Saturday, 27 February 2021

Fazlur Rahman'la İslam'ı Yeniden Düşünmek

Fazlur Rahman'la İslam'ı Yeniden Düşünmek

Fazlur Rahman'a göre İslam'ın bugünkü yorumu sadece İslam'ın canlılığını göstermekle kalmayacak, modernitenin evren görüşü ve hayat tarzına da alternatif oluşturacaktır. Zira ona göre, evvelce ifade ettiğimiz gibi, "dünya İslam'a muhtaçtır." Ama geleneksel İslam, bu seçeneği sunamamaktadır.

*

Fazlur Rahman'ın Modernity 'deki çağrısı şu idi: Kur'an'a dayalı bir metafiziğin sistematik şekilde inşası; yani bugün için kapsamlı bir dünya görüşünün oluşturulması gerekir.

*

Fazlur Rahman'a göre, Kur'an'ı parçacı, keyfi ve yüzeysel anlama, modern zamanlarda daha da kötüye gitmiştir.

Onlar Metn'e dayanmadıklarını kabul etmezler ve ayet delilleri de getirirler; sıkıntı da bu 'ayet getirme' de çıkmaktadır. Çünkü onlar Kur'an'da kendi aradıklarına uygun düşen ya da düşer gibi görünen ayetleri hem özel bağlamlarından, hem de metnin genel bağlamından soyutlayarak çıkarımlarda bulunmuş ve bulunmaktadırlar.

*
Gelenekteki ve bugünkü yorumcular bizzat metin tahlilinde yöntem hatasına düşmüşler, Kur'an'ın bir bütün olarak, muhtelif konularda, bizzat "kendisinin ne söylediğini" tespitten ziyade, öznel 'fikri inşalarını' metne yüklemişlerdir.

*

Kur'an'ı, geleneğin yaptığı gibi lafızcı, parçacı bir yüzeysellikle ve cansız bir katılıkla ele almak, Arberry'nin ifadesiyle "Onun narin kanatlarını rüzgara kırdırmak." demektir.

*

Kur'an'ı bir bütün olarak anlama yolunda hemen hiçbir adım atılmamıştır; aynı zamanda, zamanın geçmesi, farklı bakış açılarının ve önyargıların ortaya çıkması, çoğalması ve katılaşması ile birlikte öznel yorumlar daha da çoğalmıştır.

*

Fazlur Rahman'a göre, eğer Müslümanlar anlama sorununu hallettikten sonra kendi değerler dünyasını yeniden inşa edip, anlam sorununu çözebilirlerse, bütün dünya için yeni bir evren inşa edebileceklerdir.

*

14 Ağustos  1947'de bağımsız İslam ülkesi Pakistan (temiz insanlar ülkesi) doğar. Yeni ülke ve devlete "temiz insanlar ülkesi" adı verilmesinin, Müslümanların Hindistan'daki durumlarıyla yakın ilgisi vardır. Hindu gelenek, diğer insanlar gibi Müslümanları da 'kirli' görüyordu.

*
Benim amacım dini moderniteden kurtarmak değil, din vasıtasıyla modern insanı kendisinden kurtarmaktır. Buna göre, din, modern zihin için kabul edilebilir ve anlamlı olmalıdır.

*
Hakiki bir dini tecrübenin en önemli özelliği, davranışları değiştirmesidir.

*

Öncelikle, İslam'ın 'bugün' ne istediğini açıkça tartışmak gerekir. İkinci olarak İslam geleneğinde, Kur'an'dan çıkarıldığı düşünülen bütün fikirler ve kurumlar (şeriat) Kur'an'a göre yeniden incelemeye tabi tutulmalıdır. Bunlar için ise, Kur'an'ın sistematik ve kapsamlı bir yorumunun yapılması gerekir.
Yapılması gereken şey, "Kur'an'ın mesajını anlamak ve yorumlamak için sağlam bir yöntemin kullanılmasıdır".

*
Aslında Sünni gelenekte de tefekkür derinliğine sahip olan insanlar vardı; ancak tamamen Kur'an'a dayanan sistematik, tutarlı ve kapsamlı bir metafıziksel düşünce ortaya koyma gayretine hiçbir zaman girişilmemiştir.

*
Fazlur Rahman'ın, Mirac yorumuna bakılırsa, aşağıdaki "Ruh iner, indirilir; Peygamber'in kalbine gelir, girer" gibi ifadeleri -bize öyle geliyor ki- Peygamber Ruh'u alır, içselleştirir, özümser, kendine maleder, şeklinde anlamak lazım gelir.

