İnsan "daha" insan olmak istediği sürece insandır...
İnsan başkaldırıştır
Bilgisizliğe katlanamayan insanla bilgisizliğe katlanan hayvan arasındaki sınırı çizen bilgi istemi bir çeşit ayaklanmadır, başkaldırıdır.
Yeryüzünde yaşayan türler arasında tek başına sivrilerek, bugüne dek başka hiçbirinin yapmadığı bir şeyi yaptı: Kendinden koptu, kendi kendine baktı, çevresine baktı ve yalnız olduğunu farketti. Yaşayan bütün türler arasında ilk ve tek olan bu canlı önce el yordamıyla, yarım yamalak, ne yaptığını pek bilmeden, az buçuk da olsa "anlamaya çalıştı." Hiçbir şey bilmediğini anladı ve baş kaldırdı. Sürgün sürgününe karşı koydu.
İnsan doğmuştu.
Tanrı Bilgi Ağacını göstererek Adem'e dedi ki: "Bakmayacaksın meyvasının tadına." Adem tadına baktı ve Cennetten kovulduğunu anladı: Çünkü Cennette bilince yer yoktur, Cennette egemen olan uyum doğanın tek ve bölünmez uyumudur.
Baş kaldırdığımız için bize yardım yok artık.
"İnsan" dediğimiz yaratık amansız, aldatıcı kaderine karşı ayaklanan, baş kaldıran bu bilinçtir. Dövülmek, aldatılmak, üstelik eyvallah demek var ya, ona katlanamaz işte; nedenini bilmeden, kurtuluş çarelerini aramadan, çeki çekmeye, çile doldurmaya razı olmaz, değil mi ki topluluktan atıldı, sürgününe gururla karşı koyar: kovulmadım, sürülmedim, kendim başkaldırdım ve ayrıldım der. Hapishanesini rasathaneye, sürgününü özgürlüğe çevirir, böylece doğayla yüz yüze gelip meydan okur ona.
İnsanın son zaferi kendi kendini yitirmek midir? Evet, başka yol yok: Bir gün yenersek, melek olacağız; yenilir, ayak altına alınırsak, hayvan. Yalnız baş kaldırdığımız sürece insanız, ne melek, ne hayvan.
***
Hayvanlar konuşmadan anlar birbirlerini. Bu doğal iletmenin tek tük kalıntıları ilkel bazı boylarda görülür; bizdeki son izine de telepati deriz. Bu cılız izler zaman zaman belirince, şaşarız.
İnsanlar arasında doğrudan doğruya isteme dayanmayan iletme diye bir şey kalmamıştır.
Doğa şunu mu "istedi": Bizi birleştirmek çok kolayken, bizi birbirimizden bu kadar ayırmakla, insan düşüncesini konuşma gibi ağır bir zorunlukla pekleştirmek mi istedi? Yoksa tersine "kuşkulandı" mı? İnsanların düşüncesi derinleştikçe, bilgileri çoğaldıkça, aralarındaki doğrudan doğruya alış veriş kısa zamanda tehlikeli olur diye mi korktu?
Ve Tanrı insanoğullarının göğe saldırarak yaptıkları Kuleyi görmek için yer yüzüne indi. Ve dedi ki: "Bu insanlar birdir, çünkü hepsi aynı dili konuşuyorlar. Hiçbir şey isteklerini yerine getirmekten alıkoymayacak onları. Dillerini karmakarış edelim ki, BİRBİRLERİNİ ANLAMAZ OLSUNLAR BUNDAN BÖYLE." Babil Kulesi masalı dillerin efsanesi değil aslında, yalnızlığın efsanesidir. Deri çuvallarının içinde amansızca kapalı kalan, sözün kaba ve basma kalıp, kaypak ve yetersiz, uygunsuz ve aldatıcı aracılığına baş vurmadan düşünce ya da duygularını, gerçek ya da acılarını birbirlerine iletemeyen insan bilinçlerinin efsanesidir bu. İnsanlar tıpkı hücrelere kapalı mahpuslar gibi, duvara vura vura seslerden bir şifre kurmak zorundadırlar, korkunç yalnızlıklarına son vermek, haber ulaştırmak, korkularını, umutlarını birbirlerine bildirmek isterlerse...
