Wednesday, 24 February 2021

Küresel Yanılgılar - John Gray

 Küresel Yanılgılar - John Gray


Yirminci yüzyıl inanç çağıydı, görünüşe bakılırsa yirmibirinci yüzyıl da öyle olacak. Henüz sona eren yüzyılın büyük bir bölümünde, dünya yeryüzünde cenneti vaad eden militan politik dinlerle yönetildi. Komünizm, evrensel özgürlük ve refah vaad etmişti; ama yalnızca dünya sefalet tarihine yeni bir sayfa açmakla kaldı. Berlin Duvarının yıkılmasından sonra serbest pazar kültü, komünizmin veremediklerini vaad etti. Neo-liberal çağ on yıldan biraz daha uzun sürdü. Ancak Soğuk Savaş sonrası sessizlik, Washington ve New York saldırılarıyla sarsıldı; şimdi ise Amerika'nın dünyaya demokratik kapitalizm getirme teşebbüsü, Irak'ın ölüm tarlalarında can çekişiyor.

Hem komünizm hem de neo-liberalizm, akıl ve bilim diliyle konuşan ama esas olarak inançtan güç alan ve kurtuluş vaad eden hareketlerdir. Görünüşte ölümcül rakip olan bu iki inanç, temelde doktrinsel bir ayrıntı olan insanlığın nihai yetkinliğine evrensel sosyalizm ile mi yoksa global demokratik kapitalizm ile ulaşılır sorusuna verdikleri yanıtla ayrılır. Tıpkı Marx'ın devrimci sosyalizmi gibi, global serbest pazar da tarihin sonunu getirmeyi vaad etmişti. Öngörülebildiği üzere, tarih devam etti; hem de sayfaya eklenen kanlı bir tireyle. s. 9

Aydınlanma ideolojilerinin çoğu gibi komünizm ve neo-liberalizm de takıntılı biçimde sekülerdir. Oysa her iki ideolojinin de yapısını derinden şekillendiren dindir. İnsanlığın tek bir yaşam biçiminde birleşeceği bir geleceğe bakan her iki ideoloji de kökenini yalnızca batı monoteizminde bulunan insan tarihi görüşünden almaktadır. Hıristiyanlığın evrensel kurtuluş vaadinin, siyasi bir evrensel özgürlük projesi biçiminde yeniden belirdiği Aydınlanma dinlerinin yalnızca sonuncularıdır Marksizm ve Serbest Pazar kültü. ss. 9-10

Hıristiyanlık öncesi Avrupanın paganları için tarih, tıpkı doğada olduğu gibi birbirini izleyen bitimsiz döngülerden ibaretti. Batı monoteizminde ise tam tersine -Musevilik, Hıristiyanlık ve bu anlamda Batıya ait olan İslam- kurtuluş tarihin zirvesidir. Musevilik, tüm insanlığın değil, yalnızca Musevilerin kaderiyle ilgiliydi; misyonerlik dürtüsü eksikti. Hıristiyanlığın gelişiyle monoteizm, iddialarında evrenselleşti. Bu gelişme genel olarak ilerleme olarak kabul edilse de, gerçekte modern zamanların militan politik dinlerinin tohumlarını atan bir dönüşümdü.

Aydınlanma düşünürleri kendilerini paganizmin canlandırıcıları olarak kabul ettiler ama kibrin tehlikelerine karşı uyaran pagan anlayışından yoksundular. Birkaç istisna dışında bu bilginler, terk ettiklerini sandıkları inancın daha tuhaf bir versiyonu olan yeni bir öğretinin misyonerleri, yani yeni-Hıristiyanlardı. İlerlemeye duydukları inanç, yalnızca gizem ve doğaüstülükten arındırılmış şekliyle, esasen bir Hıristiyan doktrini olan takdir-i ilahiden ibaretti.

