çok herkesin geçtiği ve sonra da unuttuğu bu dönem, okuryazarlığın temelini oluşturur. Okuryazarlık, sözellikle ilişkisi keşfedilmeden tam olarak anlaşılamaz.

Öyküler sözlü kültürlerin can damarı, masalcı ise kabile ya da topluluğun yüreğidir. Masalcı, öykülerin bütün sistem boyunca dolaşmasını sağlar. Anlattığı öyküler rastgele, üzerinde düşünmeden anlatılan sıradan öyküler değildir, bunlar insanların beklediği, duymayı umduğu ve ana hatlarıyla zaten bildiği öykülerdir. Öyküler, insanlara kim olduklarını bir kez daha anlatır, inandıkları şeyleri hatırlatır; bu öyküler topluluk üyelerini birbirine bağlar. Masalcı, öykülerinin ağında her şeyi yakalar: tarih, gerçek, kahramanlık, din, felsefe, ahlak, sevgi. Bu öyküleri anlatan lider -genellikle erkektir ve genellikle yaşlıdır- ayrıcalıklı konumuna yıllar boyu edindiği deneyimler sayesinde gelmiştir. Herkes adına konuşmaya, herkesin "sözcüsü" olmaya hak kazanmıştır. Walter Benjamin'in sözlü kültürlerde öykü anlatımı hakkında söylediği gibi, "Gerçek yaşamın dokusu içine yedirilmiş nasihatler bilgeliğe dönüşür." Sözlü kültürlerin masalcıları, modern yazılı kültürlerin yitirdiği bir kavram olan bilge insan konumuna gelirler.

Kimi Kuzey Amerika kabilelerinde masalcı, öykü anlatmanın kutsal aracı olan çubuğu elinde tutar çünkü nefesi kutsaldır. Lider, çubuğu yakar ve bir nefes çeker, anlatı da dumanı taklit ederek önce yayılır, sonra sarmallaşır, yere doğru alçalır ve sonunda uzaklaşarak gözden kaybolur. Masalcı, hayatta kalmaları için gerekli sırrı bildiği ve bunu herkesle paylaştığı için, kabile ya da topluluk ona saygı duyup itaat eder. Kabilenin gereksindiği her tür temel bilgi, masalcının ağzından anlatı biçiminde akar.

Her kabilenin bir masalcıya, her masalcının da bir kabileye ihtiyacı vardır çünkü dikkatle dinlenmediği sürece anlatılan öyküler fazla önem taşımaz. Bir öykü ne kadar ilginç olursa olsun, etkili olabilmek için dinlenilmelidir: Konuşkan bir dil, her zaman dost bir kulak arar. Masalcının kendi de dikkatle dinlemesini bilen bir insan olmalıdır. Ama o, kabileden daha farklı bir biçimde dinler ve farklı şeyler duyar. Guatemala'nın dağlık bölgelerinde yaşayan Mayalar en bilge masalcılarına "yankı ustası" adını verirler.

Masalcı, büyü aracılığıyla - trans yoluyla ya da bir başka yolla kendinden geçerek- medyum haline gelir ve yaşamın ucuna ve ötesine yolculuk edebilir. Sınır tanımaz bir seyyah olan masalcı kendi dışına akar ve en sevdiği yerden hiç ayrılmadan yolculuğa çıkabilir. Masalcı, topluluğa yol gösteren ruhtur: İnsan imgeleminin her yönünü mümkün olan en geniş açıdan tanımlayabilir ve nihai yolculuğa; yaşamın en büyük yolculuğuna çıkan kişiye yol gösterebilir. Korkuları yatıştırır, umutları uyandırır. Değiştiğini fark ettirmeden değişir. Eğer bilinç, kişinin kendi dışına çıkarak kendini gözlemlemesi olarak tanımlanabilirse masalcı, okuryazarlığın bireylerin içinde yarattığı bilincin sözlü kültürde yaşayan bir örneğidir.

