Yaratılış Kıssası - Mâtürîdî, Te'vîlâtü'l-Kur'ân
[Hz. Adem ve İnsan Türünün Yaratılışı]
30. "Bilmelisin ki senin Rabb'in meleklere, 'Yeryüzünde ona sahip ve varis olacak birini (halife) yaratacağım' demişti. Melekler de, 'Seni övgü ile yüceltip aşkınlığını dile getiren bizler varken orada bozgunculuğa yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?' diye karşılık verdiler. Bunun üzerine Allah, 'Ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim' buyurdu."
Bakara sûresinde Adem (as) kıssasının içerdiği hususlar ve bu konuda müfessirlerin söylediklerinin anlaşılması noktasında söylenmesi gereken şudur ki bu alanı ilgilendiren bütün hikmetlere isabetle değinildiği, herhangi bir konunun kesinlikle dile getirildiği ve alimlerin yaptıkları yorumların tam bir kavrayış özelliğine sahip bulunduğu hususunda hiçbirimiz kesin bir şehadette bulunmamalıdır. Beşer olarak tasarlayabileceğimiz ve bilgimizin ulaşabileceği nihai nokta ilahi imtihana tabi tutulanların vasıflandırılabileceği özellikler çerçevesi ile sınırlıdır. Gerçi meleklerin her türlü yakışıksız vasıftan münezzeh olduğu tercih edilen bir kanaattir, çünkü Cenab-ı Hak şu beyanları ile meleklere itaat vasfını nisbet etmiştir: " [Melekler] Allah'ın buyurduklarına karşı gelmez ve emredilen her şeyi yerine getirirler" (138), "Müşrikler, 'Rahman [melekleri] evlat edinmiştir' dediler. Haşa! O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar ilahi lütuf ve ihsana mazhar kılınmış kullardır. Melekler O'ndan emir almadan konuşmazlar, onlar sadece O'nun emriyle iş görürler" (139), "Onlar yücelerdeki Rab'lerinden korkarlar ve emrolundukları her şeyi yerine getirirler" (140), "O'nun huzurunda bulunanlar kendisine ibadet etme hususunda ne kibre kapılırlar ne de yorgunluk duyarlar" (141) Ayrıca Resulullah'tan gelen rivayetlerde meleklerin Allah'a itaat BI etme ve sürekli ibadette bulunma nitelikleri açıklanmaktadır. Bir de hiçbir peygamberden meleğin günah işlemekle nitelendirildiğine dair bir nakil gelmemiştir. Bu husus bazı Selef alimlerinden zikredilmiş ve de -yüce Allah'ın melekleri hakkında dil uzatmanın münasebetsizliği bir yana- böyle alimlere cüzi meselelerde muhalefet etmenin hiçbir sakıncası bulunmamaktadır. Yardım Allah'tandır, hatalardan korunma O'nun sayesinde mümkündür.
[Meleklerin Nitelikleri]
Allah Teala meleklerine şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde ona sahip ve varis olacak birini (halife) yaratacağım" demişti. Melekler de, "Seni övgü ile yüceltip aşkınlığını dile getiren bizler varken orada bozgunculuğa yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?" diye karşılık verdiler. Bazı alimler bunun meleklerin bir sürçmesi (zelle) olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü onların yeryüzünde ona sahip ve varis olacak birini (halife) yaratacağım şeklindeki ilahi beyana bu ifadeleri ile karşılık vermeleri münasip değildi; bu üslup sorgulama konumunda olup Allanın fiilini yadırgayan bir eda ile "Biz şöyle şöyle yapmaya hazırken sen bu işi nasıl yaparsın?" manasına gelir. Sözü edilen alimler ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim mealindeki ilahi beyanla da kanaatlerini desteklemek istemişlerdir, bu ifadede, söyleyenin uyarılmasını gerektiren bir nevi bilgisizlik olmasaydı Cenab-ı Hak ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim mukabelesinde bulunmazdı. Kendilerinin bilmediği birçok şeyi Allah'ın bildiği hususu meleklerce malumdu. "Eğer iddianızda samimi iseniz" sözüyle Allanın kendilerini nesnelerin isimlerini söylemekle imtihan etmesi de bu kanaati desteklemektedir. Şayet meleklerden uyarıya maruz kalacakları bir söz çıkmasaydı Cenab-ı Hakk'ın "şunların isimlerini bana bildirin" şeklindeki beyanına "iddianızda haklı iseniz" şartını koşmasının bir anlamı kalmazdı. Şu da var ki bu üslup sitem ve uyarı konumu arzetmektedir.
Bazı alimler şöyle demiştir: Orada bozgunculuğa yol açacak... birini mi yaratacaksın ifadesi İblis'e aittir. Aslında bu sözle karşılık veren İblis'tir, ama ifade çoğul kipinde zikredilmiştir. Dil açısından topluluğu kastederek tek kişiye veya tek kişiyi kastederek topluluğa hitap etmek mümkündür; her ne kadar Allanın hitabı "senin rabbin meleklere... demişti" şeklinde melekler topluluğuna yönelik görülse de, nitekim "bana şunu bildirin" ifadesi de çoğul şeklindedir.
Aslında Allah meleklerin o hususu bilmediklerini biliyor ve bilmedikleri halde bunu kendilerine emretmesi de ihtimal dahilinde bulunmamaktadır. Melekler ille de haber vermeye gayret gösterselerdi gerçeğe aykırı şeyler söyleme durumunda kalacaklardı. Şu halde ayetin içerdiği ilahi beyan meleklerin yaptığı bir hataya mukabil onlara sitem ve uyarı niteliği taşır. Bu telakkiyi destekleyen hususlardan biri de meleklerin Allah'ın öğrettiklerinden başka bir şey bilmediklerini itiraf edişleridir. Cenab-ı Hakk'ın, "Ben göklerin ve yerin sırlarını bilirim" (142) mealindeki beyanı da aynı telakkiyi desteklemektedir; melekler önceden yaptıkları bir gaflet olmasaydı onların bu tür haddini bildirmeye ve uyarıya layık görülmelerinin pek anlamı kalmazdı. Çünkü aziz ve celil olan Allah'ın göklerin ve yerin gaybını bildiği hususu üstün derecedeki melekler şöyle dursun kötü davranışlı kafirlere bile gizli kalan bir şey değildir. Fakat makbul kullar da sürçme ve küçük hatalarından ötürü dikkatleri çekilerek hazan uyarılırlar; "Kafirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının" (143); bir de Resullullah'a (s.a.) hitaben, "Eğer seni kararlı hale getirmeseydik neredeyse onlara az da olsa meyledecektin ve şüphe yok ki o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattıracaktık'' (144), ayrıca meleklere hitaben, "Onlardan biri, 'Ben de O'ndan ayrı bir tanrıyım.' diyecek olursa biz onu cehennemle cezalandırırız" (145) ayetlerinde görüldüğü gibi.
***
Bir kısım alim de var ki meleklerin Ademin yaratılması münasebetiyle Allah Tealaya olan itirazları onların yaptığı bir zelle biçiminde değerlendirmemiştir; aksine Allah kendilerini bundan korumuştur. Buna göre orada bozgunculuğa yol açacak... birini mi yaratacaksın mealindeki sözleri iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi soru tarzında olup Cenab-ı Hak kendilerine ademoğullarının yeryüzünde fesat çıkaracaklarını haber verince onlar da: "Bunu nasıl yapabilirler, halbuki sen onları yarattın, rızıklandırdın ve çeşitli nimetlerle ikramda bulundun; biz ise yaratılışımızı (bu şekilde) gerçekleştirdiğin için seni övgüyle yüceltir, aşkınlığını dile getiririz?" Yahut da şöyle: "insanların aklı kendilerine verilen bunca nimetlere rağmen sana asi olmayı nasıl tasavvur edebilir; biz melekler zümresine gelince, aklımız böyle bir şeyi asla kabul etmez''. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim buyurmuştur. Yani ben ademoğullarını fıtratlarına yerleştirilen birçok şehvete rağmen imtihana tabi tutacağım; beşeri arzular kendilerine baskın geldiğinden çeşitli gafletlere maruz kalıp, düşmanlarının çokluğu ve arzularının baskısı yüzünden daima uyanık ve bilinçli olma hali onlar için zor bir şey olacaktır. Tabi tutuldukları sınav çok çetin olacağından sözü edilen kötülükleri yapabileceklerdir. Buraya kadar anlattığımız yorum Allah'ın kendisine asi olacak kimseleri yaratmasındaki hikmeti hedefleyen soruya karşı verilen bir cevap niteliğindedir. Allah bu cevap meyanında meleklerin bilmediği şeyleri kendisinin bildiğini haber vermiştir. Bu haber veriş, Allah'ın dostlarının yanında düşmanlarının da olacağını açıklama anlamına geldiği gibi O'nun yarattığı kimselerin hiçbirini kendinin bir ihtiyacı veya menfaati için yaratmadığının da açıklaması manasını içerir. Şayet zati ihtiyaç ve menfaatinden dolayı olsaydı emrettiği bir şeye muhalefet edecek kimseyi yaratmazdı. O'nun insanları yaratmasının hikmeti birbirlerine ibret ve öğüt vesilesi olmalarıdır. Bunun sonucunda asilerin cezaya çarptırılması ilkesi başkaları için günahtan çekinme ve öğüt alma vesilesi olur. Ve benzeri başka sonuçlar.
İkinci bir yorum, orada bozgunculuğa yol açacak... birini mi yaratacaksın beyan-ı ilahisinin nefiy değil, ispat konumunda bulunmasıdır. Yani sen bunu yaparsın, çünkü asi olacak kimseleri yaratmakta senin için hiçbir zararın bahis konusu olmadığı gibi itaat edecek kimseleri yaratmakta da herhangi bir menfaatin yoktur. Senin övgüye layık zatın, fiillerinin bu iki amaçtan herhangi birine yönelik olmasından münezzehtir. Sözü edilen ayetin taşıdığı üslup şu ilahi beyana benzemektedir: "Kalplerinde bir hastalık mı var onların, yoksa şüpheye mi sürüklendiler, yahut da Allah ve Resûlü'nün kendilerine haksızlık edeceğinden mi endişe ediyorlar?" (147); bu ayetteki istifham gerçek manada bir istifham olmayıp hastalığın ve şüphenin mevcut olduğu şeklinde ispata yönelik bulunmaktadır. Hz. Ademin yaratılışıyla ilgili ayette şu ihtimali de belirtmek gerekir ki etec'alü lafzındaki istifham edatının (ı) zâid olması mümkündür; "Dün bir adam öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldürmek istiyorsun ?" (148) mealindeki ayetin başında yer alan (e türîdü) lafzındaki elif ile ''Arzı iki günde yaratan Allah'ı inkar mı ediyorsunuz" (149) ayetinde yer alan einneküm lafzındaki elifler gibi. Burada mana (inneküm) (ı) ve (türîdü) şeklindedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet de bu konumdadır.
"Ben sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim" mealindeki ilahi beyanın manası şudur ki Allah meleklere yeryüzünde fesat çıkaracak ademoğullarını haber vermiş, fakat onlara içlerinde bulunacak peygamberleri ve makbul kulları bildirmemiştir. Şüphe yok ki Cenab-ı Hak meleklerin bilmediği hayırlı kulların haberlerini bilmektedir. Bu sebepledir ki meleklerden varlıkların isimlerini söylemelerini talep ettiği sırada onlara Adem'e lütfettiği büyük nimetleri bildirmiş ve isimleri kendisine öğretmek suretiyle onu bir nevi meleklerin peygamberi konumuna getirmiştir. Melekler beşer türü içinde nurdan yaratılmışların muhtaç olacağı bir şeyin bulunabileceğini tasavvur edememişlerdi; o nur ki nesnelerden perdelerin kaldırılması ve onların bütün çıplaklığıyla açığa çıkmasının sebebini teşkil etmektedir. Durum böyle iken melekler ilim elde etmek için kapalılığın ve karanlığın temelini oluşturan toprak ve suyun özünden yaratılmış birine muhtaç olsunlar! Cenab-ı Hak Adem'i yaratmasındaki yöntem sayesinde, meleklere, varlıkları bilip tanıma yolunun yaratılıştan değil Allah'ın lütfu ve keremi olduğunu bildirmek istemiştir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bazı alimler, makbul kullardan öylesi vardır ki isyan konumunda bulunan zelle şöyle dursun günah işlemenin zihne gelmesi sebebiyle bile itaba yani kınamaya müstahak olurlar, demiştir. Onlar derece ve değerlerinin yüksek oluşu sebebiyle günah işlemeseler bile böylesi bir durum sebebiyle kınamaya maruz kalırlar. Nitekim Allah Teala masiyet konumunda olmayan bazı konularda Peygamber'ine (s.a.) itabta bulunmuştur. Şu ayetlerde görüldüğü gibi: Allah seni affetti ya, ama sen doğru söyleyenleri tesbit edip yalancıları belirlemeden onlara niçin izin verdin?" (150); "Günah işlemek suretiyle öz varlıklarına hıyanet eden kimseleri savunma" (151); "Hani Allanın nimet verdiği, senin de iyilik ettiğin kimseye, 'Eşini boşama ve Allana karşı saygılı davran!, diyordun. Ama bunun yanında Allah'ın eninde sonunda açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun" (152). Halbuki Resullullah'ın bu davranışlarında günah teşekkül etmemişti. Allah yine şöyle buyurmuştur: "Ey Peygamber! Allah'ın sana helal kıldığı şeyleri neden kendine haram ediyorsun?" (153), oysaki bu noktada Resul-i Ekrem herhangi bir günah işlememişti. Meleklerin durumu da bunun gibidir.