Laik toplumlar, bastırılmış dinler tarafından yönetilir. Bilinçli farkındalıktan gizlenmiş dinsel dürtü, siyaset veya -siyasete olan inanç artık kesinlikle sarsılmış olduğundan- bilim ve teknoloji yoluyla kurtuluş vaad eden bir hayal kılığında geri dönüyor. Yirminci yüzyılın görkemli siyasi projeleri trajedi veya maskaralıkla sonuçlanmış olabilir; ama birçokları siyasetin başaramadıklarını bilimin başaracağı umuduna sarılıyor: onlara göre insanlık geçmişte var olandan daha iyi bir dünya yaratabilir. Bu inanışlarının temelinde ise gerçek inanç değil, daha iyi bir gelecek umudundan vazgeçildiğinde beliriverecek boşluğun korkusu vardır. İlerleme inancı, düşünen sınıfların Prozac'ı haline gelmiştir. s. 10

Bilim için ilerleme bir olgu, etik ve politika için ise boş inançtır. Bilimsel bilginin giderek hızlanan gelişimi, sonu gelmeyen yeni icatları yaratan teknik yenilikleri ateşliyor; geçtiğimiz birkaç yüzyılda insan nüfusunun muazzam artışının ardında da bu gerçek yatıyor. Post-modern düşünürler tarafından gerçekliği ne kadar sorgulansa da, bilimsel ilerleme, tartışmasız bir gerçektir. Yanılsama, bu ilerleyişin insanlık durumunda kökten bir değişime sebep olabileceği inancında yatmaktadır. Etik ve politikadaki kazanımlar kümülatif değildir. Kazanılmış olanlar kaybedilebilir; hatta zaman içinde kaybedileceği muhakkaktır. ss. 10-11

Tarih, insan gelişiminin yükselen eğrisi veya daha iyi bir dünyaya doğru atılan istikrarlı adımlar değildir. Tarih, değişmeyen insan ihtiyaçlarının değişen bilgiyle etkileştiği bitimsiz bir döngüdür. Özgürlük, uzun anarşi ve zorbalık dönemlerini içeren, bir kazanılıp bir kaybedilen bir süreçtir ve bu döngünün bir gün sona ereceğini varsaymak için hiçbir neden yoktur. Aslında, ilerleyen bilimsel bilginin sonucunda artan insan gücünün etkisiyle, bu döngü yalnızca daha fazla şiddet içerecektir.

İlerleme fikrinin özünde, insan yaşamının artan bilgi birikimiyle iyileşeceği inancı yatar. Hata, insan yaşamının iyileştirilebileceğini düşünmek değil; iyileşme sürecinin kümülatif olabileceğini düşünmektir. Bilimin tersine etik ve siyaset, bir neslin öğrendiklerinin gelecek nesillere aktarılabileceği faaliyetler değildir. Tıpkı sanatlar gibi etik ve siyaset de uygulamaya dayalı becerilerdir ve kolaylıkla kaybedilebilirler.

Birçok Aydınlanma düşünürü, tarihin önceki evrelerinde yaşandığı gibi bilimsel ilerlemenin yavaşlayabileceğini veya durabileceğini, sosyal ilerlemenin de buna bağlı olarak duraklayabileceğini kabul etmişlerdir. Ancak bilimin ilerleyişi devam ettiği sürece insan yaşamının iyileşeceğine inanmışlardır. İyileşme hızlı veya düzenli olmasa dahi, bilimsel bilginin büyümesi gibi her yeni ilerlemenin bir öncekine eklenerek çoğalacağı düşünülmüştü. Aydınlanma düşünürlerinin tasavvur edemedikleri ve bugün haleflerinin algılayamadıkları ise bilimsel ilerleme ne kadar hızlanırsa hızlansın insan yaşamının daha da vahşi ve akıl dışı olabileceğidir. s. 11

