Monday, 1 March 2021

Neden Ölmek Gerekir? Ya da Felsefe ve Dinlerin Ölüme Bakışı - Françoise Dastur

Neden Ölmek Gerekir? Ya da Felsefe ve Dinlerin Ölüme Bakışı - Françoise Dastur

Rahatsız Eden Soru 

Neden ölmek gerekir? Çocukların yetişkinlere sorduğu sorular arasında en rahatsız edici olanı şüphesiz budur. Kimse ölümden bahsetmek istemez. Ölüm, yaş gözetmeksizin içimizde korku ve endişe yaratmasından dolayı konuşmaktan kaçındığımız bir konudur. Oysaki ölümle karşılaşmak için televizyon izlememiz, radyo haberlerini dinlememiz yeterlidir. Her gün her yaştan insan, hastalık ve kazalardan ölüyor; ya da doğal afet, saldırı veya dünyada hâlâ süregelen savaşların kurbanı oluyor. Bunun yanında filmlerde ya da dizilerde ölümcül kazalara, cinayetlere ya da can çekişen insanlara rastlamak hiç de zor değil. Fakat burada söz konusu olan ölümler bizim için sanaldır. Duyduğumuz ve bazen de haberlerde tanık olduğumuz ölümler, bizi bir süre sarssalar da çevremizde olan ve sevdiğimiz insanların ölümü kadar etkilenmezler. s. 7-8 

Genellikle sevdiğimiz birinin kaybından sonra ölüm hakkında düşünmeye başlarız. ''Kayıp'' kelimesini kullandım, çünkü ölümü bizim gözümüzde temsil eden tek kelime odur. Söz konusu olan yakından ya da uzaktan tanıdığımız birinin aramıza tekrar dönmek üzere, geçici olarak, ortadan kaybolması; uzağımızda yaşayan büyük bir seyahat için yola çıkan, uzak ya da yakın gelecekte yeniden göreceğimiz insanların yokluğu değildir. Hayır, burada söz konusu olan kesin bir yok oluş, dönüşü olmayan bir yolculuktur. Bu fikir o kadar korkutucudur ki ilk tepkimiz bu fikri uzaklaştırmak, hemen başka bir düşünceye çalışmak olur. s. 8 

İşte bu da tam olarak yetişkinlerin büyük bir kısmının çocuklara yaptırmaya çalıştığı şeydir. Onlara ölüm hakkında düşünmemelerini bu karanlık fikirleri bırakmalarını ve daha neşeli şeylerle ilgilenmelerini söylerler. Kendileri de bu konuda düşünmemek için uğraşırlar; toplum içinde konuşulmaması gereken bir konu, bir tabuymuş gibi, ölümden olabildiğince az bahsetmek için çabalarlar. 

Büyük Fransız düşünür Pascal, insanların, akıllarından ölüm fikrini ve varoluşun tüm kötülüklerin uzaklaştırıp kendilerini bir faaliyete vermeye iten nedeni ortaya koymuştur. Bu düşünceyi de eğlence olarak adlandırılmıştır. s. 9

Günümüzde önceliği hayatta başarılı ve mutlu olmak olan modern toplum, bireyi ölüm fikrini bir kenara bırakmak ve dikkatini başka yöne vermek için eğlenmeye yönelir. Kırsalda yaşayan insanla karşılaştırıldığında, şehirde yaşayan için bu durum daha geçerlidir. Çünkü taşrada evcil ya da yabani hayvanların ölümleri aracılığıyla, gerçek ölümle daha sık karşılaşılır. Bir gün ölmesi gereken tek canlı insan değildir, bu bütün canlıların paylaştığı bir kaderdir. Doğrusunu söylemek gerekirse, dil yetisine sahip olmadığı için bizimle duygularını paylaşamayan hayvanların ölümü önceden sezip sevmedikleri hakkında bir şey söyleyemeyiz. Diğer yandan hayatta kalmak için tüm yolları deneyen yabani hayvanların, ölüm hakkında bir şeyler (s. 10) bildiklerini düşünebiliriz. Fakat geleceğe hazırlanma ve kendi ölümlülüğünün bilincine ulaşma kapasitesine sahip biz insanlardan biraz farklı bir şekilde. s. 13

