Tuesday, 1 March 2022

Muhammed Arkoun ile İslamî Yenilenme Üzerine

Muhammed Arkoun ile İslamî Yenilenme Üzerine 


Bir Cezayirli olarak sömürgeciliğin sona ermesiyle üzerimizdeki musibetlerin pek de azalmadığını hissediyorum. Hem siyasi sömürgecilikten kurtulamadık hem de hâlâ ekonomik ve kültürel sömürgeciliğin egemenliği altındayız. s. 113

Ben özellikle ilmi çalışmalarımda sömürgecilik dönemi Cezayir’inin sebep olduğu ideolojik yüklerden kurtulmayı kendime bir görev olarak gördüm. Aynı şekilde özellikle II. Dünya Savaşı’ndan bu yana şekillenmiş olan ve pekçok Arap düşünürünün zihnini ve kalbini bulandıran ve kirleten Arap milliyetçiliği ruhunun da aklıma, ruhuma ve fikirlerime galebe çalmasına izin vermedim. s. 115

İslam dünyasında bulunan bir grup aydın ve düşünür İslamî mirası sanki ona düşmanmışçasına eleştirip bu miras ve barındırdığı geleneğin şimdiki toplum için hiçbir şekilde uygun olmadığını düşünmektedir. Bunlar topluma dayattıkları tasavvur ve bunun sonuçlarının toplum açısından ne kadar tehlikeli olduğu üzerinde fazla düşünmüyorlar. Benim inancıma göre eğer dini miras ve geleneğe yönelik eleştirel ilmi bir faaliyet felsefi bilgi ve derinlikten yoksun olursa İslam dünyasındaki düşünce hareketi üzerinde telafisi imkansız zararlı sonuçlara sebep olacaktır. Eğer gelenek eleştiriye konu olacaksa bu onun yerine bir örnek ve alternatif ortaya konularak yapılmalıdır. s. 121 Geçmişte sahip olduğumuz dini ve kültürel miras ve gelenek bazı görev ve sorumlulukları yerine getirmektedir ki bunlar hiçbir şekilde inkar edilemez. Bu miras milyonlarca mahrum insanın ufku ve umudunu oluşturmaktadır. Onları tek umut kaynakları olan şeye aşık olmaktan yani dini inanç ve kültürel miraslarından da mı mahrum bırakalım? Böyle bir davranış kesinlikle insani değildir. Gelenek ve kültürel mirasımız pek çok insan açısından sıcak ve güvenli bir kucak mesabesindedir ve bu yüzden de bu durumu göz önünde bulundurmamak doğru ve insani değildir. s. 121

Geçmişte akıl ortaya bir hata veya felaket çıktığında bunun sorumluluğunu gaybi güç veya harici doğal güçlerin omuzlarına atabiliyordu. Ama günümüzde bütün yük ve sorumluluk aklın omuzlarındadır. Dolayısıyla insanlık tarihinde beşeri akıl ilk defa özgür ve özerk olarak telakki edilmiştir. Ve bunun elde edilebilmesi için çok büyük acılar çekilmiş ve ağır bedeller ödemiştir. Bu yüzden akılcılık daima dikkatli ve bilinçli olarak adım atmak zorundadır. Çünkü ancak bu şekilde aklı olmayan bir yola sapmanın önüne geçebilir. Böyle yapmadığı takdirde kendi zıddını üreterek bir despotizm aracına dönüşür. s. 123 Avrupa akılcılığı birkaç dönemde kendi asli güzergahından sapmış ve dünya çapında bir facia ve felakete sebep olmuştur. Hitler gibi tipleri akıl ve akılcılığın doğal mecrasından sapmasının ürünleri olarak görmek gerekir. Avrupa aklını eleştirmemiz gerekir. Modern akılcılık, tüketim anlayışı ve en kısa zamanda en çok kâr elde etme anlayışı gibi tehlikelere de sahiptir. Bu akıl bu tür anlayışları olgu haline dönüştürmüş ve bunun sonucunda da genel sağlık şartları ve yaşam alanlarının görmezden gelinmesine sebep olmuştur. s. 124 Modern akılcılıkta meydana gelen bu sapmalar Batı'da modern akla yönelik ağır eleştiri yapılmasına sebep oldu. Frankfurt ekolü ve Habermas bu eleştirilerin mahsulüdür. Bu eleştirinin amacı akılcılığın mecrasında ortaya çıkan sapmaların önüne geçebilmek ve böylece aklı daha insani hale getirmektir. Böylece Batı'nın gereksiz yere kapıldığı gurur, kibir ve bencilliğin önüne geçmek veya azaltmaktır. s. 124