Bilim artık dünya çapında erişilebilir olduğundan bilginin ilerleyişi durdurulamaz. Tasavvur dahi edemediğimiz global bir kriz hariç, bilimin ilerleyişinin yavaşlaması veya tersine dönmesi söz konusu değil. Oysa etikte ve siyasette hiçbir kazanım geri döndürülemez değildir. İnsanlığın bilgisi artabilir ama hayvansılığı büyük ölçüde aynı kalacaktır. İnsanlar artan bilgilerini birbirlerine ters düşen amaçları -her ne olursa olsun- için kullanırlar. Soykırım ve doğanın yok edilmesi, tıpkı antibiyotikler ve yaşam süresinin uzatılması gibi bilimsel bilginin ürünleridir. Bilim insanın gücünü artırır ama insan yaşamım daha sağduyulu, barış dolu veya medeni yapamadığı gibi insanlığın dünyayı yeniden biçimlendirebilmesini de daha az olanaklı kılar.

İlerleme inancını yanılsama olarak tanımlarken, bu fikri basitçe reddetmeliyiz ya da reddedebiliriz demek istemiyorum. Freud dini yanılsama olarak tanımladığında, tamamıyla yanlış olduğunu veya insanlığın dinsiz yapabileceğini kastetmemişti. Yanılsamalar, sırf hatadan ibaret değildir. Gerçekle ilgisi olmayan nedenlerle sıkı sıkıya bağlandığımız inançlardır. Dine dönmemizin amacı, kainatı açıklamak değil, hayatın anlamını bulmaktır.

İlerleme yanılsamasının olumlu sonuçları da olmuştur. Kaynağı hukuk olan işkencelerin kaldırılması gibi benzersiz toplumsal gelişmelere ilham vermiştir. Buna rağmen bu yanılsamanın artık zararlı bir hal aldığını düşünüyorum. Geçmişte hangi rolü oynamış olursa olsun, ilerleme inancı, sadece bilginin artmasıyla beliren kötülüğün algılanmasına ket vurmaya yarayan bir kendini aldatma mekanizmasına dönüştü. Bunun aksine dini mitoslar, insanlık durumuna ait hakikati içeren şifrelerdir. Tesirli olabilmeleri için yanılsamalara samimi olarak inanılması gerekir; ancak öyle görünüyor ki bugün en ateşli misyonerleri dahi ilerlemenin bir yanılsama olduğundan gizlice kuşkulanmaktadırlar.

Zaten başka nasıl açıklayabiliriz emin oluşlarındaki huzursuzluğu? En azından Pascal'dan beri dini inancın şüpheyle serpildiğini söyleyebiliriz. Oysa seküler hümanizmdeki dogmaların hiçbiri şüpheyle gelişmez. Ciddi sorgulamaya gelemeyecek kadar zayıftırlar çünkü. s. 12

İlerleme fikrini sorgulamaya yeltenen kişi karanlık çağlara dönmeyi arzulamakla suçlanacaktır hemen. Oysa tarihteki en büyük kitlesel cinayetler ilerici rejimler tarafından işlenmişlerdir. Eski moda tiranlar geniş çapta cinayetler işlemiş olabilirler -her ne kadar yakın geçmişte böyle bir şey olmasa da- ama kitlesel modern cinayetlerin belirleyici niteliği insanlık durumunun iyileştirilmesi için yapıldıkları olgusudur. Orta Çağın sonlarında mutluluk dönemini getirme hareketi zaman zaman şiddetli geçse de, şiddet yeni dünyayı biçimlendirecek bir araç olarak görülmemiş, bu görev Tanrı'ya bırakılmıştı. Ruhları kurtarma inancıyla cinayetlerin işlendiği ve eziyetleri yapıldığı Engizisyon döneminde bile cennetin dünyada kurulacağı iddia edilmemişti. Kitlesel cinayet, yalnızca modern çağımızda insanlığı mükemmelleştirme yolu olarak görülmüştür.