Eğlence. Ölümü, sefaleti ve cehaleti ortadan kaldırmayı beceremeyen insanlar, mutlu olmak için, bu gibi konular üzerinde düşünmeyi keşfetmiştir. Pascal 

Bunun kanıtını, insanlık tarihinin en eski tanıklıklarından olan, İncil'den önce kaleme alınmış MÖ. 2ooo'li yıllara dayanan, bilinen en eski edebi metinlerden birinde buluruz. Söz konusu metin, Gılgamış adlı kahramanın hikâyesidir. Bu destan, Uruk'un (eski Mezopotamya şehri) efsanevi kralı Gılgamış'ın maceralarını anlatır. Yarı-tanrı olan Gılgamış, ölümün ne olduğunu bilmemektedir ve ölümle ilk kez hayvanî doğaya sahip ölümlü bir insan olan arkadaşı Enkidu'yu kaybettiğinde karşılaşır. Arkadaşının ölümüyle yıkılan Gılgamış, bütün ölümlülerin paylaştığı bu kaderi paylaşmaktan korkar ve ölümsüzlüğü bulmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Fakat yolculuk sırasında karşılaştığı bir kadın, aradığı sonsuz yaşamı bulamayacağını ona söyler. ss. 13-15 

Gılgamış arayışının peşini bırakmaz, fakat yine de onu ölümden kurtaracak çareyi bulamaz. Sonuç olarak, kendisinin de diğer insanlarla aynı kaderi paylaşmaya mahkum olduğunu kabul etmek zorunda kalır. 

Bu metinde dikkate değer olan Gılgamış'ın ölümlü olduğu bilincine varmasını Enkidu'ya duyduğu arkadaşlığa borçlu olmasıdır. Ölümsüz olduğu yanılgısından ancak arkadaşının ölümüne tanık olduğunda çıkar. Doğrusu ölüm deneyimi diye bir şey yoktur. s. 14


Aradığın yaşamı asla bulamazsın Tanrılar insanı yarattıklarında ölümü ona verdiler yaşamı ise kendilerine sakladılar Sen Gılgamış ye iç gece gündüz zevkin peşine düş elini tutan Çocuğa bak eşin sürekli mutluluğu senin fırında bulsun insanın biricik kaderi budur. Gılgamış

Epiküros bunun bilincine varmış ve şöyle açıklamıştır: Biz var olduğumuz sürece, ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz demektir

Gerçekte hiç kimse ölümle karşılaşmaz. Deneyimleyebileceğimiz tek ölüm başkalarının ölümü, özellikle de sevdiğimiz insanların ölümüdür. Istırap içinde tuttuğumuz bu yas deneyimi bizim de bir gün mutlaka öleceğimizi hatırlatır. s. 17


Kötülükler içinde tüyler ürpertici olan ölüm bizim için hiçbir şeydir Çünkü biz hayattayken ölüm yoktur ve ölüm varken biz yokuz. Epiküros

Neden Ölüler İçin Mezar Yaparız?

İnsanı hayvandan gerçek anlamı ile ayıran özellikleri düşünecek olursak; ilk öne çıkan, insanın ölüleriyle ilgilenmesidir. Hayvan, yavrusunun ya da eşinin ölüsü karşısında başta hassasiyet gösterse de, sonunda onu bırakıp oradan uzaklaşır. Oysa insan, en eski zamanlardan beri ölülerine mezar yapar. Öyleyse, alet kullanımı ya da dilin icadından da öte; insanı insan yapan cenaze töreni uygulamasıdır. Bu törenler medeniyetlere göre farklılık gösterir. Çoğu yerde,
 yakın zamana kadar ölüleri gömme geleneği yaygınken, şimdilerde gün geçtikçe daha fazla insan Hindular tarafından binlerce yıldır uygulanan bir yöntem olan yakılmayı tercih ediyor. Bir zamanlar Mısırlılar tarafından inşa edilmiş olan büyük piramitlerin de, kral firavunlarının mumyalanmış bedenlerinin bulunduğu mezarlar olduğunu biliyoruz. ss.19-20