Adil Çiftçi - Fazlur Rahman'la İslam'ı Yeniden Düşünmek

Not: Mirac tam tersine bir yöntemle Peygamber'i Allah'a çıkarır, yüzyüze görüştürür, buyrukları öyle alır. Bu durumda vahiy vahiy olmaktan çıkmıştır. Vahiy: bir mesajı/bildiriyi gizlice muhataba iletmektir. Bu anlamda vahiy vahiy olmaktan çıkmıştır.
Bu yeni vahiy çeşidi Kur'an'ın ''kalbe'' indirildi (nüzul, inzâl) dediğin tam tersi olduğu gibi (urûc, mirac), bu yeni vahiy biçimi tam tersi bir dinin oluşturulmasının kapısı olmuştur: İndirilen din, uydurulan din.
Uydurulan din, kendine yeni bir yöntem seçmiştir: Mirac (urûc). Halbuki Kur'an meleklerin urûc'undan bahseden, insanların değil.

***

Kur'an'a göre insan tabiatı hakkındaki temel gerçek, onun zihni-ahlaki hayatının  sınırlarını oluşturan bazı zıt kutuplar arasında denge sağlanmadıkça bu hedefin gerçekleşemeyeceğidir.

*
Çünkü dua ve sabır 'ben'i güçlendirir ve böylece korku, vesvese ve aldanışların zihni paslandırıcı ve zayıflatıcı etkilerine karşı korur.

*
Peygamber bütün bu kişisel vasıflarına, sorunlarla yüklü olmasına ve bunlara kafa yormasına  rağmen, elçi olacağını hiçbir zaman ne tahmin etmiştir, ne de  bunun için bilinçli olarak hazırlanmıştır.
"Sana kitabın verileceğini tahmin [bile] etmezdin." (Kasas, 85)

*
Mekkeliler bu yeni toplumu ezemeyip, Yahudilerin yardımlarıyla Peygamber'i arada bir sürükledikleri tartışmalarda da alt edememişler, yeni dini bastıramamışlardır.

*
Mesela "ezeli ilahi belirleme" (determinizm/kader/takdir-i ilahi) öğretisi hayatımızda kural, aksi durum ise istisna olmuştur. Bu öğretinin tüm bilgi ve davranış dünyasındaki etkisi bir bütün olarak toplumun hareketliliğini dumura uğratacak kadar büyük olmuştur.

*

Düşünen Müslümanlara düşen büyük bir sorumluluk vardır: Akide sistemlerini yeni bilgiler ışığında yeniden düşünme (re-cogitate) , yeniden ifade (re-express) ve böylece inançlarını yeniden canlandırma (re-vitalize)

*

İnsan işte bu 'çifte emanet' ile yükümlüdür. Gök ve yerin  taşıyamama korkusuyla reddedip geri çekildikleri, fakat insanın kendi iradesiyle yüklendiği bu emanet 'bilme ve yapma' dır: Bilgi düzeni ahlak düzenine götürmelidir.
Ahlak  düzeni kurmaya matuf olmayan bilimsel çaba; yani sadece  'isimleri bilip' onları ahlaki gayeler için kullanmama, "Kur'an"ın ifadesiyle 'abes'tir, bir oyundur ve dahası tehlikelidir de".
*
Burada insanı diğer varlıklardan ayıran en belirgin özellik açığa çıkar: İsim verme kabiliyeti. Peki, isim verme nedir? O, eşyanın niteliklerini, karşılıklı ilişkilerini ve işleyiş/hareket kanunlarını bulma ya da keşfetme gücü demektir.

*
Kendi  ahlaki duyarlılığı ile toplumunun gayri ahlakiliğinin çelişme  noktasında vahiy vukua gelmiştir.

*
Dünyayı anlamlandırma çabası ve hakkı, bir felsefeye götürdüğü gibi bir ahlaka da götürür: İnsanların anlamlı bir dünyada yaşama ve davranma hakları vardır.

*
Teknoloji ve Kutsal

Teknoloji, insana hayatı düzenlemekte yeni 'teknikler' sunarken insanları daha 'özgür' fertler haline getirir. Bu ise, fertlerin bilincinde kaçınılmaz dönüşümler oluşturur. İnsanlar önce hiçbir şeyin eskisi ile aynı 'olamayabileceğini' düşünerek yeni düşünme ve davranma biçimleri üretir; sonra makineleri kullanmayı, çevrelerini değiştirmeyi ve kendi başlarına yetmeyi öğrenirler. Böylece modern insan, geleneksel otoriteye güvenmeme ve onu sorgulama eğilimindedir; öğrenmiş ve görmüştür ki hayat şartlarını değiştirebilmek mümkündür. Ve bir insan bir defa değiştirme gücünü tecrübe ederse, artık onun, değerleri sorgulamaksızın kabul etmesi çok daha zordur. Bu ise onun, görünüşte en kuvvetli (geleneksel) değerlerin bile işe yararlılığı hususunda ikna edilmesi gereğini doğurur. Aslında Modernite, "Kader'den tercih'e bir geçiştir." O, bir anlamda "Kutsal'ın kayboluşu"dur ya da 'kutsal bilinenlerin kayboluşu... s. 25

*
Peygamber'in, Mekke toplumunun dini, ahlaki ve genel manada toplumsal sorunları ile dertlenen zihni, cevap arama sıkıntılarından birini geçirdiği bir anda 'Allah'ın Ruhu' (Vahiy Ruhu) ile irtibat kurar.

