Saturday, 12 March 2022

Savaş ve Ahlâk - Cemil Sena Ongun

Savaş ve Ahlâk - Cemil Sena Ongun

Savaşın Mahiyeti

Güzellik kelimesinin Fransızca karşılığı olan beau, ve belle kelimelerinin Lâtince aslı bellum ve bellus kelimeleridir ki, bu aynı dilde savaş demektir. Güzellikle savaşın aynı anlama gelmesinin nedeni, ikisinin de aynı duyguları sembolize etmesidir. Gerek edebiyat, gerek ulusal ve yersel (mahalli) anlayışlara göre, İranlılar erkek güzeline Türk diyorlar. Mevlânâ Celâleddini Rumî, hayâlindeki tanrısal sevgiliye «Sen savaş gününde çıkan bir güneş kadar güzelsin!.» diye iltifat ediyor. Bu büyük Türk şairi Mesnevisinin üçüncü cildinde: «Ben Tanrıya karşı bir köpekten daha az köle değilim, ve Tanrı, dirilikte bir Türkten daha aşağı değildir» beytini söylemektedir. Demek ki güzellikle kuvvet ve savaş arasında hiç olmazsa manevi bir ilişki vardır. Bunun için olacaktır ki biz Türkler, güzel ve kuvvetli olana insanlara Yiğit deriz, ve Yiğitliği aynı zamanda kuvvetin aktif bir karakteri olan cesaretle karıştırırız. Özet olarak Güzel de kuvvet ve savaş gibi esir edici bir etki vardır, veya uğrunda savaşılan nimetlerin en seçkini güzelliktir; kuvvet ve savaşta da güzellik gibi büyüleyen bir çekim vardır. Çünkü, savaş, insanoğlunun üstünlük davasında yaratmış olduğu en muhteşem bir oyun, cesaretle kahramanlık bu oyunun göz kamaştırıcı bir alevidir. İnsan zekâsının yüksek derecelerinden birini, ancak bu faaliyet içinde parlamış görürüz. Tarihin büyük saygılarla ölmezliklerini müjdelediği uluslar ve komutanlar, bu erkek ruhlu ve ölümü hiçe sayan savaşçılardır. s. 165

Savaş, hayat ve tabiatın en temel kanunlarından biri gibi görünmektedir. Barış, yeni bir savaşın zaferlerini hâyâl eden veya vasıtalarını hazırlayan bir mütareke dönemidir. Sanki tabiat için asıl olan savaştır. Canlıların en küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir varlık yoktur ki, devam ve bekalarını çetin ve fedakâr savaşlara borçlu olmasınlar. Hayvanlar aleminde bile gelecek kuşakları korumak, tek şefe bağlanmak, yuvayı terk etmemek ezeli ve esaslı bir içgüdü hâlindedir. İnsanlarda ise, bu içgüdünün çok yüksek bir irade ve inanca bağlı olduğunu görüyoruz. Hemen diyebiliriz ki, en ilkel bir toplumda sürekli bir hâl olan savaş, mistik bir tapım (culte) zevk ve ödevi olmuş, bugünkü mantığımızla ulusal özsaygısı diyebileceğimiz bir halin, yurtseverlik denen kollektif bir sempatinin, heyecanın ve atılımın ifadesidir. Yurdun korunması, üstünlük sağlamak, maddi ve manevi saadet içinde yaşayabilmek için bağımsızlık ve hürriyet ülküsü, insanın her tehlikeyi göze almasına yardım eden tabii ihtiyaç ve eğilimlerin en üstünüdürler. ss. 166-167