Alimler meleklerin Adem'in yaratılışına itiraz edişlerinin sebepleri üzerinde fikir beyan etmişlerdir. Bir kısmı melekler Allah nezdinde en değerli kullar olduklarını ve kimseyi kendilerinden üstün tutmayacağını zannetmişlerdi, demiştir. Bir kısmı da şöyle bir yaklaşımda bulunmuştur: Melekler ateş veya toprak cevherinden yaratıldığı zikredilen herkesten daha bilgili olduklarını zannetmişlerdi. Yahut da Allah'a olan ibadetlerinin azametinin yanında cin ve insan türünden olan yaratıklar içinde asilerin de bulunduğunu bilmiş olmaları yüzünden. Bunun için olmalıdır ki Allah melekleri evvela ilimle, sonra da Adem'e secde etmekle imtihana tabi tutmuştur. Bununla, beşer türünün yücelik ve şerefini, ayrıca kendilerine lütfedilen bilginin enginliğini ortaya koymayı kastetmiştir. Nihayet bazı alimler de meleklerin vaki itirazlarını Cenab-ı Hakk'ın şu beyanıyla açıklamak istemiştir: Seni övgüyle yüceltip aşkınlığını dile getiren bizler varken (yani melekler Allah'a tesbih ve takdiste bulunmaları sebebiyle yaratıkların en değerlisi olduklarım zannediyorlardı).
Yeryüzünde ona sahip ve varis olacak birini (halife) yaratacağım. Bazıları Allah Tealanın bu beyanıyla Adem'i (a.s.) kastettiğini söylemişlerdir. Buna göre Adem yeryüzünde meleklere ve kendisinden önce gelip geçen can (154) türüne halef olacaktı. Ancak bu görüş gerçek olmaktan uzaktır. Çünkü melekler orada bozgunluğa yol açacak... birini mi yaratacaksın demişlerdi. Hz. Adem yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan akıtacak biri değildi. Aksine o Rabb'ini övgüyle tesbih ediyordu ve O'nu takdis ediyordu. Ancak Allah bu beyanıyla Adem'le birlikte bir kısmını diğerine halife kılmak üzere kıyamete kadar gelecek neslini de murad etmiş olabilir; "... sizi yeryüzünün hakimleri (halifeleri) kılan kimse mi?" (155) mealindeki ayette olduğu gibi; yahut da görüş sahiplerinin söyledikleri doğru ise zikrettikleri kimselere halef yapar. Bu haleflerin yeryüzünde bulunmaları mümkündür. Çünkü arz onlar için durulmak, yayılıp kalınmak ve tekrar ondan yaratılmak (ba's) üzere var edilmiştir. Dünyanın sakinleri ve imar edenleri de onlardır. Yine onlar Allah'ın hükümlerini ve dinini yaşatmak için de halife kılınmışlardır, Cenab-ı Hakk'ın Davud'a (a.s.), "[Ey Davud] biz seni yeryüzünde halife olmakla görevlendirdik" (156) buyurması gibi. Allah Davud'u dünyadaki insanlar arasında ilahi hükümleri icra etmesi ve kendi arzularına uymaması için halife yapmıştır. Ademoğulları da bununla emrolunmuştur.
Biz seni övgüyle yüceltip aşkınlığını dile getiririz. Buradaki bi-hamdike ifadesine "emrin uyarınca" veya "seni tanımak suretiyle" yahut da "sana övgüde bulunmak suretiyle" manaları verilmiştir. Bu mana meleklerin sözü edilen ifadeyi kendilerine nisbet etmeleri ve Allah'ın onlara yönelik büyük nimet, lütuf ve muvaffakiyet ihsan edişini hesaba katmamaları durumunda sıhhat kazanır. Burada şöyle bir bağlantı kurmak da mümkündür: Melekler Allah'ın kendilerine verdiği tevfike hamdetmeden yahut da beşerin müptela kılındığı şehvet ve kötülüklerden korunup affedilmeleri için dua etmeden beşer türünün sahip bulunduğu kötü nitelikleri nasıl zikretmiş olabilirlerdi! Bundan ötürü olmalıdır ki -nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- onların sonraki meşgaleleri yeryüzünde bulunan insanlar için istiğfar talep etmek (157) ve Allah dostlarına yardımda bulunmaktan ibaret olmuştur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bazıları da şöyle bir haber nakletmişlerdir: İblis meleklere Adem'in kendilerine üstün kılınması ve ona itaatte bulunmakla emredilmeleri halinde ne yapacaklarını sormuş, bunun üzerine aziz ve celil olan Allah İblis'in gizlemekte olduğu isyan ile meleklerin izhar ettikleri taati bildiğini beyan etmiştir. Bu, mahiyeti bilinemeyecek bir şeydir. Zira Cenab-ı Hakk'ın itabı, eşyanın isimlerini haber verme ve benzeri hususlarla ilgili hitabı meleklerin bütününe yönelik olmuş, secde etmelerine yönelik buyruğu ise başka bir vakit ve konumda gerçekleşmiştir. Melekler ilahi rahmetten kovulmuş olan şeytanın sorusu yüzünden azarlanacak değillerdi. Şu var ki isyan derecesine ulaşmayan konularda da itabın gerçekleşmesi mümkündür. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
31. "Allah Ademe bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere gösterdi ve iddianızda haklı iseniz şunların isimlerini bana bildirin, dedi."
Allah Adem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere gösterdi. Buradaki allemenin (öğretti) "ilham etti" manasına olması muhtemeldir. Yine Allah'ın melekleri öğretmesinin imtihana tabi tutulanların dışında bir meleğin gönderilmesi suretiyle de gerçekleşmesi ihtimal dahilindedir. Burada söz konusu edilen öğretmenin tesbitinde iki yöntemden biri geçerlidir: Varlıkların bilinmesi ya hakikat konumunda ve zaruret çerçevesinde gerçekleşir, bu da bilginin meydana gelmesine sebep teşkil eden hususlara yönelip çalıştırmakla olur, mesela gözün açılıp bakılması halinde görme duyusuyla algı olayının vuku buluşu gibi. Veya Allah Tealanın öğrenme fiilini yaratması yoluyla; bu da Allah'ın öğretmesi çerçevesinde kişiye kazandırılan bilgidir. Kur'anda, " [Rahman] insana meramını ifade etmeyi öğretti" 158, "Biz [Muhammed'e] şiir Öğretmedik, zaten bu kendisi için gerekli de değildi" 159 mealindeki ayetler bunun örneklerini teşkil eder. Bu tür bir öğretim bilgi edinme sebeplerine ihtiyaç duyurmaz, çünkü bu sebeplerin hepsi Cenab-ı Hak'ta mevcuttur. Yukarıda zikredilen bilgi edinmenin birinci şıkkı başkalarına duyurulmak üzere öğrenilen bir hakikat türü değildir. Bunun gibi meleklerin, "Senin öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur" 160 şeklindeki sözleri de bu türe dahildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İddianızda haklı iseniz şunların isimlerini bana bildirin. Bu ilahi beyanın görünüşteki anlamı emir konumundadır. Ancak daha önce de temas ettiğimiz üzere tehdit ve siteme de ihtimali bulunmaktadır. Bu üslup Kur'an-ı Kerim'de çoktur. Söz konusu ilahi beyan gerçekte bir emir ise bunda emre muhatap olan kişinin bilmediği bir konuda emir vermenin mümkün olacağının işareti vardır. Şu şartla ki böyle bir emre muhatap olan kişi ilim sahibi olana başvurduğunda onu öğrenmiş olsun ve öğrendiği takdirde de ilim derecesine ulaşmış bulunsun. Meleklerin bu ilahi hitapla uyarılmış olmaları da ihtimal dahilindedir, öyle ki Adem isimleri bildirdiğinde gayret sarfettikleri takdirde onların da bulabileceği türden bir bilgi olduğu vehmi kendilerinde doğmuş olmasın. Yahut da Allah Teala Adem'in nübüvvetine kanıt teşkil eden dikkat çekici bir mucize göstermeyi istemiştir. Bu yolla O, meleklere aciz olduklarını hatırlatmış ve dile getirdiği bilgiler hakkında Adem'e boyun eğmeye mecbur kılmıştır; şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "Sağ elindeki nedir ey Musa?" (161) Bu ayette Cenab-ı Hak Musaya önce kendi halini ve asasının durumunu hatırlatmış, ta ki Musa Allanın, elinde gösterdiği olayın kendi nübüvvetinin alametlerinden biri olduğunu öğrenmiş bulunsun. Bizim Peygamberimiz'e ve Musaya selam olsun!
İddianızda haklı iseniz. Yani zikredilen hususlarda, yahut da yaratılıştan doğrulukla nitelendirilmiş iseniz veya bilgisiz söz söylemekten sakındırmak bağlamında. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Sadık olun ve bilmeden konuşmaktan sakının. Ayetin bu kısmında meleklerin bir konuda fikir beyan etmekle mükellef tutulmadıkları ve ayrıca Allanın onlara ilim öğretmediği hususlarına da işaret vardır.
Ebu Bekir Abdurrahman b. Keysan şöyle demiştir: Ayetin bu kısmı müneccimlerin, iz sürenlerin ve organlara bakmak suretiyle nesep bilgisi iddiasında bulunan kimselerin herhangi bir öğrenim görmeden doğrudan Allantan aldıkları bilgilerle gaybı bildikleri yolundaki görüşlerini çürütmektedir.
32. "Onlar, 'Seni tenzih eder yüceltiriz. Öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Hakkıyla bilen ve her şeyi yerli yerinde yapan sen, evet sadece sensin!' diye cevap verdiler."
Meleklerin, "Seni tenzih eder yüceltiriz. Öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Hakkıyla bilen ve her şeyi yerli yerinde yapan sen, evet sadece sensin!" demesi şunu gösteriyor ki daha önce zihinlerinden bir fikir geçmiş veya orada bir fiil doğmuş, ancak bunun hikmetini anlamaları Allah'ın müdahalesi ile mümkün olmamıştır. Bu husustaki ihtimallerden biri kendilerine ait ilmin varlıkların bilgisine ulaşamamış olması şeklinde üşünülebilir. Yahut da Cenab-ı Hak varlıkların isimlerini bilmediklerini elbette bildiği halde kendilerine bunu nasıl emrettiği yolunda bir fikir düşüncelerine doğabilir. Bir başka ihtimal de herhangi bir yoruma gitmeden seçkin kulların bile denenmesinin ilahi adet olmasıdır; şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki vahiyleri telaffuz ettiği zaman şeytan onun telaffuzuna bir şeyler katmaya kalkışmasın'' (162). Bir de imtihana tabi tutulan kulların zihnine, defedilmesi için gayret sarfetmeleri gerekecek düşünceler (havatır) kendiliğinden gelebilir, onların bu hususta herhangi bir iradi fiilleri bulunmadığı halde melekler seni tenzih ederiz demek suretiyle zihinlerinde doğan ve tasavvurlarında oluşan yakışıksız vasıflardan Cenab-ı Hakk'ı tenzih etmiş, O'nu kendisine hiçbir şeyin gizli kalmayacağı bir alim, hiçbir şeyde hata etmeyip fiili daima hikmet çerçevesinde kalan bir hakim olarak nitelemişlerdir. Başarıya ulaşmak ve hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[Mürcie ve Kaderiyye]
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede bir konuda yeterli bilgiye sahip olmadan görüş beyan etmenin nehyedilmesi ve böyle bir fiilden -bilgi sahibi olmak hariç- Allah'a sığınmanın gerekliğinin kaçınılmaz olduğu dolaylı bir şekilde ifade edilmektedir. Allah'ı bilen herkes için uyulacak yol bundan ibarettir. Cenab-ı Hak aynı şeyi Peygamber'ine de (s.a.) emretmiş ve "Hakkında bilgin olmayan bir hususun ardına düşme" (163) buyurmuştur.
Ebu Hanife'ye (r.a.) irca telakkisinin başlangıcı nedir, diye sorulmuş, o da meleklerin fiilidir, çünkü kendilerine bilmedikleri bir şey sorulmuş, onlar da bu hususu Allah'a havale etmiştir, (164) diye cevap vermiştir.
