Mûcizeler
İnsanın kavrama yeteneğini aşan bilgiye tanrısal bilgi denmesine nasıl alışıldıysa, sıradan insanın nedeninden habersiz olduğu şeye de hep Tanrı'nın işi ya da tanrısal iş denilegeldi. Gerçekten de sıradan insan, tabiatta, genelde onun hakkında sahip olduğu fikre aykırı, alışılmamış bir şeyin gerçekleştiğini gördüğü zaman, Tanrı'nın gücü ve esirgeyiciliğinin apaçık ortaya çıktığına inanır. Özellikle de bunun ona bir getirisi ya da yararı olmuşsa... Tabiatın kendi düzeninden saptığını sanınca, hiçbir şeyin, Tanrı'nın varlığını bu olgudan daha iyi kanıtlayamayacağına karar verir. Bu yüzden de ona göre, şeyleri ve mucizeleri tabii nedenlerle açıklayan ya da onları anlamaya çalışan herkes, Tanrı'yı ya da en azından esirgeyiciliğini reddetmektedir. Görünüşe bakılırsa, tabiat olağan düzenini izlediğinde Tanrı'nın hiç işe karışmadığı düşünülmektedir. Tersine, Tanrı işe karıştığında da tabiatın gücünün ve tabii nedenlerin işlemediği sanılmaktadır. Böylece sayısal olarak birbirinden farklı iki gücün varolduğu hayal edilmektedir: Tanrı'nın gücü ve tabii şeylerin gücü. Oysa tabii şeylerin gücü belli bir biçimde Tanrı tarafından belirlenmiş ya da (bugün hakim olan sav gereği) onun tarafından yaratılmıştır. Ama bu güçlerin her birinden, yani Tanrı ve tabiattan ne anlaşıldığına gelince, kuşkusuz bunlar hakkında bir şey bilinmemektedir. Olsa olsa Tanrı'nın gücünün bir kralın hakimiyeti, tabiatın gücünün de kendiliğinden gelişen denetimsiz bir güç olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden, sıradan insan, tabiatın alışılmamış işlerini Tanrı'nın işi ya da mucizesi diye adlandırır. O, bir yandan sofuluk öte yandan da tabiat bilimleri alanında çalışanlara karşı çıkma arzusu yüzünden, tabii nedenler konusunda hiçbir şey bilmemeyi tercih eder. Yalnızca haklarında en az bilgiye sahip olduğu, dolayısıyla da onu en çok şaşırtan şeyleri duyma isteğiyle yanıp tutuşur. Öyleyse hiç kuşku yok, bunun nedeni, Tanrı'ya tapınmak ve her şeyi O'nun hakimiyeti ve iradesine göndermek için tek bir yol olabileceğine inanmasıdır: Tabii nedenleri yoksaymak ve tabiatın düzenine ait olmayan şeyler hayal etmek... Kuşkusuz bir başka neden de, tabiatın gücünü kendine tabi kıldığını hayal etmedikçe, Tanrı'nın gücüne yeterli hayranlığı gösterememesidir. Görünüşe bakılırsa bu tavır ilk Yahudiler'e kadar uzanır: Dönemlerinde, güneş, ay, toprak, su, hava, vs. gibi görünür tanrılara tapınan paganları ikna etmek istiyorlardı. Onlara, bu tanrıların güçsüz, istikrarsız ya da değişken niteliklerini ve görünmez bir Tanrı'nın hakimiyeti altında olduklarını göstermek için, kendi mûcizelerini anlatıyorlardı. Ayrıca bu mûcizelerle, tapındıkları Tanrı'nın, tabiatın tümünü yalnızca onların rahatı için yönlendirdiğini göstermeye de uğraşıyorlardı. Bu da öylesine hoşlarına gitti ki, bugüne kadar mûcizeler uydurmaktan vazgeçmediler. Çünkü onlar sayesinde, Tanrı'nın seçtiği insanlar ve Tanrı'nın her şeyi adına yaratıp aralıksız yönlendirdiği son neden olduklarına inanılacaktı. Yığınların çılgınlığı ne safsatalara yol açmaz? Kafalarında Tanrı ve tabiat hakkında sağlıklı hiçbir kavram yokken, tanrısal kararlarla insani kararlar birbirine karıştırılırken ve tabiatın, insan onun temel parçası sayılacak kadar sınırlı olduğuna inanılırken! Sıradan insanın tabiat ve mucizeler hakkındaki fikir ve önyargılarına yeterince uzun yer ayırdım. Yine de bu söylenenleri düzenli bir sıra içinde açıklamak için şu noktaları belirteceğim:
1- Tabiata aykırı hiçbir şey gerçekleşemez ve o sabit, değişmez, sonsuz bir düzene sahiptir. Bunu söyler söylemez de mucizeden ne anlaşılması gerektiğine hemen geçeceğim.
2- Mucizeler, ne tanrısal özü, ne Tanrı'nın varoluşunu, dolayısıyla ne de esirgeyiciliğini tanımamızı sağlar. Tüm bunlar, tabiatın sabit ve değişmez düzeninden hareketle çok daha iyi kavranır.
3 - Kutsal Kitap'tan alınmış birkaç örnekle şunu da göstereceğim: Kutsal Kitap, Tanrı'nın kararı, isteği, dolayısıyla da esirgeyiciliğinden sözederken yalnızca tabiatın düzenini, onun sonsuz yasalarının zorunlu sonucu olan düzeni anlatır.
4- Son olarak, Kutsal Kitap'ta yeralan mucizelerin nasıl yorumlanacağını ve mucize anlatıları hakkında öncelikle belirtilmesi gereken şeyleri inceleyeceğim. İşte, bu bölümün genel savının ana hatları. Eserin tamamında izlenen hedef açısından da bunun çok yararlı olacağını düşünüyorum.
