Hz. İsa'nın Dünyevi İktidara Bakışı
İlk Hıristiyan neslin bütünü politik güce
düşmandı ve bunu kurumsal yapısı ve türü ne olursa olsun kötücül kabul
ediyordu.
Artık İsa’nın kendi deyişlerini kayıt altına alan ve
tüm olası asıllarını, yorumlarını içeren metinlere geldik. Beş temel deyiş
var.
Bunların ilki oldukça bildik bir deyiş: “Sezar’ın
hakkı Sezar’a.” (Markos 12:13). Bu hikâyeyi kısaca hatırlatalım. İsa’nın
düşmanları onu tuzağa düşürmeye çalışıyorlardı ve Hirodesyenler bir
soru ortaya attılar. İsa’nın aklına methiyeler düzerek kendisine sordular:
“Sezar’a vergi vermek yasaya uygun mu, değil mi? Vermeli miyiz, vermemeli
miyiz?” Sorunun kendisi yeterince açık. Metnin bize anlattığına göre, bunlar
İsa’yı kendi sözüyle tuzağa düşürmeye çalışıyorlardı. Böyle bir soru
ortaya atmalarının nedeni, bunu daha önceden aralarında tartışmış olmalarıydı.
İsa, Sezar’a düşmanlığıyla biliniyordu. Böyle bir soru sorup böylelikle
İsa’nın Romalıları suçladığını ve vergi verilmemesi gerektiğini
söylediğini yayabileceklerdi. Her zaman olduğu gibi İsa yine tuzağa
düşmez ve onlara ironik bir yanıt verir:
“Bana bir
dinar getirin, bakayım.” Dinar gelir ve bu kez o bir soru sorar: “Bu resim, bu
yazı kimin?” Bu, şüphesiz ki bir Roma parasıydı. Romalıların toplumu yekpare
kılmada kullandığı iyi yöntemlerden biri de paralarının imparatorluk yoluyla
dolaşıma sokuluyor olmasıydı. Hirodesyenler İsa’nın sorusunu yanıtladılar:
“Sezar’ın.” Bu noktada, Roma dünyasındaki bireylerin, tıpkı Batı Amerika’da
19. yüzyılda sığırların damgalanması gibi, sahibi oldukları malların üzerine
işaret koyduklarını hatırlamak durumundayız. Bu işaret, mülkiyeti
göstermenin tek yoludur. Roma imparatorluğunun karma yapısında bu, tüm
mallara uygulanırdı. İnsanlar kendi işaretlerine, mühür, pul ya da imzalarına
sahiptiler. Bu paranın üzerindeki Sezar’ın kafası bir dekorasyon ya da şeref
işaretinden çok daha fazlasıydı. Bu işaretle, krallık içerisinde dolaşımda
olan paraların tümünün Sezar’a ait olduğu gösteriliyordu. Parayı elinde
tutan kimse onun sadece geçici sahibiydi. Asla bu bronz ya da gümüş
paraların asıl sahibi değillerdi. Her imparator öldüğünde, suret
değişiyordu. Sezar, biricik mal sahibiydi. Dolayısıyla, İsa’nın yanıtı
basitti: “Sezar’ın hakkı Sezar’a.” Paranın üzerinde onun sûretini
görüyorsunuz. O halde, para ona aittir. Ne zaman isterse, o zaman ona geri
verin.
Bu yanıtla İsa, vergilerin yasal olduğunu
söylemiyor. Romalılara itaat etmeyi salık vermiyor. Sadece kanıtlarla
yüzleşiyor. Ancak, gerçek anlamda Sezar’a ait olan nedir? İsa’nın buna yanıtı
oldukça mükemmel bir örnektir: Üstünde imzası olan ne varsa! Gücünün
temeli ve sınırı da budur. Paralar, abideler ve belli kimi sunaklar. Hepsi bu.
Sezar’ın hakkı Sezar’ın olsun. Vergi ödeyebilirsiniz. Tüm para Sezar’a ait
olduğuna ve istediği zaman geri alabileceğine göre, bunu yapıp yapmamanın
bir önemi ya da manası yok. Vergi ödeyip ödememek temel bir soru değil;
aslına bakılırsa, gerçek bir politik soru dahi değil.