Görüyoruz ki, hayvanların aksine insanlar, yaşayan her şeyin ölmesini buyuran doğanın kanuna boyun eğmeyi reddederler. Bu şekilde ölülerle aralarında bir bağ kurmayı denerler. Bu nedenle de, ölülere yer ayırır, mezarlıklarda onlara mezar yeri kurar ya da küllerini vazolarda titizlikle korurlar. Bu törenlerin amacı, hayatta olanların, artık fiziksel olarak orada olmayan ölülerle bir bağ kurmasını sağlamaktır. Elbette ölüler bize yanıt veremez, ancak onlarla düşüncelerimizde diyaloglar kurmaya devam edebilir, (s. 20) böylece onlarla ruhsal bir ilişki sürdürebiliriz. Bu da, sevdiği birini kaybeden bir kimsenin ona kafasında ve belleğinde yer ayırması, dolayısıyla onun yasını tutması anlamına gelir. 

İnsanlar topluluk halinde yaşarlar, onları bir araya getiren bağı kuran da kolektif bellektir. Çünkü insanlar sadece çağdaşlarıyla, yani onlarla aynı zamanda hayatta olanlarla beraber yaşamaz; aynı zamanda ölülerle, onlardan önce yaşayıp onlara bilgilerinin bir kısmını aktarmış olanlarla da yaşarlar. Kültür, bilginin ve topluluğun hep yararını gözeten, gelecek kuşaklara uzanan yöntemlerin aktarımı üzerine kuruludur. Kişi, bu kültürü kendinden önce gelenlerden edinir, kendinden sonra gelenlere aktarır. Yani, kültür kişinin ölümünden sonra varlığını sürdürmeye devam eder ve gelecek kuşaklarda etkinliğini sürdürür. Eski uygarlıklarda, tanrılar kadar saygı duyulan atalara gerçek anlamıyla tapınmalar düzenlenirdi. İnsanın yaşamını, hayatta olanların yanında ölülerle de sürdürüyor olması; işte insanın varlığını hayvan yaşamından ayıran budur. ss. 22-23

Kaybedilenin ardından tutulan yas, ölümü hem kabullenmek hem de reddetmek anlamına gelir. Kabullenmektir, çünkü ölenleri artık göremeyeceğimiz, duyamayacağınız ya da onlara dokunamayacağımızdan ötürü aramızdaki bağın bozulduğunu, dolayısıyla aynı ilişkileri sürdürmeyeceğimize kabul ederiz. Aynı zamanda da reddetmektir, çünkü her şeye rağmen hafıza yoluyla onlarla ilişkide kalmaya da devam ederiz. Tarihçi ve antropologların çalışmaları sonucunda, eski toplumlarda yaşayan insanların ölülerin onların yanında görünmez bir hayat sürmeye devam ettiğini varsaydığı ortaya çıkmıştır. Onlara göre ölüler, yaşayanların süregelen varoluşlarına müdahale etmeyi asla kesmezlerdi. Ölüler ve yaşayanlar arasındaki ayrım günümüz toplumlarındaki kadar kesin değildi. Böyle toplumlarda yaşayan insanların bulunduğu dünyayı hayal edemeyişimizin bu denli zor olmasının da nedeni budur. Diğer taraftan, bugün de bu gibi toplumlarla karşılaşmak mümkün. ss. 23-24 

Bildiğimiz gibi modern yaşamın kendini gezegendeki tüm insanlara dayatması nedeniyle, bu toplumların nesli tükenmek üzere. 