Demek ki tabiatta onun evrensel yasalarına aykırı hiçbir şey olamaz. Hatta onun yasalarıyla uyuşmayan ya da onlardan kaynaklanmayan bir şey de olamaz. Çünkü her şey Tanrı'nın sonsuz iradesi ve kararıyla olup biter. Bir başka deyişle, gösterdiğimiz gibi, her şey sonsuz bir zorunluluk ve gerçeklik içeren kurallarla yasalar uyarınca olup biter. Bu yüzden tabiat her zaman, hepsini tanımasak bile, sonsuz bir zorunluluk ve gerçeklik, dolayısıyla da sabit ve değişmez bir düzen içeren kurallar ve yasalara uyar. Tabiata sınırlı bir güç, erdem yakıştırmak ve yasalarının her şeye değil de yalnızca bazı şeylere uygulanacağına inanmak için mantıklı hiçbir neden olamaz. Tabiatın gücü ve erdemi Tanrı'nın gücü ve erdemidir; tabiatın kurallarıyla yasaları Tanrı'nın kararlarıdır. Öyleyse şuna kesinlikle inanmak gerekir: Tabiatın gücü sonsuzdur ve yasaları da tanrısal anlama yeteneğinin kapsayacağı her şeye uzanacak kadar geniştir. Yoksa geriye şundan başka savunulabilecek bir şey kalmaz: Tanrı son derece güçsüz bir tabiat yaratmış, çok verimsiz kurallar ve yasalar koymuştur. Bu yüzden de tabiatın ayakta kalmasını ve işlerin dilediği gibi başarıyla yürümesini istiyorsa, sık sık onun yardımına koşmak zorunda kalacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu savın bütünüyle mantıkdışı olduğunu düşünüyorum.
Demek ki tabiatta, onun yasalarından kaynaklanmayan hiçbir şey olup bitemez. Bu yasalar tanrısal anlama yeteneğinin kapsadığı her şeye uzanır. Son olarak da tabiat sabit ve değişmez bir düzene uyar. Bundan apaçık ortaya çıkan şudur: Mucize sözcüğü yalnızca insanların fikirlerine göre bir anlam taşıyabilir. O yalnızca, tabii nedenini, bize tanıdık gelen bir başka şeyi örnek alarak açıklayamadığımız bir eserdir. Ya da o en azından, bir mucizeyi dile getiren ya da yazan kişinin böyle bir açıklamadan aciz olduğunu anlatır.
Kuşkusuz, tabii şeylere ilişkin ilkelerle, yani tabii ışık sayesinde tanınmış ilkelerle nedeni açıklanamayacak olan şeyin mucize olduğunu söyleyebilirim. Ama mucizeler zaten bu ilkelerden bütünüyle habersiz olan sıradan insanın kavrama yeteneğine uygun olarak gerçekleşti. Öyleyse, su götürmeyen şey şudur: Eskiler, sıradan insanın tabii şeyleri açıklamaya alışkın olduğu biçimde açıklayamadıkları şeyi mucize saydılar. Bir başka deyişle, sıradan insan, şaşırmadan hayal etmeye alışık olduğu benzer bir başka şeyi hatırlamak için hafızasına başvurur. Çünkü o, kendisini şaşırtmadığı zaman, bir şeyi yeterince anladığını düşünür. Demek ki eskilerin ve bugüne kadar da hemen hemen bütün insanların mucizeye uygulayabilecekleri bir başka normları yoktu. Bu yüzden, tabii şeylerin bilinen ilkeleriyle kolayca açıklanabilecek birçok şeyin kutsal metinlerde mucize diye anlatıldığından kuşkulanılmamalı. Buna yukarıda, 11. bölümde daha önce değinmiştik: Yeşu zamanında güneşin durduğundan, Ahaz zamanında tersine hareket ettiğinden sözettiğimizde. Ama birazdan, mucizelerin yorumuna ilişkin şeylere daha geniş yer ayıracağız. Bu bölümde yapmaya söz verdiğimiz de buydu zaten.
Artık ikinci noktaya geçme ve şunu gösterme zamanı geldi: Mucizeler, Tanrı'nın özünü, varoluşunu ve esirgeyiciliğini anlamamızı sağlamaz. Tam tersine, tabiatın sabit ve değişmez düzeni bunları bize daha iyi kavratır. Bunu kanıtlamak için şu yolu izleyeceğim: Tanrı'nın varolduğu kendinden bilinemeyeceğine göre (6), bu varoluşun zorunlulukla nosyonlardan çıkarılması gerekir. Bu nosyonlar öylesine sağlam ve sarsılmaz bir gerçeklik sunmalıdırlar ki, onları değiştirebilecek bir güç ne varolabilmeli ne de onun varolduğu düşünülebilmelidir. En azından, Tanrı'nın varolduğu sonucunu çıkardığımız andan itibaren, bu sonucun hiçbir kuşkuya yer bırakmamasını istiyorsak, nosyonların bize böyle bir nitelik sunmaları gerekir. Çünkü bu nosyonları herhangi bir gücün değiştirebileceğini düşünmemiz mümkün olsaydı, gerçekliklerinden kuşkulanırdık. Dolayısıyla çıkardığımız sonuçtan, yani Tanrı'nın varoluşundan da kuşkulanır ve hiçbir şeyden asla emin olamazdık. Öte yandan, bu ilkelerle uyum içinde ya da onlara aykırı olduğunu göstermeden, bir şeyin tabiatla uyum içinde ya da ona aykırı olduğunu bilemeyiz. Bu yüzden, tabiat içinde bir gücün (hangisi olursa olsun) tabiata aykırı bir şey oluşturabileceğini düşünebilseydik, bu sözkonusu ilk nosyonlara aykırı olurdu ve onun bir saçmalık olarak reddedilmesi gerekirdi. Ya da ilk nosyonlardan (bunu gösterdik) , dolayısıyla Tanrı' dan ve herhangi bir biçimde algılanmış her şeyden kuşkulanmamız kaçınılmaz olurdu. Demek ki onları tabiatın düzenine aykırı bir eser olarak gördüğümüz ölçüde, mucizelerin bize Tanrı'nın varolduğunu göstermeleri sözkonusu bile olamaz. Çünkü tam tersine bu konuda kuşku duymamıza neden olacaklardır. Oysa onlar olmaksızın, her şeyin tabiatın kesin ve değişmez düzenini izlediğini bilerek, Tanrı'nın varolduğundan bütünüyle emin olabiliriz.