Din ve akılcılığı onlara yöneltilmiş ithamlardan temizlemek gerekir.

Akılcılığın bilmesi ve takdir etmesi gereken şey İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik Budizm ve Hinduizm gibi dinlerin manevi ve kültürel açıdan insanlığa çok değerli katkı ve hizmetler sunduğudur. Bu yüzden bu dinlerin tarihi tecrübesinin derinliğini anlamak gerekir. Dolayısıyla sadece bu dinlerin kadim ve geçmişte ortaya çıkmış olmalarını bahane göstererek onların unutulması gerektiği iddia edilemez. Eğer böyle bir unutma ve bastırma beşeri akla galebe çalarsa insanlık manevi ve kültürel tarihinin önemli bir kısmını kaybetmiş olacaktır.

İnsanın içinde yüce ve aşkın olanı duyumsadığı biricik tecrübe ilahi tecrübedir. Bu yüzden de kesinlikle önemsizmiş gibi görmezlikten gelinemez. s. 124

İslam dünyasında akılcılık hareketinin başarısız olmasının sebeplerinden birisi de sermaye sınıfından gerekli himayeyi görememiş olmasıdır. Eğer Batı düşünce değişimini tecrübe edebildiyse bunun temel sebeplerinden birisi de burjuva sınıfının bu değişim ve dönüşümü benimseyip desteklemesi olmuştur. Oysa İslam düşüncesinin değişim seyrinde böyle olmamıştır. Yani iktisadi sınıflar akılcılığı benimseyip onu himaye etmediler.

Batı burjuva sınıfının desteğiyle 18. yüzyılda Rönesans atmosferinden öteye geçip modernite atmosferine girebilmiştir. Burjuva sınıfı feodal, aristokratlar ve soylular sınıfının önüne geçerek Batı düşüncesinin değişim seyrine büyük katkılarda bulunmuştur. Oysa İslam dünyasında iktisadi akıl, Mutezili akılcılık döneminde farklı sebeplerden dolayı ve belki de uluslarası ticaret yollarında meydana gelen değişim yüzünden akılcı harekete yeterince destek olamadı ve bu yüzden de düşünce ve akılcılığın himayesinde etkin bir rol ifade edemedi. Bu yüzden iktisadi ve felsefi düşünce hızlı bir şekilde etkisini kaybederek sönmeye ve batmaya başladı. s. 126

