Kelime-i Şehâdet'in Anlamı Üzerine - Hasan Hanefi
“Şehâdet” Ne Demektir?
“Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun kulu ve elçisidir” düsturuna şehâdet etmek ne demektir?
İnsanın düşünce bağlamında ona hiçbir anlam yüklemeden, üzerinde hiç düşünmeden, onu amelle de doğrulamadan Kelime-i Şehâdet’i yalnızca dil ile ikrar ederek Müslüman olduğunu sanması ne kadar da büyük bir safdilliktir!..
Şayet biz dindar olduğumuzu iddia ediyor, ayrıca daha fazla aydınlanmak istiyorsak, şüphesiz bu iddiamıza düşüncemiz de eşlik etmelidir.
Hepimiz Yüce Allah’ın “bir tek” olduğu bilgisine sahip bulunuyoruz. Fakat sorarım size, bu bilgi bize ne tür yükümlülükler yüklüyor? Yine bilinç ve bireyin varlığı açısından bu bilgi ne anlam ifade ediyor? Ayrıca bu bilginin dış dünyamızdaki etkisi nedir? Cevap: Hiçbir şey! Bu, içi boş, kuru bir bilgi olmaktan öte gitmeyen, değerden yoksun bir bilgidir...
Bizler, Allah’ın bir tek olduğunu hakkıyla bilseydik, buna içtenlikle ve layıkı veçhile inansaydık, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazdık. Şirk, Allah’ın sayısının iki veya daha fazla olduğunu kabul etmek değildir. Bilakis şirk, istek, duygu ve amaçlar hususunda Allah’a ortak koşmayı ifade eder. Halbuki bizim çoğumuzu (ortağı olmayan Allah’ın birliği, dolaysıyla da O’nun emir ve yasaklarına uygun davranma fikri değil de), dışarıda ve içeride meşrû olmayan yollardan kazanma arzusu, makam arayışı ve yetki hırsı ya da bastırılmış (şehevî) duyguların peşinden koşma gibi etkenler harekete geçirir. Bilinmelidir ki, kuru bir laftan öteye geçmeyen salt Allah’ın bir olduğu bilgisi, gerekleri yerine getirilmediği sürece, âcizlerin bilgisidir...
İnsan, ne kadar çok dindarsa, ne kadar derin bir bilince sahipse, o oranda şehâdetin, ferdin onu yaşayacağı, onu hissedeceği ve onu şuur haline getireceği bir anlamı olur. Bundan dolayı da “Allah vardır ve birdir” bilgisi, insanın hayatına ve varlığına daha fazla eşlik eder.
Öte yandan, çoğu zaman insanın hayatına daha fazla eşlik eden duygusal unsurlar, bu inancı kolaylıkla ortadan kaldırabilir. Bundan dolayı insan, ulûhiyetin gücüyle hareket etmekten ziyade; kazanma, şöhret, karşıt cins (şehvet) ve korku dürtüleriyle daha fazla hareket eder. Bundan dolayı onunla günlük hayatın meseleleri ulûhiyetin gücüyle çatışır. O zaman insan, sırf içte bulunan potansiyel bir ulûhiyet anlayışıyla hareket etmekten çok, devlet tarafından desteklenen rızık peşinde koşar.
Eğer Yüce Allah’a açık bir bağlılıkla bağlanıp, “Allah’tan başka İlâh yoktur” ilkesinin gerektirdiği bedeli ödeme niyetimiz varsa, pratikte yüz yüze olduğumuz kitlelerin problemleriyle daha çok haşir neşir olursak, fedakârlık yapmaya daha fazla hazır bulunur, bunun için de daha fazla cesur olur ama daha az korkak olursak, kirlenmiş formalite resmi görevlere daha az bulaşır ve böylece kendimizi daha çok temiz tutmayı başarırsak, işte o zaman getirdiğimiz şehâdet sırf içsel bir söz olmaktan kurtulur ve dış dünyaya etki eden bir düşünce haline gelir... ... Evet, işte o zaman şehâdet, kuru bir laf olmaktan çıkar. Ve işte o zaman çeşitli şekillerde kuşatılmış olan potansiyel güçler harekete geçer, âtıl bırakılmış olan enerji pratiğe yayılır ve kendisini işlerlikten alıkoyan şeyleri kaldırıp atar. Bu da inşâyı, oluşumu meydana getirir.
