Sunday, 20 March 2022

İnsanlığın Kalıtsal Laneti: Savaş

İnsanlığın Kalıtsal Laneti: Savaş

1906 yılında kaleme aldığı ve muhtemelen türünün en iyi örneği olan savaş karşıtı denemesinde William James "Tarih bir kan banyosudur" der. "Modern savaş o denli pahalıdır ki" diyerek devam eder "ticareti yağmacılık için daha uygun bir meydan olarak görürüz; ancak modern insan, atalarının doğuştan gelen kavgacılığını ve zafere olan aşkını olduğu gibi miras edinmiştir. Savaşın akıl dışılığını göstermek ya da korku hissi hiçbir etki sağlamaz. Korkular çekicidir. Savaş güçlü yaşamdır; zorluklara göğüs gererek yaşamaktır; tüm ulusların bütçelerinin gösterdiği gibi, insanların ödeme konusunda asla tereddüt etmediği tek vergi savaş vergileridir." s. 81

Tarihöncesi zamanlarda, grup seçilimi kendi alanlarında yaşayan etobur büyük insansıların dayanışmaya, yüksek zekaya ve birliğe varmasını sağlamıştı. Ve aynı zamanda da korkuya. Her kabile kanıtlanmış nedenlerden ötürü bilirdi ki, silahlı ve hazır olmaması durumunda varoluşu tehlike altındaydı. Tarih boyunca teknolojinin gelişmesinin en büyük sebebi savaştı. Bugün ülkelerin takvimlerinde işaretli tarihler, kazanılmış savaşları kutlamak ve bunları kazanırken ölenleri anmak için vardır. Halkın desteği en etkili şekilde ölümcül bir savaşın yaratacağı duygulara gönderme yapılarak ateşlenir. Kendimizi her an bir petrol sızıntısını temizleme mücadelesinde, enflasyonu yenme kavgasında ya da kanserle savaşta bulabiliriz. İster canlı ister cansız olsun, ne zaman bir düşmanla karşılaşırsak zafer kazanma mücadelesine gireriz. Bedeli ne olursa olsun, cephede galip gelmek zorundasınızdır. ss. 81-82

1994 yılında Nisan ve Haziran ayları arasında Ruanda'nın Hutu halkı yönetimi elinde tutan ve azınlık olan Tutsi halkını yok etmeye girişti. Yüz gün süren kontrolsüz bir kıyımla çoğu Tutsi olan 800.000 kişi ateşli ve kesici silahlarla katledildi. Ruanda nüfusu toplamda yüzde on azaldı. Sonunda durmaya zorlandıklarında iki milyon Hutu başlarına gelebileceklerin korkusuyla ülkeden kaçtı. Bu katliamın ilk elden sebepleri siyasi ve sosyal sıkıntılardı. 

Tutsiler soykırımdan önce egemen olan halktı. Ruanda'yı kolonileştiren Belçikalılar iki kabile arasında Tutsileri iki kabile arasından daha iyi olan olarak kabul etmiş ve dolayısıyla da desteklemişti. Tutsiler de, elbette ki, Belçikalıların bu görüşüne katılıyorlardı ve iki kabile de aynı dili konuşuyor olmasına rağmen Hutuları kendilerinden aşağı sayıyorlardı. Hutular ise Tutsileri Etiyopya' dan gelmiş işgalciler olarak görüyordu. Komşularına saldıran Hutuların büyük kısmına öldürecekleri kişilerin toprakları vaat edilmişti. Tutsilerin cesetlerini nehre attıklarında, kurbanlarını Etiyopya'ya iade ettiklerini söyleyerek dalga geçiyorlardı. s. 82