Yine de bir mucizenin tabii nedenlerle açıklanamayacak olduğunu varsayalım. Bunun iki anlamı olabilir: Ya tabii nedenleri vardır, ama insanın anlama yeteneği onları araştırmaktan acizdir; ya da Tanrı'dan, yani iradesinden başka nedeni yoktur. Ama tabii nedenlerle olup biten her şey de yalnızca Tanrı'nın gücü ve iradesiyle olup bittiği için, şunu kabul etmeliyiz: Tabii nedenleri olsun olmasın; mucize, nedeni gösterilerek açıklanabilecek bir eser değildir. Bir başka deyişle, insanın kavrama yeteneğini aşar. Ama kavrama yeteneğimizi aşan bir eserden ya da genel olarak böyle herhangi bir şeyden yola çıkarsak, hiçbir yere varamayız. Çünkü açık seçik anladığımız şeyi ya kendisi ya da onu kendinden açık seçik anladığımız bir başka şey aracılığıyla tanımış olmamız gerekir. Bu yüzden bir mucize, yani kavrama yeteneğimizi aşan bir eser bize ne Tanrı'nın özünü, ne varoluşunu, ne de Tanrı ve tabiata ilişkin herhangi bir şeyi anlatabilir. Tersine, her şeyin Tanrı tarafından belirlenmiş ve buyurulmuş olduğunu, tabiatta olup bitenlerin Tanrı'nın özünden kaynaklandığını, tabiatın gerçek yasalarının Tanrı'nın sonsuz isteği ve kararları olduğunu biliyoruz. Öyleyse bundan kesinlikle çıkarmamız gereken sonuç şudur: Tabii şeyleri daha iyi tanıdığımız, ilk nedenlerine nasıl bağlı olduklarını ve tabiatın sonsuz yasaları uyarınca nasıl işlediklerini daha açık anladığımız ölçüde, Tanrı'yı ve iradesini de o kadar iyi kavrarız. Bu yüzden, anlama yeteneğimiz gözönüne alındığında, haklı olarak Tanrı'nın işleri diye adlandırmamız ve Tanrı'nın iradesine göndermemiz gereken şeyler, daha çok, açık seçik anladığımız şeyler olmalıdır; insanları hayranlıktan ağzı açık bıraksalar ve hayalgücünü tıka basa doldursalar bile, haklarında hiç bilgi sahibi olmadığımız şeyler değil. Çünkü yalnızca açık seçik anladığımız bu tabii eserler Tanrı hakkındaki bilgiyi artırır ve Tanrı'nın kararlarıyla iradesini apaçık gösterirler. Herhangi bir şeyden habersiz olanın, onu Tanrı'nın iradesine havale etmesi saçmalıktır. Bilgisizliği itiraf etmenin gülünç mü gülünç yoludur bu.
Dahası, mucizelerden herhangi bir sonuç çıkarabilsek bile, buradan Tanrı'nın varoluşuna ilişkin bir sonuca asla varamayız. Çünkü mucize sınırlı bir eserdir, yalnızca belirli ve sınırlı bir gücü anlatır. Bu yüzden, gücü sınırsız bir nedenin varolduğuna ilişkin sonuç böyle bir etkiden çıkarılamaz. Bundan olsa olsa daha güçlü bir nedenin varolduğuna ilişkin sonuç çıkarılabilir. "Olsa olsa" diyorum. Çünkü birçok nedenin bir araya gelmesiyle, kuşkusuz tüm bu nedenlerin birlikte oluşturdukları güçten daha az, ama tek tek her birinin gücünden çok daha etkili bir eser ortaya çıkabilir. Ama tabiat yasaları, (gösterdiğimiz gibi) sınırsızca uzandıkları ve bizim tarafımızdan da sonsuzluk türü altında kavrandıkları gibi, tabiat da bu yasalar uyarınca değişmez ve belirli bir düzen izler. Demek ki böylece bu yasalar da Tanrı'nın sınırsızlığını, sonsuzluğunu ve değişmezliğini bir biçimde gösterir. Öyleyse şu sonuca varıyoruz: Mucizeler Tanrı'yı, varoluşunu ve esirgeyiciliğini tanımamızı sağlamaz. Bütün bunlar, tabiatın sabit ve değişmez düzeninden çok daha iyi çıkartılabilir. Vardığım bu sonuçta mucizeden sözediyorsam, mucize deyimini yalnızca insanın kavrama yeteneğini aşan ya da aştığı sanılan bir eseri anlatmak için kullanıyorum. Gerçekten de tabiatın düzenini yokettiği ya da onu engellediği ve hatta onun yasalarına aykırı olduğu varsayıldığı ölçüde, (gösterdiğimiz gibi) mucize Tanrı hakkında hiçbir bilgi veremez. Hatta bununla da kalmaz, Tanrı hakkında tabii olarak sahip olduğumuz bilgiyi siler ve bizi hem Tanrı, hem de her şey hakkında kuşkulara sürükler.
Burada aralarında hiç fark gözetmediğim şeyler, tabiata aykırı bir eserle tabiat üstü bir eserdir (yani bazılarının dediği gibi, kuşkusuz tabiata aykırı olmayan, ama yine de onun tarafından ortaya çıkarılamayacak ya da gerçekleştirilemeyecek bir eser). Çünkü mucize tabiatın dışında değil içinde ortaya çıkar. Öyleyse, mucize tabiat üstü sayılsa bile, yine de zorunlu olarak tabiatın düzenini engellemesi gerekir. Oysa biz o düzeni, Tanrı'nın kararları uyarınca, sabit ve değişmez olarak kavrıyoruz. Demek ki tabiatta onun yasalarını izlemeyecek bir şey ortaya çıkarsa, bu, Tanrı'nın, tabiatın evrensel yasalarıyla, tabiata getirdiği düzene zorunlulukla aykırıdır. Öyleyse tabiata ve yasalarına da aykırı olacaktır. Dolayısıyla buna inanmak her şeyden kuşkulanmamıza yol açar ve bizi tanrıtanımazlığa sürükler. Böylece hedeflediğim ikinci noktaya yeterince sağlam gerekçelerle ulaştığımı düşünüyorum. Burada, vardığımız şu sonucu tekrarlayabiliriz: Bir mucize, ister tabiata aykırı olsun ister tabiatın üstünde, katıksız bir saçmalıktır. O nedenle de, Kutsal Kitap'ta mucize, lerden sözedildiğinde, tabiatın bir eserinden başka şey anlaşılamaz. Söylediğimiz gibi, o yalnızca insanın kavrama yeteneğini aşan ya da aştığı sanılan bir eserdir.