*
İçtenlikle inanıyonım ki, biz Müslümanlar, Kur'ani vizyonu tarihin enkazı altından kaldırma hususunda hem kendimize hem de dünyaya karşı borçluyuz. Zira Kur'an'da gerçek ve ideal yan yanadır.

***

Yahudi ve  Hıristiyanlar arasındaki çekişmenin bir neticesi olarak, 523'te  Yahudiler, dinlerini değiştirmedikleri için Necran Hıristiyanlarını kılıçtan geçirdiler... Bütün Arabistan'da büyük etki yapmış olan bu hadiseden Kur'an'da da bahsedilmiştir (85. Burüc, 4-8).

*
Şuayb, sömürücü ticaret usullerini halkına yasaklayan bir kişi olarak sunulur; bu Hz. Muhammed'in durumuna da denk düşer. Bu ve benzeri sayısız örnek, bize Kur'an'ın tarih ile bağlantısından başka neyi gösterir?

***

Eğer Müslümanlar körü körüne Batı'ya teslim olmadan ya da gözleri bağlı ona sırt çevirmeden bir 'öz-güven' geliştirebilirlerse, en önemli görevleri "gelecek için rehberlik edinmek maksadıyla Kur'an'ı incelemek için sağlam bir yöntem geliştirmek" olacaktır.


*
Kur'an Allah'ın Kelamı'dır; onun merkezi ilgisi insandır; dolayısıyla tarih ile doğrudan bağlantılıdır. Esas ilgi insan olunca, onun 'aklilik', yani anlaşılabilirliğe sahip olması gerekir.

*
Eski ya da yeni bütün yapıp etmeler bir meşruiyete muhtaçtır. Fazlur Rahman için bunun kaynağı Kur'an'dır.
Yapılması gereken şey, İslam'ın temel  değer ve normlarını Kur'an'dan çıkarmak ve onları 'tarihin enkazı' altından kaldırarak canlandırmaktır. Bu değerler tespit  edilip canlandırıldıktan sonra, modern bir yapıya kavuşturulacaktır. Çünkü gerçek devamlılık ve istikrar, bütün yapının  hareket ve değişmeye uyumudur.

*
Eğer dileseydik onları sana açıkça gösterirdik ki görünür/dış işaretlerine bakıp 35 onları kesin olarak teşhis edebilesin: ama [öyle olsa bile,] sen onları seslerinin tonundan 36 mutlaka tanırsın. Ve Allah yaptığınız her şeyi bilir [ey insanlar].
Muhammed Suresi 30. Ayet, Muhammed Esed Meali
35 Lafzen, “... işaretleriyle”: Allah'ın hiç kimseye, başka birinin kalbine veya beynine, görünür/dış işaretler vasıtasıyla olduğunca gibi, berrak bir nüfûz etme özelliği vermediğine işaret.
36 Lafzen, “konuşmasının tonundan (lahn)”: gerçek bir müminin ikiyüzlüleri “görünür/dış bir işaret” (sîmâ) olmadan da tanıyabileceğini gösterir.
*
Biz dileseydik onları sana gösterirdik, sen onları simalarından tanırdın ve onları sözlerinin üslubundan tanırdın. Allah yaptığınız işleri bilir.
Muhammed Suresi 30. Ayet, Süleyman Ateş Meali
*
Tehlikeli oyunlarının tamamen farkında olmasına rağmen, Peygamber'in onu tam olarak 'münafık' sıfatı ile yakalayamamış olması da İbn Ubey'in kendini gizlemedeki başarısına bağlanabilir.

*
Çevresinde yokluk ve yoksulluk içinde debelenenler varken, kimse kendi servetine mutlak hak iddia edemez ve onu istediği gibi harcayamaz. Çünkü "yoksulluk denizinde bolluk adaları oluşamaz.

*
Kur'an'ın insan hakkında en fazla yaptığı eleştiri, onun ya  düşüncesiz, dar görüşlü, bencil, böbürlenen, küçük şeylere  kafası çalışan, başına buyruk olduğu; 'kendini her şeyin ölçüsü veya başı ve sonu gördüğü'; ya da bütün bunlara rağmen hemencecik koyu bir ümitsizliğe, çaresizlik hissine ve  tamamen atalete saplanacak şekilde yalnızlık duygusuna kapıldığıdır.

*
Ahlak  düzeni kurmaya matuf olmayan bilimsel çaba; yani sadece  'isimleri bilip' onları ahlaki gayeler için kullanmama, "Kur'an"ın ifadesiyle 'abes'tir, bir oyundur ve dahası tehlikelidir de". s. 249

*
Ufkumuz, görüşümüzün, düşüncemizin sınırlayıcı çerçevesidir ve 'durduğumuz yer' tarafından belirlenir.

