Simone Weil - Mistik Bir Özgürlükçü
Erkek arzusunun nesnesi olmak düşüncesi ona [Simone Weil] itici geliyor.
Kendisine ayırdığı asgari bir meblağın üzerindeki parasını İşsizlere, fakirlere veriyor. Ucuz, sade, kadınlığını belli etmeyen "giysilerle" dolaşıyor.
Yaşamı boyunca yaptığı gibi çok az bir gıdayla beslenerek parasının geri kalanını ihtiyacı olanlara verir.
Sadece emeğiyle kazandığıyla beslenmek isteyen Weil, fiziksel emeği bir tür arınma olarak görmektedir.
Emeğin tinsel merkez olacağı bir uygarlık kurmak gerektiğini belirtir.
Weil'in proleter devrime olan inancından vazgeçerek dine yönelmesini bir kopuş ya da bir "döneklik" olarak görmemek gerekir. Weil mutlak iyiliğin ve mutlak iktidarsızlığın peşindeydi. İktidar ilişkilerinin, bürokrasinin bulaştığı parti ve sendikalar gibi örgütleri gözden çıkardıktan sonra umudunu, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlara, proletaryaya yöneltti. Kendisi de ömrü boyunca bir proleter hayatı sürdü.
Weil Yerçekimi ve Tanrının Lütfu adlı kitapta yer alan yazılarında dünyevi kötülüğe karşı mutlak iyiliği savunur. Var olan tüm toplumsal ilişkiler iktidar ilişkileridir ve bu bağlamda kötülüğü yansıtırlar.
İnsanın tinsel beslenme kapasitesi yok olduğunda tüm kötülükler mümkün hale gelir; acı çeken kişi başkasının da acı çekmesini ister. Kötülük insanın kendi içindeki boşluğu onu başkasında da yaratarak doldurmasıdır. "Tamamen altta olan, kimsenin acımadığı, kimseye kötü davranma gücü olmayan (onu seven çocuğu veya kimsesi yoksa) kişinin ızdırabı kendi içinde kalır ve onu zehirler" (s. 34)
Ezilenlerin iktidara geçmesiyle kötülük yok olmaz, çünkü yine erk-ezilme ilişkisinin sınırlan içinde kalınmaktadır.
Devrimin değişmez yanılgısı, gücün kurbanlan, oluşan şiddetten sorumlu olmadıklarından, güç ellerine geçerse, bunu doğru kullanacaklarına inanmaktan kaynaklanmaktadır. Ama azizliğe çok yakın olanların dışındaki kurbanlar cellatlar gibi güçle kirlenmişlerdir... Bu şekilde tepeye konan ve değişimle coşan kurbanlar, aynı ölçüde veya daha fazla kötülük yapmakta ve kısa zamanda düşmektedirler (s. 178-9).
Kötülüğün bizi yoksun bıraktığı iyiliğin tarafındaki yaşamsal değerlere dünyada şiddetin yerine etkin şiddetsizlik konarak sahip çıkılmalıdır. İnsan gücünü şiddetten uzak durarak en verimli bir biçimde kullanmalı, dünyayı şiddetsiz var olunabilecek bir yer haline getirmeye çalışmalıdır.
"Fiziksel ıztıraplar (ve yoksunluklar) cesaretli insanlar için insan sefaletinin duyarlı bir tanığı olmalıdır" (s. 59).
Mutsuzluğun neden olduğu al çalma insan sefaletinin anlaşılmasını sağladığı için bilgeliğin kapısını açar. Mutsuzken mutsuzluğu gözlemleyebilmek için insanın doğaüstüyle beslenmesi gerekir. Bu durumda insanın dünyayla ilişkisini askıya alıp ona dışandan bakabilmesi için mutsuzluk tesellisiz olmalıdır. Gelecek, hayali yücelmelere olanak sağlayarak mutsuzluğun kurtancı etkisini engeller.
"Ben" dışarıdan yara aldığı zaman, önce çırpınan bir hayvan gibi en uç, en acı isyan hissine kapılır. Ama "ben" yari yarıya öldüğü andan itibaren, bunun tamamlanmasını ister ve kendini yok olmaya bırakır. Eğer bir aşk dokunuşu onu uyandırırsa bu, ıztırabını harekete geçiren kişiye karşı öfkeye ve bazen de nefrete yol açan, en uca kadar dayanmış bir ıztırap olur. Buradan, düşkün varlıklarda, iyilik yapana karşı görünüşte açıklanamaz olan intikam tepkileri ortaya çıkar (s. 53).
1932'de yazdığı "Sermaye ve İşçi" adlı makalesinde makinalaşmayı kapitalizmin en baskıcı öğesi olarak değerlendiriyor. Kafa ile kol emeği arasındaki farkın kaldırılmasına bugünden başlanması gerektiğini, işçilerin bilgi ve kültür alanlarına girmesinin hayati önem taşıdığını söylüyor.
1933'te yazdığı, daha sonra Baskı ve Özgürlük adlı kitabının içinde yer alacak "Perspektifler" adlı makalesinde kapitalizmin tarihteki son tahakküm biçimi olmadığını ileri sürecektir.
Kapitalizm toplumu doğanın baskısından kurtarıp özgürleştirmiştir. Ancak bu kez toplum bireye karşı, eskiden doğanın gerçekleştirdiği baskıcı işlevi devralmıştır.
Birey doğaüstünün ve aşkın olanın yardımıyla toplumu temaşa ederek ona eleştirel bakabilme imkanına sahip olabilir. İmkansız olsa bile, içinde yaşadığımız kapitalist toplumda tin ile dünya arasındaki ilk anlaşmayı yeniden kurmaya çalışmak gerekir.
Ezilenlerin, kendi halinde yaşayan "düz halkın" sorunlarına duyarlı olmaya, her türlü baskı ve iktidar biçimine karşı direnmeye devam etti. Hıristiyanlığa yöneldiğinde de sosyalleşmiş, kurumsallaşmış dini, kiliseyi kendine yakın bulmadı. Weil'in Hıristiyanlık yorumu toplumsalı ağır bir biçimde eleştiren, "bireyci" bir yorumdur. Bu açıdan Weil Tolstoy'dan ziyade Kierkegaard'a yakındır. Weil'in yapıtında tin, düşünce ve ifade bireyin içinde eridiği bir bütün oluşturur.
Tanrı inancı olsun, sosyalizm olsun "yeryüzüne inen" her idealin iktidarlaştığı, kurumlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Öte yandan iktidar ilişkileri Weil'in yaşadığı döneme göre günümüzün postmodern kapitalizminde çok daha geniş bir ölçüde toplumsal dokuya nüfuz etmiştir. Bu ilişkilere "rasyonel ve bilimsel" bir temelde karşı çıkılması olsa olsa kurumsal muhalefetin işi olabilir. Önemli olan iktidarsızlığı amaçlayan etik, tinsel, vicdanİ temelli bir direnişin oluşturulmasıdır.
Kaynak: Yaşar Çabuklu - Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde, Metis Yayınları, Birinci Basım: Şubat 2003, ss. 101-110
No comments:
Post a Comment