Üçüncü noktaya geçmeden önce, savımızı Kutsal Kitap'ın otoritesine dayanarak doğrulamamız gerekiyor. Bu savımıza göre, Tanrı'yı mucizeler aracılığıyla tanıyamayız. Kutsal Kitap hiçbir yerde böyle bir şeyi açıkça söylemese bile, bu sonuç ondan kolayca çıkar: Öncelikle Musa (Yasanın Tekrarı XIII), mucizeler gerçekleştirse bile, sahtekar bir peygamberin öldürülmesini emreder. Gerçekten de şöyle diyecektir: (hatta) Sözettiği belirti, şaşılası olay gerçekleşse bile, (yine de) o peygamberi ya da düş göreni dinlememelisiniz. Tanrınız sizi sınamaktadır. (öyleyse) O peygamber ya da düş gören öldürülecek, vs. Bu sözlerden açıkça çıkan sonuca göre sahte peygamberler de mucizeler gerçekleştirebilirler. Onlar, gerçek Tanrı bilgisine sahip olmayan ve ona karşı içten bir sevgi duymayan insanları, mucizelerle, gerçek Tanrı'ya olduğu kadar, sahte tanrılara da inandırabilirler. Çünkü Musa şunları ekleyecektir: Tanrınız Yehova kendisini bütün yüreğinizle, bütün canınızla sevip sevmediğinizi anlamak için sizi sınamaktadır. İkinci olarak, öylesine çok sayıda mucize bile İsrailliler'in sağlıklı bir Tanrı kavramı oluşturmalarını sağlamadı. Deneyim bunu kanıtlar: Musa'nın onları terkettiğini zannedince, Harun'dan, görebilecekleri ilahlar istediler. Ne utanç! O kadar mucizeden sonra, Tanrı hakkında oluşturabildikleri tek ide topu topu bir buzağıydı. Asaf da öylesine çok mucize dinlemesine rağmen, Tanrı'nın esirgeyiciliğinden kuşkulanmış ve doğru yoldan sapmak üzereyken, gerçek sonsuz mutluluğu son anda güç bela kavramıştı (Mezmurlar LXXIII) . Süleyman bile, Yahudiler'in işlerinin en yolunda gittiği dönemde, sonunda her şeyin bir rastlantının eseri olup olmadığını sormuştu; Vaiz III- 19, 20, 21; IX-2, 3 vs'deki gibi. Son olarak da, hemen hemen tüm peygamberler açısından, olayların gidişi ve tabiatın düzeninin, tanrısal esirgeyicilik hakkında oluşturdukları kavramla nasıl uyuşabileceği pek belli değildi. Oysa şeyleri mucizelerle değil de aydınlık kavramlarla anlamaya çalışan filozoflar için, bu her zaman apaçık olmuştu. En azından gerçek mutluluğu yalnızca erdemde ve iç huzurunda bulanlar, tabiata boyun eğdirmektense ona itaat etmeye çalışanlar için bu böyleydi. Çünkü hiç kuşku yok onlar, Tanrı'nın, insan tabiatının özel yasalarının değil de kendi evrensel yasalarının gerekleri uyarınca tabiatı yönettiğini biliyorlardı. Dolayısıyla, Tanrı'nın, yalnızca insan türünü değil tabiatın tamamını hesaba kattığının da farkındaydılar.
Öyleyse Kutsal Kitap'ta da açıkça ortaya çıktığı gibi, mucizeler, Tanrı hakkında gerçek bilgiye ulaştırmaz ve Tanrı'nın esirgeyiciliğini açıkça göstermezler. Yine de Kutsal Kitap'ta sık sık, Tanrı'nın insanlara varlığını kanıtlamak için harikalar gerçekleştirdiğinden sözedilir. Örneğin Mısırdan Çıkış X-2'de, İsrailliler'in onu tanıması için, Mısırlılar'ı aldatıp tanrısallığına ilişkin belirtiler gösterir. Ama buradan, mucizelerin özellikle bunu kanıtladıkları sonucu yine de çıkarılamaz. Olsa olsa, Yahudiler'in, bu mucizelerle kolayca ikna olabilmelerini sağlayan fikirlere sahip oldukları çıkarılabilir. Gerçekten de daha önce II. bölümde şunu açıkça göstermiştik: Peygamberlik gerekçeleri ya da bir vahye dayanan gerekçeler evrensel ve ortak nosyonlardan çıkarılmamıştır. Bunlar, saçma da olsa, önyargılara ve vahyin gönderildiği, yani Kutsal Ruh'un ikna etmek istediği insanların fikirlerine dayanır. Birçok örnekle ve hatta Yunanlılar'la yunanlı, Yahudiler'le yahudi olan Pavlus'un tanıklığıyla gözler önüne serdik bunu. Gerçekten de bu mucizeler Mısırlılar'ın ve Yahudiler'in önyargılarına seslenerek onları ikna edebilmiş olsa bile, Tanrı hakkında gerçek bir bilgi veremez, gerçek bir ide oluşturamazlardı. Mucizeler Yahudiler'e, yalnızca tanıdıkları tüm ilahlardan daha güçlü bir ilah olduğunu ve onun diğer insanlardan çok Yahudiler'i koruyup gözettiğini kabul ettirebilirdi. Çünkü o sırada her şey, tüm beklentilerin ötesinde, onların lehine ve en olumlu biçimde gelişiyordu. Ama bu mucizeler onlara, Tanrı'nın aslında tüm insanları aynı biçimde koruyup gözettiğini öğretemezdi. Çünkü bunu yalnızca felsefe öğretebilir. Bu yüzden hem Yahudiler, hem de tanrısal esirgeyiciliği yalnızca insani olguların değişik durumuna ve insanların farklı yazgılarına göre tanıyabilen tüm diğerleri, Tanrı'nın Yahudiler'i öteki insanlardan daha fazla sevdiğine ikna oldular. Oysa, III. bölümde gösterdiğimiz gibi, gerçek insani kusursuzluk açısından, Yahudiler'in ötekilerden hiçbir üstünlüğü yoktu.