İrca iki manaya gelir. Birincisi övgüye layık irca olup büyük günah (kebire) işleyenler hakkında iradesine göre hüküm verme işini Allah'a havale etmek, yani onların cehennemlik veya cennetlik konumunda bulunduklarına hükmetmemektir. Çünkü Cenab-ı Hak, ''.Allah kendisine ortak koşulmasını (şirk) bağışlamaz, bunun dışında kalan günahları dilediği kimseden affeder" (165) buyurmaktadır. Yergiye müstahak olan irca ise cebirdir. Bu da kula ait iradi fiillerin Allah'a nisbet edilmesi, bu konuda kula herhangi bir tesir ve tasarrufun bulunmadığının söylenmesidir. Resulullah'tan rivayet edilen hadis de buna ışık tutmaktadır: "ümmetimden iki grup insana şefaatim ulaşmaz: Kaderiyye ve Mürcie" (166). Kaderiyye ise kulların iradi fiillerinde Allah'a ait müdahalenin bulunmadığını ve bu tür fiilleri planlamaya kudretinin taalluk etmediğini söylemiştir. Buna mukabil Mürcie kula nisbet edilen itaat ve masiyet fiillerinden O'na herhangi bir tesir izafe etmemiştir. Biraz önce naklettiğimiz hadis, şefaati Kaderiyye ile Mürcie'den kaldırmış ve onu ikisi arasında kalan mezhebe (Ehl-i sünnet) tahsis etmiştir. Bu mezhep ise kula fiili, Allah'a da takdiri (ezelde planlamayı) nisbet etmiştir: Kuldan hayra veya şerre yönelik olarak harekete geçmek, Allah'tan ise yaratmak. Adalet ve hakkaniyet yönteminden aklın anlayacağı şey de bundan ibaret olup ifrat ve tefrit arasında bir yer işgal etmektedir. Nitekim Resulullah (s.a.), "işlerin en hayırlısı iki uçta kalmayıp orta yolu takip edenleridir" (167) demiş, Allah Teala da, "Biz sizi vasat bir ümmet kıldık" buyurmuştur (168). Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
33. "Allah, 'Ey Adem, bunların isimlerini meleklere söyle!' buyurdu. O da isimleri kendilerine bildirince, Allah, 'Ben göklerin ve yerin sırlarını bildiğim gibi açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeye de vakıfım dememiş miydim?' buyurdu."
34. "Sonra biz meleklere, Adem'e secde edin' dedik. İblis dışında herkes secde etti. O ise diretti, büyüklük tasladı ve böylece kafirlerden oldu."
İbn Cüreyc'den (169) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Meleklerin Ademe secdesi işaret yoluyla gerçekleşmiştir; kimseye yüzünü yere koymak suretiyle secde etmek meşru değildir. İbn Abbas'ın da (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Meleklerin secdesi ibadet secdesi değil selamlama secdesi idi. Katade (170) ise şöyle demiştir: itaat Allah'a, secde ise hürmet konumunda Adem'e yönelik olmuştur (171). Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
[İblis Melek mi Cin mi?]
İblis hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun meleklerden olduğu, diğerleri ise olmadığı görüşünü belirtmiştir. Sonuncu kanaat Hasan-ı Basri ve Ebu Bekir el-Esamm'a ait olup fikirlerini birkaç şekilde ispat etmeye çalışmışlardır (172). Birincisi aziz ve celil olan Allah'ın, "Onlar kendilerine emredilenler hususunda Allah'a asi olmazlar" (173) mealindeki beyanı ile meleklerin itaatkar olduklarını zikretmesidir. Cenab-ı Hak aynı konuda şöyle de buyurmuştur:
"Melekler O'ndan önce konuşmazlar ve emrine göre hareket ederler" (174), "O'na ibadet etme hususunda ne kibre kapılırlar ne de yorulurlar" (175). Yüce Allah bu beyanlarında melekleri kendisine olan itaatleri ve emirlerini yerine getirmeleriyle nitelemiştir. Şayet Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytan onlardan olsaydı kendileriyle birlikte itaat ederdi. İkincisi şu ilahi beyandır: "Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın'' (176); halbuki melekler nurdan yaratılmıştır. Üçüncüsü, "O cinlerden idi" (177) mealindeki ayettir. Cenab-ı Hak burada "meleklerdendi" dememiştir. işte bu ayetler İblis'in meleklerden olmadığını göstermektedir. Sözü edilen görüşü benimseyen Hasan-ı Basri "iblis dışında herkes secde etti" mealindeki ilahi beyan için şöyle demektedir: İstisna edilenin kendisinden istisna edilen şey (müstesna minh) türünden olmaması mümkündür, "Kûfeliler şu eve girdi ancak Medine halkından biri müstesna" örneğinde olduğu gibi, bu husus dil açısından imkan dahilinde bulunmaktadır. Ayette yer alan istisna ile secde emrinin orada bulunanların hepsine yönelik olduğuna istidlal edilebilir. Yani hem İblis'e hem meleklere secde emri verilmiştir. "Sonra herkesin
ilerlediği yerden siz de ilerleyin" (178) mealindeki ayette olduğu gibi, bu ilahi beyandan hac menasiki içinde yer alan Arafat'ta vakfeden sonra Müzdelife'ye gitme emrinin bütün insanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır. İblis'le ilgili mesele de bunun gibidir (179). Nihai gerçeği bilen Allahtır.
İblis'in meleklerden olduğu görüşünü benimseyenler ise şu izahı yapmaktadır: Gerek Kur'anda gerekse önceki semavi kitaplarda birçok defa tekrar edilen kıssalarda İblis'in meleklerden olmadığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Kur'anda yer alan muhtelif ayetlerde de onun meleklerden olmadığını kanıtlayan bir beyan mevcut değildir. "Onlar (melekler) emrettiği hususlarda Allah'a asi olmazlar ve kendilerine verilen talimatı yerine getirirler" (180) mealindeki ayet de bunun için bir delil teşkil eder. İlke olarak meleklerden isyan ve Allah'a karşı çıkış hususu düşünülemeyecek olsaydı O'na itaatkar olup boyun eğişlerinin övgüye vesile edinilmesinin bir anlamı kalmazdı. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, "Meleklerden biri, 'Ben de O'ndan başka bir tanrıyım' diyecek olursa onu cehennemle cezalandırırız" (181) buyurmaktadır. Bir de biz meleklerin çeşitli yollarla imtihana tabi tutulduğunu zikretmiştik. Bir konuda imtihan edilen herkesin o noktada aykırı bir yol tutması mümkündür. "O, cinlerden idi (kane mine'l-cinni)" (182) beyanına gelince, buradaki "kane" lafzı "sonraları cinlerden oldu, sare" manasına gelebilir. Şöyle de denilmiştir: Allah ayetteki cin kelimesinden melekleri kastetmiştir, melekler duyu ötesinde bulunduğundan cin diye isimlendirilmiştir, "Siz annelerinizin karnında gözlerden uzak (ecinne) durumunda iken" (183) beyanında olduğu gibi. Hasan-ı Basri'nin melekler nurdan, İblis ise ateşten yaratılmıştır, biçimindeki sözüne gelince, aslında buradaki nûr ile nâr aynı şeydir. Çünkü aziz ve celil olan Allah cinleri cânn öz ateşten (184) yarattığını haber vermiştir. Bir görüşe göre mâric ateşin alevi demektir. Şunu da söylemek gerekir ki gerek Kur'anda gerek hadiste meleklerin başka bir şeyden değil de nurdan yaratıldığına dair herhangi bir beyan bulunmamaktadır.
İblis'in Allah'a karşı isyankar ve nankör davranmasının sebepleri hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Denildi ki bunun sebebi İblis üst konumda bulunan birinin aşağı tabakada bulunana secde etmesini hikmete uygun görmemiştir. Yine denildi ki İblis, Allah'ın verdiği secde emrini yerinde bulmamış, onu adalet ile bağdaşmayan bir zulüm olarak değerlendirmiş ve bu sebeple karşı çıkmıştır. Bir görüşe göre kibirlendiğinden boyun eğmek istememiş ve bu yolla emre muhalefet etmiştir. Yahut insanları yoldan çıkarmayı düşündüğünden karşı çıkmıştır. Diğer bir telakki ise şöyledir: Kendini Adem'den üstün görerek kibirlenmiş, bunu da, "Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın'' (185) demek suretiyle dile getirmiş ve itaat etmemiştir.
Ve böylece kafirlerden oldu. Yani sonradan oldu. Şu ayet-i kerimelerde olduğu gibi: "Geçmişteki uygulamalar bir yana, babalarınızın evlendiği kadınlarla siz evlenmeyin; artık bu iğrenç bir davranış halini aldı" (186), sonradan o (Bel'am b. Baura) azgınlardan oldu" (187) Bu ayetlerdeki "kane" "sare" anlamındadır. Bir de şöyle denilmiştir: İblis'in küfür yolunu tutacağı Allah'ın ezeli ilminde yer almıştı.
Adem kıssasında Hz. Peygamber' in (s.a.) nübüvvetinin ispatı vardır, çünkü Resulullah kıssayı Kur'an dışındaki semavi kitaplarda olduğu gibi anlatmıştır. Halbuki onun semavi din mensuplarına gidip geldiği yahut da onların dillerini bildiği sabit değildir. Buna rağmen Resul-i Ekrem, bilenlerden hiçbirinin karşı fikir beyan edemeyeceği şekilde konuyu haber vermiştir. Bundan amaçlanan hedeflerden biri Hz. Muhammed'in bu hususu Allah'tan aldığı vahiy yoluyla bilmiş olmasıdır.
Yine Adem kıssasında beşerin atası olan Hz. Adem'in (meleklerden) üstün olduğunun işareti vardır, çünkü Allah varlıkların aslına dair bilgi alma konusunda meleklerini Adem'e muhtaç kılmıştır. Bu bilgi ise her iyiliğin kendisine bağlı olduğu ve tabiattaki nesnelerin ancak bu sayede elverişli ve faydalı hale
gelebildiği esas ilimdir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Aynı ayet meleklerin ilahi imtihana tabi tutuluşuna iki şekilde ışık tutmaktadır. Birincisi hayra vesile olacak en değerli şeyin ilmini öğrenmiş olmalarıdır. Çünkü hazan öğrenme zahmetine katlanmadan kişiye bir şeyin bilgisi ilham edilebilir. Buna rağmen melekler bu bilgiyi tahsil etmekle emrolunmuşlardır, üstelik bir nevi tehdit anlamına gelen "haydi bana haber verin" (188) üslubunu taşıyan bir emirle; aslında imtihan konumunda bulunmayan bir hitapta böyle bir üslubun kullanılması söz konusu değildir. Biz daha önce meleklerin imtihan edilme konumunda bulunduğunun delilini zikretmiştik. İkincisi Cenab-ı Hakk'ın meleklere secde etmelerini emretmesidir, öyle ki secde buyruğunu yerine getirmeyen İblis kafir olmuştur. Burada ayrıca Adem aleyhisselamın üstünlüğünün (tafdil) delili bulunmaktadır. Çünkü kendisi, Allanın yaratıklarının en hayırlısı olan meleklerin O'na ibadet etmelerine vesile kılınmıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
[Secdenin Mahiyeti]
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetten secdenin kendi başına bir ibadet olmadığı sonucu da ortaya çıkmaktadır. Çünkü yaratıklardan birine secde edilmesi caiz olduğu halde -nitekim biz meleklere, "Adem'e secde edin'' dedik mealindeki ayetle Adem'e secde edilmesi emredilmiştir- Adem'e [ve dolayısıyla herhangi birine] ibadet emrinin verilmesi caiz değildir. ''Allah" kelimesi ibadet edilen varlığın (mabud) adıdır, eğer herhangi birine secde etmek mümkün olsaydı Allah'tan başka varlıkların ilah (mabud) olmaları gerekirdi. Bunun delili Araplar'ın tapındıkları her şeye ilah demeleridir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Meleklerin Adem'e secde edişi boyun eğmek manasına gelebilir, "Göklerde ve yerde olan herkes O'na secde eder" (189), "Yıldızlar ve ağaçlar secde ederler" (190) mealindeki ilahi beyanlarda olduğu gibi. Şayet secdeden kastedilen boyun eğiş ve yüceltme ise iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi Allah Teala, meleklere, kendisine has kıldığı bazı ilimlere vakıf olmakla üstün kıldığı Adem'e boyun eğmeyi ve tazimde bulunmayı emretmiştir. Aslında başkasına muhtaç olup kurtuluşunun çaresi onun elinde bulunan yahut da üstünlük ve faziletini idrak ettiği herkese yakışan şey tazimde bulunması, yüceltmesi ve ona boyun eğmesidir. İkincisi Cenab-ı Hak melekleri, itaatin statüsünü ortaya koyacak bir şekilde imtihana tabi tutmuştur. Zira konumu ve değeri yüksek olan birine itaat etmek kolay bir şey olup yaratıkların fıtratında mevcuttur. Fakat boyun eğmekle emredilen kişinin değerlendirmesine göre boyun eğilecek kimse kendisinden daha düşük mertebede olduğu veya benzeri bulunduğu, ya da aralarında büyük bir farklılığın oluşmadığı durumda öylesine itaat edip boyun eğme sınavının çetin olduğu ortadadır. İşte Allah melekleri bu şekilde imtihana tabi tutmuş ve sonunda O'na boyun eğip hakkını teslim edenle kendini büyük görüp kibirlenen -ki bu İblis'tir- birbirinden ayrılmıştır. Peygamberlere tabi olanlarla bundan kaçınanların genel konumu da buna benzemektedir.