Bir grup içinde bölünme yaşandığı ve saflaşan bireyler yeteri kadar insanlıktan çıktığı zaman her çeşit ve her seviyeden vahşet aklanabilir; mağdur edilen grubun çok büyük olması, hatta bölünen grubun bir ırkın veya ulusun tümü olması vahşetin aklanmasını güçleştirmez. Rusya' da Stalin döneminde üç milyondan fazla Ukraynalı 1932-1933 arasında kasıtlı bir açlığa mahkum edildikleri için öldü. 1937 ve 1938 yıllarında 681.692 kişi sözde "siyasi suçlar" sebebiyle idam edildi. Bu rakamın yüzde 90' dan fazlasını kolektifleştirme siyasetine karşı gelen köylüler oluşturuyordu. SSCB'nin tümü kısa süre sonra, beyan edilen amacı "aşağılık" Slavlan alt ederek "saf" Ari ırkının yayılmasına yer açmak olan vahşi Nazi istilası sebebiyle büyük acılar çekti. s. 83

Sınırları genişletmek adına yürütülen bir savaş için geçerli başka hiçbir sebep bulunamaması durumunda tanrı her zaman imdada yetişir. Haçlıları Doğu Akdeniz'e getiren şey tanrının isteğidir. Bu Haçlılar sefere çıkmadan önce papalıktan maddi destek almışlardır. Haç altında birleşerek yürürler ve sözde "Gerçek Haç"ın Hıristiyanlara teslim edilmesini isterler. 1191 Akka kuşatması sırasında, I. Richard 2.700 Müslüman tutsağı Selahaddin Eyyubi'yle çarpıştıkları cepheye getirerek karşı tarafa gösterdikten sonra kılıçla katletmiştir. Bunu yapmaktaki maksadının Müslüman lidere İngiltere'nin güçlü iradesini göstermek olduğu söylenir, ancak gerçek sebep tutsakların zapt edilmesinin ve savaşa dönmelerini engellemenin güçlüğü de olabilir. Bu sebeplerden hangisinin doğru olduğunun bir önemi yok: yaşanan tüm dehşetin esas teşvik edici sebebi Müslümanların topraklarını ve kaynaklarını ele geçirmek ve Hristiyan krallıkların parçası yapmaktır. s. 83

Ardından Müslümanların günü gelir. Osmanlıların Fatih Sultan Mehmet liderliğinde 1453'te gerçekleştirdiği İstanbul kuşatması da aynı şekilde Tanrı adına yapılmıştır. Osmanlılar Augustus Tapınağı'na yaklaşırken Hıristiyanlar muhteşem Ayasofya Kilisesi'ne doluşmuş, Tanrı'ya, İsa'ya, Kutsal Ruh'a ve tüm Hıristiyan azizlerine dua ediyordu. Çaresiz yakarışlarını duyan olmadı. s. 83

Hiç kimse semavi dinlerde bulunan insani ve tanrısal şiddet arasındaki derin bağlantıyı 1526 tarihli Askerler de Kurtarılabilir mi? adlı eserinde Martin Luther'in anlattığı kadar yalın biçimde ifade edememiştir: 

Peki, insanların barışı sürdürmemesi, bunun yerine çalması, öldürmesi, kadın ve çocuklara zorbalık etmesi ve mülk ile şerefi gasp etmesi gerçeği karşısında ne yapacaksınız? Savaş ya da kılıç denen bir anlık barış yoksunluğu, bu evrensel gerçeğe bir sınır koymalıdır, zira dünya çapındaki bir barış yoksunluğu herkesin felaketi olacaktır. Tanrı'nın kılıcı bu denli onurlandırması ve onu kendisinin yarattığını söylemesi (Rom. 13:1), insanların bu kılıcı kendilerinin yarattığını ya da kılıcı ilk çeken olduklarını sanmamaları ve söylememeleri içindir. Kılıcı sallayan ve onunla can alan el bir insanın eli değil, Tanrı'nın elidir; asan, işkence eden, başlan kesen, öldüren ve dövüşen insan değil, Tanrıdır. Bunların hepsi Tanrı'nın işleri ve kararlarıdır. s. 84