İslami düşüncenin değişim seyrine bakınca, bizlerin iki önemli dönüşümde kendi hüviyet ve düşüncemizi tanımlama faaliyeti içerisine girdiğimiz sonucuna varabiliriz. Ama her iki dönüşümde de maalesef başladığımız şeyi istenilen bir şekilde sonuçlandırmaya başaramadık. İlk dönüşüm klasik dönemde yani İslam'ın başlarındaki on yıllardı. İslam'ın ilk yüzyıllarında şekillenen düşünce eğer içinde akacağı uygun bir mecra bulabilseydi filizlenip çiçek açabilir ve sonunda meyve verebilirdi. Bu olsaydı en azından günümüzde Batı'dan çok önce sorunları çözmeye çalıştığımızı iddia edebilirdik. İkinci dönüşüm ise geçen yüzyılda Taha Hüseyin ve bir grup düşünürle birlikte ortaya çıktı. Bu yeni fırsat ve umut da çok kısa sürede batmaya yüz tuttu. İlginç olan şu ki Batı orta çağdan çıkabilmek için ilk adımlarını klasik İslam düşüncesinde bulunan pek çok düşünceden yararlanarak onikinci yüzyılda attı ki bizler bugün dahi bu düşüncelere karşı ilgisiz davranmaya devam ediyoruz. s. 126 Selçukluların en önemli teorisyeni olarak Gazali, düşüncenin zayıflaması ve çökmesi için gerekli şartları hazırlayan kişi midir? Müslümanlar arasında genel bir inanç ve kanıya dönüşmüş olan bu görüşü Gazali'ye nispet etmek doğru değildir. Toplumun temel yapısı içerisinde ortaya çıkan bireydir. Yoksa birey toplumu ortaya çıkarmaz. Asıl olan toplumdur birey değil. Hatta Gazali gibi bir birey olsa dahi! Elbette Gazali'nin Nizamiye Medreselerine hakim felsefe karşıtı anlayışın oluşmasında oldukça etkili olduğu doğrudur. Ama bu çözülmenin tarihi geçmişi Gazali öncesine kadar gitmektedir. Benim inancıma göre Mütevekkil ile birlikte Abbasi hilafeti Mutezile düşüncesine karşı konum aldığında çözülme için gerekli zemin hazırlanmış oldu. s. 128

Benim inancıma göre akıl ve düşüncenin önünün kapatılması ta o zamanda başlamıştır. Yani fikri ve düşünsel ihtilaflar yerini güç ve iktidar mücadelesine bıraktığı zaman. s. 130

İslam herhangi bir mezhep veya grup tarafından kuşatılabilecek bir olgu değildir. İslam İslamdır. Ve bütün mezhepler varlıklarını Kur’an ve ayetlerinin delaletlerine borçludurlar. s. 129

Mutezile hiçbir şekilde Kur’an‘ın aslının ilahi olduğunu yani rabbani ve vahyi olduğunu inkar etmemiştir. Sadece Kur’an dilinin beşeri dilin yapısı içerisinde şekillendiğini söylemiştir.

Onlar, vahyin muhataplarının Kuran’ı tevil ve tefsir etme hakkına sahip olduklarını ve böylece onun mecazıyla hakikatini birbirinden ayırma yetkisine sahip olduklarını söylüyorlardı. Eğer Allah “Allah‘ın eli onların ellerinin üzerindedir” dediyse burada Allah‘ın elinin insan eli gibi olduğunu düşünmek doğru değildir. Bu yüzden bu ibareden “Allah‘ın kudretinin” kast edildiği sonucunu çıkarmak gerekir. Çünkü Allah beşer ile kıyaslanmaktan çok yüce ve münezzehtir. Buna göre eğer Kur’an lafzının mahluk olduğunu kabul edersek veya Allah için konuşma farz edeceksek bunun zatın değil fiilin sıfatı olduğunu bilmek gerekir. Meseleye bu şekilde bakılırsa Kur’an‘ın anlaşılmasında ortaya çıkan pek çok sorun çözülmüş olur ve içinde bulunduğumuz çıkmazdan da bir çıkış yolu bulmuş oluruz. s. 130

Tevhide iman sadece bir inanç değildir. Tevhid bir inanç olmasının yanında sosyal yapı ve ilişkileri de tanımlar. 