Bu ikincileri kaçınmaya sevkeden şey kendilerini büyük görmeleri ve onların uyan değil uyulan konumunda bulunduklarını zannetmeleridir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi bundan gerçek anlamda secdenin kastedilmiş olmasıdır. Bu durumda secdenin yine iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi secdenin bir selamlama konumunda tutulması ve meleklerden bununla Adem'i selamlamaları istenmesidir. Bu, insan türünün atasının yüceltildiği ilk merhaledir. Nitekim cennette bütün müminlerin konumu böyle olacaktır: Şekilleri farklı olsa da melekler müminlerin yanına selamlama ve çeşitli hediyeler ile geleceklerdir (191). Secdenin bu manaya gelişinde onun haddizatında bir ibadet olmadığının açık delili vardır. Çünkü bu manada olmak üzere insanlara secde edilmesi emredilebildiği halde Allah'tan başkasına ibadetin emredilmesi mümkün değildir. Bu durumda Allah'tan başkasına secde etmek fiili bir görünüm olarak gerçekleşir, onun ibadet yönü ise Allah'a ait olur, tıpkı Allah'a yaklaşma niyetiyle yaratıklara iyiliğin yapılması gibi. Hz. Ya'kûb'la oğullarının Yusuf aleyhisselama secde etmelerinin istenmesi de bu konumdadır. (192). Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
İkincisi secdenin Ademe yönelme manasında olmasıdır. Bu konumdaki secde gerçekte Allah'a aittir. Kabe'ye dönerek Allah'a secde etme gibi; bu secdede Allah'a tazim edilmesi, Kabe'nin de saygın görülerek diğer mekanlardan ayn bir konumda tutulması söz konusudur. Ademe (a.s.) yönelik olarak meleklere emredilen secde de bir anlamda onun yüceltilmesi ve diğer insanlardan ayrı bir statüde tutulması demektir. Sonuç olarak Kabe'ye ve Hz. Adem'e yönelik olarak aslında Allah'a yapılan secdeler eşit durumda bulunur.
Şunu da belirtmek gerekir ki İslam dininde yaratılmışlara secde etme hükmü Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu rivayete dayanılarak kaldırılmıştır (nesih): "Bir insanın diğerine secde etmesi meşru olsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim'' (193). Bir de kötü insanların kendi ölçülerindeki büyüklerine ve Allah'tan başka taptıklarına secde etme geleneğine bağlı olarak ibadet statüsünde secde ediş secde edilene bir kulluk durumu arzeder ve onun üstün konumunu benimser. Böyle bir his ibadet edenlerin kalplerine yerleşir. Bu ise Allah'tan başka hiçbir kimseye sergilenemeyecek bir davranıştır. Gerçekte secde edilene ibadet mahiyeti taşımasa bile bu görünüm sebebiyle sözü edilen fiil yasaklanmıştır, tıpkı kendilerine gelebilecek çirkin durumlar sebebiyle bazı şeylerin yasaklanması gibi. Aslında yasaklanan bu şeylerin bizzat kendileri kötü değildir. Biraz önce bahis konusu edilen husus da bunun gibidir. Mesela Allah'tan başkasına tapan kimseyi onur kırıcı bir şekilde eleştirmemek gibi, çünkü bu durumda onun Allah'a yönelik edep dışı hareketlerinden endişe edilir (194). Ayrıca insan haddizatında Allah'a yakınlık özelliği taşımayan bazı fiillerle mükellef tutulur, ta ki yakınlık özelliği taşıyanlara ulaşmış olsun; hacca (195), cuma namazına (196) ve benzeri bazı hususlara koşup gitmek gibi.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ilahi beyanda Sünnet'in Kitab'ı neshedebileceğine delalet vardır. Çünkü Hz. Adem'e secde kitap ile sabit olmuştur. Yusuf'a yönelik secde de aynı durumdadır. Ancak daha sonra Resulullah (s.a.) onu yasaklamış ve bu fiil haram kılınmıştır. Bu durum Sünnet'in Kitab'ı neshettiğini kanıtlamaktadır.
35. "Yine biz Ademe, 'Sen ve eşin (Havva) cennete yerleşin, oranın istediğiniz yerinde bol bol yiyin ve için. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz' dedik."
Yine biz Adem'e, "Sen ve eşin (Havva) cennete yerleşin" dedik. Daha önce zikrettiğimiz üzere cennet ağaçlar, dikilmiş meyveler ve çeşitli bitkilerle çevrilmiş bir yerin adıdır. Bunun da delili oranın istediğiniz yerinde bol bol yiyin ve için, ancak şu ağaca yaklaşmayın mealindeki ilahi beyandır. Aslında herhangi bir yer parçasına yukarıda söz konusu ettiğimiz hususlar olmadan bahçe veya cennet denmeyeceği herkesçe bilinen açık bir husustur.
[Adem ve Havva'nın Yaratıldığı Cennet]
Adem ile Havvanın girip ikamet etmekle emrolunduğu cennetin mahiyeti kesin olarak bilinmemektedir: Müttakilere vaad olunan cennet mi yoksa dünya bahçelerinden bir bahçe mi? Ayette bu hususun açıklaması yer almamaktadır. Ancak ayette şu hususa işaret edilmektedir ki zikredilmesi gereken bir şart hazan gizli (muzmar) tutulabilir ve açıkça anılmadığı halde şart yerinde bulunur. Nitekim bir yerde Cenab-ı Hak, "Sen orada ne acıkacak, ne de çıplak kalacaksın" (197) buyurmuş, fakat sonra Adem emre muhalefet edince aç ve çıplak kalmıştır. Ayetin kuruluşu burada günah işlenmemesinin şart olduğunu göstermektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teala'nın Ademe ve eşine cennete girip ikamet etmelerini emretmesi, yenmesi yasaklanıp uzak durulması istenen bir ağaç hariç -Ancak şu ağaca yaklaşmayın beyanında olduğu üzere- orada bulunan her şeyden yemelerine müsaade edilmesi imtihan edilme çizgisinde seyreder: Bir şey emredilirken diğer bir şeyin yasaklanması. Rağaden, yani geniş çapta, bol bol. Arap dilinde birinin yaşayışı bol ve rahat, serveti de çok olunca bu kökten kurulan fiille ifade edilir.
Ancak şu ağaca yaklaşmayın. Yani yemeyin. Bu yorumun delili ayette geçen "orada yiyin" ifadesidir. Bir de bir şeye yaklaşmak suretiyle ondan yeme imkanına kavuşulabilir. Sözlük açısından bir şeyin kendi sebebiyle adlandırılması mümkündür.
[Meyvesi Yenmesi Yasaklanan Ağaç]
Ayette zikredilen ağacın mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onun üzüm ağacı (asması) olduğunu söylemişlerdir. Bu sebeple de Adem ile Havvanın bu ağaç yoluyla Allah'a asi olduklarından şeytanın üzümle yakın bir ilişkisi olmuştur. Sözü edilen ağacın buğday bitkisi olduğunu söylem yenler de vardır. Buna bağlı olarak Hz. Adem ile Havva'nın ve kendilerinden kıyamete kadar gelecek nesillerin gıdası buğday olmuştur, atalarının Allah'a karşı gelişlerinin cezasını çekmeleri için. Şöyle de denilmiştir: Sözü edilen şey bilgi ağacıdır, çünkü Adem ile Havva daha önce bilmedikleri avret yerlerinin (cinsiyet özelliklerinin) farkına varmışlardı. Bu da, ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü"198 mealindeki ilahi beyanla açıklığa kavuşturulmuştur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. Buradaki ağacın mahiyeti hakkında fikir beyan etmek ancak vahye dayanarak mümkün olur. Halbuki şecere kelimesinin yorumuyla ilgili herhangi bir vahiy yoktur. Bu sebeple de bu hususta kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz, "sonradan olursunuz" demektir. Nitekim daha önce İblis hakkında "kafirlerden olmuştu" (199) ifadesinde de durum aynıdır. Burada Adem ile Havvanın zalimlerden olmalarının bir yorumu da Allah'ın ilminde zalim olarak bilinenlerden olmak üzere O'nun ilminde böyle yer almaları şeklindedir. Ancak iki alternatifin zikredilmesi sırasında ikinci şıkkın mutlaka gerçekleşeceğine de hükmetmemek gerekir: "Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir" (200) ayetinde olduğu gibi, aslında burada başka bir tanrının mevcut olduğu gibi bir mana bahis konusu değildir.
Adem ile Havvanın ağaçtan yemelerinin menedilmeleri konusunda çeşitli yorumlar ileri sürülmüştür. Birincisi başka bir yiyeceğin buna tercih edilme ihtimalidir. Böyle bir tercih olağan olup kişinin, başka bir yiyeceğin tercih edilmesi sebebiyle bir şeyi yemesi yasaklanabilir. Bundan başka bir şeyin yenmesi sebep olacağı bir hastalıktan ve getireceği zarardan ötürü yasaklanabilir. Burada başka bir gıdanın tercihi bahis konusu olmayıp yiyecek kimseye şefkat ve merhamet amaçlanmıştır. Ve nihayet bir şeyin yenmesi haram statüsünde yasaklanabilir. Bu söylenenlerin hepsi ihtimal dahilinde bulunduğundan Adem ile Havva'yı yasak ağaçtan yemeye sevkeden şeyin konuyu iyi bilmemeleri, yani yasak statüsünde mi, başkasını tercih konumunda mı, yahut da hastalık yüzünden mi olduğunu bilmemeleriydi. Çünkü onlar yasaklamaktan kastın haram kılmak olduğunu bilselerdi ağaca yaklaşmaz ve ondan yemezlerdi. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette insanın, içinde bulunduğu rahat ve geniş halin ilahi rahmetten kovulmuş bulunan şeytana ağır geldiği hususuna işaret vardır. Çünkü onun Adem ile Havva'ya verdiği vesveseden amacı onları içinde bulundukları halden uzaklaştırmaktı. Biz insanlar genişlik ve bollukla da sınava tabi tutuluruz. Bir zaman gelir de darlık ve musibetlerle karşılaşırsak bu kendi elimizle hazırladığımız bir sonuçtur. "Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin işlediklerinin sonucudur" (201)
Yine bu ayet bazı mutasavvıfların temiz ve değerli şeylerin ve ziynetin haram kılındığına dair ileri sürdükleri görüşü de reddetmektedir.
Aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz. Yani zarar verenler, çünkü her zalim hem dünya hem ahirette kendisine zarar veren kimsedir.
36. "Fakat şeytan ayaklarını kaydırdı ve içinde bulundukları yerden çıkmalarına sebep oldu. Bunun üzerine, 'Birbirinize düşman olarak aşağıya inin, yeryüzünde iskan etmek ve belli bir zamana kadar orada yaşamak sizin için mukadderdir' dedik."
Fakat şeytan ayaklarını kaydırdı. Yani kendilerine çağrıda bulunmuş, ayakların sürçmesine ve cennetten çıkarılmalarına sebep olan yolu onlara süslü göstermiştir. Ancak onları cennetten çıkarma veya ayaklarını kaydırma fiilini bizzat üstlenmemiştir, çünkü bunu yapan Allah'tır. Daha önce de belirttiğimiz üzere bazı şeyler sebeplerinin ismiyle, bazı sebepler de şeylerin isimleriyle adlandırılır. Bu, lügat açısından bilinen açık bir şey olup özellikle bir şeyin sebebinin adıyla isimlendirilmesi imkansız değildir.
[Hz. Adem'in Yasaklanmış Ağaçtan Yemesi]
Alimler Adem'in ağaçtan yemesi ve bunun yasaklanmasının hikmetine dair çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Bir grup alim Adem'in yasak ağaçtan yemesini Allah'a verdiği sözü hatırlamama manasında unutma konumunda olduğunu söylemiş (202), diğer bir grup ise bunu isabetli görmemiştir. Hasan-ı Basri Adem'in unutmasının iradi olup (nisyan-ı tazyi') kendi arzusuna uyma özelliği taşıdığını ve hatırlayamama durumunda bulunmadığını birkaç delile dayanarak söylemiştir. Birincisi Allah'ın hükmünde yer aldığı üzere hatırlamama türünden olan unutma affedilir ve bu fiili işleyene isyan kavramı nisbet edilmez (203). Halbuki Adem yaptığı fiille cezaya maruz bırakılmış ve isyana nisbet edilmiştir; "Adem Rabb'ine asi olup yolunu şaşırdı" (204) mealindeki ayette zikredildiği üzere. Zaten ağaca yaklaştıkları takdirde zalimlerden olacakları hususu daha önce kendilerine bildirilmişti.