***
Schiller öldüğü zaman, Goethe onun için: "Bir insandı, yani bir savaşçı" diye yazdı. Yalnız savaşmakla insan olunur diyoruz, ama her türlü savaşla insan olunur mu?
Birinci düşüncenin doğru, ikincisinin yanlış olduğu açıkça göstermemiz gerekir bundan sonra.
"Yalnız savaşmakla insan oluruz" ne demek? Ömrümüz boyunca yaptığımız sayıya gelmez işlerden yalnız birkaçı tam insancadır; ötekiler, özleri bakımından, herhangi bir memelinin eylemlerinden ayrılamaz. Güneşin altında uyuduğumuz zaman, bir yemişi koparıp yediğimiz zaman, serinlemek için su içtiğimiz zaman, bir ses duyup hopladığımız zaman, tam anlamıyla insanca bir davranışta bulunmayız. Tersine, bu sıfatı ekleyebileceğimiz hiçbir eylemimiz yoktur ki, kökünde aşılacak bir engel bulunmasın. Engel istemimize ne kadar karşıtsa, eylemimiz o kadar insanca olur. Düşünmek, konuşmak, dinlemek, okumak, yazmak ve bu eylemlerin doğrudan doğruya sonucu olan basın, yayın, öğretim kendi akıl ve usumuzdan ya da başkasının akıl ve usundan edinmemiz gereken her bilgi onu bilmediğimize, her şeyi bilen, her yerde bulunan doğanın bu bilgisi bizden esirgediğine başlıca kanıttır. Böylece her düşünce, her söz, her yazı bu bilgiyi koparmak, onu başkasıyla paylaşmak için girişilen bir savaştır. Bu eylemlerin doğrudan doğruya daha kesin bir deyimle gözle görülmeyen sonuçları da öyle. İnsanlığın ilk çağlarından bu yana sabırlı bir merakın, inatçı bir gözlemin sonuçları olan taş yontmak, maden aramak, tohum ekmek, toprak kazmak, balık tutmak, hayvanları evcilleştirmek gibi eylemler de öyle; düşünce, ustalık sanat sonucu olan kumaş dokumak, tekerlek kurmak, yol, köprü gemi ve ev yapmak; büyük tabiat kanunlarını bulup ortaya çıkarmamız, güçlerimizi kaldıraçla çoğaltmamız, su basıncı, gazların yayılması, elektrik ve mıknatıs bilgilerimiz; bizim olmayan enerjileri bulup ayırmak, dizmek, ölçmek ve birbirine katıp kendi yararımıza kullanmak; her türlü araştırma ve yaratma yöntemlerini kurmak: Basit çekiçten siklotrona, demirci ocağından elektrik fırınına, on parmak hesabından ayrımsal ve tümsel hesaba varan tekmil el ve düşün araçları; eyleme dökülen istemin, bu isteme karşı koyan bir engelin, engeli yenmek için savaşın ve zaferin sonuçlarıdır. Her çivi çakışımızda, her turp ekişimizde, her telefon konuşmamızda, her gazete okuyuşumuzda, bu savaşla bu zaferi yaşarız. Pencereyi kapatmak, ayakkabımızın bağını bağlamak, ellerimizi yıkamak gibi insana özgü hiçbir eylemimiz yoktur ki, özünde ve kaynağında savaş bulunmasın. Ufacık bir zafer uğruna da olsa, hepsi bir savaş sonucudur. Ya sözünü etmediğimiz hekimlikle cerrahlık? Onların öldürücü doğaya karşı savaş nitelikleri öylesine belli ki, üstünde durmaya bile gelmez.