*
İnsanın ne aklına, ne kalbine hitap etmeyen, ve ne de insan için bir değerler sistemi telmih etmeyen bir Tanrı, hiçlikten daha beterdir ve ölmesi daha iyidir.

*
Bilgi, insanlığın bilimsel ve ahlaki gelişimine hizmet  etmelidir. İnsanın bilgi dünyasındaki her büyük değişme dinin temel hakikatlerinin yeni bir yorumunu, yeni bir değerlendirmesini gerektirir.

***

Peygamberlerin önce 'kendi halklarına gönderilişi',  evrenselliğirıin temel taşıdır. Bir peygamber evvela kendi halkının desteğini alıp başarılı olduktan sonra, öğretisi diğer  toplumlara ve zamanlara da teşmil edilebilir.

*

Diyelim ki, irade hürriyeti hakkında Kur'an'ın ne dediğini anlamak istiyoruz. Eğer tek tek ayetlere dayanırsak oradan hem irade hürriyetini, hem de determinizmi çıkarmamız mümkündür; ancak Kur'an'ın iç yapısını bütünüyle göz önünde tuttuğumuzda determinizmi -genel fikir olarak- çıkaramayız.

*

Sonunda, hakikatleri görmezlikten gelmeleri ve ahlaki hedefler yolunda gayret göstermemeleri nedeniyle de artık 'dinletilmekten', 'işittirilmekten' ve 'anlatılmaktan' vazgeçilir. Çünkü "Kendi durumlarını onlar değiştirmedikçe Allah da değiştirmez." (13. Ra'd, 11 ; 8. Enfal, 53).

*

Yani, sık sık 'doğrudan' Allah'a atıfta bulunur görünme, 'hatırlatma' içindir; insan ya 'sahte tanrılar' edinir ya da Tanrı yerine 'başka güçler' koyar. Fakat, O'ndan uzaklaştıktan sonra bile, tövbe ederek varlık/hayat verici ve yol gösterici kaynağa yönelmek isteyenler affedilebilir.

*

Kur'an'dan bu konuda çıkarılacak temel fikir, doğal ve insani bütün olayları yaratan Allah olmakla birlikte, belirli nesnel şartlar yerine gelmedikçe yaratılmadığıdır. Bilhassa insanlar bu şartları üretme, kullanma ve belirli tarzlarda tabiata müdahale etmekle yükümlüdürler: ama neticeyi oluşturan Allah'tır.

*

Bir bilginin bilgi adına layık olabilmesi için  sorumluluk duygusuna hizmet etmesi gerekir. İnsanın ahlaki  bilincine dayanmayan ya da onu geliştirmeyen bilgi, ne yolu,  ne de ışığı gösterir; insanın bozulmasına, kokuşmasına ve  yok olmasına götürür.

*

Mesela, belli bir geçmiş devirde belli bir topluluk tarafından uygulanan bir ekonomik değer, önemini bu sosyo-ekonomik bağlam dışına çıkarmayabilir. Fakat 'ahlaki değerler' için aynı şey söylenemez.

*

Tabiatın ve unsurlarının kendi imkanlarını gerçekleştirdiği her yeni merhalede Yaratıcı veya Takdir Edici ona yeni ihtimaller (possibilities) ve yeni imkanlar (potentialities) verir. Dolayısıyla, biyolojik, ahlaki ve bilimsel 'evrim' fikri -Allah'ın arada kaybedilmemesi şartıyla- İslam tefekkürüne tamamen yabancı değildir.

*

Mekkelilerin melek isteklerinin reddedilmesinden bahsedilmişti. Bağlama bakılırsa, onlar, "görebilecekleri, işitebilecekleri ve belki de oturup konuşabilecekleri bir şey" talep ediyorlardı. Buradan, diyor Fazlur Rahman, meleklerin vahiy temsilcisi olarak dışsal bir hareketle peygamberlere gelmediği sonucunun yanı sıra, onun somut bir varlık da olmadığı çıkar.

*

Hem Allah, hem de insan, hayati bir mesele  olan 'insanın halifeliği' hususunda çok büyük riskler altına  girmiştir.

*

Yesrib'ten bir grup hacı ile de görüştü. Kan davalarından bıkan ve meselelerini çözecek birini arayan Medineliler, Hz. Muhammed'i şehirlerine davet ettiler.

*

Fazlur Rahman bir 'ahlakçı rasyonalist' idi. O , modern dünyada Müslüman olarak kalma ve yaşamaya devam etmek için gerekli olan iyi ve doğru davranışların peşinde idi.