Etrafına yaydığı bunca bilgelikle masalcı, gerçeği genç-yaşlı herkesin anlayabileceği bir biçimde anlatmak zorundadır. Sesi bütün topluluğun kulaklarına erişmeli, kimse dışarıda kalmamalıdır. Sözünü bir an için kesen gürültücü köpekler ya da ağlayan bebekler bile becerikli bir söz ustasının elinde masalın dokusu içinde erir gider. Anlattığı şeyler topluluk üyeleri için yürek atışları denli tanıdık ve gereklidir. Yazar G. F. Michelsen sözellikte bu tür bir öykü anlatımının özünde neler yattığını şöyle özetliyor: "İşte" diye devam eder, "her insanın yaşamı başa çıkması gereken kişilerle, tehlikelerle ve canavarlarla dolu bir öyküdür. Arzu, yenilgi ve aşağılanma vardır. İnsan, yaşamını anlattığı öyküde bulur. Hani ilk kez babanla ormana ava gidersin de heyecanlı bir şeyler olur; başıboş bir leopar sana yaklaşır, sen saklanırsın; sonra da eve dönünce arkadaşlarına anlatırken bunu bir öykü biçiminde sunarsın. Aynı şey halklar için, ülkeler için de geçerlidir. Halklar, herkesin kendi masalına yer bulabileceği dev bir masal yaratır. Çok geçmeden öykü ve insanlar birbirinden ayırt edilemez hale gelir. Bu öyküler bize yardımcı olur, nasıl yaşayacağımızı anlatır." [G. F. Michelsen, To Sleep with Ghosts: A Novel of Africa, s.93.] Ustanın öyküleri topluluğun, kabilenin akıcılığına bağlı olarak ortaya çıkar. Su denli akışkan bir öz taşıyan akıcılık, sözlü kültürlerde öykü anlatımının doğasını en iyi yansıtan kavramdır: Öykünün unsurları okyanusun dalgalarını andıran bir düzenle ortaya çıkar ve aynı şekilde kaybolurlar. Okyanustaki gibi düzenli ve sürekli tekrarlanan dalgalar bir süre sonra tanıdık gelmeye başlar ve aynılık içinde değişim yanılsamasını yaratırlar: G.F. Michelsen'in sözünü ettiği, topluluğun dev masalını oluşturan küçük masallar gibi. Masalcı, sonsuz bir dalgalar dizisinin ucuna tüneyerek seyircisini serüvenden serüvene sürükler.

Edebiyat araştırmacıları, öykü anlatımı sırasında ortaya çıkan bu dalgamsı yapıya kalıplaşmış deyiş adını verirler. Bu deyişler aynı öyküde ya da farklı öykülerde tekrarlana tekrarlana, kabilenin bazı bilgileri bir süre için "depolamasına" yardımcı olur. Klasik diller uzmanı Eric Havelock, antropologların 'sözlü toplumlardaki gelenek' dedikleri şeyin bu "ritüelleşmiş sözlerden" oluştuğuna inanır: Bir toplum tamamen sözlü olan bir iletişim sistemi kullanıyor olsa bile, sabit ifadeler halinde dile getirilen ve böylece aktarılması mümkün olan bir geleneğe başvurmak zorundadır: tıpkı bizim gibi. Bir dil bu gereksinime yanıt verirken aynı zamanda nasıl sözlü kalabilir? Bunun yanıtı ritüelleşmiş sözde, sözcüklerin sabit bir sırayı izlediği bir ritüel gibi biçimsel olarak tekrar edilebilir geleneksel bir dilde yatar. Bu tür bir dilin işitilerek öğrenilmesi gerekir. Hayatta kalmasını sağlamanın tek yolu budur. Öğrenme, ritüelleştirme aracılığıyla gerçekleşir. Öğrenilen anılar kişiseldir, topluluktaki her erkek, kadın ve çocuk için farklıdır ne var ki içerik, saklanan dil ortaktır, toplulukça paylaşılan gelenekleri ve tarihsel kimliği yansıtan bir şeydir. [Eric Havelock, The Muse Learns to Write, s. 70.]