Doğa bize yardımcı olmasa, bu işlerin hiçbirini göremeyiz diyeceksiniz. Her düşünce, her karar hammadde düzeyinde bir bio-kimya tepkisidir. Bir köprü kurabilmek, bir uçak uçurtabilmek için basınca, neşterle açılmış bir yarayı kapatmak için hücrelerin bölünüp çoğalmasına dayanmaktayız. ''Doğaya yalnız boyun eğmekle hükmedebiliriz." diyor Bacon. Elbette öyle: Zorbadan alınmış silahlarla savaşmak ayaklanmanın koşullarındandır. Satranç oyuncusu bile barışçıl savaşını ancak bir hasmın varlığı üzerine kurup düzenleyebilir. Baş kaldırma niteliği daha az belli olup aslında var olan başka alanlar da vardır: Örneğin duygular alanı. Bu alanda doğaya boyun eğme gibi insanca değil de, hayvanca olan eğilimlerle bizi insan yapan doğayı aşma çabaları hiçbir zaman birbirinden keskince ayrılamayacak kadar çapraşıktır. Her dostluk, her sevgi doğanın bize yasak ettiği birliği başka bir insanla kurmak gereksiniminden doğar; birliği gerçekleştirme çabamız dostlukla ölçülü, sevgide dizginsizdir. Aslında dostluk da, sevgi de yasağa karşı bir ayaklanma, birleşme uğrunda bir savaştır dayanılmaz yalnızlığımıza son vermek, kendimizi dışımıza dökmek, başka bir insanı bir süngermiş gibi kendi benliğimizle doldurmak uğruna durgun, coşkun ya da taşkın bir savaş. Ne var ki kimi iç tepkilerimiz karşı gelir bu çabamıza, onu değiştirir, bozar, soysuzlaştırır. Bu eğilimler doğanın insanlar arasına diktiği engelleri aşmaya değil, tersine, yıkmak istediğimiz engelleri, doğanın suyuna giderek, daha da sağlamlaştırmak yoluna götürür bizi.
Bir yandan, başkasının benliğini ya da bedenini kendi malımız sayıp, onu kendimize çekmek, elimize almak, buyruk ve baskı altında tutmak istediği gibi yaradılıştan zorba olduğumuz açığa vuran güdülerimiz; öte yandan, bencilliğimiz, benliğimizi korumak için dışarıya karşı hayvanca savunmamız, birliğin içinde kendi kendimizi yitirmek korkusu bizi kendi kurduğumuz yıkılmaz kaleler içinde yapayalnız bırakır. Çoğu dostluklarımız, sevgilerimiz doğal eğilimlerimizle insanca istemlerimizin birbirine karşı alt alta, üst üste giriştikleri karma karışık bir savaşın hikayesi değil de nedir? İçimizdeki zorba bu belli belirsiz kaynaşmadan faydalanarak, habire saklanır, kılık değiştirir, boyun eğmeyi baş kaldırış, baş kaldırışı boyun eğme diye gösterir ve bizi çözümsüz iç savaşlara sürükler. Öbür duygularımızın hepsi de bu çetin ve çakıllı, eğri büğrü, dolambaçlı, tuzak, kapan dolu yoldan gider; çoğu eylemlerimizin kaynağı bu yolun üstendedir korku ve cesaret adını verdiğimiz gizli korku hevesler, tutkular, vazgeçişler katı yüreklilik ve yardım severlik ve hangi davranışla insan olup, hangisiyle olunamayacağını bize şaşmamacasına açıklayan, bu yüzden de en insanca duygular sayılmaz gereken övünç ile utanç hep bu yoldan geçerler.
Savaşın çok belirli değilse de, varolduğu başka bir alan, çıkarsız gibi görünen sanat alanıdır. Bir başkası inanç ve din. Daha bir başkası politikadır. Sanat doğaya baş kaldırmak, doğayla boy ölçüşmek kararımızın açıkça belirtisi değil midir? Yalnız insan için insanca bir evren kurmaya girişme çabası. Güzellik, doğal güzellik dediğimiz de ne? Doğadan ayırdığımız, büyük bölünmez Bütünden koparıp bizimle birlikte sürgüne çektiğimiz bir doğa parçası. Sanat özgürlüğümüzün, doğanın yüzüne vurulan yüce bir biçimidir. İnsanın mağara duvarına bir manda çizdiği gün İnsanlığın Fetih günüdür.