*

Varoluşsal bir buhran (existential moment) dolayısıyla Hira'ya gidip gelmeye başladı. Neleri düşündüğü belli idi. Şaşırmıştı, ne yapacağını bilmiyordu. Allah onu bu 'şaşkınlık' halinde yakalayıverdi; sıktı, daralttı, bunalttı ve ona Vahyin Ruhu'nu bildiren bir 'melek' gönderip, onda bir 'meleke' oluşturdu.

*

Fazlur Rahman'ın bulduğu en özgün nokta ise, vahiy aslında "Allah katında olduğu haliyle" Peygamber'in zihnine gelmişse de -çünkü ancak o takdirde bizzat kendisi elçiliğinden ve onun Allah'ın sözü olduğundan emin olabilirdi-, toplumsal mesaj haline gelişinin, Peygamber'in anlama melekelerinden süzülerek gerçekleşmesidir.

*

Dahası, toplumun kendi normal işleyişi ciddi ahlaki sorunlara yol açmadıkça 'müdahale'de bulunmuyor, 'marufu -toplumda yerleşik iyi davranışları- vahyin bir unsuru haline getiriyordu . Daha doğrusu 'maruf, vahyin bir unsuru haline geliyordu.

*

Onun gayesi ebediyen geçerli olacak 'hukuki hükümler'de bulunmak değil, 'ahlaki yargılar' da bulunmaktır.

*

Başka varlıklara teklif olunup da reddedilen ve insan tarafından iradi olarak kabul edilen 'emanet' budur. Bu emanet, evrenin kanunlarını bulup ona hakim olmak -veya Kur'an'ın deyişiyle 'her şeyin ismini bilmek'- ve bu hakimiyeti insanın ahlaki girişimiyle ahlaka dayalı bir evren düzeni inşaında kullanmaktır.

*

İnsan yeni bilgi üretmede  eşsiz bir güç ve kabiliyete sahip iken "sürekli başarısızlıklarının göründüğü alan ahlak alanıdır". Tevhid ve sosyo-ekonomik adalet insana verilen ahlak düzeni kurma emanet ve sorumluluğunun temel taşıdır.

*

Peki, madem Allah'ın ezeli kelamı, Peygamber'e tamamen bir 'dış varlık' tarafından gelmedi veya getirilmediyse, yani bir bakıma Allah'ın ruhu ile Peygamber'in ruhu bir 'ufuk birleşimine' girdiyse, o aynı zamanda "Peygamber'in sözü" olmaz mı? Fazlur Rahman'ın buna cevabı 'evet'dir ve bunu söyler söylemez de, gördüğümüz gibi, Pakistan'da 'kıyamet kopar!'

*

Sözel vahiy de Peygamber'in zihninde halihazırda var olan kelimeler, ifadeler, deyimler ve hitap tarzlarına bürünür." Bu açıkça şu demektir: Kur'an'ın vahyi, elçilik ile görevlendirilmeden önce Peygamber'in zihninin sahip olduğu 'dilsel yapı' şeklinde kendisini göstermiştir.

Hz. Muhammed'in ahlaki idraki en yüksek noktaya ulaşıp ahlak kanunu ile özdeşleştiğinde lafız vahyin hemen kendisiyle verilir. Bundan dolayı Kur'an lafzen de tamamen ilahidir; fakat Hz. Muhammed'in iç kişiliği ile yakından ilişkilidir ve onun vahiy ile bu ilişkisi bir 'hoparlör' gibi görülemez. İlahi kelam, Peygamber'in kalbine ve Peygamber'in kalbinden akmıştır.

*

Müslümanlar inanç, fıkıh ve maneviyatlarının "Kur'an'a dayandığını"  iddia ediyorlarsa da, Kur'an, geleneksel eğitim kurumlarında hiçbir zaman kendi başına öğretilmeyip, her zaman tefsirler yardımıyla talim edilmişti. Peygamber'in hayatıyla birlikte bizzat  Kur'an'ın kendisini çalışmak bana onun anlamı ve hedefi hakkında yeni bir göıüş ve geleneğimi yeniden değerlendirebilme  imkanı verdi.

*

Fazlur Rahman, yeni bir 'evren şeması', yeni bir 'anlam haritası', yeni bir 'dünya görüşü' inşa etme gayretindedir. Böyle bir 'inşa' ile o çok yönlü bir mukabelede bulunur. Ancak Rippin'in şu ifadesi onun mukabelesinin esas hedefinin ne olduğunu gösterir: Major Themes'de, "Ateizm, materyalizm, agnostisizm ve komünizm karşıtlığı açık bir şekilde kendisini belli eder".

*

Fazlur Rahman'a göre peygamberlik ve vahiy zorunludur.  Allah'ın merhameti ve insanın ahlaki idrak ve davranışının  kısırlığı bunu gerektirir.

*

Hz. Muhammed karakter itibarıyla hırçın ve çok girişken bir insan değildi. Hakikatte onun karakteri hakkında yapılan dikkatli bir inceleme, tabiaten dalgın, düşünceli, içe dönük, utangaç ve çekingen bir şahsiyet yapısı sergiler.