İnsanlık yaşayanlardan çok ölülerden oluştur oluşur. Auguste Comte

Ancak onlar, hayatta olanlar arasında ölülerin varlığına inandıkları için, görünmeze bağlı kalırlar. Biz modernler ise, kendimizi yalnızca görünenle kısıtlıyor, sınırlıyor ve yalnızca duyu organlarımızla algılayabildiğimizin varlığına inanıyoruz. Bu nedenle de görünmez ile olan bu gündelik bağı anlayamıyoruz. Yine de, hafıza yetisine sahip olan canlılar olduğumuzdan dolayı ölüler bizimle sürekli ilişkide kalırlar. Bu bakımdan diyebiliriz ki, en azından belleğimizde onların hatıralarına yer verebilmeyi sürdürdüğümüz sürece, bizim aracılığınızla yaşamaya devam ederler. 

Dünyada beni şaşırtan şeylerin en garibi 
İnsanlar bilirler ister istemez öleceklerini
Son günün ne zaman gelecekse geleceğini 
Yine de korkarlar ölümden

William Shakespeare

Ölümden Sonra Yaşam Var Mıdır?

Eski toplumlarda, modern toplumlarda olanın aksine, ölüm hayatın bir parçası olarak kabul edilir. Bu da, bugün dahi Doğu'da rastladığımız reenkarnasyon (ruh göçü) inancını açıklar. Ölüm, bir kişinin sonsuza dek yok oluşu olarak görülmez. Ölmüş olanın ruhu başka bir bedene yerleşerek, yeni bir hayat yaşamak üzere yeniden dünyaya gelebilir. Hepsi, devamlı başa saran bir yeniden başlayıştır. Ölüm, yeniden doğumun ve yeni bir yaşam döngüsünün başlangıcından başka bir şey değildir. Reenkarnasyon inancı ile anlamsız gibi görünene, anlaşılması imkansız ölüme bir anlam yüklemek mümkündür. s. 29

İşte bu yüzden ölümü son değil bir geçiş olarak görme eğilimimiz vardır. Aslında ölümden bahsetmek için gitmek, ayrılmak gelen ''göçmek'' kelimesi de kullanırız. Böylelikle ölüm her şeyin sonu olarak değil de, geri dönüşü mümkün olan basit bir yolculuğa çıkmak olarak düşünülür. Bu açıdan bakıldığında, bir parçamız aynı dünyada farklı bir formda varlığını sürdürmeye devam ettiğine göre, ölüm göreceli bir şey gibi görünür. 

Bunun dışında, Antik Yunanlılar da ölümden sonra yaşamın başka bir şekilde temsil edildiğini görürüz. Onlar için öbür dünya, Odysseia'da betimlenen iç karartıcı bir karanlık gölgeler krallığıdır. Odysseia'da, büyük Yunan kahramanı Akhilleus, Odysseus'a bu yeraltı dünyasında kral olmaktansa, dünya üzerinde sefil bir köle halinde sürünmeyi tercih ettiğini söyler. Akhilleus'un bu kanaati, Yunanlıların ölümlü dünyayı öbür dünyadan daha güzel gördüklerini gösterir. Aynı durum, hala yoğun Hıristiyan kültürünün şekillendirdiği bir dünyada yaşayan bizler için geçerli değil. ss. 30-31

Çünkü Hristiyanlıkla birlikte öbür dünya hakkında bambaşka bir düşünce ortaya çıkmıştır. Hristiyanlar için öbür dünya yeniden doğanların, yani ölümden sonra yeni bir yaşama kavuşanların krallığıdır. Yunanlılarınkine çok az benzeyen bu öbür dünyada, (Hristiyanlar) Tanrı tarafından erdemli ve doğru olanlara vaadedilen sonsuz yaşama sahip olurlar. s. 31 

Hristiyanlık asıl ve sonsuz yaşamın, ölümlü yaşam olmadığını, öbür dünyada sürdüreceğimiz yaşam olduğunu kabul eder. İncil'in açıkladığı gibi, tüm zamanın sonunda herkesin hesap vermesi gereken mahşer günü gelecek. Bu demektir ki, Tanrı'nın krallığı'na girmeyi sağlayacak olan günahların affını hak etmek için her Hıristiyan'ın şimdiki hayattan itibaren çalışmaya başlaması gerekir. Böylece İsa'nın İncil'deki ''Hıristiyanların tanrısı, ölülerin değil yaşayanların tanrısıdır'' açıklamasını ve havarilerinden birine ölülerin ölüleri görmesine izin vermesini tavsiye eden sözlerini anlıyoruz. Çünkü tek önemli olan, sonsuz yaşamdır. s. 32 