Ya inançlar ve dinler? Fetişist, politeist, panteist, Budist ya da Hıristiyan olsun, hepsi insanın anlamaya olan içten gereksinmesini, hepsi insan bilincinin bilgisizliğe, sürgüne karşı direnmesini, baş kaldırmasını dile getirirler. İlkel büyücünün ezgisi, Dionysos alaylarını haykırışı, Confucius, Musa ya da Muhammedin tekmil sözleri, açıklanmaya gelmeyen bir evreni açıklamak için birer çabadır. İnsan sır vermez, acımak bilmez doğa karşısında, hayvanın hiçbir zaman duymadığı bir korku duyar; baş kaldırdığını bildiği için bu korkusu daha da büyüktür: Totemler, kurbanlar, sunular, yalvarınalar yakarmalar, kölenin baş kaldırmakla kızdırdığı bu efendinin hışmına uğramamak, ondan af dilemek için uydurduğu birer çaredir. Kör ve amansız bir efendiye karşı ayaklanmadığına, ne yaptıysa Tanrı buyruğuyla yaptığına inandırmaktadır kendi kendini. Kilise, cami, cemaat gibi topluluklar insanların tek bir gerçeğe inanmak, tek bir birlik içinde dayanışmak, doğanın ezici gücüne hep birlikte karşı koymak emeliyle kurulmuştur.
Ya politika, o da insanların yaşam güçlüklerine, yıkımlara, tehlikelere birlik beraberlik içinde karşı koyma çabası değil midir? Politikanın hep yanılması, savaş, zorbalık, hegemonya gibi kötü çözüm yollarına sapması; şaşkınlık ve budalalık içinde hep hatalara, suçlara yönelmesi, tek deyimle tıpkı insanın kendi bilinci gibi, politikanın da içten ayrılıklar, karşıtlıklar içinde çırpınması, aynı etkenin aynı sonucu vermesinden ileri gelir. Babil kulesini duvarcıları bir daha birleşemeyecek kadar birbirlerinden ayrılmışlar, kendi benliklerine kapanmışlar, birbirlerinden korkar, kuşkulanır olmuşlardır, gece karanlığında birbirlerini ararlar ama birlik kurma olanağını yitirmişlerdir.
Savaşın bambaşka bir türüne değindik: İnsanların kendi aralarındaki savaşa. Baş kaldıran kölelerin kendi saflarında ayaklanmalar, yırtınmalar, cana kıymalar olur: Ezilenlerin birbirlerini ezmesi, kardeşlerin kardeş kanı dökmesi bilinçlerin korkunç iç savaşlarıdır.
İnsan ayaklanan yaratıksa, hep baş kaldıracaksa, hep de ezilmesi gerekecek demektir. Düşmanı bozguna uğratmak için en emin çare kendi bölüklerinde geçimsizlik çıkarmaktır. Yine antropomorfik bir deyimle diyelim ki, doğa Roma ve Machiavel'den çok önce "Böl ki el koyasın" formülünü bulup gerçekleştirmiştir.
Demin ne diyorduk: Yalnız savaşla insan olunur, ama her türlü savaşla insan olunmaz. Aradaki ayrılık belli oluyor şimdi.
Roma sirklerinde hayvanlarla hayvan güreşçileri birbirlerine girmişlerdir. Arenaya atılmadan önce hayvan güreşçisi herhangi bir adamdır, öbür insanlar gibi bir insan. Hayvanlar olmasa, sirk oyunları olmasa, hayvan güreşçileri de olmazdı. Hayvan güreşçisini, hayvana karşı savaşı yaratır.