Lenin yeni bir 'sosyalist insanlık' kurmaya muktedir olan bir 'ruhların mühendisi' olmakla övünmüştü. Oysa Bolşevik deneyin sonucu eşi görülmemiş bir kitlesel kıyım ve parçalanmış hayatlar oldu. Sovyet Rusya'daki cinayetlerin boyutuyla rekabet edebilen bir tek Maoist Çin, yani başka bir ilerici rejim olmuştur. Naziler, Aydınlanma değerleri olan özgürlük ve toleranstan nefret ediyorlardı; ama Aydınlanma düşünürlerinin insanlık durumunun değiştirilmesi için bilimin kullanılması hedefini paylaşıyorlardı. Lenin gibi Hitler de yeni bir insan tipi yaratmayı düşledi. Nietzsche'nin çocuksu idealini 'bilimsel ırkçılığın' ölümcül zehri ile karıştırarak tarihte eşi benzeri olmayan zalimlikte bir soykırım yaptı.

Henüz sona eren yüzyılın bize verdiği ders, insanların bilimin gücünü yeni bir dünya yaratmak için değil; eskisini bazen hiç umulmadık korkunç biçimlerde yeniden inşa etmek için kullandığıdır. Bu durum, bugün artık unutulmuş ama geçmişte bilinen bir gerçeği kanıtlamaktadır: bilgi bizi özgür kılmaz.

Bilginin özgür kıldığı inancını Yunan felsefesinden miras almış olsak da Kitab-ı Mukaddes'deki Adem ve Havva'nın cennetten kovulma hikayesi gerçeğe daha yakındır. Bilginin artışı beraberinde birçok fayda da getirir; ama bu iyilikler masum değildir. Gücünü artırma vaadiyle insanlığı baştan çıkaran bilgi sonunda onu köleleştirir. s. 13

Çağdaş zamanlarda bilginin günah olabileceği fikrinden daha sapkın başka bir şey olamaz. İnsanlığın bilgi çoğaldıkça ilerlediği inancı, liberal hümanizmin özünü oluşturmaktadır. Birçok bakımdan hümanizm, seküler Hıristiyanlıktan başka bir şey değildir; fakat Hıristiyan geleneğinden gelen, insan doğasının çelişkilerine ve bilginin tutarsızlığına yönelik derin sezgisel kavrayışı bastırmıştır. Aynı zamanda Hıristiyanlığın en kötü hatalarını da sürdürerek ebedileştirmiştir.

Dünyadaki dinler arasında Hıristiyanlık daima en insan merkezli dinlerden biri olmuştur. Hıristiyanlar, insanlığın aşılmaz bir uçurum ile doğal dünyadan ayrıldığına ve diğer canlıların onlara hizmet etmek için var olduklarına inanıyorlar. İnsanlar gibi diğer canlıların da ruhu olduğuna inanan Fransiskenlerin görüşüne göre Kitab-ı Mukaddes'de anlatılan Tanrının insana bahşettiği diğer canlılar üzerindeki üstünlüğü, bu canlılara bakma görevi olarak yorumlanabilir.

Her şeye karşın insanın tüm canlılar üzerinde tartışılmaz değeri olduğu fikri daima Hıristiyanlığın özünü oluşturmuştur; bu inanış en az Hıristiyanlık kadar seküler düşüncenin de merkezinde yer alır. İnsan kişiliğinin dünyadaki tüm değerli şeylerin kaynağı olduğuna yönelik tuhaf görüşün, insanların Tanrı'nın suretine göre yaratıldığını benimseyen bir teolojiden türetildiği düşünüldüğünde ne kadar anlamsız olduğu görülecektir. Buna karşın aynı görüş hümanizmin temelini oluşturur. s. 14