Müslümanların Pratik Tehvid’i bırakıp yalnızca Teorik Tevhid’e inandıkları zaman çöktüğünü, onların düzelmeleri, ilerlemeleri ve kurtuluşlarının ancak Tevhid’in bedelini ödemeleriyle mümkün olabileceğini söylerlerken kastettikleri şeydir ki, o da amel (eylem) dir.
Şehâdet, cemaatin içinde bulunmayı ve içinde yaşadığı döneme şâhitlik yapmayı, yani asrının ruhunu okumayı gerektirir. Şehâdeti söyleyen kimse, “Nazarî/Teorik Tevhid”e sarılıp “Amelî/Pratik Tevhid”i bırakanların içinde bulundukları olumsuz durum için, “bu, bir hastalıktır; bu, zenginlik içinde fakirliktir; bu, aslında Müslümanların topraklarını bir işgaldir; bu, insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet olan Müslümanların geri kalışıdır ve ben bütün bu olumsuzlukları ortadan kaldıracağım!” diye haykırması gerekir.
Bilindiği üzere şehâdet sözcüğü, “şe-hi-de” kökünden türemiştir ve bir taraftan “ilan”, öbür taraftan da “reddetmek”, yani “mahkûm etmek”tir. Şehâdet, tavır almaktır ve hakka destek olmaktır. Yani şehâdet, asrın ruhunu iyi okumak, zamanı iyi anlamak, olay ve olguların künhüne vâkıf olmak, onları iyi analiz edip çağın sorunlarını Yüce Allah’ın irâdesi doğrultusunda çözmektir. Her kim söz ve amelle asrının ruhunu iyi kavrarsa, toplumsal şartlarla Allah’ın kelâmı arasındaki mesafeyi ortaya çıkarır ve bu amaç uğruna ölürse, işte o kimse şehîd sayılır. Gerçekte şehîd, asrına tanıklık eden, döneminde meydana gelen olay ve olguların künhüne varan kimsedir. Nitekim bazı âlimlere göre şehîd, “insanların durumuna tanıklık yapan kimse”dir. Bu durumda şehâdet, “insanın bulunduğu her yerde, girdiği her ortamda, beraber olduğu her toplumda öncelikle eliyle, yani fiil, hareket ve tavırlarıyla; daha sonra diliyle, yani hakkı ortaya koyup ilan ederek; ayrıca bilincinin temiz tutulması için de kalbiyle iyiliği emir ve kötülüğü yasaklaması (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker)” dır. Rüşvetler, çekici teklifler, ceza tehditleri karşısında kalplerin ve ahitlerin bozulmaması için şehâdet bilincinin her zaman diri ve temiz tutulması şarttır.
Şehâdet ibaresi mü’minin gerçekleştirdiği bilinç fiillerinden iki fiile birden delâlet eder: Birincisi: “İlâh nâmına hiçbir şey yok” derken kişinin yaptığı red (fiili) dir ki, bu, ferdin çağdaş bütün sahte ilâhları reddetmesi, onları kaldırıp atması, ayıklaması ve onları mahkum etmesi; elle, dille ve kalple söz konusu sahte ilâhları reddetmesidir. İşte bu, kişinin onlar aleyhine şâhitlik etmesidir.
Her çağın ilâhları vardır. Bizim asrımızın ilâhları ise mal, otorite, makam, mevki, karşıt cins (erkek için kadın, kadın için erkek) ve diğer sahte ilâhlardır. Bunlar öyle ilâhlardır ki, bizdeki en etkin itici gücü temsil ederler. Herkes mal arar ve dilini sarkıtıp soluyarak söz konusu malın peşinden koşar. Dirhemin kulu olan kahrolsun/burnu yere sürtünsün (rezil rüsvay olsun) ve dinarın kulu olan kahrolsun/burnu yere sürtünsün (rezil rüsvay olsun) [Buhari Cihad, 70) ki, insan bu hususta bir kanun ve kural gözetmez ve bu yine bu konuda hiçbir bir hak hukuk tanımaz. Bu kimseler için mühim olan yegâne şey, yalnızca para, simsarlık, çalıp çırpma, kâr ve kazançtır. Bunun yolu da kanuna karşı yol bulma, hile yapma, vergilerden kaçırma, ithal ve ihraç ruhsatlarını elde etmek için idarecilere yağcılık yapıp onlara peşkeş çekme gayreti ve karaborsacılık yapmadır.