Bu kalıplardan basit olanları, varlıklarını okuryazarlık dünyasında da sürdürmüşlerdir; bugün bunlara hala rastlarız. Akıllı bir kralın çocuğu olacaksa mutlaka üç tane olur. Kahraman, savaşmak için yollara düştüğünde mutlaka karşısına üç ayrı tehlike çıkar. Yoksul ve öksüz çocuğun varlıklı ve asil bir aileden geldiği günün birinde anlaşılır. Her zaman kurşuni dalgalar kumsalı yalarken çocuk ala tayının sırtında dörtnala uzaklaşır.

Her katılımcının anlattığı öykü biraz farklıdır ama bütün öykülerin içinde kalıplaşmış deyişlere rastlanır.

Çocuklara masal anlatma deneyimini ele alalım. Uykudan önce bir çocuğuna kendi uydurduğu masalları anlatan biri, aslında parmağını sözelliğin sularına sokmuş sayılır. Yalnızca parmağını diyorum çünkü ne de olsa hem anne baba hem de çocuk okuryazar dünyanın derinliklerinde yaşamaktadır. Okuryazarlık yetişkinlerin cümlelerine biçim verir. Çocuk, kısa yaşamı boyunca hep bu cümleleri dinlemiştir. Bu insanlardan hiçbiri ilk sözelliği tanımayacaktır ama masal anlatırken bu dünyaya oldukça yaklaşırlar. 

Örneğin anne, masala bir başlangıç bulmaya çalışırken kalıplaşmış deyişlere başvurur: "Bir varmış bir yokmuş" ya da "Bir zamanlar vadinin öbür ucunda yaşayan bir çocuk varmış" ya da " Kralın üç çocuğu varmış, bunlardan ikisi yaramazmış ama biri çok, hem de çok usluymuş." Annenin seçtiği kalıp, anlattığı öyküye belli bir yön verecektir. Eğer anne düzenli bir ritim yaratmayı başarırsa, masal da küçük bir buharlı tren gibi yola koyularak kendi kendini anlatmaya başlar. Angarya gibi başlayan şey keyfe dönüşür. Masalın bütün parçaları kaçınılmaz olarak bir sona doğru birleşirken; ejderhanın kalbi ikiye yarılır ya da kayıp çocuk annesine kavuşur ya da kralın cadı zannedilen kızının aslında melek huylu olduğu anlaşılırken, anne gerçek bir zevk duymaya başlar. Anne, masalı noktalarken bir diğer kalıplaşmış deyişten yararlanır: "Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine", "Gökten üç elma düşmüş... " gibi.

Kalıplar, gök gürültüsü gibi yerine oturur ve insanı davetsiz misafirlerden ve yabancılardan korur. Okuryazarlığa alışık olanlara bu deyişler klişe gibi gelebilir. Oysa bunun nedeni, Ezra Pound'un da belirttiği gibi, yazılı kültürde yazarların bunları "yeni gibi göstermeye" çabalamalarıdır. Kalıplar, yaşamlarımızdaki özlü sözler ya da atasözlerine denk tutulursa, ortaçağdan bu yana hiç değişmeden gelen sözler olarak algılanırsa daha iyi anlaşılabilir. Ancak arada önemli bir fark vardır: Kalıplar artık okuryazarların yaşamında merkezi bir konumda bulunmazlar. Ağızdan kolayca dökülüvermezler. Sözellikte bu kalıplar, derin bir yapıya sahip ve yapılar aracılığıyla algılanan bir yaşamı yansıtır. Bu yapıların yüksek sesle dile getirildiğini duymak, insanların dünya görüşlerini pekiştirir ve güçlendirir. Yazar Walter Ong bu yapılara büyük ve pratik bir önem verir: Homeros devri Yunan kültürü için klişeler değerliydi çünkü şairlerin yanı sıra, bütün sözlü düşünce dünyası bu tür kalıplardan yararlanıyordu. Sözlü kültürlerde kazanılan, öğrenilen bilginin unutulup kaybolmaması için sürekli tekrar gerekiyordu; kalıplaşmış düşünme biçimleri, hem bilgelik hem de etkili bir kamu yönetimi için elzemdi. [Walter Ong, Orality and Literacy: The Technologizing of the Word, ss. 23-24 (Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi, Çev. Sema Postacıoğlu Banon, Metis Yayınları, 1995, s. 37)]