Geçmişteki âlimlerin bir kısmı kendi zamanlarındaki yöneticilerin hizmetinde olduklarından tevhidi güç ve iktidar karşısında esaret ve köleleri üreten bir mekanizmaya dönüştürdüler. Günümüzde dahi İslam toplumlarının kaderini belirleyen şey sonsuz ve sınırsız güce benzeyen güçlerdir. s. 131

Toplumu şanlı geçmişe dair bir avuç anı ile idare etmek tam bir musibettir. Fantezi ve hamaset toplum için oldukça tehlikelidir. Fantezi ve hamaset bizim dini ve ilmi geleneğimize de aykırıdır. Bizler geleneğe tamamen ideolojik bir şekilde yaklaştık. Bu yüzden bundan sonra yola nasıl devam edeceğimiz ve bu yolun gelecek ufkunun nasıl olması gerektiğine dair ortaya soru atmak gerekir. s. 135

Din ile akıl arasındaki ilişkilerden birisini geçmişte İbni Rüşd kurdu. Onun din ile akıl arasında kurduğu ilişki kendi döneminin bir gereğiydi. İbn-i Rüşd ''Faslu'l Makal'' adlı eserini yazdığı dönemde zamanının felsefi aklıyla yani Aristocu felsefeyle dini inanç arasında bir bağ kurmak istiyordu.  

Günümüzde mutedil İslami akım, çağdaş felsefe ve akıl ile İslam geleneği arasında kurulacak bir barışa muhtaçtır ki bu da geçmişin değil, günümüzün bir gereğidir. İbn-i Rüşd kendi zamanının ihtiyaçları açısından gerekli ve önemli bir iş yapmıştır. Ama kendi zamanı için. O miladi 1198'de vefat etti. Bu yüzden de sekiz yüzyıl öncesine aittir. Doğal olarak felsefi bakış açısı bugünkü sorunları çözmede yetersizdir. s. 135

 Günümüzde akılcılık daha çok dilbilim, analitik felsefe, dilsel analiz ve edebi eleştiri gibi yöntemlere yönelmiştir. Ben kendim Kur'ani çıkarımlarımda dilsel analiz yöntemi, tarihi yöntem, sosyolojik antropolojik yöntemden yararlanıyorum. ss 135-136

İslam'ın birinci arasındaki tefsir geleneğine bakın. Bizler henüz hicri ikinci yüzyılın başlarında Irak'ta meydana gelen nahvi ve lugavi tefsir anlayışlarının ne kadarının Yunan aklına hakim olan yöntemlerin etkisinde şekillendiğini bilmiyoruz. Ama İran ve Doğu Roma geleneklerinin Müslüman düşünürler üzerindeki etkisinin az olmadığını çok iyi biliyoruz. s. 136

Hicri üçüncü asrın başlarından itibaren Yunan felsefesi süratle İslam toplumuna nüfuz etmeye başladı ve bu nüfuzun etkisi altında kelam ve fıkıh usulü âlimleri vahyi bir şekilde şeriat ve ahlak kurallarına dönüştürdüler. Ancak bu dönüştürme vahyin ruhuna yabancıydı ve nazari açıdan ilahiyi kelamın aşkın özelliğini içinde barındırmıyordu. Elbette bu konuda filozofların da açık bir şekilde Kur’an’dan uzaklaştıkları ve Aristo ile Eflatun’un öğretilerine İslami öğretileri önceledikleri söylenebilir. Müslüman filozoflar arasında metafiziğin yaygın bir şekilde benimsenmesiyle dini inanç klişe haline gelip formülleşti. Diğer bir ifadeyle dini inanç Latinize oldu. Bu iş öyle bir noktaya vardı ki Allah ve Kutsal kitap ancak önceden tayin edilmiş ilke ve kavramlar içinde anlaşılabilir ve tefsir edilebilir oldu!

Yunan felsefesinin temel dayanağını oluşturan özdeşlik ilkesi ile çelişmezlik ilkesi öyle bir şekilde yaygınlaştı ki sosyal ve siyasi meselelerin halli için dahi pek çok kişi kıyas peşine düşer oldular. Hatta bu kıyas yönteminin vahiy tarafından da teyit edildiği söylendi. Bu anlayıştan hareketle Gazali Kuran’ın bütün kıyas şekillerini içinde barındırdığını ortaya koydu. Bütün bunların sonucu vahyin dinamizmini kaybetmesi oldu.