İkinci grupta yer alanlar ise, boyundurukları altına alma ve onlara tahakküm etme sevdasıyla insanlar üzerinde egemenlik kurmanın yollarını araştırıyor, makam elde etmek için yöneticilerin eteklerine yapışıyor, kendilerini desteklemek amacıyla hızla ve çabucak onların aldıkları bütün kararları haklı göstermeye çalışıyor ve onların adımlarını izleyerek şahsiyetlerini övüyorlar. Bunlar aynı zamanda “bıldırcın eti ve kudret helvası” [Araf 160] beklentisiyle kendilerini gönüllü meddâh ve gazelci yapmışlardır. Bazen bu kimselerin mal ve mülk elde etme beklentisiyle “bıldırcın eti ve kudret helvası”na ek olarak bekledikleri şeylerin listesi daha da uzayabiliyor...
Üçüncü bir grup ise daima şöhret peşinde peşinde koşar. Bu kimseler her hususta “ilk sırayı alma” konusunda son derece arzuludurlar. Bunlar, kamu maslahatı feda edilse bile, unutulan kişilikleri ön plana çıksın, medya organlarında kendilerinden sık sık söz edilsin, kendilerinden bahsetme alabildiğine çoğalsın, iddia ettikleri gözde konumları daha da pekişsin diye meclislerde hep ön plana çıkmak isterler. Bu kimseler, rol peşindeki liderlik sevdası uğruna hiç çekinmeden vatanın birliğini de feda ederler.
Dördüncü bir grup da bastırılmış şehevî duyguları ön plana çıkarır, bunun için didinip çırpınır, bu meseleyle hemhal olur ve daima cinselliği gündemde tutarak zamanlarını heba ederler. Bu kimselerin bulunduğu ortamlarda, gündelik konuşmalarda ve halk arasında yapılan yerel nüktelerde sürekli ve vurguyla karşıt cins zikredilerek her zaman cinsellik öne çıkarılır.
Ayrıca bu kimseler, toplumun sahiplendiği iffetli davranma ya da insanları küçümseyerek tepeden bakma ve kibirli davranma gibi alışkanlıkları tiksinti verici olarak görme gibi davranışları aşırı bir üslupla gündemlerine taşıyarak, bunlar üzerinden muhafazakârlıkla alay ederler. Bu kimseler, temiz kalma, dinine sarılma, örtünmenin farziyeti, abdest bozulmasın diye nâmahrem kadınlara dokunmama veya araya şeytan girmesin diye kadınlarla oturmama gibi muhafazakârların sahiplendikleri tavırlarla alay ederler.
Tevhid, herkesin önünde eşit olduğu genel bir ilkedir. “Allah”ı, kendi tanrı tasavvuru ve anlayışıyla yorumlamaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Zira söz konusu ilke karsısında herkes eşittir. Bir kimsenin, Yüce Allah’ın kendi özel hesabı için çalıştığını iddia etmesi olacak şey değildir. Çünkü bir ferdin lehine diğerinin ise aleyhine kayırmanın söz konusu olmadığı bu genel ilke, bireylerin hepsini kapsar. Her kim Yüce Allah’ın kendi özel hesabına çalıştığını iddia eder ve bu anlayışından hareketle insanlar üzerine egemenlik kurarak asrın ilâhlığına soyunursa, behemehal o kimseyi mutlak surette sahte tahtından indirmek gerekir!..