Sözelliğin o yabancı dünyasında, bilgi ve bilgiyi yayma işlevi herhangi bir kurumda değil, tek bir insanın, masalcının, yüreğinde ve ruhunda yer alırdı. Bugün anladığımız biçimde kendi düş gücünden yola çıkarak öyküler uyduran ve bir otorite havasına sahip bir kişi olarak yazarı barındırmazdı sözellik. Bu nedenle, diyelim ki bir anne kızına öykü ya da masal anlattığında, çocuğa göre anne, kızının iç yaşamından imgeleri, fikirleri ve eylemleri açığa çıkaran, onun düşlerini, isteklerini ve korkularını aktaran bir kişidir. Jungçu psikanalist Marie-Louise von Franz'a göre bu sürecin amacı da budur. Öyküler ve masallar çocukların en karanlık korkularını ve kuşkularını açığa çıkararak bunların konuşulmasına yardımcı olur. Böylece çocuk, karanlıktan korkan tek kişinin kendisi olduğu duygusundan kurtulur. [Marie-Louise von Franz, An Introduction ta the Interpretation of Fairy Tales] Özgün sözcüğünün İngilizcesi olan "original"ın etimolojisi bizim için bir uyarıdır: Sözcüğün kökeni origin, bizi bir "öz"e, bir "başlangıç"a doğru götürür. Oysa sözellikte başlangıçlar doğal bir şekilde sonlara dönüşür, anlatılan tüm öykülerde aynı şeye rastlanır: Kahraman yola çıkar ama sonunda aynı yere geri döner. Sözellik, tanıdık olan şeyin verdiği güveni arar; gelenek aracılığıyla ayakta kalır. Ağızdan çıkan sözcükler konuşulur konuşulmaz havaya uçup gitse de sözellik, okuryazarlıkta bulunmayan bir istikrar duygusu yaratır. Sözellikte yaşayan bir ozan, topluluğun önceden bildiği serüvenleri alır, bir araya getirir ve bir kalıplar dizisi halinde tekrarlanan ayrıntılarla süsleyerek betimler. Bugün anladığımız biçimiyle "özgün" ya da yeni olan şeyleri kabile (özümleyemez) çiğneyemez ve alışılmadık ya da yabancı bularak dışa atar. [Latince "yapılan iş" ve bunun uzantısı olarak da "öykü" anlamına gelen gesta sözcüğünden İngilizce gestation (gebelik), gesture (jest) ve ilginçtir, ingestion (yemek yemek) sözcükleri türemiştir. Yemek yeme eylemi ile öykü anlatımı arasında önemli bağlar vardır. İyi bir masalcının önce deneyimleri yemesi, sonra bunları sindirmesi ve topluluğa geri sunması gerekir. Bazı topluluklar, kimi canlıları -"kutsal inek" - tabu ya da kirli olarak görür ve bunların yenmesini yasaklayan kurallar koyarlar. Sanat tarihçisi Michael Camille, ortaçağ yazmalarında rastlanan "et ve bitkisel gıdaların lezzetli ve iştah açıcı resimlerinin harfleri süslemek için kullanılmasıyla sözün geviş getirircesine tekrarlanması" arasında bir bağ olduğunu belirtiyor. Keşişler alfabeyi "günlük öğünleri içinde yavaş yavaş ve özellikle tekrar tekrar çiğnenen lokmalar gibi" yiyip bitirirlerdi. (Michael Camille, "Seeing and Reading" Sanat Tarihi, s. 29)]