İkincisi Adem unutmuş olsaydı düşmanı olan şeytan dolaylı bir şekilde ona hatırlatıp şöyle demişti: "Rabb'iniz size bu ağacı melek statüsüne geçer veya ölümsüzlerden olursunuz diye yasakladı" (205). Yine Cenab-ı Hakk'ın şu beyanı: "'Ben gerçekten size iyi niyetle öğüt verenlerdenim' diye yemin etti ve onları hile ile aldattı" (206). Adem ile Havvanın unutması hatırlamama konumunda olsaydı şeytanın yemin ve tahriklerine aldanmaz, onun, ayaklarını kaydırdığı biçimindeki ifadelerle nitelendirilmezlerdi. Bütün bunlarla söz konusu unutmanın iradi bir hareket manasına geldiği sabit olmaktadır. Bu tıpkı şu ayetlerde yer alan unutma kavramlarına benzemektedir: "Allah buyurur ki: İşte böyle. Sana ayetlerimiz geldi fakat onları unuttun. Bugün de benzer şekilde sen unutuluyorsun!" (207), "Kendileri şu günle karşılaşmalarını unuttukları gibi biz de onları unutuyoruz" (208) ve buna benzeyip içinde nisyan kavramının geçtiği diğer ayetler. Bu ayetlerdeki mana ilahi mesajı iradi olarak nazarı itibara almamak anlamına gelmektedir. Buradaki fiilin nisyanla ifadelendirilmesi her unutulan şeyin terkedilmiş bulunması sebebiyledir. Ancak gerekli olan bir şeyi terketmek onu yok saymaktır.
Üçüncüsü Adem'in unutmasının, fiilinin sonunda kendisine gelecek ilahi gazaptan gafil bulunması manasına gelmesidir. Bu sebeple onun bu hali nisyanla nitelendirilmiştir, tıpkı müminin işlediği günahın cehalet diye nitelendirilmesi gibi. Çünkü o fiilinin mahiyetini değil, kendisine gelecek kötü neticeyi bilmemektedir. Bir başka açıklamaya göre Adem'in fiiline nisyan denilmesinin sebebi onun bu fiiliyle Rabb'ine asi olmayı veya şeytana itaat etmeyi kastetmemesidir. Nitekim bazı nisyan kavramları hakikat anlamına değil, bu manaya yorumlanmaktadır.
Ademin yasak ağaçtan yemesinin sözlük manasındaki nisyan konumunda olduğunu söyleyen, nisyanı birkaç şekilde yorumlamaktadır. Birincisi Adem düşmanı olan şeytanla uzun uzadıya uğraştığından psikolojik muhtevası şeytanı defetmek, ondan kurtulma çarelerini düşünmek ve hilelerinden uzak kalmak yolunda meşguliyete gömülmüş ve bu husus önceden verdiği sözü kendisine unutturmuştur. Duyulur alemde insanın zihninde bulunan konuları ortadan kaldıran şey ileri derecedeki meşgaledir. Aslında unutma birçok konuda mazeret yerine geçmiş ve affedilmeye sebep teşkil etmiştir. Çünkü unutularak işlenen bir fiilden ötürü kişiyi azarlamak hikmetle bağdaşmaz. Duyular dünyasında bilindiği üzere bir işe yönelen, onu zihnine yerleştirmeye çalışan ve istediğinde hatırlayan kimse için sözü edilen husus kolay ve normal gelir. Fakat aynı şeyi sevmekle birlikte başka işlerle de meşgul olduğu takdirde o husus kolay ve normal olmaktan çıkar, hatta çoğu zaman bu noktalarda konu gizli kalabilir.
Bununla birlikte Adem'in siteme maruz kalması ve fiilinin isyan diye nitelendirilmesi şu sebeplerden ötürü mümkündür: Birincisi Adem verdiği sözü hatırlamasını imkansız hale getirecek çeşitli şekillerde imtihan edilmiş değildi. O sadece belli bir ağaca yaklaşmaktan menedilmekle sınava tabi tutulmuştu. Böyle bir konuda mazur sayılmaması tabiidir. Benzer bir şekilde duyulur alemde mazur sayılabilecek unutma, çeşitli sıkıntılarla karşılaşılması ve birçok belanın gelmesi halinde mümkün olur. Dikkat edersen insan namazda iken kendisine verilen selamı almamakta, hayvan keserken besmele çekmemekte ve benzeri hususlarda mazur sayılırken namazda yemek yemek, hac sırasında ihramlı iken cinsel ilişkide bulunmak ve benzeri davranışlarda mazur tutulmaz. İşte tartışmakta olduğumuz konu da bunun gibidir.
İkincisi Allah nezdinde makbul insanların ve peygamberlerin, başkalarının sorumlu tutulamayacağı basit bir işten dolayı azarlanması caizdir. Çünkü Allah'ın onlara yönelik nimetleri çok, lütufları da büyüktür. Mesela başkalarına nisbetle karşılaşacakları azabın kat kat olacağı şeklinde uyarılmaları ve Yunus'un (a.s.) durumunda zikredildiği gibi (209). Yunus'un bu hali bir bakıma başkaları için büyük iyiliklerden biri sayılabilir, çünkü o, gördüğü yasaklanmış kötü fiillerin işlenmesinden ötürü kavminden uzaklaşmıştı. Böylesi başkasının nitelenebileceği en üst derecede övgüye layık bir davranış olabilir. Yine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin itaba (kınama) muhatap olduğu husus da buna benzemektedir: O, sosyal konumları önem taşıyan kafirleri çevresine yaklaştırmayı aklından geçirmişti; bunun sebebi onlara şefkatte bulunmak, kendilerinin ve tesirleri altında kalan kimselerin İslam'a girmelerini arzu etmekti. Denebilir ki ondan başka birinin yaptığı iyiliklerin içinde Hz. Peygamber'in itaba maruz kaldığı davranışa denk bile gelmez. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Üçüncüsü Adem ilk sınava tabi tutulduğu bir şey sebebiyle itaba maruz bırakılmıştır. Aslında Allah kendisini böyle bir şey için yaratmıştı. Şöyle ki O, meleklerine, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (210) buyurmuştu. Ne var ki Allah lütfunun bir tecellisi olarak insanlara yönelik adetini, nimet ve ihsanlarını bela ve kötülüklerden önce vermesi şeklinde yürütmüştür. Bununla birlikte bazan ikincisi ile yani bela ve kötülüklerle başlaması da mümkündür. Bu ilahi adet Cenab-ı Hakk'ın şu beyanlarında ifade edilmektedir: "Biz yahudileri kötülüklerden belki dönerler diye iyilik ve kötülüklerle imtihana tabi tuttuk" (211), "Bir deneme vesilesi olsun diye sizi kötülükle de iyilikle de imtihan ederiz. Eninde sonunda bizim huzurumuza çıkarılacaksınız" (212). Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Hz. Adem'in memnu ağaçtan yemesi sebebiyle itaba maruz bırakılmasında, emre karşı çıkışın doğuracağı vebali başkalarına gösterme, günahlardan sakındırma ve bunların kalbe yönelik tehlikelerinin boyutlarını gözler önüne serme gibi hikmetler de bulunmaktadır. Çünkü insan türünün atası ve bu türe gönderilen peygamberlerin ilki olan biri bu kadarcık bir zelle sebebiyle cezalandırılmıştır. Oysaki Cenab-ı Hak, melekleri, kendisinden öğrenimde bulunmaları ve secde etmeleri ile imtihan edecek kadar onu üstün kılmıştı. Bunun hikmeti, Allanın buyruğunda müsamahanın bulunamayacağı ve hükmünde şahsa göre bir değişikliğin olmayacağı hususunun insanlar tarafından bilinmesi, sonuç olarak da cezalandırmasından daima korkmaları, gazabını gerektirecek hususlardan koruması için kendisine sığınmaları ve kullarını nefislerine havale etmemesini niyaz etmeleridir. Aslında insanlar Hz. Adem'in o kadarcık bir sürçme ile ne denli bir imtihana tabi tutulduğunun kendi kalplerindeki tesirini hissetmektedir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Hz. Adem'in yasaklanmış ağaçtan yiyişini unutma (nisyan) ile yorumlayanların ikinci yaklaşımı şöyledir: Adem yasaklanmış ağaçtan menedilişini anlayıp kavramış fakat buradaki yasağın ihlal edilmesi halinde isyan nitelemesinin oluşmayacağını düşünmüştür. Yahut da, "Aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz" (213) mealindeki ilahi beyanı unutmuştur. Daha önce de belirttiğimiz üzere bir konuya yönelik yasak, yapılması halinde yürürlüğe girer. Ancak bazan fiilden önce de o eylemin niteliği zikredilebilir, buradaki zulüm niteliği gibi. Muhtemeldir ki Adem, yasağın, haram kılınma çerçevesinin dışında bulunduğunu düşünmüştür. Çünkü yasaklama birkaç hedefe yönelik olur. Birincisi haram kılınması, ikincisi yasaklanan şeyde bir hastalığın bulunması ve yenmesinde zararın meydana gelmesi içindir. Bu husus duyulur alemde de bilinmekte olup insanlar yaratılışlarının sevkiyle aslında helal olan bazı şeyleri doğuracakları eziyet ve zarardan dolayı yasaklarlar. Belki de Adem'in aklına bu gelmiştir, zira şeytan sözü edilen ağaçtan yemesinden büyük faydaların doğacağını ona vaad etmişti. Bu noktada akla gelecek bir ihtimal de şudur: Yasaklanmış ağacın yasaklanma sebebi belki de şeytanın vaad ettiği gibi Adem ile Havvanın ölümsüz canlılardan olma hevesine kapılmaları idi. Biraz önce değinildiği gibi buradaki menin yasaklama şeklinde değil eziyet ve güçlük vermesi açısından olması da mümkündür. Hz. Adem, "Aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz" (214) mealindeki beyanı unutmuş, yahut da eşiyle birlikte ikisi bunu hatırlamış fakat ilahi beyandaki "zulüm" kavramının zarar verme manasına geleceğini zannetmişlerdir. Şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "Bağların ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı" (215). Buradaki "lem tazlim'' ifadesi "lem tenkus" anlamına gelmektedir. Kişinin kendisine noksan getirmesi zarar vermek manasına gelir. Nitekim müfessirlerin büyük çoğunluğu Kur'anda yer alan zulüm kavramını "zarar" anlamında açıklamışlardır. "Zarar" kelimesi "hastalık getirmek veya günah doğurmak" manasına gelmekle birlikte asıl anlamı "bir şeyi yerli yerine koymamaktır". Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Üçüncüsü, yasağın engelleme anlamına gelmesi ihtimal dahilindedir. Buradaki engelleme yasaklamayı değil, bir şeyi ilk önce başkasının yapmış olması ve o işin ona özgü kılınmasını amaçlar. Mesela günlük hayatta olduğu üzere baba çocuğuna bir şeyi yemeyi yasaklar; aslında bu, yasaklamayı değil önce başkasının (misafirin) yemesini sağlamayı hedeflemektedir. Realite böyle olup, şeytan da yasaklanmış ağaçtan yemenin yararlı neticeler doğuracağını söyleyince Adem yasaklanan fiili işlemiştir; ancak Adem düşmanını görmüyor ve dolayısıyla bu fikrin şeytani bir dürtüş olduğunu bilmiyordu. Şöyle bir yorum da yapmak mümkündür ki Hz. Adem kalbinde doğan yasaklanmış ağaçtan yeme fikrinin melekten gelen bir işaret olduğunu yahut da birçok makbul kullarda gerçekleştiği gibi bir ilham niteliği taşıdığını düşünmüş olabilir. O bu düşüncenin düşmanından gelen gizli bir vesvese olduğunu anlayamamış ve bu durum kendisini ağaçtan yemeye sevketmiştir. Bu takdirde Adem -her ne kadar yeme fiilini kasten işlemişse de- unutan veya yasağın mahiyetini bilmeyen biri durumunda olur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bu meselede aslolan şudur ki Adem aleyhisselamın fiili ister söz verdikten sonra bir unutma olsun, ister bilerek olsun sonuçta bu fiile gereken şey ceza niteliği taşır. Kendisinin karşılaştığı bu durum ilahi bir imtihan konumunda ise Cenab-ı Hak yine de onu cezalandırmıştır. Şayet böyle olmasaydı kendisine lütfettiği nimeti azaba çevirmezdi. Unutulmamalıdır ki Allah, bir kavme lütfettiği nimeti, o kavim kendi hallerini bozmadıkça aksine çevirmeyeceğini beyan etmiştir (216). Allah'ın, gerektirici bir sebep olmaksızın nimeti azaba çevirmek suretiyle cezalandırması -hem de bunu yapmayacağını vaad ettikten sonra-mümkün değildir. Şu da var ki Adem ile Havva kendilerine zulmettiklerini itiraf ederek şöyle demişlerdir: "Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bağışlamaz, merhamet etmezsen mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz" (217). Ayrıca Cenab-ı Hak, "Adem Rabb'ine asi olup haddi aştı" (218) buyurmuştur. Nitekim daha önce kendilerini, ". . . aksi takdirde kendisine kötülük eden zalimlerden olursunuz" (219) diye uyarmıştı.