Birçok ilkel toplumlarda, uygarsal ve yetkin uluslarda olduğu gibi, savaş da barış kadar insana yakışan bir şerefli iş görünür, ve bu hür insanın, hür kalabilmek için göze aldığı bir iştir. Bunun içindir ki, ilk çağlarda ancak siteli, yâni yurttaş olanların savaş hakkı vardı. Savaş hakkı diyoruz, çünkü bu hakka ortak olmak için, hür olmak ve sitenin sahibi olmak, o vatan için kanından, canından fedâkârlık yapmış bir atalar zincirine bağlı olmak gerekti. Ancak yurt için ölümü göze alanlar, barış zamanının aristokratik nimetlerden faydalanma hakkına maliktiler. Vambery’nin anlattıklarına göre (40) göçebe Türkmenlerde, bir erkek için en utandırıcı iş, savaş dışı bir işi meslek edinmektir. Westermarck’ın anlattığına göre (41) Avusturya ilkellerinin en asil sanatı, ok atmak, sapan kullanmak ve topuz vurmaktır. Maslu’lar ve Iroquois’lar, savaşın sağladığı zaferle zenginleşmeyi tarım ve diğer sanatlarla zenginleşmeye tercih ederler. Diğer birçok ilkel kavimlerde hayatlarını savaş dışı meslekler sâyesinde kazanan fertler kuvvet ve cesaret gibi yüksek niteliklerden mahrum sayılarak ikinci ve aşağı bir sınıfa mensup sayılırlar. s. 167

Herodot'un kaydettiğine göre, eski Yunanda ancak savaşı sanat edinen sınıf, yurdun şeref ve nimetlerinden faydalanma hakkına malikti. Nitekim, Isparta'da, hür insanların savaştan başka bir işle uğraşmaları yasaktı. Xenophon, hayatını yalınız av, tarım vb. ile geçiren insanların beden ve ruh bakımından kadınlaştığını iddia etmişti. Eflatun da bu gibi işlerle uğraşanların ruhi bir zaifliğe uğradıklarım kabul ettiği gibi. Aristo’da servet ve şereflerini bir takım kişisel teşebbüsler ve işlerle elde eden insanların yurttaş olamayacaklarını ve gerçekten yurttaş olanın, sosyal ödevlerin en büyük ve önemlisi olan yurt savunmasına katılanlar olduğunu telkin etmişti. Tacite’in anlattığına göre de, Orta çağ şövalyeliğinin gerçek asilliğine kaynaklık yapan esas, hayatını alın teriyle değil, kanları bahasına kazanmak azmidir. Zira birincilerde, miskin bir bağımlılık ve âdi çıkarlar için hürriyetten fedâkârlık mevcud olduğu hâlde, ikincilerde sâdece irade ve hürriyet aşkıyla tehlike zevki vardır. ss. 167-168

Bu son düşüncelerin sakat taraflarını çözümleyecek değiliz. Zira bunlar, yetkin bir insanlık seviye ve faziletim kazanmış olan insanların ruh ve ülkülerine uygun düşünceler değildir. Darwin ve Lamarc’tan beri de, savaş tabiatın ezeli bir kanunu sayılmıştır. Kökü, hayat savaşında ve kanda olduğu iddia edilen savaşı, çekinilmesi imkânsız olan bir sosyal olay sanılmamalıdır. En ilkelinden en ilerlemiş olanlarına kadar bütün insanlar, evvelâ ferd olarak hayat savaşına girerler, daha sonra sosyal organizmanın devamını sağlamak için uygarsal, ekonomik, siyasal ve kültürel... bir yarışmanın savaşı içinde gelişir ve ilerlerler. Bu gelişmeye gem vuran her engel, ulusal iradenin heyecan ve isyanını dâvet eder. İşte o vakittir ki, savaş, bir trajedi ve heyecan zevki hâlinde, hatta bir ahlâki ödev olarak, saldırganı uzaklaştırmak için ister istemez patlar. Savaşın acı zevki, sağladığı bu heyecanda, savaşın trajik güzelliği, kahraman ve cesur ulusların yaşamak ve hürriyet için ölümü göze alan yüksek fedâkârlıklarında saklıdır. Bu zevk ve heyecandan nasibini alanlar, tarihlerinde bu türlü zevklerin çeşid çeşidini tatmaya mecbur edilmiş olanlardır. Bu zorunlu durumlarda savaş, bir tabii kuvvet gibi, gerginliğinin son derecesine yükselmiş olan ulusal öfkenin bir tek kuvvet hâlinde fışkırması, hareket ve faaliyete geçmesidir. Bütün tarihleri, hürriyet içinde geçmiş ve hiçbir kuvvete boyun eğmemiş olan efendi uluslar için en gerçek ölüm, bağımsızlık ve hürriyetlerinin, hatta en küçük bir parçasını kaybetmekle başlar, s. 168