Öte yandan, Sezar’ın işaretinin bulunmadığı hiçbir
şey ona ait değildir. Bunların tümü Tanrıya aittir.29 Bu nokta vicdani
retlerin doğduğu yerdir. Sezar’ın geriye kalan hiçbir şey üzerinde hakkı
yoktur. İlkin, yaşamımız var. Sezar’ın yaşam ve ölüm üzerinde hiçbir
hakkı yoktur. Sezar’ın insanları savaşa sürüklemek hakkı yoktur. Sezar’ın
bir ülkeyi harap etmek, yakıp yıkmak hakkı yoktur. Sezar’ın mülkünün sınırı
vardır. Tanrı adına, onun isteklerinin büyük çoğunluğuna karşı
çıkabiliriz, İsa, onun söylediklerine karşı çıkmadıkları için,
Hirodesyenlere karşıdır. Hirodesyenlerle birlikte bu soruyu ortaya atan Ferisiler
de Yahudi’dir; ancak metnin bize anlattığı üzere, bunların bazıları dindar
Yahudilerdi. Dolayısıyla, bunlar, geri kalan her şey Tanrıya ait olduğu için
İsa’nın bu ifadesine muhalif çıkmadılar. İsa, aynı zamanda, İsrail’in kurtuluş mücadelesini
politik bir mücadeleye dönüştürmek isteyen bağnazlara da dolaylı bir
biçimde yanıt vermiş oluyordu. Onlara mücadelenin bir temeli olduğu gibi bir
sınırının da olduğunu hatırlatıyordu.
İsa’nın politik
otoriteler hakkındaki ikinci deyişi şaşkınlık verici bir tartışmada ortaya
çıkar. Kudüs yolunda ona eşlik eden havarilerinden bazıları, buraya varıldığında İsa’nın gücü eline alacağını
düşünüyordu. Krallara özgü kurallara geçtiğinde ona en yakın kim
olacak tartışması yapıyorlardı (Matta 20:20-25). Zebedi’nin karısı, oğulları
James ve John’u kastederek (ki İsa oğulları oldukça yakından tanıyordu!) bir
isteği olduğunu belirtti. Emir ver, krallığında bu
iki oğlumdan biri sağında biri solunda otursun. Burada, yine İsa’nın
yaşadığı ortamdaki genel idrak noksanlığını görüyoruz. İsa, Kudüs yolundayken havarilerine, Kudüs’te kendisinin
vahşice öldürüleceğini bildirmiştir. Böylelikle, onlara ilk
olarak anlayıştan yoksun olduklarını söyledi. Ardından, ifadesini bizim için
oldukça anlamlı olan şu sözlerle tamamladı: “Bilirsiniz
ki ulusların liderleri onlara efendilik eder, ulusların ileri gelenleri ise
onları köleleştirir. Sizin aranızda böyle olmayacak; aranızda büyük olmak
isteyen diğerlerinin hizmetkârı olsun.” (Matta 20: 25-26)
Görüldüğü gibi, hiçbir sınır ya da ayrım yoktur. Hangi
ulus ya da politik rejim olursa olsun, tüm ulus liderleri uluslara efendilik
eder. Tiranlık olmayan bir politik güç yoktur. Bu, İsa açısından basit ve
mutlaktır. Kural koyucuların ve büyük liderlerin olduğu bir yerde iyi
politik güç diye bir şey söz konusu olamaz. Bu noktada bir kez daha güç
soru kaynağı oluyor. Güç, bozar. Vaiz bölümünden alıntıların tersi yönde
bir yankı yaptığını yakalayabiliriz. Ancak, İsa’nın isyanın ya da bu
krallarla, muhteşem krallarla girişilen maddesel çekişmelerin avukatlığını
yapmadığını belirtmeliyiz. O, soruyu geçersiz kılar ve sıklıkla üçüncü
kişilere karşı çıkar: "Ancak siz... sizin aranızda böyle olmayacak.” Bir başka deyişle, krallarla
dövüşmek ile uğraşmayın. Bırakın yapsınlar. Böyle şeylerin olmayacağı, gücün, otoritenin ya da hiyerarşinin
olmayacağı ayrıksı bir toplum oluşturun. (Bu türden deyişleri okuyan
bir kişi genellikle hayrete düşer; çünkü kilise kendi hiyerarşilerini,
prenslerini ve piskoposlarını oluşturmak durumundadır.) Onların toplumları içinde yaptıkları
ve sizin değiştiremeyeceğiniz şeyleri yapmayın. Farklı bir yapı üzerinde,
farklı bir toplum oluşturun.