Hıristiyanlığın yaymak istediğim mesaj açıktır: Ölüm İsa tarafından yenilmiştir, çarmıha gerilme ve öncesindeki umutsuzluk sırasında tüm insanların tanıdığı ölüm korkusundan geçmiştir. Ancak üç gün sonra ölülerin arasından hayata geri dönerek bunun üstesinden gelmiştir. Tanrı'nın, çarmıha gerilmiş İsa da gördüğü Hıristiyan'ın gücüdür ve ölümü ölerek yenmeyi başaran da kendini ölümün ellerine teslim ederek, hayata geri dönmenin sevincine erişir. 

Hıristiyanlıkta, insan için ölümün ne olduğuna dair derin bir anlayış ve durumu hafifletmenin yollarını buluruz. Çünkü ölüm yalnızca bir geçiş ve gerçek hayata, sonsuz bir yaşama ulaşımı sağlayan bir sınav olarak görülür. İnancı olan insan böylelikle insanlık halinin trajik yönünü oluşturan şeyden kaçmayı başarır. Aslında ölümden sonra yaşam olup olmadığını bilmemizin hiçbir yolu yoktur. s.33

Burada trajik kelimesini kullanıyorum çünkü felsefenin doğum yeri olan Yunanistan'da trajediyi temsil eden, kahramanın hakkında bir şey bilmediği ama herkese bahşedilmiş olan kadere karşı verdiği savaştır. 

Sofokles'in en güzel tıraş liderlerinden biri olan Antigone'da, çeşitli yenilikler icat etme becerisine sahip olan fakat bu yaratıcılık kapasitesine rağmen önemli bir noktada, yani ölüm karşısında çare bulamadığı için başarısız olan insanın en doğru temsiliyle karşılaşırız. 

Yani Sofokles ölümün çaresi olmadığını ve yaşamın anlamı olup olmadığını asla öğrenemeden, yalnızca kendine sorular sorabilen insanın kaçınılmaz sonunun bile yine ölüm olduğunu doğrular. ss. 34-35 

Ama kendine yaşamın anlamı hakkında kesin yanıtlarına ulaşamadığı sorular soran bu insan, tam olarak filozoftur. Bilgeliği seven, fakat ona sahip olamayan filozof. Çünkü durum böyle olsaydı, o sıradan bir insan değil tanrı olurdu. s. 36 

Ne mucizeler var ama hiçbiri insandan daha mucizevi değil her şeye karşı hazırlıklı olduğunu sanan insan geleceğin ona sunduklarını karşı hazırlıksızdır ölümden kaçabilmek gibi bir sevinci yaşayamaz ölüm tedavisi hayal bile edilememiş uzun süreli bir hastalıktır. Sofokles

Zorluk ölümden kaçmakta değil dostlar, ondan daha hızlı koşan haksızlıktan kaçmakta. Sokrates

Öleceğimiz Fikrine Alışabilir Miyiz?

Dinlerin, özellikle de her şeyin ölümle sonlanamayacağını düşünen Hıristiyanlığın aksine, felsefe insanı ölüme hazırlamayı kendine görev edinir. Sokrates'in, öğrencisi Plato'nun yazdığı hocasının yaşamının son anlarını anlatan diyalog Paidon'da bunu açıklar. Sokrates ruhunun ölümsüz olup olmadığını veya yaşam bedenini terk ettiğinde ruhun varlığını sürdürmeye devam edip etmeyeceğini bilmediğini kabul eder. Filozofu diğer insanlardan ayıran onun ölümden korkmamasıdır. Onun için önemli olan bedenin değil düşüncenin yaşamıdır. Düşündüğüm zaman, diğer şeyler arasında kalan bedenimi orada terk etmiş gibi hissederken, zihnim gerçeklikle bağları koparmış, tüm özgürlüğüyle ilerlemektedir. Platon'dan beri, bedeni küçük gören ve zihni yücelten filozofların fazla sayıda olması şaşırtıcı değildir. Düşünce onları görünür ve algılanabilir evrenle bağlantısı olmayan gerçeklik dışı başka bir dünyaya çekmiştir. ss. 39-40