Hz. Adem'in imtihan edilmesi meselesinde iki problemin çözümüne işaret vardır. Birincisi söz konusu edilen fiil Adem ile Havvadan iman niteliğini kaldırmamış ve işledikleri o fiilden sonra tekrar iman etmeye davet edilmemişlerdir. Bu husus her günahın iman niteliğini yok etmediğine işarette bulunduğu gibi, günahların, kişinin "hiçbir konuda Allah'a asi olmayacağı" inancında yalancı olduğu sonucunu da kanıtlamaz. Bu sonuç Havaric ile Mu'tezile mensuplarının telakkilerini çürütmektedir. Ayrıca, ''Allah'a ve Resulü'ne asi olan ve O'nun belirlediği sınırları çiğneyip aşan kimseyi Cenab-ı Hak cehennem ateşine atar" (220) mealindeki ilahi beyanın her isyanı kapsamadığı gibi mutlak manadaki zulme yöneltilen azap tehdidinin de her türlü zulüm, isyan ve taşkınlığı kapsadığını da ifade etmez. Aksine burada sözü edilen kavramların kendi konumlarına göre taksime tabi tutulmaları gerekir. Bu tür sonuçları bütün günahları kapsamına alacak şekilde genelleştiren kimse günahkarlar hakkında gelen ilahi hükümlerden anlaşılan çerçevenin dışına çıkmış olur.
Hz. Adem'in imtihana tabi tutuluşu meselesinde çözümüne işaret edien ikinci problem de şudur ki, kendisine uygulanan cezanın hiçbir yönü, Mu'tezile'nin "kebire" diye isimlendirdiği eylemin herhangi bir yönüyle beraberlik arzetmez. Mu'tezile bir damla şarap içmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, başkasının malından on dirhem değerinde bir şey çalmak gibi bir eylem sebebiyle iman niteliğini ortadan kaldırmaktadır; Hz. Ya'kûb'un oğullarının Yusuf'a uyguladığı eylem de bu konumdadır (221). Ama hiçbir kimse Hz. Ya'kûb'un oğullarının dinden çıktığı yolundaki iddiayı ileri sürmeye cüret etmemiştir. Şu halde Mu'tezile'ye ait iddianın kökten yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir de Mu'tezile şöyle demektedir: Hikmet prensibi çerçevesinde küçük günahtan dolayı azap uygulanması ve büyük günahın affedilmesi mümkün değildir. Halbuki Adem aleyhisselam azabın çeşitli türlerine maruz bırakılmıştı; Allah Teala'nın Adem ile Havva'ya ait fiili bütün yaratıklara duyurması, sadece bu büyük bir azaptır (bununla birlikte Adem o fiili sebebiyle imandan çıkmamıştır).
Hz. Adem'in bilinen sınava tabi tutulmasının çeşitli hikmetleri üzerinde durulmuştur. Bazıları bunun sebebini onun soyunda cennet ehlinden olmayan kafirlerin bulunuşuna bağlamıştır. Diğer bir anlayışa göre bu olay bütün insanlar için rahmet vesilesi olması amacına yöneliktir; öyle ki işlenebilecek her günah sebebiyle Allah'ın rahmetinden ümit kesmesinler ve yaratan ile yaratıkları arasındaki dostluk bağı kopmasın. Şöyle de denilmiştir: Adem ile Havvanın sınava tabi tutulmasının hikmeti nesillerinden gelecek insanlara şu mesajı vermekti: Kimse nefsiyle baş başa bırakıldığı takdirde yergiye konu teşkil eden davranışlar hususunda kendine güvenmemelidir. Bu prensip insanları hayır işleme konusunda nefislerine danışmamalarına sevkeder ve kötü niteliği taşıyan her şeyden Allah'a sığınmalarına yardımcı olur. Bir kanaate göre yasaklanmış ağaçtan yeme fiili Ademe sırf sınava tabi tutulması amacıyla işletilmiştir. Çünkü bu durum sınava çekilen kimseyi acı ve tatlı tecelliler ve farklı durumlar arasında hareket eder hale getirir. Bu sebeple insanın hatalardan emin olması mümkün değildir. Böyle bir sonuç kişinin şahsi tedbir ve gayretiyle değil Allah'ın lütfu ve korumasıyla gerçekleşir. Buna şunu da eklemek gerekir ki Allah Teala teşebbüs edeni göstereceği gayret ölçüsünde başarılı kılar, Allah'ın zatına olan yöneliş ve bağlanışı ölçüsünde muhafaza eder. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Aslında Adem'in küçük hata (zelle) yapmasının hikmeti hakkında söz etmeye ihtiyaç duymamalıyız. Çünkü insan fıtratı hata işlemeye meyilli olup Rabb'in nimeti yetişmediği takdirde böyle işleri yapmaya hazırdır. Nitekim Yusuf aleyhisselam da, "Ben nefsimi temize çıkarmam, zira nefis -Rabb'imin merhamet ettikleri müstesna- alabildiğine kötülüğe tahrik etme özelliği taşır" (222) demiştir. Diğer bir ayet de şöyledir: "Herkesin yaptığının sonucu yalnız kendisine aittir" (223).
[Yasaklanmış (Memnu) Ağacın Mahiyeti]
Yasaklanmış ağacın mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Onun üzüm asması olduğu, insan türünün baba ve annesinin sınav vesilesini teşkil ettiğinden bu ağaçtan şeytana da bir pay ayrıldığı ifade edilmiştir. Diğer bir kanaate göre söz konusu bitki buğdaydı. Buğday Adem neslinin gıdası kılınmak suretiyle cennetteki rahatlık dünya hayatında meşakkate, oradaki nimet ihtiyaç ve zarurete çevirilmiştir. Şöyle de denilmiştir: O, bilgi ağacıydı. Çünkü yenmesi sonunda Adem ile Havvanın avret yerleri kendilerine görünmüş, daha önce farkına varmadıkları bir şeyi öğrenmiş ve örtmek için yaprak aramaya koyulmuşlardı (224).
Bu meselede hareket noktası şudur ki sözü edilen husus ancak gayba muttali olan Allah'tan gelecek haber yoluyla bilinebilecek türdendir. Aslında bu olayın mahiyetini bilmeye ihtiyacımız yoktur. Bize düşen görev günahın konumunu bilip Allah'a sığınmak, taatin de derecesini bilip işlemeye özen göstermektir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Şunu belirtmek gerekir ki Allah Teala imtihan dünyasıyla ceza ve mükafat alemini birbirinden ayırmıştır, çünkü ikisini birleştirmek sınavı yok edip perdeyi kaldırmak demektir. Bu sebeple Cenab-ı Hak sürekli lezzetli olan ile kesintisiz elem vereni mükafat ve ceza olarak belirlemiş, ikisi arası bir konumda bulunan, yani lezzet ve elemin karışması durumunu da imtihan olarak planlamıştır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
[İblis'in Hz. Adem'e Vesvese Verme Şekli]
İblis'in vesveseyi Hz. Ademe ulaştırma yolu konusunda da fikirler beyan edilmiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Adem gökte, İblis ise yeryüzünde idi; İblis vesvesesini Allah'ın yarattığı bir yolla Adem'e ulaştırmıştır. Bazıları İblis'in yılanın başında iken Ademe hitap ettiğini ileri sürmüştür. Bir de şöyle denilmiştir: Şeytan, Cenab-ı Hakk'ın Adem'e, "Bu sana ve eşine düşman olan biridir; sakın cennetten çıkmanıza sebep olmasın!" (225) şeklinde hitap ettiği sırada sahip olduğu görünümü sonradan değiştirdiğinden Adem onu tanımamıştır. Şayet tanısaydı Allah'ın uyarmasından sonra aldanması söz konusu olmazdı. Aslında bu hususun nasıl gerçekleştiğini sadece Allah bilir.
Hz. Adem-İblis olayına bağlı olarak şeytanın insana vesvese verme yöntemleri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, "Şeytan insanın teni ile eti arasında kanın dolaşması gibi dolaşır, bu esnada yüzünü kişinin kalbine doğru çevirir ve fikirlerini telkin eder" demiştir (226). Bazı alimler de şöyle demiştir: "Şeytana, fikirlerini insanın kalbine ulaştırma gücü verilmiş, vesvesesini kendisi için belirlenen bir yolla kalbine yerleştirmesi imkanı tanınmıştır. İnsan bu mekanizmanın mahiyetini bilememektedir". Şöyle bir görüş de ileri sürülmüştür: İnsanın ruhu (nefs) akıcı bir nesne gibi bedenine yayılıp her yeri dolaşır; öyle ki onu hapseden beden olmasaydı tabiatın her noktasına yayılma imkanı bulacaktı. Nitekim bedenin istirahate çekildiği uyku halinde bu durum gerçekleşmektedir. Kişinin yeryüzünün uzak bölgesinde bulunan biri üzerindeki fikri etkisi de -sanki onu görüyormuş gibi- buna benzemektedir. İşte şeytanın insana nüfuzu ve etkisi bu türden bir şeydir. Biz deriz ki -başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür sözü edilen hususun mahiyetini bilemeyiz. Şu kadarı var ki Allah Teala hem hak hem batıl için kendilerini tanıtıcı bazı belirtiler yaratmıştır. Batıla çağrı yapıp hakka engel olan her şey şeytan işi olup böylesinden Allah'a sığınmak gerekir, keyfiyet ve mahiyeti bilinmese de. Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer şeytandan sana bir tahrik gelirse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten ve her şeyi bilendir. Allah korkusu bilincini taşıyanlara şeytandan bir vesvese gelince toparlanıp sorumluluklarını hatırlar ve hemen gerçeği görürler" (227).
Hasan-ı Basri, "Rabb'iniz size bu ağacı sırf melek statüsüne girer veya ebedi olarak yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı" (228) mealindeki ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle demiştir: Adem meleklerin daha üstün olduğunu ve ebediyen yaşayamayacağını bilmişti. Çünkü Allah kendisinin öleceğini haber vermiş; yine kendisinin çamurdan, meleklerin ise nurdan yaratılması gerçeği karşısında melek olamayacağını, ancak onların üstünlüğüne yaklaşabileceğini anlamıştı. Bunun yanında şeytan Adem ile Havva'ya samimi ve iyi niyetli olduğuna yemin etmişti (229). Evet şeytan onlara vesvese verirken söylediklerinin bir samimiyet ve iyi niyet ürünü olduğunu ifade etmişti. Bunun üzerine Adem ile eşi şeytanın söylediklerine inanmasalar da yasaklanmış ağaçtan yeme konusunda ona uymuşlardır. Şayet onlar İblis'in sözlerini benimsemiş olsalardı günahları, ağaçtan yemeye oranla daha büyük olacaktı. Ne var ki onlar bu sebeple değil, istek ve arzularına kapılarak yemişlerdir. Adem ile Havva İblis'i dile getirdiği hususlarda tasdik etselerdi küfre girerlerdi. Bu ise şüphe yok ki yasaklanmış ağaçtan yemekten çok daha vahim bir sonuç doğururdu. Aslında İblis biraz önce meali verilen ayetteki hususları kendisini tasdik etmeleri için değil, bir vesvese olsun diye ileri sürmüştü. Bu tıpkı bir adamın diğerine -sonuçta öldürülmesi veya organlarının kesilmesini gerektirecek bir konuda- "Şu işi işlersen sana herhangi bir ceza uygulanmaz" demesine benzer, adam da o işe girişir. Aslında böylesi kendisini tahrik edeni onayladığı için değil, nefsani arzusu için o fiili işlemektedir. Bunun gibi bir kimsenin diğerine falan kadının kendisini sevip beğendiğini söylemesi üzerine kadına şehvetle yaklaşması o kimseyi tasdik etmesi anlamına gelmez. Şeytanın Adem'e vesvese vermesinin durumu da buna benzemektedir.
Hasan-ı Basri'nin ileri sürdüğü bu fikir, Adem'in, kendisine gelen vesvesenin şeytandan olduğunu bilmesini gerektirir. Bu durumda Adem'in fiili sözü edilen tahriklerden sonra işe koyulma özelliği taşır ve gerçekleştirdiği eylemin kendisine hayır getirmeyeceğini, hatta korkunç bir şey olduğunu da unutmaması gerekir. Aslında bu hususun kendisine yasaklandığını, onunla erdemli bir sonuca ulaşamayıp aksine şeytanın arzusuna uyacağının bilincini de taşımış oluyordu. Hasan-ı Basri böyle bir durumu gözüyle görse bile Allah'ın meleklerden üstün kıldığı ve beşerin atası yaptığı bir zat hakkında bu iddiayı ileri sürmesi korkunç bir durum arzederdi.