*

Eğer peygamberler mücadele etmeseler ve iç sıkıntılara sahip olmasalardı, başka insanlar için örneklik oluşturamazlardı.

*

(ı) O, Allah'ın Kelamı'dır;  onun muradını bilmek için kendimizi ona yüklemek değil,  onu 'dinlemek' zorundayız; (ıı) gelenek, 'metin okuma'da, yani  sırf dilsel okumada dahi, özellikle Kelami konularda. 'vahşice'  yorumlarda bulunmuştur; öznel mezhebi, felsefi, toplumsal  önyargılarını metne taşımıştır ve bunu daha 'anlama' seviyesinde yapmıştır; 'uygulama' yani "Bugün için ondan ne anlaşılabilir?" seviyesinde değil; zira bu mazur görülebilir.

*

Bütün 'kıssalar' bizzat Peygamber'in karşılaştığı sorunlarla ilişkilidir. Mesela Nuh , toplumun 'önde gelenleri'nin kendisine katılmaları için fakir ve zayıf tabakaları terketme teklifiyle karşılaşır; bu Hz. Muhammed'in de karşılaştığı bir durum idi.

*

Fazlur Rahman'ın amacı da, Allah'ın bugün ve bizimle hala ilgisinin olduğunu ortaya koymaktır.

*

Fazlur Rahman'a göre, geleneksel anlayışın yaptığı temel hata, vahyi. Peygamber'in iç hayatı, yani 'ahlaki' ızdıraplarının ve karşılaştığı soru ve sorunların kendisine verdiği sıkıntılar ile ilişkisiz görmesidir.

*

Yalnız O 'ölçücü'dür (kâdir) ; diğer her şey ölçülmüştür (makdur). Bundan dolayı büyük imkanlara rağmen tabiat 'tanrı' olamaz. İnsan da, bütün yaratıcı bilgi kapasitesine rağmen, 'tanrı' olamaz.

Bundan dolayı kader aynı zamanda 'mutlak güç'ü ihsas eder. Her şey ölçülmüştür; tek ölçücü Allah'tır ve böylece tek emir sahibi de O'dur: her şey emri altındadır.

*

O, varlığa anlam kazandıran 'Yüce Değer'dir; bu 'Değer' evrenin şahitliğiyle yansımakta, insan da sadece, zaten var olanı keşifte O'na yardımcı olmaktadır.

*

Halbuki Kur'an'ın Allah'ı sadece insan ile zihni arasına girmez, aynı zamanda, insan ile insan arasına da girer; zira "üç kişinin bir araya gelmesi yoktur ki, Allah dördüncü [kişi] olmasın."


*

Kur'an'ın genel hayat görüşüne baktığımızda insanlar arasında, cinsiyet, ırk, toplumsal tabakalar açısından hiçbir ontolojik ayırımı genel ilke ya da fikir haline getiremeyiz.

*

"Ben malımı şöyle harcadım, şöyle yaptım." diyerek, "servetlerine dizgin vurulamayacağını sanan" bu sosyal grubun, diğer taraftan, sadece geçim sıkıntılarını hafifletmek için kendilerinden ödünç para ya da mal alan yoksul insanları tam anlamıyla bir sömürme vasıtası haline getirdikleri ve ödenmediği zaman neticesi borçlunun köleleştirilmesine kadar varan bir 'riba' uygulaması vardı.

*

John Voll'a göre Fazlur Rahman bununla "her şeyden evvel, Kur'an'ın hayat görüşünü anlamaya gayret etmek ve onu topluma geçmişte uygulanan bir kanunlar yekunu olarak değil, ahlaki bir ideal olarak tatbik etmeyi kasteder" .

*

Hz. Muhammed'in elçi olarak seçilmesinde birtakım nesnel nedenler vardı. Her şeyden evvel o, ahlak sorunları karşısında son derece yoğun, tabii ve doğuştan bir hassasiyete sahipti. Çok erken yaşta yetim kalması bu hassasiyeti artırmıştı. Diğer yandan, mensup olduğu Kureyş kabilesi Arabistan'ın en güçlüsü idi; önce ona karşı çıktılar. Fakat belliydi ki, Peygamber onları yanına çektiğinde İslam büyük boyutlu bir hareket haline gelecekti ve gelmiştir de.

*

Ahiret olmaksızın, insan anlık yaşama haline düşer ve sadece 'dar görüşlü' olmakla kalmayıp aynı zamanda 'hayvanlar gibi' olur. Bu dünya (ed-dünya) peşinde koşmak halihazıra -buraya ve şimdiye- dalıp gitmenin diğer bir tezahürüdür. Böyle bir hayat görüşüne sahip insanlar düşüncesizdirler (7. A'raf. 179).