İnsanlıktan ve ahlâktan bahseden barış vaizlerinin yüce ve şefkatli duyguları saygıya değer. Fakat bütün insanlıkta tarafsız ve içten bir insanlık vicdanı ve bir savaş tiksintisi şuurlanmadan bu vaazların olumlu sonuçlar vermesi güçtür. Vatan, içinde yalınız ekmek yediğimiz bir imarethane değildir; onun aziz oluşu da bu lütfu dolayısıyla değildir. Öyle olsaydı, yabancı topraklarda daha maddi saâdetlere nail olmuş olan yurttaşların, oralarda yurt özlemiyle kavrulmamaları gerekirdi. Vatan, insanın bütün kutsal duygularının, şeref, haysiyet ve namusunun, hürriyet ve vekârının, bütün vekârının, bütün ulusal, tarihi ve ahlâkî benliğinin kaynağıdır. Ancak onun için yaşanır, onun için ölünür. Savaşların en meşruu da, bu duygulardan gelenidir. Savaşı bir gladiyatör zevki değil, bir ulus ve uygarlığı koruma ödevi olarak yüklenmek, ahlâki ve tarihî ödevlerin de en şereflisidir. Bütün dünya uluslarının eşit haklarla kardeşliğini savunan bir iman gerçeklendikten sonra ancak girişilecek her savaş, bir cinayet sayılabilir. ss. 168-169

İnsanlık Düşüncesi ve Barış

Peygamberlerin ve ahlâk felsefeiyle uğraşanların bir fazilet ve saâdet prensibi olarak ileri sürdükleri kurallar, yalnız bir insana, bir ulusa değil, bütün bir insanlığa teklif edilmişlerdir. Çünkü bir ahlâkçı için fert ve ulus değil, birtek organizma olan insanlık vardır. Hatta daha geniş anlamda canlı yaratıkların hepsi bütün olarak bu varlığın kaplamı içine girerler. Bunun içindir ki, onlar, akıl ve vicdanlarının aynı değerde olduğuna veya aynı değerlere ulaştırılabileceklerine inandıkları insanlığa hitab etmişlerdir. Hatta bunların siyasal ülküler peşinde koşanları bile, yarattıkları devrimlerin yalnız kendi uluslarında değil, bütün öteki uluslarda da gerçeklenmesini isterler. Demokrasinin İnsan hakları beyannamesi, böyle bir iddiayı taşıdığı gibi, komünizm, faşizm, nasyonal sosyalizm... adlarıyla ortaya çıkmış olan rejimler de aynı amacı gütmüşlerdir. Bunlara göre, insanlığın tam ve mesud bir hayata kavuşabilmesi, ancak insanların aynı değer ve ülkülere bağlanmasıyla mümkündür. Westermarck’ın çözümlediği gibi (42), ulusların genel inançlarıyla filozofların görüşleri birbirini tutmaz. Birinciler daha gerçekçi ve pratik düşünceli oldukları hâlde, kinikler, alem karşısındaki tümel görüşleriyle daha teorik ve ülkücü bir karakter taşırlar. Bu yüzden ulus ve yurtseverlikle fazilet problemlerinde birinciler daha tekelci, yersel ve günlük çıkarlara dayanan bir inanca, filozoflar ise, daha geniş bir insanlığa ve hatta kozmopolitliğe bağlıdırlar. Nitekim, kinikler ve Sirena okuluyla Stoacılar hep insancı ve kozmopolittirler. Bunlardan Seneca, "biz hep tabiat bakımından akrabayız, zira tabiat hepimizi aynı unsurlardan oluşturmuş ve hepimizi aynı amaçlar için aleme yerleştirmiştir." der. s. 169