Platon'u en çok endişelendiren bu yaşamı terketmek, ölmek değil, tam tersi bedene ya da algılanabilene büyük bir bağlılık içinde yaşamaktır. Ona göre, filozofun yapması gereken, yaşamı boyunca kendisini bedeninden vazgeçmeye alıştırmaktır. Yine de Platon ruhun ölümsüz olduğunu kabul etmez, çünkü o filozoftur ve filozoflar hiçbir şeyi koşulsuzca kabul etmez, aksine durmadan her şeyi sorgulamaya devam ederler. Platon, ölümsüzlük hakkında bahse girmemizin, yani ruhumuzun ölümsüzmüş gibi yaşamamızın isabetli olacağını, çünkü her şekilde kazanan olacağımızı söyler. Eğer ruhumuz ölümlüyse, o zaman haklı çıkmış oluruz, eğer değilse en azından ne pahasına olursa olsun bedeni zevklerin arayışında olmadan hayatımızı sürdürmüşüz demektir. Bu durumda sanki Platon bize şöyle der: ''Ölüm hakkında korkmanız gereken hiçbir şey yok, çünkü, her halükarda, ölümden sonra bir hayat olduğuna dair bahse girmenizde fayda vardır. Size söz veremem ama inansanız iyi olur. Sizin için gerçek tehlike ölüm değil, aksine bedenin aşırılıklarına katılmanızdır.'' 

Gerçek filozofların kendilerini ölüme hazırladıkları bütün insanlar için de ölümden en az onların korktukları Doğrudur şimdi Söyleyeceklerim den sonra Bunun üzerinde kendin bir düşün filozoflar gerçekten beden enden tiksiniyorlarsa bu an gelip çatınca korkmaları İsyan etmeleri mantıksızlık olmaz mı bütün ömürleri boyunca istedikleri şeye varır varmaz bulacaklarını unuttukları yere Neşe ile gitmemek saçma değil de nedir? Platon

Bu, Platon felsefesinin bize verdiği sert ve dünya nimetlerinden uzak, münzevice bir derstir. 

Epiküros da aynı şekilde, filozofun ölümden korkmaması gerektiğini düşünür, çünkü daha önce de söylenildiği gibi ölüm bizim için gerçek değildir. Aynı nedenle, bizim zamanımıza daha yakın başka bir filozof olan Spinoza, duygularının öne çıkmasına izin vermeyen ve yalnızca mantığın sesini dinleyen filozofun, ölümden korkmadığını ve ölüm hakkında düşünmeye ihtiyaç duymadığını söyler. 

Peki ya ölüm fikrini aklımızdan bu kadar kolayca çıkarabilir miyiz? Bir gün öleceğiz düşüncesiyle bizi ele geçiren bu korkuyu yenmek gerçekten mümkün müdür? Rönesans dönemi Fransız düşünür ve yazarı Montaigne da buna inanmak ister. 