Bu tavrı, apolitikleşmeden söz ettiği için
eleştirebilirsiniz. Göreceğimiz üzere, bu, İsa’nın gerçekte tüm dünyayı
içeren bir tavrıdır. Ancak bunun desosyalizasyon olmadığının ayırdında olmalıyız. İsa bize toplumu terk edip çöle gitmemizi önermiyor. Onun
salık verdiği, toplum içinde kalmamız ve onun içinde başka kuralları,
başka yasaları olan cemaatler kurmamızdır. Bu,
güç fenomenini değiştiremeyeceğimiz kanaatine yaslanır. Bu,
kiliseden biri olduğumuz, siyaset arenasına çıktığımız ve politika üretmeye
başladığımız durumları düşündüğümüzde, bir anlamıyla kehanettir. Güçle ilişki ve onun kendi otoritelerinin varlığı
bunu anında çürütür. Son olarak, elbette politik güçten
bağımsız cemaatler kurmanın İsa’nın döneminde görece kolay olabileceği,
ancak günümüzde artık olası olmadığı öne sürülebilir. Bu
gerçekliği olan bir itirazdır; ancak politikayla
ilişkili olmanın daima diğerlerini fethetmek, onlar üzerinde güç egzersizi
yapmak anlamına geleceği gerçeği, bizi ikna etmeyi başarabilir.
Üçüncü
deyiş, yine vergilere ilişkin ve daha önce gördüğümüz aynı yargıyı
güçlendirmeye yönelik. Matta 17:24’e bakacak olursak, “Kefarnahum’a
geldiklerinde, yarım sikkelik vergiyi toplayanlar Petrus’a gelip
“Öğretmeniniz yarım sikkelik vergisini ödemiyor mu?” diye sordular. Petrus,
“Ödüyor” dedi. Petrus eve geldiğinde, İsa ona “Ne dersin Simon? Dünya kralları gümrük ya da vergiyi kimlerden alır?
Kendi oğullarından mı, yoksa yabancılardan mı?” Petrus, “Yabancılardan” dedi.
Bunun üzerine İsa, "O halde, oğullar muaftır” dedi. “Ama vergi
toplayanları gücendirmeyelim; göle git ve oltanı at, tuttuğun ilk balığı
al. Ağzını aç, bir sikke bulacaksın; bunu al ve ikimizin vergisi olarak
onlara ver.”
Doğal olarak,
uzunca bir süre dikkatler “mucize” üzerinde odaklandı. İsa, tıpkı bir büyücü gibi para yapabiliyordu! Ancak, bu
mucizenin gerçekte bu denli bir önemi yok. Tersine, Iİsa’nın mucizelerinin harikalardan bütünüyle farklı
olduğunu hatırlayalım. O, sevgi ve merhamet göstergeleri biçiminde
mucizeler yaratır.
İsa, i̇nsanlara
yardım edebilmek için kimi sıra dışı mucizeler (örneğin fırtınayı
dindirmek vb.) yaratır. Asla insanları şaşırtmak ya
da gücünü ispatlamak ve hatta kutsal oğulluğuna inandırmak için mucize
yaratmaz. Her istendiğinde mucize yaratmayı da reddeder. Şayet
insanlar, bir mucize yarat ve biz de sana inanalım derse, bunu kesinlikle
reddeder. (Çünkü inanç mucizelere bağlı değildir!)
O halde bunun
anlamı nedir? İsa ilk olarak, vergi borcu ödemediğini söyler. Yarım
sikkelik vergi, tapınak vergisidir. Ancak, bu rahiplerin yararına değildir.
Aynı zamanda, kral Hirodes adına toplanmaktadır. Dini amaçlar üzerinden
empoze ediliyor olsa da kural koyucu tarafından alınıyordur. İsa, yalnız bir
Yahudi oğlu olmadığını, aynı zamanda Tanrı’nın Oğlu olduğunu söyler.
Dolayısıyla, bu dini vergiyi ödemek zorunda değildir. Öte yandan, böylesi
önemsiz bir mesele yüzünden, yani vergi için gelen küçük insanları
suçlamanın bir anlamı olmadığından, İsa, hakiri suçlamadı. Meseleyi alaycı
bir duruma taşıdı. İşte mucize buradadır. Zorla
para toplamayı dayatan güç sadece gülünçtür, dolayısıyla İsa gücün ne
denli önemsiz olduğunu göstermek için saçma bir mucize gerçekleştirmiştir.
Bu mucize, İsa, kral ve tapınak otoritelerinin vb. aralarındaki farkı
bütünüyle ortaya koymaktadır. Bir balık -herhangi bir balık- tut; onun
ağzında para bulacaksın. Yine İsa’nın tipik bir
tavrını görüyoruz. Politik ve dini gücü
değersiz kılıyor.