Sufiler de remz ve sembollerin keşfinin peşine düştüler. Bunlar insana maddi alemden kurtulma yolunu gösterecek bir irfan anlayışı bulma peşine düştüler. Bütün bunlar bazı klişelerde tıkanıp kaldılar ve bu yüzden de vahyin tarihin diyalektiğindeki varlık ve rolünü görmezden geldiler.

Bu fikirler ve düşünceler savaşı ve arenasında tarih, çürük, içi boş ve hedefsiz bir olaylar yığını olarak telakki edildi ve bunun sonucu olarak vahyin tarihe karşı ilgisiz olduğu iddia edildi. s. 136

Şimdiye kadar İslam dünyası sorunlarını çözebilmek için belli bir çözüm yolu ve yöntemi de bulamadı. Bazıları bu tür sorunlar karşısında geleceğe doğru atılarak firar etmeyi seçmiştir. Yani mevcut durumdan kurtulabilmek için moderniteye tamamen teslim olunması gerektiğine inandılar. Buna karşılık bazıları da geçmişe sığınıp yeni olan her şeye kendisini kapatmayı seçtiler. Mevcut durumdan ileri atılarak kurtulmayı seçenler Batılı düşünce ve inançları benimsemiş ve bu yüzden toplumun kültür ve idealleriyle ilişki kurmayı ve onları anlamayı beyhude ve faydasız görmüşlerdir. Bu tür kişiler genelde kendi kurtuluşlarını toplumun kurtuluşuna tercih etmişlerdir.

İfrat ve tefrit olarak adlandırılabilecek bu iki eğilim arasında arafta olan mutedil ve dengeli bir akım da bulunmaktadır ki bunlar kurtuluşu ne geleceğe ne de geçmişe firar etmekte görmektedirler. Bu hareket ve akım geleneği de dikkate alarak geleceğe dönük bir perspektifin oluşturulmasında modern yöntemlerden de yararlanılabileceğine inanmaktadır.

Modernite İslam dünyasında bulunan sorunlar açısından tam ve eksiksiz bir reçete değildir. Modernite de kendisine has kopma ve sapmalara sahiptir. Bu yüzden modernite ile girilen ilişkide çok dikkatli olmak gerekir ki onun bu kopma ve sapmalardan kaynaklanan afetlerinden korunabilelim. Modernitenin barındırdığı unsurlardan sadece İslam dünyasının bünyesine uygun olan kısımlardan yararlanılabilir. Modernite ile etkileşim adına İslam geleneğinde bulunan ve övgüye layık olan ahlaki ve manevi değerlerden yüz çevirmemek gerekir. Bu anlamda ben geleneğe sırt çevrilmesini ve ufuk açıcı bir gelecek perspektifi oluşturulmasında ona değer verilmemesini bir akılsızlık olarak görüyorum. Bu görmezlikten gelme ve ilgisizlik bir Müslüman düşünür tarafından yapılsa dahi fark etmez. Her iki durumda da bu tam bir akılsızlıktır.

Sanırım mevcut çıkmaz ve tıkanmadan çıkış mutedil olan bu üçüncü yolda yatmaktadır. Bu üçüncü eğilimin gelecekte gelenek ile modernite arasında uygun bir yol bulacağını umut ediyorum. ss. 132-133