*

Artık herkes gerçek haliyle kendini görecek ve teşhis edecektir. O 'an'da "hiç kimseye adaletsiz davranılmayacak" ve "kimsenin hakkı da yenilmeyecektir." (2. Bakara, 281 ; 3. Ali İmran. 25-161 ; 4. Nisa', 49-124) .

*

İnsanın geleceği ise, halihazırdaki davranışlarına göre belirlenecektir. Allah'a ve son yargıya iman olmadıkça insan davranışları kendi kendisini etkisiz hale getirir (self-stultif­ying) . Bundan dolayı bu inançlar temel teşkil ederler.

*

Eğer insan bu hayattaki davranışlarını 'geleceği', yani ahireti, yani aşkın olanı düşünerek yaparsa onun için bir hüküm gününe gerek kalmayabilir; onun için her gün hüküm günüdür". (İşin sonunu, sonucunu düşünerek davranışta bulunmak).

*

Kur'an tamamen dünyayı merkeze alan bu düşünce yapısının yerine,  bu dünyadaki yapıp etmelerin değerlendirileceği bir 'ahiret'  fikri getirecek ve bunu mesajının merkezine yerleştirecekti.

*

Tek tek ayetlerin anlaşılmasında, Kur'an'ın genel kastı da mutlaka göz önünde tutulmalıdır. Fazlur Rahman'a göre bu kasıt ya da hedef, ahlaki temele dayanan bir toplumsal düzen inşası"dır ki, hayatın hiçbir alanında, insanlar arasında, hiçbir 'ontolojik' ayırım gözetmez.

*

Kur'an sürekli olarak insan algısının öznelliği karşısında -bu öznellik ister ferdi ister ırksal-kültürel, isterse dini olsun- uyarılarda bulunur: [Hakikat] sizin [Müslümanların] kuruntularınız değildir; ne de "Ehl-i Kitab'ın" (4. Nisa', 123).

*

Kur'an'a göre insanın en büyük düşmanı, yani en büyük şeytan, onun kendini kandırması ve aldatmasıdır.

O, 'Şeytan olarak' yoluna Adem ile başlamıştır. Bundan dolayı o, Allah karşıtı bir  güç değil, daha ziyade insanı "doğal yolu olan doğru yoldan"  saptırmaya çalışan insan karşıtı bir güçtür.

*

Clifford Geertz'e göre, insan davranışlarının anlamlı olabilmesi için bir gerçeklik anlayışı (dünya görüşü) ve ona tekabül eden bir hissi ve ahlaki duyarlılığa (ethos) ihtiyaç vardır.

*

Kur'an 'bu dünya' peşinde koşanlar "hayvanlar gibidir, hatta daha da yoldan çıkmış; çünkü onlar gafildirler" derken, bu dünyadaki faaliyetleri değil, bu dünyadaki kötü faaliyetleri zemmeder.

*

Fazlur Rahman'ın hermeneutiğinin kendisini götürdüğü ana sonuç, Kur'an'ın belli bir dünya görüşü, kapsamlı ve tutarlı bir mesaj sunduğu idi. Kendi iç bütünlüğü ve tarihsel bağlamı içinde incelenen Kur'an, bir hayat felsefesi telkin etmekteydi. Oradan çıkarılan en temel mesaj, "tevhid ve ahlaka dayalı sosyal, ekonomik toplum düzeni" idi.

*

Fazlur Rahman, geleneksel kaynakların ve fikirlerin 'yanılmazlığını' reddederek bizzat Kur'an'a gidilmesi gerektiğini düşünüyordu.

*

Üyeleri tarafından paylaşılan şümullü bir anlamlar ve değerler çerçevesi olmaksızın bir toplumu bir arada tutmak da imkansızdır.

*

İslam'ın tevhid ile birlikte ortaya koymak istediği en önemli unsur ahlaki bilinç idi. Mevcut toplumsal yapının dağıtılıp, bir ahlak toplumu oluşturulması için bu gerekiyordu; ama zordu. Bundan dolayıdır ki, kendi 'karındaşlarının' savaşan iki tarafta da ölmesinden sonra, bir kadın şairin Peygamber'e "Ey Allah'ın Resulü, senin bu davan o kadar mı ciddi?" demesi boşuna değildi. Bu, bütün temeli kabile dayanışmasına dayanan Arap toplumu için bir 'felaket' idi.

*

Servetin yüce değer kazanması ise, yoksulların ve ihtiyaç sahiplerinin refahıyla ilgilenilmesiyle olur. Aksi takdirde Allah'a inanma ve ibadetler bile sadece riyakarlık olur.

*

Tarihin belli bir devresirıde birtakım sorunlardan dolayı ve o sorunlara bir cevap olarak kendini gösteren bir şey bugün de aynı işlevi görebilirdi. Eğer bunu yapamıyorsa, biz ya geçmişi (bununla Kur'an ve Peygamber de dahil bütün tarih kastediliyor) iyi anlayamadık ya da bugünü.