Özgür bir insan ölümü her şeyden daha az düşünür ve onun bilgeliği ölüme değil yaşama kafa yormasındadır. Spinoza

Bu nedenledir, ''Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir'' der. Çünkü Platon'un istediğinin aksine, düşüncenin sonsuz yaşamını ölümlü yaşama tercih ederek ölümden kaçmaya başlamaktansa; bizim için kaçınılmaz bir son olan ölümle barışmamız gerekir. Epikuros'un yaptığı gibi Montaigne de bizi aslında yalnızca hayali bir korku olan ölüm korkusuna karşı savaşmaya çağırır. Hayali çünkü ben hayatta olduğum sürece, ölüm burada değil demektir. s 47

Ölüm fikrinden kurtulmanızı tavsiye eden Spinoza'nın aksine Montaigne için ölüm fikrini her zaman aklımızda tutmak söz konusudur. Ölüme alışmamız artık onun içimizde korku uyandırmamasını sağlayacak şekilde; acele etmeden, evcilleştirmeye çalıştığımız bir hayvana yaptığımız gibi, onunla bağlar kurarak, suyuna giderek ''ölümü evcilleştirmemiz'' gerektiğini söyler. Mountaigne ölüm düşüncesinin ömrümüz boyunca bizi takip ettiğini ve bu nedenle onunla olan ilişkinizi değiştirebilmemiz gerektiğini bilir. Sonuç olarak, bizi ölümü farklı şekilde görmeye, içimize saldığı  dehşetin dışında, ölümün iyi yüzünü keşfetmeye davet eder.

Ölümün Gerçek Yüzü

İnsanlar her zaman ölümsüz olmayı arzulanmış ve her zaman ölümü bir sınır, bir çeşit kusur olarak görmüşlerdir. Bu nedenle de başka bir yaşam aramış; dinlerin vaadettiği gibi, ölümün ötesinde bulabilecekleri ölümsüz bir yaşam peşinde olmuşlardır. Filozoflara gelince, onlar ya içimizde ölümsüz olana, yani, düşünceye önem vermemiz gerektiğini öğreterek ya da ölümlü olduğumuz fikrine kendimizi alıştırmamızı öğütleyerek bizi ölümle barıştırmaya çalışmışlardır. Peki ya ölümümüzün kaçınılmaz olduğuna ilişkin bu basit tespitle yetinebilir miyiz? Kendimizi bu fikre veya kendi ölümümüzü diğer gerçekler gibi soğukkanlılıkla kabul etmeye hiçbir zaman alıştıramaz mıyız? s. 49 

Ölümle, kendi ölümümüzle olan bağımız, mantığa başvurmalara ve tüm evcilleştirme denemelerine rağmen, dehşet verici sürdürür. Filozoftan istediği gibi, mantığın ölüm karşısında üstün gelmesine şüpheyle yaklaşabiliriz. Bu, ölüm düşüncesinden kaçmaya kendimize zorlamamıza ve ölüm bizim için kelimenin tam anlamıyla dünyanın sonu olsa da, onu dünyada gerçekleşecek bir etkinlik olarak görmeye çalışmamıza bir açıklama getirir.

Aslında ölümü kabullenme kapasitemiz hakkında, ölüm bazı yaşlar için ^^normal'' diğerleri için  ''anormal''miş gibi, kendi kendimize fikirler yaratırız. Gerçekteyse hangi yaşta olursa olsun, insanın ölümü her zaman çok erkendir. s. 50

Bu konuda insan ve hayvan arasında büyük bir fark bulunur. Hayvan yaşamın kendisinin ona verdiği bir amacı kovalar. Bu da üreyerek türünün devamını sağlamaktır. Bazı hayvan türlerinde, ölümün döllenmeden hemen sonra gerçekleştiğini biliyoruz. Bu da gösteriyor ki söz konusu hayvan kendine verilen görevi yerine getirmiş ve yaşamın amacına ulaşmıştır. Fakat insanlarda, bir kişinin, varlığının amacına tam anlamıyla ulaştığını söylemek kesinlikle imkânsızdır. İnsanoğlu her yaşta ilerleme gösterme kapasitesine sahiptir ve kendini sürekli yeni görevlere adaması mümkündür. Ancak hayvanın gerçek bir tarihi yoktur, çünkü onun yaşamı ait olduğu türün tüm bireyleri için aynı olan yazgının tekrarlanmasından başka bir şey değildir. s. 52