Şehâdet cümlesinin bilincinde olan Müslümanın, önce red (: ilâh nâmına hiçbir şey yoktur), sonra da kabul (: yalnızca Allah vardır) ameliyesinde bulunması, önce asrın diliyle, yani çağdaşlarının anlayacağı üslupla bütün sahte ilâhları reddetmesi, sonra da insanları, egemenliği ele geçirmeleri ve ekonomiyi tekellerine almalarından dolayı ulûhiyet iddiasında bulunan söz konusu sahte ilâhlara karşı durması gerektir. Her gün defalarca Kelime-i Şehâdet’i tekrarlayacağına, insanlara tahakküm ederek parayı, mal ve mülkü kendi ellerinde tutan ve böylece ulûhiyetin kendi tekellerinde olduğunu vehmettiren söz konusu yalancı tanrıların yürürlükteki kanun ve kurallarını reddetmesi Müslüman için daha önceliklidir.
İşte Allah’tan başka İlâh yoktur” şehâdetinin işaret ettiği Tevhid’in gerçek mânası budur. Yani Tevhid, kararlarında, gidişatında ve fiillerinde hür olması için, insanın, kendisini egemenlik altına alan bütün kayıtlardan kurtararak kalbini özgürlüğe kavuşturması demektir. Tevhid, aynı zamanda toplumsal eşitliği de ifade eder. Herkesin aynı ilkenin önünde eşit olduğu, beyaz ile siyahın, yöneten ile yönetilenin, büyük ile küçüğün ve kuvvetli ile zayıfın arasında hiçbir farkın olmadığı bir toplum!..
Üçüncü olarak Tevhid, sosyal dayanışmayı ifade eder. Şayet bu ümmet, sınıflar arasında farklılaşmaların meydana geldiği bir şekle dönüşürse, o zaman toplumsal binayı yeniden inşa etmek gerekir. Ta ki sınıfsız bir toplum, insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunun [Aclûnî, Keşful Hafâ] göstergesi ve sürekli devrim de adâlet ve eşitliğe dayalı toplumunun varlığının tek delili olsun.
Bu ruh, insanın, bu asırda egemen olan sahte ilâhları reddederek, onları eleştirerek, insanlığı bu konuda bilinçlendirerek, hakkı açığa çıkararak ve bâtıla karşı durarak yaşaması gereken ruhtur.
Keşke bizler, kelime kelime özümseyerek, içeriğinin hakkını tam olarak vererek, gerçek anlamının künhüne vararak, “Allah’tan başka İlâh yoktur” ilkesine hakkıyla vefa gösterebilsek! Bu asrın ilâhları ne kadar da çoktur!.. Heyhat, Müslüman ölür de bu ilâhlara “Hayır” demenin gereğini bihakkın yerine getirmemiş olabilir!..
Şehâdet ederim ki: “Muhammed Allah’ın Resûlüdür” -İkinci Şehâdet- Ne Demektir?
İnsanlar, yanlış bir algıyla “Şehâdet ederim ki, Muhammed Allah’ın Resûlüdür” demekle Hz. Muhammed’in şahsını yüceltme, onun hayat hikâyesinden söz etme, onun fazilet, erdem ve üstünlüklerini zikretme gibi anlamlara geldiğini sanıyorlar. Hatta, o saf ve özgün anlamından tamamen koparıldığı için, çoğu zaman “Şehâdet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir” manasına gelen ikinci şehâdet, âdeta Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur” anlamındaki birinci şehâdete başkaldırıyor!.. Söz gelimi şehâdetin birinci kısmına tamamen zıt bir yolla Hz. Peygamber’in şefaatinden bahsediliyor.
Son dönem (müteahhirûn) âlimleri, Müslümanların çöküş ve gerilemeyi en yoğun olarak yaşadığı bir dönemde, Hz. Peygamber’in erkek ve kız çocuklarının, babasının, dedelerinin ve hanımlarının isimlerini bilip ezberlemenin, bütün Müslümanlar üzerine vâcip olduğunu söylediler ve bunu da inanç esasları arasına soktular. Ayrıca bu anlayış doğrultusunda şekillenen şefaat düşüncemiz, en iyi ihtimalle, bizim Eş’arî akîdesinden miras aldığımız inancın bir parçası olmaktadır.