Vahiy takdis ve kutsallaştırma için değil, beşer adına ilahi bir varlık ondan yararlanabilirsin diye tarih ile dinamik bir ilişki halinde olmalıdır. Eğer felsefi akıl İslam tarihinde varlığını devam ettirebilseydi, vahiy ile tarih arasında nasıl bir ilişkinin bulunduğunu daha iyi anlamamızı sağlayacak imkan hazırlanmış olurdu ve bugün çok daha az sorunla boğuşuyor olabilirdik. Bu olsaydı belki de şimdi çöküş ve çözülmeden bahsediyor olmazdık. İslam dünyasındaki felsefi akıl haddinden çok fazla Aristo'nun kategorileri ile Eflatun'un düalizminin etkisinde kalmıştır. Bu yüzden klasik Hıristiyan ilahiyatına yöneltilen eleştiriler İslam felsefesi ve kelamı için de aynıyla geçerlidir. s. 138 

Basitçe ü akımın yani felsefî-kelamî akım, edebi akım ve irfani akımın Kur'an'ın tefsir ve tevilinde mutlak-nispi, iyi-kötü, doğru-yanlış ve benzeri meselelerde hüküm verebilmek için düşünce mecrasında yanlış bir bilinç oluşturdukları ve bunun yaygın hale geldiği gösterilebilir. 

Bu üç akımla birlikte Kur'an'ın barındırdığı önermeler, sembol ve sırları, zahiren görünen klişelere, istidlallere, sözsel gösteren-gösterilen ilişkisine, çekişmeli ve dogmatik olan konularla sınırlandı ve böylece İslam'ın ruhu ortadan kaybolup gitti. 

Günümüzde karşımızda duran paradoksal soru şudur: İslam dünyasındaki akılcılık neden ve nasıl bu kadar kolay kuru ve kapalı inanç ve düşünce sistemlerine bırakabildi. s. 138

Ondokuz ve yirminci yüzyılın ilk yarısında Taha Hüseyin gibi kişiler tarafından bazı şeyler yapıldı. Gerçi Taha Hüseyin'in düşüncesi İbn-i Rüşd düşünce sistemi doğrultusunda olsa da ortaya koyduğu görüşler ne yazık ki gerekli ilgi ve karşılığı bulamadı. Maalesef İslam düşüncesi sahip olduğu iç dinamizm ve çeşitliliğini kaybetmiş, klişeler dinamizmin yerini almış, taklit ve tekrar geçer akçe olmuştur. Bunun sonucunda fikri ve düşünsel çöküş her alanı kaplamıştır. Ne yazık ki bu çöküşün sadece fıkıhta içtihat kapısının kapanmasından ibaret olduğu sanılıyor. Ama gerçekte durum böyle değildir. Bir hastalık olan bu çöküş bütün bedene sirayet etmiş durumda. ss. 139-140

Taha Hüseyin gelenek alanında kalem oynatanlardan birisidir. o geleneğin ele alınmasında fenomenolojik yöntemi kullanmaya çalıştı. Yani Sorbon Üniversitesi'nde öğrendiği şeyi. Bu çalışmasının sonuçlarını ''Cahiliye Şiiri'' adlı eserinde ortaya koydu. O, bu çalışmasında günümüze kadar tartışılmaya devam edilen sorular ortaya attı. Bunlar Ezher ulemasının sorulmasına izin vermediği ve izin veremeyeceği sorulardı. O, modern antropoloji, kültürler ve din antropolojisi yöntemlerini kullandı. Bu daha önce kendisi hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ve duymadığımız bir araştırma yöntemiyle meselelerin ortaya konmasıydı. Taha Hüseyin' önümüzde yeni ufuklar açtı ve bunu da dini inançlarımıza hiçbir zarar vermeden yaptı. Hatta onun bu tür sorular sormakla ve ortaya yeni meseleler atmakla dini güçlendirdiği ve beşeri ideolojilerin çok üstünde bir mertebeye yükselttiği dahi söylenebilir. s. 134

İbni Rüşd haberi vahitler veya tek anlamlı nakli önermelerin itikat olarak kabul edilmesine temayül göstermiyordu. O akli ilimlerin nakli ilimlerin altında yer aldığına inanmıyordu. Onun mücadele ve savaşı yeniliği tekrara tercih etme savaşıydı. s.143

Bizler Avrupa'nın ondokuzuncu yüzyıl aklının diğer milletlere ve kültürlere tepeden baktığına inanıyoruz. Modernite sömürge eleştirdiği ülkelerin insanlarına ilkel ve yardıma muhtaç varlıklar olarak bakıyordu. Dolayısıyla modern akla yönelik pek çok eleştiri bulunmaktadır ve bizlerin bu eleştiriler karşısında ne yapmak gerektiğini bilmemiz gerekir. 