Öyleyse, Kutsal Kitap'tan yola çıkarak, Tanrı'nın buyruk ve kararlarının, dolayısıyla da esirgeyiciliğinin, gerçekte, tabiatın düzeninden başka şey olmadığını göstermek için üçüncü noktaya geçiyorum. Kutsal Kitap şunun ya da bunun Tanrı tarafından ya da Tanrı iradesiyle yapıldığını söylediğinde, aslında bundan anlaşılması gereken yalnızca şudur: Bu, tabiatın düzeni ve yasaları uyarınca yapılmıştır. Yoksa, sıradan insanın sandığı gibi, o sırada tabiatın etkinliğini kaybetmesi ya da bir süre için düzeninin engellenmesi sözkonusu olamaz. Ama Kutsal Kitap, öğretisine ilişkin olmayanı doğrudan anlatmaz. Çünkü (tanrısal yasa hakkında bunu gösterdik) şeyleri tabii nedenlerle açıklamak da, tümüyle spekülatif şeyler öğretmek de onun işi değildir. Demek ki göstermek istediğimiz şeye dolaylı yoldan varmamız gerekecek. Kutsal Kitap'ın şans eseri daha uzun ve ayrıntılı olan bazı tarihi anlatılarına dayanacağız. İşte birkaçı:
Samuel 1 IX- 15, 16'da Tanrı'nın Samuel'e, Saul'u ona göndereceğini açıkladığı anlatılır. Tanrı, Saul'u Samuel'e, insarıların genelde birini bir başkasına gönderdikleri biçimde göndermedi. Yine de bu tanrısal görevde, tabiatın düzenine uygun olmayan hiçbir şey yoktu. Saul kaybolan dişi eşekleri arıyordu (sözkonusu bölümde böyle yazıyor) ve bulamayınca onlarsız eve dönüp dönmemeyi düşündü. Sonra da hizmetkarının öğüdü üzerine, dişi eşekleri nerede bulabileceğini kendisine söylemesi için, peygamber Samuel'i görmeye gitti. Anlatının tamamı, Saul'un, Samuel'e gitmek için, tabiatın düzenine uygun bu buyruktan başka hiçbir buyruk almadığını gösterir. Mezmurlar CV-24'te Tanrı'nın, Mısırlılar'ın tutumunu değiştirip onların İsrailliler'den nefret etmesini sağladığı anlatılır. Oysa bu değişiklik bütünüyle tabiiydi. Bunu Mısırdan Çıkış I, Mısırlılar'ı İsrailliler'i köleleştirmeye iten çok ciddi nedeni anlatarak gösterir. Yaratılış IX- 13'te, Tanrı Nuh'a, yayını bulutlara yerleştireceğini söyler. Tanrı'nın bu eylemi, güneş ışınlarının su damlacıkları içinden geçerken kırılıp yansımasından başka şey değildir. Mezmurlar CXLVII-18'de, rüzgar ve sıcağın karla kırağıyı eriten tabii etkisine Tanrı sözü denir. CXLVII-15'te de rüzgar ve soğuk Tanrı buyruğu ve sözü diye adlandırılır. Yine Mezmurlar CIV-4'te, rüzgar ve ateş Tanrı'nın habercisi ve hizmetkarı olmuştur. Kutsal Kitap'ta, Tanrı'nın sözü, isteği, buyruğu ve kararının, çok açık bir biçimde, tabiatın düzeninden ve etkinliğinden başka şey anlatmadığını gösteren benzer birçok olaya rastlanır. Bu yüzden Kutsal Kitap'ta anlatılan tüm olayların tabii olarak meydana geldiklerinde hiç kuşku yok. Bununla birlikte, onlar Tanrı'ya gönderilir. Çünkü, gösterdiğimiz gibi, şeyleri tabii nedenleriyle açıklamak Kutsal Kitap'ın işi değildir. O yalnızca hayalgücünü iyice ele geçirecek olaylan anlatır. Bunu da sözkonusu olaylara aşırı bir hayranlığın duyulmasını sağlayacak ve dolayısıyla, sıradan insana sofuluk aşılayacak en uygun yöntem ve tarzda yapar.
Demek ki kutsal metinlerde, nedenleri belirlenemeyecek ve tabiatın düzeni dışında, hatta ona karşı gelişmiş gibi görünen şeylere rastlanırsa onların üzerinde durulmamalı. Tersine, gerçekten olup biten şeylerin tabii bir biçimde olup bittiğine inanmak gerekir. Mucizelerde her türden belirleyici tabii koşula rastlanması da bunu doğrular. Ama bunlar her zaman anlatılmaz; özellikle de şiirsel bir üslup seçilmişse... Yine de mucizelere eşlik eden bu belirleyici koşullar, mucizelerin tabii nedenlere ihtiyaç duyduklarını açıkça gösterir. Örneğin vebanın Mısırlılar'ı kırıp geçirmesi için, Musa'nın (Mısırdan Çıkış IX- 10) ocağın kurumunu göğe doğru savurması gerekti. Çekirgeler de Mısır'ı, Tanrı'nın tabii bir buyruğu uyarınca işgal ettiler. Bir başka deyişle, bir gün ve bir gece esen doğu rüzgarıyla geldiler; çok şiddetli bir batı rüzgarıyla da Mısır bölgesini terkettiler (Mısırdan Çıkış X- 14, 19) . Aynı tanrısal emirle, deniz Yahudiler'in yolu önünde ikiye bölündü (Mısırdan Çıkış XIV-21). Bütün gece çok şiddetli esen Euros yaptı bunu. Ayrıca, öldü sanılan çocuğu canlandırması için, Elişa'nın bir süre onun üzerine kapanması gerekti. Böylece, önce çocuğun bedeni ısındı; sonunda da çocuk gözlerini açtı (Krallar 2 IV-34, 35). Yine Yuhanna'nın İncil'i IX. bölümde, İsa'nın bir körün gözlerini açmak için yararlandığı özel koşullar anlatılır. Kutsal Kitap'ta böyle birçok başka olaya rastlanır. Bunların hepsi, mucizeler için, Tanrı'nın mutlak buyruğu diye adlandırılan şeyin değil de bir başka şeyin gerekli olduğunu yeterince gösterir. Bu özel koşullar olmazsa mucizelerin de gerçekleşmeyeceğine inanmak gerekir; Kutsal Kitap onları da tabii nedenlerini de bütünüyle ve her zaman anlatmasa bile... Mısırdan Çıkış XIV-27' de görülür bu: Yalnızca, Musa'nın tek bir emriyle denizin birden eski haline döndüğü anlatılır; ama rüzgardan hiç sözedilmez. Oysa XV-10' daki Ezgi' de bunun, Tanrı soluğunu üflediği için (yani çok şiddetli bir rüzgar çıktığı için) gerçekleştiği söylenir. Tarihi anlatı bu belirleyici koşulu atladığı için mucize daha da önem kazanmıştır.