Dikkat edilirse şefaat talebi, kendi amellerine güvenmeyen ve hiçbir kıymet-i harbiyesi de olmayan, bu yüzden işlerini kolaylaştırmak için bir aracıya dayanan bir topluluktan geliyor. Bu çarpık peygamber tasavvurunu benimseyen eğilimler, sürekli olarak Hz. Muhammed’in şahsı üzerinde yoğunlaşan; onun ezelî ve ebedî olduğunu; yerin, göğün, nehirlerin, denizlerin, nebatâtın, ağaçların, insanların ve hayvanların, kısacası her şeyin onun yüzü suyu hürmeten yaratıldığını ifade etmek için “Hakîkat-i Muhammediyye” terimini kullanan bu akımı güçlendirmiştir.
Bizim bu durumumuz Hz. Ebû Bekir’in, “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür ve her kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki O diridir” sözünden ne kadar da uzak!..
Peki gerçekte bu şehâdetle kastedilen nedir? İkinci şehâdetle kastedilen, vahyin gelişim ve kemâle erme açısından en son merhalesinin İslâmî vahiy olduğunun ilân edilmesidir.
Gerçekte İslâmî vahiy, insan bilincinin derecesine, ilerlemesine ve vahyin içinde zuhur ettiği toplumun geçirdiği sosyal şartlara, tarihî merhalelere ve her bir toplumun geçirdiği medeniyet evrelerine uygun olarak ortaya çıkan, peş peşe süregelen uzun merhalelerin en son aşamasıdır. Nitekim her bir toplumun geçirdiği tarihi merhaleye ve uygarlık seviyesine uygun olarak vahiy gelmiştir. İnsan, ilk merhalede, daha beşikteyken, onun yapısına, yani fikrî ve psikolojik düzeyine uygun düşecek tarzda bir vahye ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenle bu evrede vahiy, insanları iyilik yapmaya teşvik etmek (terğîb) ve onları kötülük yapmaktan sakındırmak (terhîb) ile iyilik yapanlara Yüce Allah’ın mükâfat sözü (va’d) ve kötülük yapanlara ise Yüce Allah’ın tehdit sözü (vaîd) esasları üzere gelmiştir.
İlk evre, insanoğlunun bedenini hâkimiyeti altına alması ve nefsini kontrol etmesi konusunda insanı eğitmek içindi. Bu evre/aşamadaki vahiy onun, kendisini doğadan bağımsızlaştırma uğraşısı alanında insanın eğitilmesi için vazedilmişti.
Bu evre, deyim yerindeyse, Allah’a benzemeye riayet etmesi hususunda insanın eğitilmesiydi. Bu aşamada vahyin hedefi, tabiat kanunları ve siyasî güçlerin kendi mukadderatı üzerindeki egemenliklerinden kurtulabilmesi ve devletin oluşumunda esas olan doğaya egemen olabilmesi için, Yüce Allah’ın tabiattaki kanunlara ve bununla birlikte tarihin gidişatına egemen olduğu konusunda insanın farkındalığını arttırmaktı.
Bu aşama bazıları üzerinde başarılı olmuştur. Fakat bu tecrübe çoğunluk üzerinde başarılı olmamıştır. Mûsa peygamber’in İsrailoğullarına gücendiği onların ise buzağıya tapınmaya, altın, mal ve isteklerin peşinde koşmaya devam ettikleri aşama bu aşamadır. Bu yüzden bu evrede insan bilincinin, özgürleşmeden ilkel maddî seviyede kaldığını görürüz.
İnsan, çocukluk devresini tamamlayıp geçlik evresine girince, bir diğer ifadeyle çocuk büyüyüp buluğ çağının ileri evresine ulaşınca duyusal yönü zayıflar, ama duygusal yönü güçlenir. Bu evrede insan, geleceğe dönük bir takım emeller besler ve zihninde daha güzel bir dünya hayali kurarak aşırılıklardan arınır. Bu ruh haliyle bu süreçte insan, kendi duyularıyla olayları idrak etmeye güç yetirir hale gelir. Artık o, kendi duyuları ve hissettikleriyle olay ve olgular arasındaki ilişkiyi idrak edecek bir seviyeye ulaşır. Bu aşamadan sonra, deyim yerindeyse vahiy ikinci defa, tekrar iner: Bu sefer vahiy, terğîb (teşvik) ve terhîb (sakındırma) yoluyla veya va’d (cennetle müjdeleme) ve vaîd (tehdit ile korkutma) yöntemiyle ya da insana bir takım kanunları farz kılarak (şart koşarak) değil; sevgi, şefkat, merhamet, itaat, tevazu ve ihsân yoluyla onu yüceltmek için gelir. İşte bu aşamada insan, şu an içinde yaşadığımız dünyadan başka bir dünyayı hayal eder ve bu perspektiften bakar. Bu aşamada dindarlık, bedenin ortaya koyduğu bir amel olmaktan çıkarak artık bir esas, kalbin işlevlerinden bir amel olur. Bu devrede af, cezaya; vermek, almaya; rûh, cesede; iç, dışa; barış da savaşa gâlip gelir.
