Thursday, 26 December 2019

Din Adamları Otoritesinin ve Devlet Otoritesinin Açmazları - Mihail Bakunin

Bir gün Mazzini'ye, halkın kurtuluşu için hangi önlemlerin alınacağını sormuştum. 
"İlk Önlem" diye yanıtlamıştı, "halk okullarının kurulması olacaktır." 
"Peki, bu okullarda halka ne öğretilecektir?" 
"İnsanın görevleri -fedakarlık ve kendini adama." 

Peki ama bunları öğretmek için yeterli öğretmeni nerede bu­ lacaksınız? Kendisi örnek olmayan kimsenin, bu tür şeyleri öğretme hakkı ya da gücü var mıdır? Kendini feda etmek ve adamaktan zevk alan insan sayısı son derece sınırlı değil midir? Kendini büyük bir fikrin hizmetine adayanlar, yüce bir tutkunun peşine takılırlar; bu tutkunun dışında, yaşam, onların gözünde tüm anlamını yitirir. Bu insanlar, genellikle eylemlerini bir doktrin haline getirmekle pek ilgilenmezler; bunun en önde gelen nedeni, doktrinin yaşamı, eylemin kendiliğinden canlılığını öldürmesidir. 
Doktrin ve eylemin hayran olunacak bir birliğini temsil eden Mazzini gibi insanlar, çok ender rastlanan istisnalardır. Hıristiyanlıkta da vaaz ettiklerini hayata geçirmiş ya da geçirmeye çalışan, yürekleri sevgiyle dolup taşan, bu dünyanın zevklerinden ve zenginliğinden nefret eden, büyük, kutsal insanlar var olmuştur. Ancak, meslekleri gereği, bekar kalmayı, dünya işlerinden el etek çekmeyi ve dünya nimetlerini hor görmeyi öğütlemiş olan ve halen öğütlemeye devam eden, Katolik ve Protestan rahiplerin büyük bir çoğunlu­ğu, yaşamlarıyla kendi sözlerini yalanlamışlardır. 
Bütün ülkelerin halkları arasında, "papaz kadar ahlaksız", "papaz kadar doymak bilmez", "papaz kadar muhteris", "papaz kadar açgözlü, bencil, tamahkâr" sözlerinin ata­ sözü haline gelmiş olması nedensiz değildir; tam tersine bu sözler yüzlerce yıllık bir deneyimin ürünüdür. Kilise tarafından kutsanmış, Hıristiyan erdemi öğreticilerinin, papazların, her yüz olayın doksan dokuzunda söylediklerinin tersini yaptıkları kesindir. Bu büyük çoğunluk, söz konusu olgunun bu evrenselliği, göstermektedir ki, ortadaki yanlışlık, bireysel olarak insanlardan değil, bu insanların içinde yer aldıkları kendi içinde olanaksız ve çelişkili toplumsal konumdan kaynaklanmaktadır. Bu çelişki, ilk planda, el çekme ve vazgeçme doktrini ile insan doğasının pozitif eğilimleri ve ihtiyaçları arasındadır. Bu eğilimler ve ihtiyaçlar. bazı bireysel olaylarda, çok nadir olarak, gerçekten geri çekilebilir, bastırılabilir ve hatta, bazı güçlü entelektüel ve ahlaki tutkuların sürekli etkisiyle tamamen yok edilebilir; belirli toplumsal coşku anlarında, geniş halk yığınlan tarafından, bir süre için unutulup ihmal edilebilir. Ama bunlar, kendi doğamızın öylesine ayrılmaz parçalarıdır ki, er ya da geç, her zaman varlıklarını ortaya koyar, düzenli ve normal bir şekilde tatmin edilmedikleri zaman, sağlıksız ve anormal tatmin şekilleri yaratırlar. Tüm Hıristiyan rahipler, özellikle de Roma Katolik Kilisesi rahipleri, bu doğal ve sonuç olarak karşı konulmaz yasanın felaketli etki alanına girmekten kendilerini kurtaramamışlardır.