Markus Orelius de, evreni bir tek hükümet gibi kabul eder ve bütün insanları, bu hükümetin aynı haklara malik bir uyruğu gibi görür. Bu düşüncelerde eski Roma emperyalizminin sinsi bir tutkusu saklı olmakla beraber hiç olmazsa insanlığa eğit haklar vermek isteyen yüksek bir ahlâk duygusu da saklıdır. Çin bilgelerinden Mih - Tseu (M.Ö. V. yy) bütün insanları aynı aşkla sevmemiz gerektiğini, iyi insanın yalnız insanlara değil, ağaçlara, böceklere, özet olarak bütün yaratıklara hiçbir fenalık yapmamasını telkin eder. Konfüçyüs, daha çok insancıdır. Ona göre hangi ulustan olursa olsun, ihtiyar, yetim, dul ve hastalara bakmak, kutsal bir ödevdir. Budacılık da evrensel aşkı bir ödev saymıştır. Bir anne, tehlikede olan biricik evladını, nasıl ki, kendi hayatını hor görerek kurtarmaya çalışırsa, insan da bütün yaratıklar karşısında ölçüsüz bir surette alicenab olmalı ve bütün alem karşısında sınırsız bir aşk ve dostluk hissetmelidir. s. 170

XVIII. yüzyıl Fransız yazarlarından Diderot ve Voltaire, yurtseverliğin bir çeşit bencilik olduğunu ve insanları birbirine düşman yaptığı kanısındadırlar. Almanyada Lessing, Goethe ve Schiller, kendilerini bütün alemin yurttaşı saymışlar bizde de, «Milletim nev’i beşer, vatanım ruyi zemin» diyen şair Tevfik Fikret de ahlâk bakımından insaniyetçi bir eğilim göstermiştir. İnsaniyet duyguları, çeşitli ulus, din ve filozoflarda savaş aleyhdarlığını ve dolayısıyla insanlar arasında ebedi barış fikrinin savunulmasına da
sebep olmuştur. Barışı ençok savunmuş olanlar, Çin filozoflarıdır! Lao - Tseu’ya göre, yüksek insan, bir zorunluluk olmadıkça silâh taşımamalıdır. (43) Gerek Çinliler, gerek Buda'ya bağlı olanlar olur olmaz sebeplerle savaşmaktan daha büyük bir felâket kabul etmezler. Budacılık, her ne şekilde olursa olsun, kan dökmenin aleyhindedir. (44). Mahabharata'da Hintlilerin faydasız savaşları yerdikleri ve silâhla elde edilen başarıların çok fena olduğu iddia edilir. Yahudilerin Essanien tarikatı, silâh imâlini bile reddeder- Olceron, savaş vasıtasıyla bir amaca ulaşmayı, hayvanca bir iş sayar; Seneca da, fertlere yasak edilmiş olan herşeyi, ulusların ilişkilerine de uygulamayı tavsiye ederek adam öldürmek demek
olan savaşın, uluslar arasından kaldırılmasını ister ve sürekli bir barış içinde yaşayan hayvanlara imrenir. Hıristiyanlık da hiç olmazsa teorik olarak savaşı beğenmemiştir. Nitekim İncil’de, «Kılıçla öldüren kılıçla ölecektir» ayeti vardır. Bütün bunlara rağmen hiçbir ulus, filozoflarının peygamber ve ahlâkçılarının gösterdiği yoldan gitmiş değildir. Uluslar, ancak kendi ulusal çıkar ve tutkularının yönünü aydınlatan ve bu konudaki eğilimlerini okşayan düşüncelere uymayı tercih etmişlerdir. Bunun içindir ki, ahlâk ve Tanrı adına barışı ve insanseverliği savunmuş olan her din, bir taraftan da kendine inanmamış olanlara karşı savaş açmayı, hatta zulmetmeyi kutsal bir ödev saymış ve bu uğurdaki şehitlerini cennetlik saymıştır. ss. 170-171