Aynı zamanda,
otoriteleri karşısına alan ve çarmıha gerilmesine yol açan, bu türden
küçük eylemlerin toplamıydı.
İsa’nın
dördüncü deyişi, politik güçten öte şiddetle ilgilidir. Bu, o meşhur
bildirisidir: “Kılıç çeken kılıçla ölür” (Matta 26:52). Şimdi biz,
İsa’nın tutuklandığı anda sarf edilen önemli deyişe değinelim. Petrus
efendisini savunmaya çalışıyordu. Muhafızlardan birini yaralamıştı. İsa ona
durmasını söyledi ve bunu yaparken şiddet temelli her şeye dair mutlak bir
yargı olan o ünlü sözleri sarf etti: “Şiddet, sadece daha fazla şiddete
yol açar.”
Bir önemli
nokta da bu deyişin Vahiy 13:10’da tekrarlanmasıdır. Buradaki yeni ve önemli
bir faktör de metnin referansının denizden çıkan canavar olmasıdır. Yerden
çıkan canavar, günümüzde bizim propaganda dediğimiz araçtır. O halde, ilk
canavar, in san haklarını ihlal ederek şiddete başvuran, her şeyi denetimi
altında tutan devlettir. Devletle burun burunayken İsa şunu söylüyor:
“Kılıçla öldüren kılıçla öldürülecek.” Bir yandan, burada çaresizlik içinde bir çığlık duyuyoruz.
Devletin elinde kılıç olduğundandır ki, tarihin gösterdiği üzere, kılıçla
öldürülecektir. Bu deyişi ayrıca Hıristiyanlara bir emir olarak da
görebiliriz. Devlete karşı kılıçla savaşmayınız; çünkü böyle
yaparsanız, kılıçla öldürüleceksiniz. Burada bir kez daha şiddete
başvurmamaya yönlendiriliyoruz.
İsa’nın
yargılanması, hayatının son bölümü. Bu bölümü de bu şartlar içerisinde
değerlendirmek durumundayız. O, iki kere yargılandı, biri Sanhedrin önünde,
biri de Pilatus’un önünde. Onun tavrına gelmezden önce, bir ön hazırlık
sorusuna değinmeliyiz. Karl Barth’ın da aralarında olduğu çok sayıda teolog, Pilatus’un önünde yargılanmayı kabul
ettiği, otoritelere saygı gösterdiği ve karara isyan etmediğinden
hareketle, İsa’nın yargılamayı meşru gördüğünü ve dolayısıyla bunun da
devletin gücünün temeli olduğunu belirtiyor. Açıkça söylemek
durumundayım ki ben bu yorumu oldukça şaşkınlık
verici buldum; ben bu hikâyeyi tam da bunun tersinden okuyorum.
Pilatus, Roma
otoritesini temsil ediyor ve Roma hukukuna bağlı. Çoğunlukla 120 tümeni vardır ve bunların hemen tümü imparatorluk
sınırlarına konuşlanmışlardır. İçeri sadece bir isyan baş gösterdiğinde
girerlerdi. İmparatorluğun düzeni askeri bir düzen değildi. İmparatorluk,
idaredeki becerileri, uygun ve tatmin edici yasal sistemler tarafından kurulan
denge sayesinde beş asır hüküm sürebilmiştir. Yargılamanın bize ne
anlattığını değerlendirirken bunları akılda tutmak durumundayız.
Romalıların
övünç duydukları, en adil çözümleri getiren yasaları bu örnekte neyi
başarmıştır? Romalı bir vekilin linç kanununu işletmesine ve (Pilatus’un kendisinin de farkına vardığı üzere!) hiçbir
geçerli neden olmaksızın masum bir insanı ölüme göndermesine izin
vermiştir. İşte mükemmel bir hukuk
sisteminden bekleyeceğimiz şey tam da budur! Gerçek
şu ki İ̇sa’nın bu koşullar altında yargılanmayı kabul etmesi devlet otoritesinin
meşruluğunu göstermemektedir. Bilakis, bu tam
da adalet olduğu söylenegelen adaletsizliğin maskesini düşürmektedir.
İ̇sa’nın yargılanmasında Romalılar tarafından ölüme gönderilenler, çarmıha gerilenler aklandı dendiğinde hissedilen tam da
budur. Dolayısıyla, burada yine İncil yazarlarının tümünün kanaati,
otoritenin adaletsiz olduğu yönündedir. Vaiz 3:16’da bunun bir yankısını
duyarız: “her nerede adalet kürsüsü varsa, orada
kötülük hüküm sürer.”