Öyle olacağına Hasan-ı Basri'ye şöyle denseydi: Adem kendisine gelen telkinin düşmandan olduğunu bilmiyordu. Yahut Allah'ın makbul kullarında vuku bulduğu gibi onu bir ilham zannetmiş veya yine iyi kullarda tecelli ettiği gibi ilahi alemden gelen bir sese muttali kılınmış, yahut da daha önce kendisine gösterilen maddi şeklin dışında bir şekle bürünmüş birinden bir telkine hedef olmuştur; evet Hasan-ı Basri'ye böyle dense biraz önceki açıklamasının yerine bunu söylemesi gerçeğe çok daha yakın ve dile getirmesine çok daha layık bir durum arzederdi. Önemli bir konuya -büyük bir istek ve arzu olmaksızın- sadece birinin haber vermesi suretiyle atılmak ne zaman görülmüştür? Evet, Hz. Adem'in sözü edilen (küçük) hatayı işlemesi yadırganmaz, ancak bizim yaptığımız yaklaşım çerçevesinde olabilir. Bu çerçevede olduğu takdirde dini açıdan fazla yadırganacak bir durum ortaya çıkmaz.
Hasan-ı Basri açıklamasına iki meleğe temas eden ayetle başlamıştır. Onun dile getirmeye çalıştığı "meleklerden üstün olma veya olmama" düşüncesinin de isabetli bir yönü yoktur. Çünkü melek oluş, icra edilecek fiilleri iradesiz (cebir) hale getirir. Fiili, cebir statüsünde gerçekleşen birinin derece ve değerinin yükselmesi bahis konusu değildir. Melek konumunda bulunmaktan doğacak üstünlük iradi değil fıtridir. Adem'in fıtratı farklı olduğuna göre bunu nasıl umabilirdi? Bu sebepledir ki meleklerden isyan türünden bir fiilin çıkması mümkün görülmemiştir, onlar nurdan yaratılmıştır. Yaratılışı gereği günah işleyemeyen kimse övgüye layık görülmez. Böyle yerde övgü gerekli hale gelseydi aynı şey yaratılışı gereği asi olamayan bütün ölülerde ve hayvanlarda da gerçekleşmiş olurdu. Bu ise gerçekten uzaktır.
Adem aleyhisselam ve eşi melek olmaya heves etmiş olabilirler: Melekle gibi Allah'ı zikredip O'na itaat etmekle yetinme ve bütün nefsani arzulardan korunma tabiatına kavuşturulmak. Şüphe yok ki Allah beşer türünü bu konuma getirmeye muktedirdir. Ne var ki realitede yaratıklar içinde masum olan da olmayan da bulunmaktadır, ta ki fıtratın bunların hiçbirini gerektirmediği gerçeği ortaya çıkmış olsun. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bu meselede hareket noktası şudur ki beşer türünün ölümlü oluşunun ve yaratılan her şeyin asli maddesinin neden ibaret bulunduğunun bilinmesi nakle bağlıdır. Bu husus duyulara bağlı olmadığı gibi canlının temel maddesinde yok oluşu gösteren bir kanıt da bulunmamaktadır. Cenab-ı Hak dilediğini öldürür, dilediğini de baki kılar. Hasan-ı Basri'nin, "Adem ölümlü olduğunu bilmişti" şeklindeki sözü Allah'tan o sırada kendisine gelen bir haberle ortaya çıkmıştır. Meleklerin kendi konumlarını bilmeleri de buna benzemektedir: Gıdalarının Allah'ı zikretme sevgisiyle olduğu, ayrıca günahlardan korunmaları ilahi muhabbetin yanı sıra lütuflarını müşahede etmelerine bağlıdır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Hasan-ı Basri yaptığı açıklama sırasında Hz. Adem'in meleklerin ölümsüz olduğunu anladığını zikretmektedir. Bu sözün ne manaya geldiğini anlayamıyorum. Bağlandığı bir akide midir, yoksa (gayrı iradi olarak) dilinden gelip geçen bir söz mü? Çünkü böyle bir husus ancak Allah'tan geldiğine şüphe edilmeyecek bir durumda bilinebilir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Ve içinde bulundukları yerden çıkmalarına sebep oldu. Yani bolluk, genişlik ve Allah'ın kendilerini yerleştirdiği cennette bulunan ve yemelerine müsaade ettiği nimetler. Şeytanın Adem ile Havva'ya nerede, hangi vasıta ile ve niçin vesvese verdiği hususunda farklı fikirler belirtilmiştir. Bir görüşe göre o, gökteydi, Adem ile Havva'nın nimetler içinde yaşayıp safa sürdüklerini görünce kıskanmış ve bunun etkisiyle yılanın başından onlara vesvese vermiştir. Bir de şöyle denmiştir: Şeytan dünyada bulunuyordu. Adem ile Havva'yı hariçten etkilemiştir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Bir de şeytanın insanların gönülleri üzerinde doğrudan bir etkisinin bulunduğu veya uzaktan onlara vesvese verdiği konusunda iki görüş ileri sürülmüştür: Bazı alimler şeytanın kalbe doğrudan bir etkisinin bulunduğunu kabul etmiş ve bunu insan bedeninde kanın dolaşması gibi ten ile et arasında cereyan ettiğine ilişkin rivayete dayandırmıştır (230). Bir de şöyle denilmiştir: Şeytanın insanların kalpleri üzerinde herhangi bir hakimiyeti bulunmamaktadır. Ancak o hariçten kendilerini etkilemekte ve kötülüğe çağırmaktadır. Onun bu faaliyeti insanda görülen hayır veya şer hallerinin yansımalarına bağlıdır. Sözü edilen bu haller sanki hayır ve şer izleri olarak anlaşılan bir görünüm vermektedir. Şeytan bunları görünce kişiye vesvese verir ve onu kötülük yapmaya çağırır. Aziz ve celil olan Allah'ın şu beyanı da bu hususu desteklemektedir: "[Kıyamet günü] hesap görülüp iş bitirilince şeytan şöyle diyecektir: "Allah size gerçek olanı vaad etti, ben de size vaad ettimse de yalancı çıktım. Benim size karşı bir yaptırım gücüm yoktu, sadece çağrıda bulundum, siz de bana uydunuz" (231). O bu beyanında kötülüğe çağırmaktan başka üzerimizde bir etkisinin bulunmadığını haber vermektedir. Doğruya en yakın olan görüş de budur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Tartışmakta olduğumuz bu konuda şöyle bir soru yöneltilmiştir: "Rabb'ine asi olan kimse şeytana itaat etmiş olmaz mı?" Evet, diye cevap verilmiştir. "Peki, itaat edince küfre girmez mi"? Hayır, çünkü bu durumdaki insan şeytana itaat etmeyi amaçlamamıştır; küfre girmek ona itaat etmeyi amaçlamakla oluşur. Ama bunun yanında Allah'a asi olmakta şeytana bir tür itaat de mevcuttur. Rivayet edildiğine göre bu soru Ebu Hanife'ye (r.a.) yöneltilmiş, o da böyle cevap vermiştir (232).
Bu noktada aslolan şudur: Kişinin şeytanın tahrikiyle kötülük işlemesi fiilen şeytana itaat manasına gelmez ki ona itaat eden durumuna düşsün. Onun davranışını itaat haline getiren şey itaat olmasına niyet etmesidir. Buna göre bu sonuncu konum Ademde bulunmamıştır. Ancak şeytan Adem ile Havva'nın bu davranışlarından sevinç duymuştur, mutlulukları ve rahatlarının ortadan kalkmasından duyduğu sevinç gibi. Ama tekrar edelim ki bu hatayı işleyen kimseyi şeytana itaat etmekle nitelemek mümkün değildir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Aşağıya inin, dedik. Denildi ki burada geçen hubût kelimesi bir yere inmek, konmak demektir, "Şehre hubût edin" (233), yani oraya inin, beyanında olduğu gibi. Ayetteki hubûtun yüksek bir yerden aşağıdaki bir yere inmek manasına gelmesi de muhtemeldir.
Birbirinize düşman olarak. Denildi ki İblis ve nesli, Adem ve çocukları birbirinin düşmanıdır; bizimle şeytanlar arasındaki düşmanlık açıktır. Yine denildi ki, 'Bizimle İblis'i taşıyıp kaküllerinden Adem ile Havvaya vesvese veren yılan arasında'. Burada tartışılan konu ancak nakil yoluyla bilinebilir. Kur'anda bu hususta bir bilgi yer almamaktadır. Şu kadarını belirtmek gerekir ki bizimle yılanlar arasındaki düşmanlık fıtridir, bizimle İblis arasındaki düşmanlık ise hem ihtiyari hem de ilahi emirdir. Zira insan tabiatı eziyet ve zarar veren her şeyden nefret eder. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bir zamana kadar yeryüzü sizin için ikamet yeridir. Yani yeryüzünde ikamet edersiniz. "Yerküreyi sizin için yerleşim alanı yapan Allah" (234) mealindeki ilahi beyanda olduğu gibi.
Ve belli bir zamana kadar yaşamak için. Yani yeryüzü ecelleriniz gelinceye kadar sizin için bir yaşama vasıtasıdır. Dünyanın sona ereceği güne kadar yaşama vasıtasıdır manası da verilebilir.
37. "Bu sırada (pişmanlık duyan) Adem Rabb'inden ilhamlar aldı ve tövbe etti, O da tövbesini kabul etti. Zaten Allah tövbeleri kabul eden ve esirgeyip bağışlayandır."
Bu sırada (pişmanlık duyan) Adem Rabb'inden ilhamlar aldı. Buradaki "telekka" "ehaze" manasına gelir.
Rabb'inden ilhamlar aldı ve tövbe etti. Ayetin bu kısmı birkaç yoruma tabi tutulmuştur. Denildi ki fe-tabe 'aleyhi yani tövbeye muvaffak kıldı, ona sevketti, o da tövbe etti; "Sonra onları Allah'a dönüş yapmaya muvaffak kıldı" (235) beyanında olduğu gibi, yani Allah onları tövbeye muvaffak kıldı, onlar da tövbe etti. Bir başka görüşe göre "tövbe fiilini yarattı, o da tövbe etti" anlamına gelir. Hedahu sözü hakkında söylediğimiz gibi: "Onda hidayeti benimseme fiilini yarattı ve kişi hidayete ulaştı". Bazıları "kusurundan vazgeçti, affetti" diye açıklamışlardır. Diğer bir görüşe göre tövbe rucû, dönüş anlamına gelir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: Adem isyanından döndü, Allah da af ve mağfiret etti. Bu yorumların hepsi birbirine yakındır. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede Hz. Adem'in Allah'a tövbe edişi Rabb'inden aldığı bazı kelimeler (ilhamlar) ile mümkün olduğu ifade edilmektedir. Ayet Mu'tezile'nin, "Küçük günah işleyen kimse kendiliğinden affa mazhar olur, dua veya tövbeye ihtiyaç duymaz" telakkisini çürütmektedir. Adem (a.s.) Rabb'inden aldığı bazı kelimelerle dua etmesi sayesinde Allah'ın affına mazhar olmuştur. Adem işlediği günah sebebiyle kendiliğinden affa mazhar olsaydı Allah'a yönelik dua ve niyazı lüzumsuz ve gereksiz olurdu. Başarıya ulaştırmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Ayet-i kerimede söz konusu edilen "ilhamlar (kelimat)" diğer bir surede yer alan şu duadan ibarettir. "Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, bizi bağışlamaz, merhamette bulunmazsan ve bize acımazsan şüphesiz ki hüsrana uğrayanlardan oluruz" (236).
Zaten Allah tövbeleri kabul eden ve esirgeyip bağışlayandır. Tevvab "tövbeyi kabul eden" demektir. Bir görüşe göre ise "tövbeye muvaffak kılan ve ona ileten'' anlamına gelir, "günahı örten ve tövbeyi kabul eden'' (237) ayetinde olduğu gibi. Biz fe-tabe aleyhi'nin tefsirinde muhtemel bulunan manaları zikrettik. Merhamet eden müminlere ve tövbe edenlere.
38. ""Evet, hepiniz oradan yeryüzüne inin" dedik. Eğer benden size bir hidayet gelirse, o durumda hidayetime uyan kimseler için ne bir korku vardır ne de üzülmeleri söz konusudur."
39. "İnkar yolunu tutup ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır."
"Evet, hepiniz oradan yeryüzüne inin" dedik. Sözü edilenlerin yeryüzüne inişleri "hepiniz" ifadesiyle zikredilmiştir. Onlar tek tek indikleri takdirde emir dışına çıkmış sayılmayıp onun kapsamı içinde bulunurlar. Bu da çoğul kipiyle verilen emirler ve yapılan beyanların gereği olarak yapılacak fiilde çoğul şeklinin şart olmadığını kanıtlar.
"Eğer benden size bir hidayet gelirse". Yani mutlaka gelecektir, bu dil açısından mümkün olan bir ifadedir.