Postmodern düşünce tarih treninde diğerlerini herhangi bir vagon ayırmamaktadır. Çünkü Batı'yı diğerlerinden ayrı ve farklı dokunmuş bir halı olarak görmektedir. Postmodern akıl diğer milletlerin ne yaşadığını, başlarından neler geçtiğini ve nasıl bir kaderleri olduğunu hiçbir şekilde bilmek istememektedir. 

Dolayısıyla postmodern düşüncenin Batılı olmayan milletlerin tarihine ilgisiz kalmasına izin vermemek gerekir. Çünkü bu akıl da eğer modern akıl gibi sapmalar ve felaketlere duçar olursa; bu, insanlık ve bilgiye ciddi zararlar verecektir. Avrupa aklı kendi dışındaki insanlara da değer vermeli ve Onların yaşadıkları olumsuzluklardan dolayı üzülebilmelidir. Ancak bu sayede onların yaşadığı sorunlara kulak verip onların yaşadığı siyasi ve fikri krizleri anlayabilir ve onlarla birlikte hareket edebilir. Bu sadece akılcılık açısından geçerli olan bir zorunluluk değildir. Bunun ahlaki ve siyasi sebepleri de bulunmaktadır. s. 144

İslami inançların, Müslüman toplumların günlük yaşayış ve anlayışlarına egemen olduğuna inanıyorum. İslam dünyası bu inançlarla yaşamaktadır ve din eğitimi sistemi de bu inançları öğretmektedir. Bu inançlar ancak tarihi bir eleştiri ile birlikte anlaşılır ve öğretilirse işlevlerini yerine getirebilirler. s. 147

Benim 1984'te başlattığım İslami aklın eleştirisi projesi  İbni Haldun'un dahi övgüsüne mazhar olmuş ve hicri dördüncü yüzyılda yaşamış olan İbni Miskeveyh üzerinedir. Ben İbni Miskeveyh'in eserlerini incelemek suretiyle kendi önümde yeni ufuklar açtım. O içinde yaşadığı kapalı ilmi atmosfere kıyasla oldukça açık fikirli bir düşünürdü. İbni Miskeveyh aklı eleştirel bir akıldır. O, Yunan felsefesi ve mantığına dair çevrilmiş her şeyi iyice incelemiş ve bu felsefe ve mantığı iyice kavramıştı. Yunan aklından  Arapça'ya çevrilen her şeyi derinlemesine okumuştu. s.145 

Hümanist bakış açısı, felsefî ve hikemî edepteki akılcı bakış açısıdır. Bu öyle bir bakış açısıdır ki İslam'ın özünü içinde taşımaktadır. Bu bakış açısı ilmi amel ve ameli de ilim gibi görür. Maalesef bu bakış açısı tıpkı İbni Rüşd'ün eleştirel aklının başına gelen şey gibi İslam toplumlarından silinip gitmiştir. İbni Miskeveyh'in Cavidan aklı (evrensel akıl) edebi, felsefi, hümanist ve kozmopolit bir akıldır. Hint, İran, Arap ve Yunan hikmetiyle karışık bir akıldır bu; ve amacı ''dünya devleti'' adında kozmopolit bir yapı inşa etmektir. s. 148

Kaynak: Muhammed Rıza Vasfi - Yeni Mutezililer, Çev. Abuzer Dişkaya, Mana Yayınları, 1. Baskı, Nisan 2021, İstanbul

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...