Ama hep bir tuzakla karşı karşıyadır insan: Silahlarını kendi yoldaşlarına karşı çevirebilir. Roma arenasında hayvan güreşçileri tam omuz omuza verip yırtıcı hayvanlara karşı hep birlikte dayanacakken, biri çıkar, onları ayırmak için birkaç silah atar aralarına. Bunun bir tuzak olduğunu anlayanlar var, anlamayanlar var. Anlamayanlar kendi arkadaşlarını öldürmek için hayvanlara katılırlar. Bunlar aşağılık, aptalın aptalı herifler besbelli, çünkü öldürdükten sonra kendileri de öldürülür. Hem onlara hayvan güreşçisi denir mi artık?
Denmez. Söz gelişi diyenler olabilir, oysa bunlar bu adı taşıma hakkını yitirmişlerdir, çünkü hayvana karşı değil, insana karşı savaşmaktadırlar. Hayvan güreşçisi niteliğine ihanet etmişler, kardeşlerini parçalamak için sırtlanlara, kaplanlara uşak olmuşlardır.
Ölüm kamplarında satılmışlar vardı, iğrenç kişiler, arkadaşlarına işkence etmek, arkadaşlarını öldürmek için nazi cellatlarıyla birlik oldular. Zorbalığın baskısı altında inleyen Avrupa'da iğrenç bakanlar vardı. Yahudilerin ve göçmenlerin kanı ile beslerlerdi zorbayı. Yeryüzünün dört bir köşesinde kişiler, soy-soplar, giderek uluslar vardır, doğuş ve yaradılıştan üstün bilirle kendilerini, başka insanları ezmek, sömürmek hakkını tanırlar kendilerine, başkaları kara ya da sarı deriliymiş, Yahudi ya da yoksulmuş, yahut yalnızca başka yerde doğmuşlar da ondan...
Böylelerine insan denmez. İnsanlıktan çıkmış, satılmış uşaklardır onlar. İnsan "daha" insan olmak istediği sürece insandır. Değil mi ki insan ancak başkaldırmakla hayvandan ayrılır, insan için "daha" insan edecek ahlak, ancak ayaklanma, başkaldırma ahlakıdır.
Doğa, bilinçleri erek olarak değil, araç olarak kullanır. Başkaldıranlar da bir tek dava, bir tek kanını tanımalı: Erek olmayı, erek sayılmayı amaç edinmeli, araç olarak kullanılmaya katlanmamalı.
Başkasını araç sayan, yahut kendi araç olmaya katlanan, başkasını ezen, sömüren doğaya boyun eğmiş olur, insandan yana değil, insana, insanlığa karşı olur.
Doğa insanları eşit yaratmamıştır, kardeş yaratmamıştır, tersine hevesleri, tutkularıyla birbirlerine karşıt dikmiştir onları.
Doğaya karşı bütün insanların kayıtsız koşulsuz eşitliğini, kardeşliğini kural ve kanun olarak benimsemeyen, Adaletin kurulmasını tek amaç bilmeyen, eli/ötekini ırkından ya da yoksulluğundan ötürü hor gören, tek deyimle, insanların arasında eşitsizliği, ayrımı hoş gören, giderek körükleyen, kendine de insanlığa da ihanet etmiş olur.
Doğa insanları yalnızlık, anlayışsızlık, kin ve nefret yoluyla birbirlerinden ayırır. Bu ayırmayı destekleyen, insanları kandıran, aldatan; insanın insana karşı kurt gibi davranmasına katlanan düşmana satılmış bir haindir, kendi yüzüne tüküren bir alçak Doğa insana acılar, çileler, çekilerle baskı yapar, sonra da işine yaramayınca, atar öldürür onu.
Kim ki çeki/eziyet çektirmekte, adam öldürmekte yardımcı olur doğaya, kim ki savaşı, ırk ayrımını, ırk yıkımını hoş görür, uygun görür, o kendi celladının suç ortağı, alçak uşağıdır.
***
Biri çıkıp diyebilir ki: Niçin doğaya boyun eğmeyelim? Neden insanları yeğ görelim? Niye başkaldırandan yana olalım? Doğa ulu anamız, güçlü anamızdır. Bizi böyle istedi, böyle yarattı. Yerine getirelim buyruklarını.