Yine de bu sava karşı çıkmak için direnen biri şunu söyleyebilir: Kutsal Kitap'ta tabii nedenlerle asla açıklanamayacak gibi görünen birçok mucize yok mu? Örneğin, insanların günahlarıyla dualarının yağmur yağdırabildiğine ve toprağı verimli kılabildiğine, inancın körlerin gözlerini açabildiğine ve Kutsal Kitap'ın sözettiği benzer başka olaylara ilişkin mucize türleri gibi... Ama daha önce buna cevap verdiğimi düşünüyorum. Çünkü Kutsal Kitap'ın, şeyleri yakın nedenleriyle açıklamadığını gösterdim. Kutsal Kitap, bunları, insanlarda, özellikle de halk tabakasında, sofuluk uyandırmaya en uygun düzen ve deyimlerle anlatmakla yetinir. Bu yüzden, Tanrı ve şeylerden sözederken çok yanıltıcı bir dil kullanır. Çünkü amacı akla yatan şeyler söylemek değil, insanların hayalgüçleri ve fantezilerini okşayıp ele geçirmektir. Gerçekten de Kutsal Kitap, bir siyasi bütünün çöküşünü siyaset tarihçilerinin genelde yaptıkları gibi anlatsaydı, halk tabakası bundan hiç mi hiç etkilenmezdi. Ama tersine, Kutsal Kitap'ın genelde yaptığı gibi, bu çöküş Tanrı'ya gönderilir ve şiirsel bir dille anlatılırsa, halk tabakaları bundan müthiş etkilenir. Demek ki Kutsal Kitap, insanların günahları yüzünden toprağın verimsizleştiğini ya da inancın körlerin gözlerini açtığını anlattığında, bu bizi fazla heyecanlandırmamalı. Aynı biçimde, Tanrı'nın insanların günahları yüzünden öfkelendiğini, üzüldüğünü, bir söz verdiği ya da bir iyilik yaptığı için pişman olduğunu, bir belirti üzerine verdiği sözü hatırladığını anlattığında da heyecanlanmak gereksiz; şiirsel olarak söylenmiş, metnin yazarının önyargıları ve fikirlerine uygun olarak anlatılmış benzer başka birçok şeyi aktardığında da... Bu nedenle burada tartışma götürmez bir sonuca varıyoruz: Kutsal Kitap'ın gerçekten olup bittiğini söylediği her şey zorunlulukla tabiatın yasalarına uygun biçimde olup bitmiştir; her şeyde her zaman olduğu gibi... Tabiat yasalarına aykırı olduğu ya da onlara bağlı olamayacağı su götürmez biçimde kanıtlanabilecek şeyler Kutsal Kitap'ta bulunursa, bunların, kutsal metinlere günahkarlarca yapılan eklemeler olduğuna kesinlikle inanmak gerekir. Çünkü tabiata aykırı olan her şey akla aykırıdır ve akla aykırı olan da saçmadır. Bu yüzden de reddedilmelidir.
Mucizelerin yorumu konusunda yapılacak birkaç açıklama kaldı geriye. Daha doğrusu, dördüncü olarak yapacağıma söz verdiğim gibi, bir iki örnekle onları toparlamak (çünkü aslolan daha önce söylendi) ve gözler önüne sermek gerekiyor. Bir mucizeyi yanlış yorumlayan kişinin, uygunsuz biçimde, Kutsal Kitap'ta tabii ışığa aykırı bir şey bulduğunu sanmaması için yapıyorum bunu.
İnsanların bir şeyi yalnızca olup bittiği gibi anlattıkları ve anlatılarına kişisel yargılarını hiç katmadıkları çok ender görülür. Dahası, kanılarını kuşkunun tartısından geçirmemişlerse, onlar gözlerini kör etmiş olacağı için, yeni bir şey gördüklerinde ya da duyduklarında, gerçekleştiğini gördükleri ya da duydukları bu şeyden bütünüyle farklı bir şeyi algılarlar. Özellikle de olup bitenler anlatıcının ya da dinleyicinin kavrama yeteneğini aşıyorsa ve o her şeyden önce, olan bitenin belli bir biçimde gerçekleşmesinden yarar görüyorsa, bu böyle olur. Bu yüzden, kronikçilerin ve tarihçilerin kitaplarında, yazarlar, olan bitenden çok, onlar hakkındaki fikirlerini anlatırlar. Aynı olay, değişik fikirlere sahip iki kişi tarafından öylesine farklı anlatılır ki, birbiriyle hiç ilişkisi olmayan iki olaydan sözedildiği sanılır. Dolayısıyla çoğu zaman, yalnızca tarihi anlatılardan yola çıkarak, kronikçinin ya da tarihçinin fikirlerine ulaşmak hiç de zor değildir. Bunu doğrulamak için, tabii olguları aktaran filozoflar kadar, kronikçilerden de birçok örnek verebilirim, ama gerekli bulmuyorum. Kutsal Kitap'tan alınmış bir tek örnek verecek, ötekileri okuyucunun değerlendirmesine bırakacağım.
Yeşu zamanında, Yahudiler, (yukarıda belirttiğimiz gibi) tüm sıradan insanlarla birlikte, güneşin dünyanın etrafında döndüğüne ve dünyanın hareketsiz olduğuna inanıyorlardı. Beş kralla savaştıkları sırada meydana gelen bir mucizeyi bu kanıya uyarladılar. O günün, olağan bir biçimde, diğerlerinden daha uzun sürdüğünü söylemediler. Güneşin ve ayın durduklarını ya da hareketlerini geciktirdiklerini anlattılar. Bu da o sırada güneşe tapan paganları ikna etmek için çok yararlı olabilirdi. Çünkü bu yaşanmış deneyimle, onlara güneşin bile bir başka ilaha itaat ettiği ve onun emriyle tabii düzenini değiştirmek zorunda kaldığı kanıtlanabilecekti. Bu yüzden, bu olayı, kısmen bağlı oldukları din, kısmen de sahip oldukları kanılar nedeniyle, gerçekte meydana geldiğinden çok farklı biçimde kavrayıp anlattılar. Demek ki Kutsal Kitap'ın mucizelerini yorumlamak ve o anlatılar sayesinde gerçekte nasıl meydana geldiklerini anlamak için, yapılması gereken şudur: Öncelikle, onları ilk anlatanların ve yazıya döküp bize aktaranların fikirlerini tanımalı ve bu fikirleri, duyuları yüzünden kafalarında canlanan şeyden ayırdetmeliyiz. Yoksa fikir ve kanılarını, gerçekleştiği biçimiyle, mucizenin kendisi sanırız. Yalnızca bu karışıklıktan kaçınmak için değil, ama gerçekten meydana gelmiş şeyleri hayali şeylerden ve salt peygamberliğe özgü tasvirlerden ayırdetmek için de, onların fikirlerini tanımalıyız. Çünkü Kutsal Kitap'ta, yalnızca tasvirler ve hayali şeyler oldukları halde, gerçekmiş gibi anlatılan ve öyle de oldukları sanılan birçok şey var. Örneğin Tanrı (yüce varlık) göklerden Sina dağının üstüne ateş içinde iner. Bu yüzden, dağın her yanından duman tütmektedir (Mısırdan Çıkış XIX-18; Yasanın Tekrarı V- 19). İlyas ateşten bir atlı arabayla göklere alınır. Bunların hepsi, kuşkusuz, bize onları kafalarında canlandırdıkları biçimde, yani birer gerçeklikmiş gibi aktaranların fikirlerine uygun tasvirlerdir. Çünkü, kavrayışı yığınların kavrayışının biraz üstüne çıkan herkes, Tanrı'nın sağının solunun bulunmadığını, hareketli ya da hareketsiz olamayacağını, herhangi bir yerde duramayacağını, ama mutlak anlamda sonsuz ve bütünüyle kusursuz olduğunu bilir. Bunu bilenler, genelde sıradan insanların yaptığı gibi duyuların dıştan etkilediği hayalgücü uyarınca değil de, salt anlama yetenekleriyle algıladıklarından yola çıkarak şeyler hakkında yargıda bulunanlardır. Tersine, yığınlar, bir krallığın hakimi olan, kafalarında yarattıkları biçimde gökkubbede, yeryüzüne yakın sandıkları yıldızların üstündeki tahtta oturan cismani bir Tanrı hayal ederler. Kutsal Kitap'taki birçok olay böylesi fikirlere uygundur (bu söylendi). Dolayısıyla da filozoflar onları gerçek diye kabul etmemelidir.