Hümanistler kendilerini hayvani insanın ateşli taraftarları olarak göstermeyi severler. Oysa din de tıpkı cinsellik kadar doğal ve evrensel bir insan güdüsüdür. Entellektüel terimlerle ateizm, Viktoryen dönemlerden kalma bir fosildir. Freud'un terimleriyle ise bir bastırma biçimidir. İnsan yaşamından dini inancı silmeye çalışırken hümanistler aslında en temel insan ihtiyacını bastırırlar. Tıpkı cinsellikte olduğu gibi dini ihtiyaçları bastırmak sonuç vermez. Bastırılan dini güdüler daha sapkın ve grotesk biçimlerde yeniden ortaya çıkarlar; hümanizm örneğinde olduğu gibi. s. 14

İnsanlığa dünya üzerinde hakimiyet verildiğine dair teist inanıştan hala vazgeçilmemiştir. İnsanlığın bilimi kullanarak tüm öteki canlıların tabi olduğu doğa yasalarının ötesine geçebilecekleri, hümanist inancın çatısı altında yeniden yaratılmıştır.

Bilim, tevazuyu öğretir. İnsanlar termodinamik yasalardan kaçamazlar ve Darwin'in doğal seleksiyon teorisinde ilerlemeye yönelik hiçbir ibare yoktur. İnsanların bugünkü sayılarına ulaşmasını sağlayan endüstrileşmedir; öte yandan iklim değişikliğinin temelindeki insani neden de dünya çapındaki endüstrileşmedir ve global ısınma etkileri gezegenin insanlara daha az konuksever olmasına neden olmaktadır. İnsanların yapacağı hiçbir şey yeryüzünün kendi dengesini bulmasını önleyemeyecektir.

Oysa laik düşünürlerin görüşlerine göre doğa yasalarının üstesinden gelinebilir: bilim insanlığı tanrılaştırabilir. Bilimsel amaçlarla canlı hayvanlar üzerinde yapılan uygulamalar bu tutumun yalnızca bir örneğidir.


Liberal hümanizm, bir Hıristiyan mitosunun laik versiyonudur, ama mitosdaki doğruluk süreç içinde kaybedilmiştir. Kitab-ı Mukaddes'te geçen Adem ve Havva'nın cennetten kovulma hikayesi, kötülüğün köklerinin insan hayatından kazınamayacağını göstermektedir. İnsan doğasındaki kötülük tık Günah doktrini'nde ifadesini bulur. Daha iyi bir dünyanın önündeki engel bir yanlışlık veya cehalet değildir. İnsanoğlu barışı ve özgürlüğü özlese de, savaş ve despotluktan aldığı haz da azımsanacak gibi değildir. Hiçbir bilimsel ilerleme insan ihtiyaçlarındaki çelişkileri ortadan kaldıramadığı gibi çelişkilerin artan insan gücü karşısında daha da çoğalmasına neden olur. s. 15

Savaşı planlayanlar için Irak savaşı, ödülü Irak petrolü olan bir reelpolitikti. Onların dışındakiler için ise askeri gücün kullanıldığı ve dünyanın sonunu getirecek bir siyaset biçimiydi. 11 Eylül sonrasında neo-konservatifler Amerikan hükümetinde daha önce hiç sahip olmadıkları bir etki kazandılar. Böylesi radikal ideologlar için Irak'ın işgali, Orta Doğu'nun ve nihayetinde tüm dünyanın Amerikan bakış açısına uygun olarak yeniden biçimlendirilmesi için bir vasıtaydı. s. 16

Günümüzün ironilerinden biri de yeni muhafazakarların -ki Avrupa'ya dair herşeye karşı nefret doludurlar- Avrupa'nın radikal fikirlerinin misyonerleri olduğu gerçeğidir. Fransız Jakobenleri gibi dünyayı yeniden yaratmayı hedefliyorlar ve bu girişimleri için çok kan akıtmaya hazırlar. Lenin gibi dünyayı sonu gelmiş olarak görüyorlar. Onlara göre tarih, acı mücadelelerin kaydından ibarettir, oysa bu anlaşmazlıklar sadece, tek bir yönetim biçiminin tüm dünyaya hakim olacağı yeni bir dünya düzeninin ayak sesleridir.