Genel olarak barış isteyen bu insaniyetci mezhepler, XIV. yüzyıldan sonra çoğalmıştır. Bu yüzyılda yayılan ve bir Hıristiyan mezhebi olan Lollard'lar, savaşı, adam öldürmek sayarak İncil'in emirlerine uymadığını ilân etmişlerdir. XVI. yüzyılda Anabaptistler, adâletli olmayan bir barışın adâletli olan bir savaştan üstün olduğunu ileri sürmüşler, öç alma ve tutku duygularıyla birbirini boğazlayan insanların İsa’ya değil, Şeytana lâyık olduklarını anlatmışlardır. Erasmus, savaşı yalnız bir Hıristiyana değil, hiç bir insana yakışmayan en uğursuz bir rezillik ve felâket saymıştır. Kuaker (Quaker) tarikatından olanlar daha ileri gider ve İncil ile Tevrat'a dayanarak savaşın her çeşidini ve her hangi bir vesile ile olanını Hıristiyanlıkla uzlaştıramazlar, kötülüğü iyilikle karşılamak, horgörülmeye dayanmak, düşmanlarını sevmek gibi İncil'in verdiği emirlerle savaşın aşamayacağını savunurlar Müslümanlıkta savaşa cihad adı verilir. Hazreti Muhammed, ''Sizinle savaşanlarla Tanrı uğrunda savaşınız, saldırmayınız, zira Tanrı saldırganları sevmez'' (Bakara: 191) âyetinde olduğu gibi, savaşı bir savunma vasıtası yapmış ve Nisa sûresinin 73. üncü ayetinde bildirilen mazlumların korunması için savaşa izin verilmiştir. (45) XIX. cu yüzyıl aydınlarından Dr. Wayland, hem savunma, hem de saldırı savaşlarını kınamıştı. Th. Parker, savaşı bir günah saymış, ebedî olan tanrısal aşka bir ihanet, halkın ahlâkını bozmak ve Hıristiyanlığı inkâr etmek gibi telâkki etmiş hatta savaşı, insanlara sonsuz bir yeis ve ümitsizlik veren dine de aykırı bir felâket saymıştır. (46) Bertrand Russel’in Barış vakfı adındaki teşebbüsü ve Vietnam savaşı dolayısıyla savaş suçlusunu arayan özel mahkemesi de, barış aşkının açık belirtilerindendir. s. 171