Son olarak, mucizelerin aslında nasıl meydana geldiklerini anlamak için, Yahudiler'e özgü deyimleri ve kelime oyunlarını bilmek önemlidir. Buna yeterince dikkat etmeyen kişi, yazanların asla anlatmayı düşünmedikleri birçok mucizeyi Kutsal Kitap'a yakıştıracaktır. Öyle ki, yalnızca şeylerin ve mucizelerin gerçekte nasıl meydana geldikleri hakkında değil, kutsal metinlerin yazarlarının zihniyeti hakkında da hiçbir şey bilemeyecektir. Örneğin Zekeriya XIV-7'de, gelecekteki bir savaştan sözedilirken, şöyle denir: Özel bir gün, yalnız Tanrı'nın bildiği bir gün olacak. Gece de gündüz de (olmayacak). Gece aydınlık olacak. Bu sözcüklerle, Kutsal Kitap'ın büyük bir mucizeyi haber verdiği sanılabilir. Oysa anlatılmak istenen yalnızca şudur: Nasıl biteceğini yalnızca Tanrı'nın bildiği savaş, gün boyu kuşkulu bir nitelik taşıyacak, akşam geldiğinde ise zafere ulaşılacaktır. Peygamberler, ulusların zaferlerini ve bozgunlarını genelde böyle deyimlerle haber verir ve yazarlardı. Aynı biçimde Yeşaya XIII'te Babil'in yıkımının şöyle anlatıldığını görüyoruz: Gökteki yıldızlarla takımyıldızlar ışımayacak, doğan güneş kararacak, ay ışığını vermez olacak. Bana kalırsa, bu siyasi bütünün yıkımında böyle bir şey olduğuna inanan hiç çıkmadı. Ondan sonra söylenenlere de inanan çıktığını sanmıyorum: Gökleri titreteceğim, yer yerinden oynayacak. Yine Yeşaya XL VIII-21'de, Yahudiler'e, Babil' den Yeruşalim'e sağ salim dönecekleri ve yolda susuzluk çekmeyeceklerini anlatmak için, şunlar söylenir: Onları çöllerden geçirirken susuzluk çekmediler, onlar için sular akıttı kayadan, kayayı yardı, sular fışkırdı. Bana göre, bu sözcüklerle söylenmek istenen yalnızca şudur: Gerçekten olduğu gibi, Yahudiler çölde susuzluklarını giderecek kaynaklar bulacaklar. Çünkü Kyros'un rızasıyla Yeruşalim'e dönerken buna benzer hiçbir mucizeyle karşılaşmadıkları saptanmıştır. Kutsal metinlerde benzer birçok örneğe rastlanmakta. Bunlar yalnızca Yahudiler'e özgü deyimlerdir ve burada hepsinin tek tek sayılmasına da gerek yok. Ancak genel olarak şunu vurgulamak isterim: Yahudiler'e özgü bu deyimler, yalnızca edebi süslemeler değil, ayrıca ve de özellikle sofuluk belirtileriydi. Bu nedenle, kutsal metinlerde, Tanrı'ya sövmek yerine, Tanrı'yı övmek denir (Krallar 1 XXI-10; Eyüp II-9). Aynı nedenle, Yahudiler her şeyi Tanrı'ya gönderiyorlardı. Böylece, Kutsal Kitap'ta bütünüyle tabii şeylerden sözedilirken bile, sanki mucizelerden sözedilir. Buna ilişkin birkaç örneğe daha önce değindik. O nedenle, Kutsal Kitap'ta "Tanrı Firavun'un yüreğini katılaştırdı" dendiğinde, bunun yalnızca Firavun' un inat etmesi anlamına geldiğinden kuşkulanılmamalıdır. "Tanrı göklerin kapaklarını açtı" dendiğinde de bununla sadece çok yağmur yağdığı söylenmektedir; ve böyle sürüp gider... Buna iyice dikkat edilirse ve birçok anlatının çok kısa olduğu, belirleyici herhangi bir koşul sunmadığı, neredeyse güdük bırakıldığı da gözden hiç uzak tutulmazsa, Kutsal Kitap'ta tabii ışığa aykırı olduğu kanıtlanabilecek hemen hiçbir şey bulunamaz. Tam tersine, biraz kafa yorulduğunda, aşırı karanlık görünen birçok şey anlaşılır ve kolay yorumlanır olacaktır. Bunlarla, hedeflediğim şeyi yeterince açık biçimde gösterdiğimi düşünüyorum.