Zengin bir sözellik deneyimi, okuryazarlığın vazgeçilmez bir başlangıcıdır. Sözellik, bir çocuğun yargılanma ya da kınanma korkusu yaşamadan imgelemini geliştirebileceği bir prova sahnesi, güvenli bir limandır. Otorite ve özgünlüğün hükmü burada geçmez; sınama ve ölçümlerin burada yeri yoktur. Öyküler paylaşılan bilgi olarak herkesi bir araya getirir. Sözlü kültürde bilgi, bireysel bir deneyim değil toplumsal bir olgudur; o yüzden kimse bir diğerinden daha aptal ya da daha akıllı sayılmaz. Kabilede anlatılan söylenceler ve öyküler, çocuklara anlatılan masallar aracılığıyla, bilgi, herkesin çevresinde ayrı ayrı dokunan ortak bir bilinci oluşturur, bilgiye herkesle birlikte varılır Sözellikte hiçbir şeyi bellemeye gerek yoktur. Aslında herhangi bir şeyi bellemek olanaksızdır. Sözellikte bellek, okuryazar bellekten daha farklı işler. Sözlü kültürün bir üyesi ya da bir çocuk, kimi gerçekleri öykülerde, şiirlerde ve masallarda tekrar tekrar dinleye dinleye öğrenir ve sözcükler hemen buharlaşıp havaya karışacağı için can kulağıyla dinler. Çocuklar öyküleri o denli dikkatle dinlerler ki bir türlü bitmesini istemezler. Sürekli yeni baştan aynı öyküyü dinlemek isterler çünkü bundan büyük zevk alırlar. Tekrar, sözellikte insanları büyüler. "Ama hep aynı şeyi tekrar etmek fazla bir şey getirmeyecektir" diyor Eric Havelock, "bu yolla sunulan sözlü bilgilerin kapsamı fazla geniş olmaz. Gerekli olan, hem içeriğini değiştirip farklı anlamlar iletebilecek hem de kendini tekrarlayabilecek bir dil (yani akustik açıdan benzer bir ses düzeni) bulmaktır." Havelock sözlerini bu önemli savla noktalıyor: "İlk dönemde insan beyninin buna bulduğu çözüm, düşünceleri ritmik söze dönüştürmek oldu." [Havelock, The Muse Learns to Write, s. 71] Ritim, kalp atışı gibi keyif ve güven veren bir tekrar sağlar; böylece üzerinde taşıdığı anlam belli belirsiz değişerek anlatı sırasında eylemi sürdürebilir. Böylece Havelock, sözellikte oluşan ve aynılık içinde değişiklik duygusu aramanın getirdiği yeni bir biçimin doğuşunu; edebiyat tarihçilerinin şiir adını verdikleri şeyi tanımlamış oluyor.

***

Sözellikte belleğin nasıl işlediğini anlatabilmek için daha karmaşık bir imgeye gereksinim vardır. Bu tür bir belleğin nasıl işlediğini bize en iyi antik dünyadan bir örnek gösterecektir. Sözelliğin imgeleminde gerçeklik, inanılmaz bir güçle yaşama bağlıdır. Dünyaya gelen her şey mutlaka hayatta kalır. İsa'nın ölümü ve dirilişi öyküsü aynı zamanda Logos'un öyküsüdür. Sözellik, yaşayanlar ile ölüler arasındaki sınırı ortadan kaldırır: Anlatılan her öykü, kahramanlarını yaşayan dünyaya geri döndürür. Ölüm kavramıyla küçük çocukların da başı derttedir; bu kavram kendileri için inanılmaz derecede soyut olduğu için değil yalnızca: aynı zamanda sözelliğin biçimlendirdiği imgelemlerine son derece yabancı olduğu için. Bir çocuğun düş gücü uzun zaman önce gömülmüş bir insanı bile diriltme gücüne sahiptir. Ölen kişinin adını duyması bile kimi zaman çocuğun onun dirildiğini düşlemesi için yeterli olabilir. Antik Yunan'da şairler uyandırıcı güçleri sayesinde ölüleri yaşayan ve canlı bir dünyaya geri döndürebiliyorlardı.

Kaynak: Barry Sanders - Öküzün A'sı-Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi, Çev. Şehnaz Tahir, Ayrıntı Yayınları, Beşinci Basım: Aralık, 2017, ss. 14-15, 17-23, 26

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...