"O durumda hidayetime uyan kimseler için ne bir korku vardır ne de üzülmeleri söz konusudur." Yani benim hidayetime uyup ölünceye kadar devam eden kimseler için ne korku vardır, ne de üzülmeleri söz konusudur. Şu ayet-i kerime de aynı konumdadır: "Hidayetime uyan kimse ne yolunu şaşırır" dünyada, "ne de mutsuz olur" (238) ahirette, hidayet üzere ölmesi şartıyla.
[Cennet ve Cehennemin Ebediyeti]
Bu ayet ile kendisinden sonra gelen, "inkar yolunu tutup ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemlik olup orada ebedi kalacaklardır" mealindeki ayet, cennet ile cehennemin ve içindekilerinin fani olup nihayet bulacağını söyleyen Cehmiyye'nin görüşünü çürütmektedir. Cennet içindekilerle birlikte sona erecek olsaydı orada korku ve üzüntünün bulunması gerekirdi. Çünkü dünyada bir nimetin zevalinden endişe eden kimse üzülür ve o nimetin tadını kaçırır. Bu sebepledir ki dünya, nimetlerinin sürekli olmaması açısından korku ve üzüntüyle nitelendirilmiştir. Yukarıdaki ayette ise aziz ve celil olan Allah cennette korku olmayacağını haber vermiştir, yani bela ve musibet korkusu; üzüntü de olmayacaktır, yani nimetin ortadan kalkması üzüntüsü.
Onların üzülmeleri de söz konusu değildir. Ayetin bu kısmı cennetin ve nimetlerinin ebedi olup hiçbir zaman yok olmayacağını kanıtlamaktadır.
Aziz ve celil olan Allah kafirlerin cehennemde ebedi kalacaklarını, azaplarının elem ve şiddet içinde devam edeceğini haber vermiştir. Kafirlerin cehennemden kurtulma ümidi olsaydı onun azabını hafif görüp küçümserlerdi. Çünkü dünya hayatında kurtulma ümidi bulunduğu takdirde verilen ceza kişiye hafif ve basit görünmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
(142) el-Bakara 2/33
(143) Al-i İmran 3/ 131
(144) el-İsra 17/74-75
(145) el-Enbiya 21/29
*
(147) en-Nur 24/50
(148) el-Kasas 28/19
(149) Fussilet 41/9
(150) et-Tevbe 9/43
(151) en-Nisa 4/107
(152) el-Ahzab 33/37
(153) et-Tahrim 66/1.
(154) er-Rahman 55/15
(155) en-Nemi 27/62
(156) Sad 38/26
(157) İmam Matüridi şu ayete işaret etmektedir: "Arşı yüklenen ve bir de çevresinde bulunan melekler Rab'lerini övgüyle yüceltir, imanlarını tekrar eden ve müminlerin bağışlanmasını isterler. 'Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Şu halde dönüş yapıp senin yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!" (el-Mü'min 40/7).
(158) er-Rahman 55/4
(159) Yasin 36/69
(160) el-Bakara 2/32
(161) Taha 20/ 17
(162) el-Hac 22/52
(163) el-İsra 17/36
(164) Alaeddin es-Semerkandi şöyle demektedir: "Ebu Hanife kebire işleyen sahabilerin durumunu irca çerçevesinde düşünüyordu. İrca hüküm vermeyi ilahi iradeye havale etmektir. O şöyle diyordu: Böylelerinin durumu Allah'ın iradesine bağlıdır. Dilerse kendilerini bağışlar ve azaba maruz bırakmadan cennete koyar, dilerse cehenneme koyup günahları kadar azap çektirir, sonra cennete koyar. Bu konuda Mürcie-i mübtedia olan Cebriyye'nin görüşünü benimseyerek sözü edilen sahabilerin hiçbir azap çekmeden iman sahibi olmaları sebebiyle günahlarının affedilip cennete gireceklerine hükmedilemeyeceği gibi Kaderiyye'nin iddia ettiği gibi ebediyen cehennemde kalacaklarına da kesinlik derecesinde karar verilemez. Bunun üzerine Ebu Hanife'ye irca fikrini kimden aldın diye sorulmuş, o da yukarıdaki cevabı vermiştir" (Şerhu't-Te'vilât, vr. 21a).
(165) en-Nisa 4/48, 116
(166) Şevkani, Cuzekani tarafından Enes b. Malik yoluyla Resullullah'a nisbet edilen bu hadisin mevzu olduğunu belirtmektedir (bk. el-Fevâ'idu'l-mecmu'a, s. 452).
(167) Hadisin sıhhat açısından değerlendirilmesi için bk. Beyhaki, es-Sünenu'l-kübrâ, III, 273; Şevkani, el-Fevâ'idu'l-mecmu'a, s. 251.
(168) el-Bakara 2/143
(169) Ebü'l-Velid Abdülmelik b. Abdülaziz b. Cüreyc (ö. 150/767), döneminde Hicaz'ın imamı, Mekke'nin fakihi; Bizans asıllıdır. Mekke'de ilk defa ilmi eser telif edendir. Orada doğup vefat etmiştir (bk. Hatib el-Bağdadi, Tarihu Bağdâd, X, 400-407; İbnü'l-Cevzi, Sıfatu's-safve, il, 216; Zehebi, Tezkiretu'l-huffdz, I, 127).
(170) Ebü'l-Hattab Katade b. Diame b. Katade b. Aziz es-Sedusi el-Basri (ö. 1 17/735), müfessir, hadis hafızı, anadan doğma ama. Arap dilinde, lügat ilminde, Arap tarihi ve nesebinde başvurulan bir alimdi. Kader telakkisini benimsediği ve hadiste tedlis yaptığı (hadisin bazı kusurlarını zikretmediği) nakledilir (bk. Yakut el-Hamevi, Mu'cemu'l-udebaâ, XVII, 9-10; İbn Hallikân, Vefeyâtu'I-ayân, IV, 85-86; Zehebi, Tezkiretu'l-huffâz, I, 92-93).
(171) Taberi, Cami'u'l-beyan, I, 229.
(172) Bu konuda bk. Taberi, Câmi'u'l-beyan, 1, 226-227; İbn Kesir, Tefsir, I, 78-79.
(173) et-Tahrim 66/6
(174) el-Enbiya 21/27
(175) el-Enbiya 21/19
(176) el-A'raf 7/12
(177) el-Kehf 18/50
(178) el-Bakara 2/199
(179) İmam Matüridi, "Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin" mealindeki ayetin tefsirinde şöyle demektedir: "Haremin yerli halkı, 'Biz Allah'ın Hareminin insanlarıyız, diğerleri gibi Arafat'ta durmayız' demek suretiyle Arafat'ta vakfe yapmıyorlardı. Cenab-ı Hak bu ayetle Arafat'ta vakfe yapmalarını ve herkes gibi oradan Muzdelife'ye gitmelerini emretmektedir. Hz. Aişe'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kureyş mensupları ve onların din anlayışına bağlı olanlar Muzdelife'de vakfe yapıyor fakat Arafat'a gitmiyordu. Bu sebeple Cenab-ı Hak, 'Sonra herkesin ilerlediği yerden siz de ilerleyin' mealindeki ayeti indirmiştir" (Te'vilatu'l-Kuran, vr. 45b; ayrıca bk. Buhari, "Hac", 91).
(180) et-Tahrim 66/6
(181) el-Enbiya 21/29
(182) el-Kehf 18/50
(183) en-Necm 53/32
(184) "Cinleri de öz ateşten yarattı" (er-Rahman 55/15).
(185) el-A'raf 7/ 12; Sad 38/76
(186) en-Nisa 4/22
(187) el-A'raf 7/175
(188) el-Bakara2/31
(189) el-Hac 22/18
(190) er-Rahmin 55/6
(191) Kur'an'da bu konuyu ilgilendiren ayetler çoktur. Ra'd suresindeki şu iki ayeti ( 1 3/23-24) bu örneklerden birini teşkil eder: "Melekler çeşitli kapılardan cennet ehlinin yanına girecek
ve 'Dünyada gösterdiğiniz sabra karşılık selam olsun size!' diyecekler" (bk. Muhammed Fuad Abdülbaki, el-Mu'cemu'l-mufehres, "Selam" md.)
(192) "Anne ve babasını tahtının üstüne çıkarttı ve hepsi ona secde ettiler" (Yusuf 12/100).
(193) Bu hadis farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Ebu Davfıd'un Sünen'indeki metin şöyledir: "Eğer bir insana bir başkasına secde etmesini emredecek olsaydım, kadınlara kocalarına secde etmelerini emrederdim, bunun sebebi Allah'ın kocaları lehine kadınlara yüklediği haklardır" (Ebu Davud, "Nikah", 41; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 381; V, 228; VI, 76; İbn Mace, "Nikah", 4; Tirmizi, "Rada'", 10).
(194) "Allah'tan başkasına tapınanlara (ve dolayısıyla putlarına) sövmeyin. Çünkü onlar da bilmeyerek Allah'a sövebilirler" (el-En'am 6/108).
(195) "Haccı herkese ilan et ki gerek yaya olarak, gerek yorgun argın develer üzerinde nice uzak yoldan koşup sana gelsinler" (el-Hac 22/27).
(196) "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrı yapıldığı zaman Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın" (el-Cum'a 62/9).
(197) Tâhâ 20/118
(198) el-A'raf 7 /22
(199) el-Bakara 2/34
(200) el-Mü'mimûn 23/14
(201) eş-Şûrâ 42/30
(202) Bu alimler şu ayetle istidlalde bulunmuş olmalıdır: "Şu bir gerçektir ki biz daha önce de Adem'i önemle uyarmıştık. Fakat o, ahdimizi unutuverdi. Biz gereken azmi kendisinde bulamadık" (Tâhâ 20/115).
(203) Görüş sahibi herhalde şu hadise işaret etmektedir: "Allah hata, unutma ve icbar edilmek suretiyle işlenen günahların sorumluluğunu ümmetimden kaldırmıştır" (İbn Mâce, "Salat': 16).
(204) Tâhâ 20/121
(205) el-A'raf 7/20
(206) el-A'raf 7/21-22
(207) Tâhâ 20/126
(208) el-A'raf 7/51
(209) bk. es-Sâffat 37/139-146
(210) el-Bakara 2/30
(211) el-A'raf 7/168
(212) el-Enbiya 21/35
(213) el-Bakara2/35
(214) el-Bakara 2/35
(215) el-Kehf 1 8/33
(216) bk. er-Ra'd 13/11; el-Enfal 8/53
(217) el-A'raf 7/23
(218) Tâhâ 20/121
(219) el-Bakara 2/35
(220) en-Nisa 4/14
(221) bk. Yusuf 12/11-17
(222) Yusuf 12/53
(223) el-En'am 6/164
(224) İmam Matüridi şu ayet-i kerimeye işaret etmektedir: "Adem ile Havva ağaçtan tadınca ut (avret) yerleri kendilerine görünmüş ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başlamışlardır" (el-A'raf 7/22).
(225) Tâhâ 20/117
(225) Resulullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Şeytan insanın içinde kanın dolaşması gibi dolaşır" (Buhari, "Ahkam, 21 , "Bed'ü'l-halk, 11; Müslim, "Selam", 23-25).
(227) el-A'raf 7/200-201
(228) el-A'raf7/20
(229) el-A'raf 7/21
(230) Bu görüşün sahibi Resulullah'tan (s.a.) nakledilen şu hadise dayanmaktadır: "Şeytan insanoğlunun bedenine kanın dolaşması gibi nüfuz eder" (Buhari, "Ahkam, 21 , "Edeb, 121;
Müslim, "Selam, 23-25).
(231) İbrahim 14/22
(232) "Mümin Allah Tealaya asi olunca bu davranışıyla şeytana itaat etmiş ve iradi olarak rızasını talep etmiş sayılmaz. Onun fiili itaat ve rıza görünümü açısından şeytanla uyum içinde olsa da hüküm değişmez. Böylesi bütün günahları işlese de -tevhid inancını bırakmadığı sürece- Allah'ın düşmanı statüsüne girmez. Bunun ispatı şudur ki düşman daima düşmanına buğzeder ve onun kusurlarını sayıp döker. Mümin büyük günah işlemiş olabilir, ancak bu durumda bile Allah Teala onca başka her şeyden daha çok sevilmeye layık bir varlıktır. Şöyle ki o, ateşte yakılmak ile yakışıksız bir fiil veya sıfatı kalben Allah'a nisbet etmek arasında seçim yapmaya mecbur bırakılsa mutlaka ateşte yanmayı tercih eder" (Beyazizade Ahmed Efendi, el-Usulu'l munîfe, s. 106).
(233) el-Bakara 2/61
(234) el-Mü'min 40/64
(235) et-Tevbe 9/118
(236) el-A'raf 7/23
(237) el-Mü'min 40/3
(238) Tâhâ 20/123
Kaynak: Mâtürîdî, Te'vîlâtü'l-Kur'ân, 1. Cilt, ss. 103-138
No comments:
Post a Comment