Ancak, her iki mezhebin rahipleri (Katolik ve Protestan rahipleri) için de geçerli olan bir başka çelişki daha vardır. Bu çelişki, efendinin unvan ve pozisyonundan kaynaklanır. Emreden, baskı uygulayan, sömüren bir efendi. Ancak, kutsal ve insani ayrıcalıkları nedeniyle kendisine boyun eğmiş olanlar için kendini feda eden bir efendi, çelişkili ve tümüyle olanaksız bir varlıktır. Bu, bir yandan, kendini Tanrı'nın hizmetkârlarının en düşük hizmetkârı olarak adlandırır ve bunun bir göstergesi olarak, tıpkı İsa'nın yaptığı gibi, yılda bir kez on iki Romalı dilencinin ayağını yıkarken, diğer yandan, aynı zamanda, kendini Tanrı'nın vekili, Dünyanın mutlak ve yanılmaz efendisi olarak ilan eden Papa örneğinde de çok iyi gördüğümüz gibi, ikiyüzlülüğün daniskasıdır. Tüm kiliselerin papazlarının kendilerine emanet edilmiş sürüler uğruna kendilerini fedâ etmek bir yana, her zaman, kısmen kendi kişisel tutkularını tatmin, kısmen de Kilisenin iktidarına hizmet uğruna, bunları kurban etmiş, sömürmüş ve sürü durumunda tutmuş olduklarını bir kez daha hatırlatmama gerek var mı? Benzer koşullar, benzer nedenler, her zaman benzer sonuçlar doğurur. O zaman bu söylediklerimiz, ilhamını kutsallıktan alan ve devlet tarafından onaylanan modern okulların öğretmenleri için de aynen geçerlidir. Bunlar, zorunlu bir biçimde, bazıları bilerek, bazıları bilmeyerek, kitlelerin kendilerini Devletin gücüne ve ayrıcalıklı sınıfların çıkarlarına feda etmesi doktrininin öğretmenleri olacaklardır.
O zaman, toplumdan bütün eğitimi ve öğretimi kaldırmalı mıyız? Tam tersine! Eğitimi kitleler arasında kayıtsız şartsız yaygınlaştırmalı, Tanrı'nın ihtişamına ve insanın köleliğine adanmış tüm tapınakları, insanın kurtuluşunun öğretildiği okullara dönüştürmeliyiz. Ama, ilk ağızda, şu nokta­ da anlaşalım: Eşitlik ve insan özgürlüğüne saygı temeli üzerine kurulmuş normal bir toplumda, okullar, yetişkinler için değil, yalnızca çocuklar için var olacaktır; ve bu okulların köleleşmeye değil insanın kurtuluşuna hizmet edebilmesi için, her şeyden önce; ebedi ve mutlak köleleşticici olan Tanrı kurgusu ortadan kaldırılacaktır. Çocukların tüm eğitim ve öğretimi, imana değil, aklın bilimsel gelişmesine; sofuluk ve itaate değil, kişisel saygınlığın ve bağımsızlığın gelişmesine dayandırılmalıdır; ve her zaman ve her yerde , kutsallığa tapınmanın yerini, ne pahasına olursa olsun, gerçeğe ve adalete, hepsinin üstünde de insanlığa saygıya tapınma almalıdır.
Otorite ilkesi, çocuğun eğitiminde doğal bir çıkış noktası oluşturur. Bu ilke, henüz aklı ermeyen küçük yaştaki çocuklara uygulandığında yasal ve gereklidir. Ancak, her şeyin, ve sonuçta eğitimin de, gelişimi içinde çıkış noktası aşama aşama inkar edileceğinden, eğitim ve öğretim ilerledikçe, bu ilkenin uygu­lanmasına daha az yer verilerek özgürlüğün dozu artırılmalıdır. Her akılcı eğitim, temelde, otoritenin özgürlük lehine yavaş yavaş bir yana bırakılmasından başka bir şey değildir. Eğitimin zorunlu amacı, nihai olarak, başkalarının özgürlüğüne sevgi ve saygıyla dolu özgür insanların yetiştirilmesidir. Bundan ötür, çocuk daha henüz yeni yeni konuşmaya çalışırken başlayan eğitimin ilk gününde otorite her şey, özgürlük ise hiçbir şey iken; eğitimin son gününde özgürlük her şey olmalı, hayvansal ya da kutsal otorite ilkesi geride en küçük bir kırıntı kalmamacasına ortadan kaldırılmalıdır.
Gelişmiş ve yaşını başını almış insanlara uygulanan otorite ilkesi, insanlığın canavarca, adice inkarı ile köleliğin, entelektüel ve ahlaki bozulmanın kaynağı haline gelir. Maalesef ataerkil hükümetler kitleleri öyle koyu bir karanlık içinde yaşamaya mahkûm etmişlerdir ki, yalnız çocuklar için değil, yetişkin insanlar için de okullar açmak zorunlu hale gelmiştir. Bu okullarda, otorite ilkesinin en küçük bir tezahürü ve kalıntısı bile yok edilmelidir. Bu okullar, artık bildiğimiz anlamda okul olmaktan çıkacaktır; bu okullarda kimin öğrenci kimin öğretmen olduğu bilinmeyecek, insanlar ihtiyaçları ölçüsünde bu okullarda parasız eğitim görecek ve bunun karşılığında, son derece zengin deneyimlerinden yararlanarak, kendilerinde eksik olanı onlara getiren öğretmenlerine bazı şeyler öğreteceklerdir. O zaman bu, karşılıklı bir eğitim, halk ile eğitilmiş gençlik arasında bir kardeşlik eylemi olacaktır.