Ve her zaman da böyle olmuştur. Tukidides'e göre, Atinalılar Milos Adası'nın özgür halkından Peloponez Savaşı sırasında Sparta'ya desteklerini kesmelerini ve Atina egemenliğine geçmelerini istemiştir. İki şehir devletinin temsilcileri meseleyi görüşmek için buluşurlar. Atinalılar tanrıların insanlara çizdiği kaderi açıklar: "Güçlü olan alabildiğini zorla alır, zayıf olan vermesi gerekeni verir." Miloslular asla köle olmayacaklan ve ilahi adalet için tanrılara sesleneceklerini bildirirler. Atinalılar şöyle cevap verir: "İnandığımız tanrılar ve bildiğimiz insanlar, doğalarının yasası gereği, ne zaman yönetmeye muktedir olurlarsa yönetirler. Bu yasayı biz yapmadık ve bu yasaya göre davrananlar da ilk bizler değiliz. s. 84

Ancak biz bunu miras aldık ve biliyoruz ki, sizler de insan olduğunuzdan, eğer bizim kadar güçlü olsaydınız bizim yaptığımızı yapardınız. Tanrıları bu işe karıştırmaya gerek yok. Sizlere niçin tanrıların da düşüneceği gibi düşündüğümüzü farz ettiğimizi açıkladık." Miloslular yine itiraz ederler ve kısa süre sonra bir Atina birliği adayı işgal etmek için bölgeye varır. Tukidides olanları klasik Yunan tragedyasının sakin üslubuyla şöyle aktarır: "Atinalılar vardıkları gibi savaşacak yaşta olan herkesi öldürüp kadın ve çocuklan köle olarak aldılar. Ardından kendi insanlarından beş yüz kişiyi oraya yollayarak adayı kolonileştirdiler." s. 85

İnsan doğasının bu merhametsiz kara meleğini sembolize eden bilindik bir fabl vardır. Bir akrep bir kurbağadan kesini ırmağın karşısına geçirmesini ister. Kurbağa ilk başta kendisini sokmasından korktuğunu söyleyerek akrebi reddeder. Akrep öyle bir şey yapmayacağına dair kurbağaya söz verir. Sonuçta der, eğer seni sokarsam ikimiz de ölürüz. Kurbağa ikna olur, ancak yolun yansındayken akrep kurbağayı sokar. Bunu neden yaptın, diye sorar kurbağa ikisi de suya batmaya başlarken. Çünkü bu benim doğamda var, diye açıklar akrep. s. 85-86

Savaşlar ve soykırımlar evrensel oldukları kadar ezeli ve ebedidir ve bir dönem ya da kültüre özgü değildirler. İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden bu yana ülkeler arası şiddetli çatışmalar belirgin biçimde azaldı. Bunun nedeni kısmen de olsa büyük güçlerin nükleer silahlarla verdikleri gözdağı idi (küçük bir şişenin içinde iki akrep). Ancak iç savaşlar, isyanlar ve devlet destekli terör son sürat devam etmekte. Genel olarak baktığımızda dünya genelinde büyük savaşlar, daha ziyade avcı-toplayıcı ya da ilkel tarımla uğraşan topluluklarınkine benzer biçim ve ebattaki küçük savaşlada yer değiştirdi. Medeni toplumlar İşkenceyi, idamı ve sivil ölümleri bertaraf etmek için çaba gösterdi, ancak küçük savaşların içinde olanlar bu gelişmelerden uzak durdu. s. 86