Yine de bu bölümü tamamlamadan önce, bir açıklama daha yapmalıyım: Burada mucizeler hakkında, peygamberlik konusunda izlediğimden bütünüyle farklı bir yöntem izledim. Gerçekten de peygamberlik hakkında, yalnızca kutsal metinlerde vahyedilmiş esaslardan çıkarabildiğim sonuçları dile getirdim. Ama burada, salt tabii ışığın tanıttığı ilkelere ilişkin belli başlı noktaları ele aldım ve bunu da bilinçli olarak yaptım. Çünkü peygamberlik insanın kavrama yeteneğinin sınırlarını aştığı ve bütünüyle teolojik bir sorun oluşturduğu için, onun hakkında hiçbir şey söyleyemezdim. Hatta yalnızca vahyedilmiş esaslardan yola çıkmadıkça, onun her şeyden önce neden oluştuğunu da bilemezdim. Bu yüzden peygamberliği öncelikle tarihçi olarak ele almak ve araştırmamda, onun tabiatıyla özelliklerini mümkün olduğunca tanımamı sağlayabilecek bazı dogmaları seçmek zorunda kaldım. Ama burada, mucizeler sözkonusu olduğunda, araştırmamızın konusu (tabiatta, onun yasalarına aykırı olan ya da ondan kaynaklanmayabilecek bir şeyin meydana geldiği düşünülebilir mi?) bütünüyle felsefi olduğu için, böyle bir yol izlememe hiç gerek yoktu. Üstelik, bu sorunu tabii ışığın öğrettiği ilkelerden yola çıkarak çözmenin daha yerinde olacağını da düşündüm; onlar en iyi tanınan ilkeler olduğu için... Daha yerinde olacağım düşündüm, diyorum. Çünkü sorunu yalnızca Kutsal Kitap'ın ilkelerinden ve dogmalarından yola çıkarak da kolayca çözebilirdim. Söylediklerimi herkesin aydınlık bulması için bunu kısaca göstereceğim.
Kutsal Kitap'ın bazı bölümlerinde, örneğin Mezmurlar CXL VIII-6 ve Yeremya XXXl-35, 36'da tabiatın genelde sabit ve değişmez bir düzeni olduğu söylenir. Ayrıca yüce filozof, Vaiz 1-10'da, tabiatta yeni bir şey olmadığını büyük bir açıklıkla öğretir ve 1-11, 12'de bu açıklamayı şunları söyleyerek pekiştirir: Ara sıra yeni bir şey meydana gelir gibi olsa bile, o yine de yeni sayılmaz; kuşaklar önce varolmuş ve anısı da unutulmuştur. Onun dediği gibi, bugünkü kuşak geçmiş kuşakları anımsamamaktadır ve gelecekteki kuşaklar da bugünkü kuşağı anımsamayacaklardır. Daha ileride, yine Vaiz III-11 'de, Tanrı'nın zamanında her şeyi iyi düzenlediğini söyler ve III-14'te şu açıklamayı yapar: Tanrı'nın yaptığı her şeyin sonsuza dek süreceğini biliyorum. Ona ne bir şey eklenebilir ne de ondan bir şey çıkarılabilir. Bütün bunlar apaçık bir biçimde şunları göstermektedir: Tabiat sabit ve değişmez bir düzeni korur; haklarında bir şey bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm yüzyıllar boyunca, Tanrı hep aynı kalmıştır; tabiatın yasaları, onlara hiçbir şeyin eklenemeyeceği, hiçbir şeyin de onlardan çıkarılamayacağı kadar kusursuz ve verimlidirler. Son olarak da mucizelerin yeni bir şeymiş gibi görünmelerinin nedeni, insanların bilgisizliğidir. Demek ki Kutsal Kitap açıkça bunu öğretir. Ama hiçbir yerde, tabiatta, onun yasalarına aykırı olan ya da ondan kaynaklanmayabilecek bir şeyin meydana geldiğini öğretmez. Öyleyse Kutsal Kitap'a böyle bir hayali yakıştırmamak gerekecektir. Şunu da eklemeliyim: (Gösterdiğim gibi) mucizelerin nedenlere ve koşullara ihtiyaçları var. Onlar, yığınların kafadan uydurarak Tanrı'ya yakıştırdıkları bilmem hangi krallığın hakimiyetinden değil, tanrısal hakimiyet ve karardan, yani (Kutsal Kitap'tan yola çıkarak gösterdiğimiz gibi) tabiatın düzeni ve yasalarından kaynaklanır. Son olarak da, Yasanın Tekrarı XIII ve Matta XXIV-24'ün de doğruladığı gibi, mucizeleri sahtekarlar da gerçekleştirebilir. Bundan kuşku götürmez biçimde çıkan sonuç, mucizelerin tabii şeyler olduğudur. Onların yeniymiş (Süleyman gibi konuşmak için) ya da tabiata aykırıymış gibi görünmeyecekleri, ama mümkünse, tabii gerçekliklere pek yakın görünecekleri bir biçimde açıklanması gerekir. Herkesin bunu kolayca yapabilmesi için, yalnızca Kutsal Kitap'tan alınmış bazı kuralları gösterdim.
Yine de Kutsal Kitap'ın öğretisi böyledir derken, bunu kurtuluşa götüren zorunlu bir ders olarak öğrettiğini söylemek istemiyorum. Yalnızca peygamberlerin bu konuda bizimle aynı bakış açısını benimsediklerini söylüyorum. Demek ki her insan, Tanrı'ya ibadeti ve dini tüm gönlünce kucaklamak üzere, en iyi olduğunu düşündüğü yol uyarınca yargıya varmakta özgürdür. Josephe Flavius da böyle düşünür, çünkü Yahudi Tarihi'nin II. kitabının sonucunda şöyle yazar: Eski çağlarda yaşamış ve kötülükten uzak insanlar için, ister Tanrı'nın iradesiyle ister kendiliğinden, denizin ortasında bir kurtuluş yolu açılmışsa, kimse mucizelere inanmayı horgörmemeli. Eskiden, Makedonya Kralı İskender'in askerleri de Pamfilya'da denizin önlerinde geri çekildiğini gördüler. Başka bir yol olmadığı için, Tanrı Persler'in hegemonyasını kırmak istediğinde onlara bu geçidi sunmuştu. İskender'in yaptığı önemli işler hakkında yazan herkes bu konuda uzlaşıyor. İsteyen istediği şeyi düşünsün. Josephe Flavius'un sözleri ve mucizelere inanç hakkındaki yargısı bunlar.
Kaynak: Benedictus Spinoza, Teolojik-Politik İnceleme, Çev. Cemal Bali Akal, Reyda Ergün, Dost Yayınları, 4. Baskı, Ocak 2016, Ankara, ss. 118-133
No comments:
Post a Comment