Dindarlığın, bedenin ortaya koyduğu bir amel olarak değil de kalbin işlevlerinden olan bir amel olarak görüldüğü şeklinde tezahür eden bu tecrübe, bazıları üzerinde başarılı olmuştur.
Fakat bu tecrübe güç, baskı ve zorbalık olmadan iman etmeyecek bir topluma tepki olarak, sadece kahramanların, kutsal addedilen şahsiyetlerin ve şehitlerin imanıyla sınırlı kalmış bulunmaktadır. [İsa Mesihin şahsının tanrılaştırılması buna bir örnektir].
Buna ilaveten, ferdin kurtuluşunun, mutlaka toplumun da kurtuluşuna sebep olması, bunun da devletin inşâsına götürmesi gerekir. Bu ise henüz gerçekleşmemiş bir husustur. Tıpkı İsa Mesih’in “benim yurdum bu dünya değildir” özdeyişinde dediği gibi, bu evrede semavâtın melekûtunu keşfetmek yeterli görülmüştür.
İnsanlık, çocukluk d/evresini tamamlayarak olgunluk çağına erişince, vahyin büyük merhalelerinin üçüncüsü gelmiştir. Bu son aşamada vahiy, “kanun” ile “sevgi”yi, “Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” [Nahl 126] âyetinde belirtildiği gibi “af” ile “ceza”yı birleştirmiştir. Yine bu aşamada duyu ile vicdan akılda mezc edilmiş, “işlerin en hayırlısı vasat (orta) olandır” ilkesi gereği, birinin lehine diğerinin aleyhine aşırılığa gitmesi engellenmiştir. Ayrıca bu aşamada insan, arasında yaşadığı yer ve gök tecrübelerini de birleştirme imkânı bulmuştur. O halde “Şehâdet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir” cümlesinin anlamı, bize, İslâm’ın sözünü ettiğimiz bu vahiy merhalelerinin en son aşaması olduğunu ifade eder. Bu da zorunlu olarak şu iki gerçeği ortaya koyar:
(1) İnsan aklı, kemâle erdiğinden dolayı, yeni bir vahye ihtiyaç duymamaktadır. Çünkü artık insan aklı, doğruyu yanlıştan ayırma (temyiz) ve olay ve olguları birbirlerinden ayrıştırmaya güç yetirecek seviyeye ulaşmış bulunmaktadır. Bu bağlamda akıl, sahip olduğu bu yetiyle vahyin kendisine vermiş olduğu bütün gerçeklere ulaşabilme kabiliyetine sahiptir. İnsan, bu hakikatleri anlayabilir, yorumlayabilir, uygulayabilir ve pratik hayatında söz konusu hakikatlerden istifade edebilir. Şu an hakikatleri doğrudan idrak etme hususunda aklı kısır görmek, gökten medet ve ilhâm geldiği iddiasında bulunmak ya da doğrudan Rabbanî hakikatleri idrak edecek bâtınî bir gözün bulunduğunu ileri sürmek, insan aklı üzerinde bir takım vesayetler oluşturmak isteyen azgın egemen güçlerin istediği yöne doğru yönlendiren ve onu sömüren bâtıl bir iddiadır. Bundan dolayı artık hurafeye, sihre, kehânete, arrâfcılığa ve fala yer yoktur. Zira bunların hepsi aklın işlerliğine (‘amelu’l-akl), geleceğe yönelik düşünce üretmesine (tedebbür), belli kurallar çerçevesinde çıkarsamalarda bulunmasına (istidlâl) ve şüpheden ârî kat’î delil getirme (burhân) özelliklerine aykırıdır. Bu aşamada artık cehâlete ve ümmiliğe de yer yoktur.