Barışçıl doğu dinlerinin, özellikle de Budizm'in tavrının, şiddete karşı duruş konusunda tutarlı olduğunu söyleyenler çıkabilir. Oysa durum böyle değildir. Budizm baskın ve resmi ideoloji olduğu zaman, ister Güneydoğu Asya'nın Theravada Budizm'i, ister Doğu Asya'nın ve Tibet'in Tantrik Budizm'i olsun, savaşın hoş görüldüğü, hatta dine dayalı devlet politikasının bir parçası gibi kabul edildiği gözlemlenebilir. Bunun mantığı basittir ve Hıristiyanlıkta da aynı durum görülmektedir: barış, şiddetten uzak duruş ve kardeşlik temel değerlerdir, ancak Budizm'in ilkelerini ve medeniyetini tehdit eden her unsur şeytanidir ve alt edilmesi gerekir. Bu, "Hepsini öldürün ki Buda kendinin olanı ayırsın" demektir. s. 88

"Büyük Taşıt" (Mahayana) ismi altında birleşen Altıncı yüzyıl Çin direnişçileri, kendilerini dünyayı tüm iblislerden arındırma işine adamışlardı; listenin başında da Budist ruhban sınıfı vardı. Japonya' da Budizm feodal çekişmelere alet edilerek değişime uğratıldı ve kırma bir "savaşçı rahip" tipi yaratıldı. Güçlü manastırlar ancak on altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde merkezi askeri yönetim tarafından nüfuzlarından arındırılabildi. Böylece Budizm, feodalizmin ihtiyaçlarına göre d eğiştirilmiş oldu. 1818' deki Meiji Restorasyonu'ndan sonra Japon Budizm'i, ulusun "manevi seferberliğinin" bir parçası haline geldi. s. 88-89

Peki, tarihöncesi zamanlarda durum neydi? Savaş bir şekilde tarımın ve buna bağlı olarak köy sayısı ve nüfus artışının yükselişe geçmesinin bir nevi sonucu olabilir mi? Böyle olmadığı son derece açıktır. Geç Paleolitik ve Mezolitik dönem insanlarının Nil Vadisi ve Bavyera' da bulunan kalıntıları arasında, tüm bir klanı içerdiği belli olan toplu mezarlar bulunmaktadır. Birçoklan aldıklan darbelerle ya da mızrak ve akla vahşi şekilde öldürülmüşlerdir. Geç Paleolitik olarak adlandırılan ve bundan 40.000 ila 12.000 yıl öncesine denk gelen döneme ait dağınık kalıntılar arasında ölüm sebebi olarak kafaya alınan darbeler ya da kemiklerde görülen kesikIere sıklıkla rastlanmaktadır. Bu dönem Fransa'daki Lascaux Mağarası'nda bulunan duvar resimlerinin yapıldığı zamana denk gelir ve buradaki resimlerin bazılarında mızraklanmış ya da ölmüş veya ölmekte olan insanlar tasvir edilmektedir. ss. 89, 91

İnsanlık tarihinin derinliklerinde gruplar arası şiddet içeren çatışmaların yaygınlığını test etmek için başka bir yol daha vardır. Arkeologlar Homo Sapiens'in bundan yaklaşık 60.000 yıl önce Afrika'nın dışına doğru yayılmaya başladığını belirlemiştir. Bu yayılmanın ilk dalgası Avustralya ve Yeni Cine'ye kadar uzanır. Bu öncülerin avcı-toplayıcı ya da en ilkel haliyle tarımla uğraşarak yaşamını devam ettiren torunları, son andığımız coğrafyaya Avrupalıların gelişine kadar bu şekilde yaşamayı sürdürdüler. Buna benzer kökeni eskiye dayanan ve arkaik kültürlerden bugüne kadar yaşamayı devam ettirmiş olan diğer toplumlara örnek olarak Hindistan'ın doğu kıyısının açıklarındaki Andaman Adaları'nda yaşayan yerliler, Orta Afrika'daki Mbuti Pigmeleri ve Güney Afrika' daki Kung halkı gösterilebilir. Bunların hepsi de günümüzde ya da yakın tarihte kendi sınırlarını korumak adına şiddet içeren davranışlarda bulunan halklardır. ss. 91-92

Kaynak: Edwad O. Wilson - Yeryüzünün Sosyal Fethi

Not: Eksikler tamamlanmalıdır.

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...