Bayle de, Erasmus’un barış hakkındaki düşüncelerini açıklarken savaşın çeşitli sakıncalarını sayar; (47). Voltaire de, savaşı Cehennemli bir teşebbüs sayar ve kilisenin bu cinayetlere engel olmak için ne yaptığını sorar; ve savaşın komşu korkusuyla ve komşunu yurdunu yıkacağım derken, kendi yurdunu da yıktırmaktır; bu ise, namusluca bir iş olmadığı gibi, faydalı bir iş de değildir, der. (48). Değerli bir ahlâkçı da olan Louis Bourdaloue (1632 - 1704) savaşı, çeşitli ölümler yaratan bir haydutluk, alemi harab eden evrensel bir kudurma diye niteler. (49) Voltaire’in biraz filozof, biraz da deli diye tanıttığı rahip Saint - Pierre, 1713 de, bir Ebedi barış beyannamesi yayınlamıştı. Bunun esası, Avrupa uluslarının genel bir konfederasyonu düşüncesine dayanır. Zamanında alay edilmiş olan bu önemli tasarı, Rouaseau’yu, Bentham ve Kant'ı barış sever yaptığı gibi, bugünkü Avrupa birliği için yapılmakta olan gayret ve teşebbüslerin de ilham kaynaklarından biri oldu. Daha o vakitler. Kant, ''Sürekli bir barış projesi'' adıyla bir kitapçık da yayınladı. (50) Son yüzyıllarda savaşın yaygın bir hâl almasına rağmen barışseverlik taraflıları ve kurumları da çoğaldı. Büyük devletler konsertosu, Lahey barış mahkemesi, nihayet, Birleşmiş uluslar kurumu ve türlü edebi, politik ve ideolojik yayın ve kurumlar, insanlığı bu âfetten korumak için her çeşit propagandaya başvurmaktadır (51) s. 172
Acaba ne için insan, uygarlıklar yaratan yüksek zekasına, iyilik ve kötülüğü yakından görebilen ve elemlerde tiksinen, acıyan, seven vicdanına rağmen savaştan kurtulamıyor? Bir taraftan insanı mutlu kılmak için yarattığı uygarlıktan faydalanarak yine kendini cezalandırıyor, bir taraftan da yaralarını sarmak için çareler arıyor? s. 185

İnsanlık henüz, savaşın ahlak dışı bir rezillik olduğunu kavrayacak seviye ve vicdanı kazanmış değildir. s. 185

Ebedi barış için yapılan teşebbüslerin amacı, fazileti sağlamak, ahlâkın her davadan üstün bir yücelik olduğuna inandırmak ve ona itaat ettirmekten ibarettir. Zira ahlak her türlü çıkarlardan ve gizli maksatlardan üstün ve saygıya değer bir kanundur ki, bütün iktidarların ona baş eğmesinden başka, insanlığı kurtaracak bir mucize yoktur. s. 185

Teorik olarak kuvvete hangi haklar ve sıfatlar verilirse verirsin, gerçekte onun taştığı, yıktığı, kendini kullananları bile mutsuz kıldığı da bir gerçektir. Savaş sonralarında yenenlerin de yenilgiye uğrayanlar kadar yaralanmış oldukları bir sır değildir. s. 186


Dipnotlar

40) Vambery, Voyage dun faux dervich (fr. çev. Forgues. Türkçeye Bir şahta dervişin seyahatnamesi adıyla Mehmed Asım tarafından çevrilmiştir.)

41) E. Westermarck, L'origine et le développement des idées morales. 2. cilt. 1929.

42) E. Westermarck, Adı geçen eser. cilt. 2. s: 160-179.

43) Lonessori, Moroles des philosophes Chinois. s. 54, 107.

44) Cemil Sena (Ongun), Buda ve Konfoçyüs.

45) İslâmda pek önemli olan bu konuyu Hazreti Muhammed'in Felsefesi adlı eserimizde fazlasıyla açıkladık. 1967.

46) Westermarck, Adı geçen eser: cilt. 1, s. 357-369.

47) Bayle, P., Dictionnaire historique et critique. Cilt. VI, s 239.

48) Voltaire, Dictionnaire philosophique. (Felsefe sözlüğü adıyla dilimize Lütfi Ay çevirdi., cilt. 3, s: 92-98. Harp maddesi.

49) Bourdaloue (Louis), Sermons

50) Mehmed Emin, Kant ve felsefesi. 1339, s: 203-258.

51) Savaş ve Barışın nedenleri ve barış hakkındaki ümütsiz ve kötümser düşünceleri şu eserde bulursunuz. Bouthasıl (gustun - Avoir la paöc, 1967. ve Sanver lofluerse, 1963.

52) J. Sogeret, La Guerre et la progris, 1917.

53) R. Hubert, Interpretation de la Geurre, 1919. 

Kaynak: Cemil Sena, İnsanlar ve Ahlaklar, 185

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...