Şu bir gerçektir ki, bir çocuğun ya da gencin ölümü bize dayanılmaz bir felaket, büyük bir haksızlık gibi gelir. Çünkü imkânlarının gerçekleşmeye henüz zaman bulamadığı bir varoluşa gereğinden önce gelen bu ani sonun bilincine acı bir şekilde varırız. Ancak ölüm, her yaşta, asla gerçekleşmeyecek olan olasılıklar toplamına son veren keskin bir baltadır. Bu nedenledir ki Yunan ve Romalılar ölümü kutsal varlık özelliklerine sahip, ölüm ipini kesen Mireleri (Roma mitolojisinde Parcae) kader tanrıçası olarak düşünmüşlerdir. Ölüm deyince gözümüzün önüne getirebileceğimiz tüm imgelerden en baskın olanı, elindeki tırpanıyla canlar alan korkunç suratlı bir kadındır. s. 53

Bütün ölümler esasen zamansız ve erkendir. Çünkü insan her yaşta üretme, kendini amaçlar edinme, yeni planlar yapmak kapasitesine sahiptir. İşte bu yüzden insan her zaman yapmayı tasarladıklarını sonuca vardıramadan önce ölür. 

Ölüm, doğumla birlikte, üzerinde katiyen hiçbir kontrolümüzün olmadığı tek olaydır. Ölümümü ''ilerletebilir'' ya da ''geciktirilebilirim''. Örneğin iyice düşünülmemiş riskler aldığımda ölümün işini kolaylaştırabilirim. Ancak, kelimenin gerçek anlamıyla ölüp ölmemeyi ''seçemem''. Ayrıca, eğer onu ölümden tamamen kurtarmayı kastediyorsak başka biri için ölmeyi de seçemem. Yalnızca, örneğin  onun için fedakarlıklar yaparak, onun ölümünü geciktirebilirim. İnsanoğlu ne kendisine ne de başka bir canlıya gerçek anlamıyla ölüm ''verme'' kapasitesine sahiptir, çünkü kendisi de her şekilde bir gün ölmek zorundadır. Yalnızca günlerini kısaltma ya da uzatma, ölüm saatini öne alma ya da geciktirme gücüne sahiptir. ss. 54-55 

Peki ölüm bizim için kaçamayacağımız bir sonun yüzünü temsil ediyorsa, bu yüz illa korkunç olmak zorunda mıdır? Buradaysa, sonsuza kadar devam edecek bir yaşamın nasıl olacağı sorusuna kafa yormak gerekir. İnsanoğlu sonsuzluğu arzular, fakat ona ben yanabilir miydi? Sürekli olarak tekrarlanan şeyleri görmekten bir süre sonra sıkılmaz mıydı? Bizim için önemli olan olaylar, hayatımız boyunca sadece bir kere gerçekleşenler değil midir? Yaşam bir öykü gibidir: Başı olduğu gibi sonu da olması gerekir. Aslında insan tam olarak da kısa bir zaman diliminde yaşadığı için hayatı anlam kazanmıyor mu?  s. 55

Ben her zaman burada, dünyada değildim, doğduğum gün bu dünyaya girişimi yaptım. Bu demek oluyor ki arkamda benim yaşamadığım bir geçmişim derinliği bulunur. Aynı şekilde de ölümümden sonra önümde yaşayamayacağım bir geleceğin enginliği bulunacaktır. Fakat yoğun ve ölümünün oluşturduğu bu iki sınırın arasında uzanan benim yaşamımın kapladığı alandır. Yaşamak için doğmak gerektiği gibi ölmek de gerekir. İşte burada, ölümün yüz buruşturmayan, farklı bir yüzünü keşfetmek mümkün olur. Bundan böyle farklı şekilde düşünmek gerekir. İçimizdeki ölüm korkusunu üstesinden gelmenin tek sırrının bu olup olmadığını kendimize sormalıyız: Hayatı dolu dolu yaşamak için belki de bir gün öleceğimizi kabul etmemiz gerekir. s. 57

Kaynak: Françoise Dastur, İnsanlar Neden Ölür? Çev. Cemre Kireç, Doruk Yayınları, 2021

 

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...