Geçtiğimiz son yirmi yılda siyasette meydana gelen değişimlerin en çarpıcısı, geçmişte devrimci hareketlerle ve totaliter rejimlerle sınırlı olan bu apokaliptik düşünce yapısının ana akım haline gelmesidir. Komünizmin düşüşüyle naif düşünürler daha septik ve pragmatik bir siyaset türünün yeniden doğacağını umdular. Gerçekte olan ise bir zamanlar Solun simgesi olan apokaliptik düşüncenin Sağ'da kendine yeni bir yer edindiğiydi. s. 16

Teröre dayalı savaş kötülüğün geçiciliğine dair laik inancın başka bir versiyonudur. Bugün rutin olarak terör adı verilen hareketler kısa bir zaman öncesine kadar iktidara karşı ayaklanma veya sivil savaştı ve siyasetin olağan dengesizliğinin parçası olarak kabul ediliyordu. s. 18

Gelecek on yılların sonunda ilerlemeye duyulan huzursuz seküler inanç, radikal İslamın daha iyi bir dünya yaratmaya yönelik şiddetini belirsiz ama saldırgan bir atakla karşılamaya hazırlanıyor.

Hıristiyan bakış açısına göre tarih anlamsız olamaz. Tarih, Tanrı tarafından yazılmış ve büyük bir bölümü hep gizemli kalacak olan bir günah ve kurtuluş hikayesidir. Tarihi dinlerdeki risk, zamana aşırı önem verilirken sonsuzun göz ardı edilmesidir.

Geleneksel Hıristiyanlık -örneğin Augustine'in inancı- takdiri ilahinin insan anlayışına açık olduğunu yadsıyarak bu tehlikeyi engellemenin yolunu aradı . Akılcı bir önlemdi ama Ortaçağ sonlarında saadet çağının geleceğine inananların başlattığı hareketin yükselişini veya Hıristiyanlığın modern zamanların militan politik dinlerine dönüşmesini engelleyemedi.

İlerleme inancını biçimlendirmiş Aydınlanma düşünürleri Hıristiyanlıktaki günah ve kurtuluş inancını Yunan felsefesindeki bilginin özgürleştirdiği düşüncesiyle birleştirmiştir. Plato'da ise bu, aynı zamanlarda Hindistan'da geliştirilene oldukça yakın apaçık gizemli bir felsefedir. Hindular ve Budistler için ise tarih yinelenen bir rüyadır; kurtuluşa ancak zamandan uyanarak ulaşılır. Aydınlanma çağındaki seküler inançlar için bu mistik irfan, bilimsel bilgiye dönüşür; amaç artık bilgelik değil tabiat dünyasını kontrol etmektir. Bütün ilerlemeci inanışların verdiği mesaj, insan
özgürlüğünün ancak artan insan gücü ile sağlanabileceğidir. ss. 19-20

Sıkça söylendiği gibi tarihin belki de hiçbir anlamı yoktur; ama 'biz' ona bir anlam verebiliriz. Oysa buradaki 'biz' insan değil; ve insan türü gezegenin yaşamında geçip giden bir esintiden öte değildir. İlerlemeye inananların, tarihe yükleyebileceklerini tahayyül ettikleri anlam, onların kendi ümit ve korkularının bir ifadesi olup, zamanın akışı içinde yok olup gitmeye mahkumdur.

Şansımız var ki dünya, insan zihninin ürettiği herhangi bir şeye kıyasla daha büyük ve daha dayanıklı. İnsanlar için bilginin artması, belki daha büyük çapta yıkımlarla, bilindik tarihten ibarettir. Dünya için ise yakında sonlanacak bir rüyadan başka bir şey değil.

22 Nisan 2004

Kaynak: John Gray, Küresel Yanılgılar, Çev. Zerrin Koltukçuoğlu, Etkileşim Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2006, İstanbul

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...