Aynı şekilde bu evrede zanna, taklide, şüpheye de yer yoktur. Çünkü artık akıl, yakînî bilgi elde etme ve işleri kesinleştirme gücüne de sâhip olup, yaratabilme ve yeni şeyler keşfetme yetkinliğine ulaşmıştır.
O halde insan için kendi sâdık (dürüst) fıtratına tâbi olması, ona uyması yeterlidir.
(2) İnsan, kendi irâdesiyle yeryüzünde Allah’ın kelimesini (egemenliğini/otoritesini) gerçekleştirmeye ve kendi isteğiyle yüklenmeye razı olduğu emaneti kuşanmaya güç yetirecek düzeydedir. [Ahzab 72] Akıl ve irâde yetilerine sahip olan insanın bu konuda hâriçten gelen bir mûcizeye ya da dıştan gelen manevî bir yardıma ihtiyacı yoktur. Yüce Allah, geçmiş vahiy dönemlerinde olduğu gibi, tabiat kanunlarının gidişatına müdahale etmemektedir. [İsra 58] İnsan fiillerini yönlendirmeye yönelik her tür zor kullanma ve aklı aciz bırakma girişimi, gerçekte baskı ve tasallut içindir. İnsanın âciz olduğunu farz etmek ve onun muktedir olmadığını varsaymak, egemen güce (hâkim), insanı boyunduruğu altına alma hakkı verir. Tıpkı emperyalizmin, kendi kendilerini yönetmeye güç yetiremedikleri gerekçesiyle, halkları yönetmeyi kendisi için doğal bir hak olarak varsaydığı gibi... Âciz olduğu gerekçesiyle insanı ihyâ etme uğraşısı, onu sihir, kehânet ve gizlenmeye; âcizliğini güce çevirsin diye evliyâya sığınmaya mecbur eder. Kendi geleceklerini belirleme yeterliliğine muktedir olmadıkları gerekçesiyle bir halkı diriltme (ihyâ etme) çabası, gerçekte onları sonsuza kadar dış sömürgecilerin yahut dahili baskıcı rejimlerinin vesâyeti altına sokmaya mecbur etmek demektir.
İnsanın yeryüzü sorumluluğu, yalnızca emanetin gerektirdiklerini yerine getirmektir. Bu nedenle bu kez insanın akıl ve irâde bağımsızlığını gerçekleştirme ve devleti ikame etme yani insanların içerisinde yaşayacağı sosyal bir sistem inşâ etme konusunda vahiy tecrübesi başarılı olacaktır. Nitekim Allah Rasûlü Hz. Muhammed, geçmiş diğer nebî ve resûller gibi sadece hakka şâhitlik etmekle yetinmeyerek bu uğurda bütün gücüyle cehd ve gayret gösterdi ve vahiy tecrübesini gerçekleştirmeyi başardı. Bu da vahyin son aşamada amacını gerçekleştirip hedefini bulduğunu gösteriyor. İşte bunun delili, artık insan özgürlüğü ve bağımsızlığının ilan edilmiş olmasıdır. Böylece özgürlüğe ve tam bağımsızlığa ulaşan insan, tabiat kuvvetleri tarafından gelecek olan baskıcı güçlerinin görüntüsünden ya da egemen sosyal sistemlerin tasallutundan vicdanını bütünüyle kurtarıp özgürleştirdikten sonra Yüce Allah’ın yeryüzündeki halifesi ve daveti gerçekleştirici risâlet nosyonunun yürütücüsü (emanetçisi) olmuştur.
O halde, “Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed Allah’ın elçisidir” kelime-i şehâdeti şu anlama gelir: “Ben, tanıklık ederim ki, insan hür ve bağımsızdır!” Çünkü onun akıl ve irâdesi vardır! İşte ben, (aklını işlevsel hale getirip irâdesini doğru yönde kullanan) bu insanım!...
Kaynak: Kelime-i Şehâdet'in Anlamı Üzerine, Hasan Hanefi, Çev. Mehmet Kubat, İ. Ü, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Bahar 2012/3(1) ss. 229-248
No comments:
Post a Comment