Bu tutum hem insana karşıt, hem de gülünçtür. Usumuzla seçeceğimizi kimi alanlarda doğaya boyun eğersek, kimi "doğal" eğilimlerimize uyar, kimine uymazsak, seçme diye bir sorun çıkar ortaya ve seçmenin nedenlerini tartışmak gerekir. Hiçbir şey de değişmez, çünkü asıl sorun budur. Tersine, usumuza başvurmaz da, her alanda uymaya karar verirsek, hayvanların tutumuna, yani doğanın bir parçası olma durumuna dönmüş oluruz. Bunu yapabilir miyiz? Damdan atlayıp uçmaya karar verdik diyelim, uçabilir miyiz? Var gücümüzle istesek de, geriye dönüp insanımsı olabilir miyiz?
Hayır! Ayrılık olmuş, özgürlük ilan edilmişti. Böyle olmasını doğa istedi mi, istemedi mi, belli değil, ama besbelli ki doğa bizi asi sayar, Asilere karşı nasıl davranılırsa, öyle davranır bize karşı, üstelik de geri basmamıza izin vermez. İş işten geçti, dönemeyiz artık.
En aşağılık cani, sabıkalı katil, çocuk kesen SS, insan eti yiyen yamyam bile ahlak diye bir şey tanır; ne var ki yolları seçerken korkunç bir yanılgıya uğramışlardır, ama büsbütün çıldırmış delinin bile hasta kafasında bir insanlık kıvılcımı çakar zaman zaman.
***
Biri de çıkıp diyebilir ki: İnsan ya da hayvan, asi ya da hain, ne olursak olalım, seçeceğiz de ne olacak? Biz şöyle ya da böyle davranmışız, ne çıkar, ne değişir evrende. Ne yaparsak yapalım, ne seçersek seçelim, seçimimizi haklı gösteremeyiz: Eylemlerimizin hepsi boş ve anlamsız, çünkü bizimle birlikte hepsi yok olacak.
Hayır! Boş ve anlamsız olan, insan eylemlerini evrenin ölçüsüne vurmak, kosmos'un sonsuz oluşumunda insan eylemlerinin bir değişiklik yapabileceğini sanmaktadır. İnsan eylemleriyle evrenin varlığı arasında ortaklaşa bir ölçü yoktur. Bilinçlerimizin dünyası dış olaylardan da, bedenin kendi yaşamından da ayrılmış, kapalı bir dünyadır. Sabun köpüğüne üflersin, bir kabarcık uçar; kabarcık öylesine ayrılmıştır ki, patlasa bile karışamaz bir daha onu üfleyen soluğa. Başkaldırmış insanlar denizle çevrili bir adada yaşarlar, ada koptuğu kıtayla alış verişi kuramaz bir daha, adadan çıkmadıkça, adalılar ne yaparlarsa yapsınlar, etkileyemezler, kıtada etki yaratacağından emin olmak ister, hiçbir iş göremez olur. Bu davranış haklı gösterilebilir: İnsan asi olarak iş görmekten de, asilere ihanet etmekten de kaçınmaktadır. Ne insan, ne de uşak olacak. Bu adam, güreşmeden kendini hayvanlara bırakan hayvan güreşçisidir; manastır hücresinde her türlü düşüncesini söndürmeye uğraşan, içine kapalı, tespih çeke çeke ölümü bekleyen keşiştir. Onunkisi edilgin bir başkaldırış, ama yine de başkaldırış.
Öbür bütün insanlar, ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları küçük parmaklarını kaldırmak gibi ufacık bir iş de olsa, bir şey yaptıkça, bir şey düşündükçe isteseler de istemeseler de, insanla hayvanın tartıldığı terazinin bir kefesine ağır basmış olurlar. Her gün, her saat, her dakika seçmek zorundadırlar: Ya asi kardeşlerinden yana olacaklar ya da onlan bölen, ezen, sonra da öldüren baskıyla suç ortaklığı yapacaklar. Ya insan ya da satılmış, başka yol yoktur.