Halk ve yetişkin tüm insanlar için gerçek okul yaşamdır. Hem doğal hem rasyonel olan, tek büyük ve güçlü otorite, saygı göstermemiz gereken tek otorite: eşitlik, dayanışma ve üyelerinin karşılıklı saygısı üzerine kurulmuş bir toplumun kolektif ve kamusal ruhunun otoritesidir. Evet, kutsal olmayan, tümüyle insani bu otorite önünde saygı ile boyun eğeriz; çünkü biliriz ki, o, bizi köleleştirmeyecek, özgürleştirecektir. Bu otorite, Kilise ve Devlet tarafından oluşturulmuş, tüm kutsal, teolojik, metafizik, siyasal ve hukuki otoritelerden, ceza yasalarınızdan, hapishanelerinizden, infazcılarınızdan binlerce kez daha güçlüdür. Kolektif duygu ve kamuoyunun gücü bugün bile çok ciddi bir güçtür. En müthiş suçları işlemeye hazır olan bir insan bile ona meydan okumaya, karşı çıkmaya nadiren cesaret edebilir. Bu insanlar, onu aldatmaya çalışabilirler, ama şu ya da bu ölçüde güçlü bir azınlığın desteğini arkalarında hissetmedikleri sürece, onu yok sayamazlar. Kendi gücüne ne kadar inanırsa inansın, hiç kimse, toplumun toplu aşağılanmasına dayanabilecek kadar güçlü değildir; toplumun en azından bir kesiminin onayı ve saygısını arkasında hissetmediği sürece hiç kimse yaşamını sürdüremez. Bir insanın herkesin düşüncesine sözle ya da eylemle karşı çıkarak cesareti bulabilmesi için çok samimi ve büyük bir inanç tarafından güdülenmesi gerekir; bencil, sağlam bir kişiliğe sahip olmayan, korkak insanlar asla bu cesareti bulamazlar. Bütün insanları birbirine bağlayan doğal ve kaçınılmaz dayanışmayı -bu toplumsallık yasasını- her birimizin, hem kendi üzerimizde, hem de tanıdığımız insanlar üzerinde günlük deneyimlerimizle doğrulayabileceğimiz bu yasayı, sözünü ettiğimiz olgudan daha açık bir biçimde kanıtlayan başka hiçbir şey yoktur. Ama eğer bu toplumsal güç varsa, nasıl olmuş da, bu güç, bugüne kadar, insanları daha ahlaklı, daha insan bir hale getirmemiştir? Çünkü bu güç, halen kendisini insanileştirememiştir; kendisini insanileştirememesinin başlıca nedeni de, hepimizin bildiği gibi, sadık bir ifadesini oluşturduğu toplumsal yaşamın, insana saygıya değil, kutsala tapınmaya; özgürlüğe değil, otoriteye; eşitliğe değil, ayrıcalıklara; kardeşliğe değil, sömürüye; adalet ve gerçeğe değil, kötülük ve aldatmaya dayalı olmasıdır. Sonuç olarak, bu gücün, dile getirdiği insancıl kurumlarla hep çelişen gerçek eylemi, sürekli olarak felaketli ve bozucu bir etki yaratmıştır. Kötülükleri ve suçları bastırmamış, onları yaratmıştır; otoritesi, hep kutsal, gayri insani bir otorite olmuştur; etkisi meşum ve uğursuzdur? Bu otorite ve etkiyi, yararlı ve insani hale getirmek istiyor musunuz? Toplumsal devrimi başarın. Böylece, tüm ihtiyaçları birbiriyle çelişir olmaktan çıkarın; tek tek insanların toplumsal ve maddi çıkarlarını, her bir kimsenin insani görevleriyle uyumlu bir hale getirin. Ve bu amaca ulaşmanın tek bir yolu olduğunu unutmayın: Eşitsizliği yaratan tüm kurumları ezmek; ekonomik ve toplumsal eşitliği yaratmak. Herkesin yararlanabileceği özgürlük, ahlak ve insani dayanışma ancak bu temel üzerine yükselecektir.

Mihail Bakunin - Tanrı ve Devlet, 42-46

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...