*

Dolayısıyla, Kur'an'ı anlamak için Mekke'nin hemen İslam öncesi durumuyla birlikte, genel olarak Arabistan'daki dini yapıyı, toplumsal kurumları, ekonomik hayatı, siyasi ilişkileri; Hz. Muhammed'in mensubu olduğu Kureyş'in Araplar arasındaki dini, siyasi ve ekonomik etkisini ve çok genel bir çerçevede Fars-Bizans mücadelesini de bilmek gerekir.

*

Fazlur Rahman'a göre Kur'an'ın tabiat hakkındaki öğretisinin üç temel unsuru vardır:

(ı) , O, bir düzen, bir 'kozmoz'dur;
(ıı) gelişen ve büyüyen canlı bir düzendir;
(ııı) amaçsız bir düzene sahip olmayıp, bir gayeye işaret eder.

*

Kur'an, yedinci asrın soru ve sorunlarını, Peygamber'in zihni vasıtasıyla, bir hedefe işaret edip 'açık uç' bırakarak tekil bildirimlerle o şartlar içinde "yeterince gerçekleştirmiştir" . Öyleyse, ondan bugüne de yön verecek genel ilkeler çıkarmak ve bunu 'nesnel' şekilde yapmak mümkün olacaktır.

*

Özetle, Fazlur Rahman Metn'e -hem kendi iç yapısı itibarıyla hem de 'ortam' itibarıyla- bütünsel ve tarihsel bir yaklaşımı savunur. Bunun yerine getirilmesinin ilk hareketi -ön okumayı da içererek- dört basamakta gerçekleşir:

(ı) "Kur'an nasıl bir kitaptır?" sorusunu sorarak, onun genel kastını anlamak: Tevhide dayalı bir ahlak düzeni.
(ıı) Bugüne geldiğimizde yapacağımız yorumun öznelliğinden kaçınmak için Metnin ortamına gitmek.
(ııı) Hem bu 'geniş ortam', hem de 'özel ortamları' ışığında tek tek ayetlerin kastını anlamak.
(ıv) Bu 'kasıtları' genel fikir ya da ahlaki hedefler şeklinde ayrıştırmak.

*

Çünkü anlamanın sonuçları günümüze tatbik edilip, günümüzün (dini, hukuki, toplumsal, ahlaki, teknolojik, siyasi) sorunlarını Kur'an'ın dünya görüşü ve genel ilkeleri çerçevesinde çözemiyorsa ve bugüne hitap etmiyorsa, ya "Kur'an'ı anlamada başarısız olduk, ya da günümüzü anlamakta".

*

Fikri cihad/cehd Kur'an'ın insana yönelik hedef ve gayelerini ve Kur'an'ın nasıl bir insan ve toplum yaratmak istediğini kavramaktır. "Müslümanlar için tek cihad (the jihad) budur."

*

Müslümanların karşılaştıkları soru ve sorunların cevaplarını taşıdığına inandıkları Kur'an nasıl bir ortamda ve niçin tenzil olunmuştur; bir dil ile vahyedilmesi ve bir ortama cevap olması dolayısıyla anlaşılabilirliğe sahip olan Kitab'ı vahyeden Allah'ın muradı ya da niyeti (meaning/intention) ne idi; bu niyetin gerçekleşmesi için mesaj, mesajın ilk alıcısı (Peygamber) ve ilk muhataplar arasındaki ilişki nasıldı?

*

İnsan, eşya, kendisi ve toplumsallığının yaratıcı ve bilimsel anlayışına sahip olabilmekle (fizik bilimleri, ruhaniyat ve tarih bilimleri) diğer varlıklardan ayrılır. İnsanın yaratılanların en şereflisi olmasının ve meleklerden ona saygı göstermelerinin istenmesinin nedeni budur (2 Bakara, 30-33).

*

Kur'an "Peygamber'in belini kıran yük"ten bahsederken, Peygamber'in zihnini meşgul eden -O zaman ve mekana ait- bazı dini, ahlaki ve toplumsal sorunlar kastediliyordu ; onlar putperestlik ve sosyo-ekonomik eşitsizlikler idi.

*

Cinsiyetler arası eşitsizlik, ırklar arası ayırımcılık, yoksul ve yoksunların gözetilmemesi, hileli ticari faaliyetler, topluma karşı umumi bir sorumsuzluk ve dünyevi faaliyetlerin bizatihi değer kabul edilip, onların götüreceği 'yüce değer'in farkında olmayış, yani 'dünyevilik'. Böyle bir tarihsel ortam içinde nazil olan Kur'an'ın ilk ayetleri açıkça gösterir ki "İslam, Allah, insan ve evren hakkındaki bazı dini, ahlaki fikirlerle desteklenen bir sosyo-ekonomik adalet ve ıslahat hareketi olarak doğmuştur."

*



Kaynak: Adil Çiftçi, Fazlur Rahman'la İslam'ı Yeniden Düşünmek

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...