Amma şüpheli, amma tehlikeli bir yol... ne yazık ki öyle. Yanılgı her köşe başında gözler insanı, yanlış yolu gösterir, şaşırtır onu. Tekmil eylemlerimiz arasında yalnız törel usumuzun yönelttiği bir isteme dayanan eylerimiz insancadır dedik. Ne var ki savaş insanın kendi içindedir, doğa ile başkaldıran, birbirleriyle insanın içinde dövüşürler. Törel uslar da yalnız aklın, yalnız başkaldırışın ürünleri değildir: iç güdüler de, doğal eğilimler de etkiler, gerektirir onları. Bir toplum ne kadar akla uyarsa, törelerini yöneten ahlak da o kadar insanca olur. Ama içgüdülere fazla önem verirse, ahlakı insanca olmaktan uzaklaşır .. Doğaya fazla bağlı bir ahlak insanları, gelişmişlerse, ırkçılığa, aşırı ulusçuluğa ve sömürgeciliğe götürür -Transvaal, Madagaskar, Oradour, Auscwitz buna örnek- ilkelseler, yamyamlığa götürür.
İnançlar üstüne kurulu bir ahlak insanları yobazlaştırır, başka inançtan olanları ezmeye, kesmeye götürür - Protestan, Ermeni, Yahudi kıyımlan buna örnektir. Donmuş bir ahlaksa, "meşru" yönetim ilkesine saplanıp, yurttaşı insandan, yurttaşlık ödevini de insanlık ödevinden üstün tutar; devletin her buyruğunu, kötü de olsa, körü körüne yerine getirmesi istenir insandan ve insana "meşru" her türlü yetkiden üstün bir yargı gücü taşıdığım unutturmak yoluna gidilir. İnsanı bu labirentlerden çıkaracak tek ipucu başkaldırışı ve başkaldıranlarla dayanışmasıdır.
Bundan da anlaşılıyor ki, insan kimi filozofların düşündüğü gibi özgür, tek başına buyruk ve yaşamını yönetmekte ilkesiz, temelsiz değildir. İnsan başkaldırmakla köle olmaktan çıkmasaydı, özgür olabilir miydi? Hayvanın varlığı, özüne bağlıdır, insansa özvarlığını kendi seçmişti; ama başkaldırmaz olalım, özgür olmaktan çıkar insan olmaktan da çıkarız.
Demek ki bizim (başkaldıran olarak) özvarlığımız (insan olarak) varoluşumuzdan öncedir; atamız olan insanımsı bu özvarlığı seçmekte belki de özgürdü ama değil mi ki seçti, biz onu artık benimseyip benimsememekte özgür değiliz. İstesek de istemesek de başkaldırdık bir kere. Tek "özgürlüğümüz" başka olmak değil, "daha çok" yahut "daha az" başkaldırmaktır. Topluca zaferin kazanılmasına daha çok yahut daha az çabalamak, insanı satmak ya da satmamak elimizdedir. Bizi ilgilendirmez deyip de insanlığa sırt çevirmek, yanlış yola sapmak elimizdedir. Ama insanlığın yüzünü değiştirmekte özgür değiliz; ne yapsak, değiştiremeyiz onu. İnsan insan olalı bu yüzü taşır ve insan olacağı güne dek taşıyacaktır. İnsanın yüzü başkaldıranın yüzüdür. Ne yazık ki gerçek yüzümüzü ikide birde yeniden bulmak zorundayız: Doğal eğilimlerimizin hepsi onu durmadan unutturur, yadırgatır, yadsıtır bize. Yüzümüzü açık açık yüzlemek, zararlı ikirciliğimizin, uğursuz çelişkenliğimizin bize kurduğu binbir tuzak arasından geçip insanlığımıza erişmenin tek yoludur.
(Çeviren: Azra Erhat)
Kaynak: Jean Bruller Vercors - İnsan ve İnsanlar, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Vedat Günyol, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1998, İstanbul, ss. 11, 17-19, 22-31.
No comments:
Post a Comment