Şimdi İsa’nın
yargılama süresindeki söz ve tavırlarına bakalım. İsa, tartışmaya, kendisini
savunmaya ya da bu otoritelerin hiçbir gücünün olmadığını fark etmeye de
hazır değildir. Burası, son derece vurucu bir nokta. Sırasıyla bu üç noktayı
inceleyeceğim. İlk olarak, sessizlik var. Başrahiplerin ve tüm Sanhedrin’in
önünde, İsa sessizdir. Tüm kayıtların ortak aktarımına göre, İsa’yı
ölüm cezasına çarptırmak için kendisine karşı tanıklar arıyor, ancak
bulamıyorlardı. Ama en sonunda ortaya çıkan iki kişi İsa’nın tapınağı
yıkacağım dediğini söyledi (Matta 26:59-60). İsa yanıt vermedi. Otoriteler
hayrete düştüler ve ona kendisini savunmasını emrettiler; ancak o
sessizliğini korudu.
Aynısının
Hirodes’in önünde de yaşandığı doğrudur (sadece Luka 23:6’da
belirtiliyor). Hirodes, İsa’yı huzuruna getirtti; çünkü onunla konuşmak
istiyordu. İsa onun hiçbir sorusuna yanıt vermedi. Pilatus’un önünde de,
Matta ve Markos’un anlattığı üzere, aynı tavrı sürdürdü. Daha da
şaşırtıcı bir gerçek de şu ki Pilatus onu cezalandırabilirdi ancak ona
zarar verici biçimde davrananların başı o değildi. Pilatus’un önünde, çok
sayıda insan onu suçluyordu. Başrahipler ona karşı pek çok suçlamada
bulundular ve Pilatus ona bir yanıtı olup olmadığını sordu; ancak o yanıt
vermedi (Matta 27:12). Bu tavrı tüm dini ve politik
otoritelere karşı gösterdiği toptan reddin ve küçümsemenin bir
parçasıydı.
Görülüyor ki İsa bu otoriteleri hiçbir biçimde adil bulmadı ve
kendisini savunmanın bütünüyle yararsız olduğunu düşündü. Bir
başka bakış açısına göre, kimi zaman saldırıya
geçti ve bunu hakir görme ve hiciv ile ortaya koydu. Bu nedenle,
Yahudilerin Kralı olup olmadığı
sorulduğunda, üç kayıttan ikisine göre, ironik bir yanıt vermiştir: “Siz
öyle diyorsanız, öyledir” (Markos 15:2; Matta 27:11). Mesele üzerine kendisi
tek söz etmedi; onlar dilediklerini söyleyebilirlerdi!
İkincisi, İsa’nın
tavrı otoritelerin suçlamalarını içeriyordu. Bu nedenle, başrahiplere şunu
dedi: “Her gün tapınakta sizinle birlikteydim, bana
hiç el sürmediniz. Şimdi ise bir eşkıyaymışım gibi kılıçlarla geldiniz!
Ama sizin saatiniz geldi, karanlığın egemenliğindeki saat” (Luka 22:52-53).
Bir başka deyişle, başrahipleri bir kötü güç
olmakla suçluyordu. Yuhanna da benzer bir bölüm kaydeder (18:20-21)
ancak, burada yarı ironi yarı suçlama içeren farklı bir yanıt söz konusudur.
Başrahip Annas ona öğretilerini sorduğunda, İsa şu yanıtı verdi: “Ben söylediklerimi tüm dünyaya açıkça söyledim. Bunu
neden bana soruyorsun? İşitenlerden sor, onlar ne söylediğimi biliyorlar.”
Bunun üzerine, yanında duran görevlilerden biri, bu küstah yanıtından
ötürü İsa’ya bir tokat attı. İsa ona şunu dedi: “Eğer yanlış bir şey söylediysem, bunu kanıtla; ama
doğruyu söylüyorum, neden bana vuruyorsun?”
Aynı suçlama
satırları arasında, Yuhanna 19:10-11 ’de başka bir muallâk metin daha var. Pilatus,
İsa’ya şunu dedi: “Benimle konuşmayı ret mi ediyorsun? Seni salıvermeye de
çarmıha germeye de yetkim olduğunu bilmiyor musun?” İsa yanıt verdi: “Sana
bu güç yukarıdan verilmemiş olsaydı, benim üzerimde hiçbir yetkin
olamazdı; o nedenle, beni sana teslim eden senden daha suçludur.”
Meşhur
“yukarıdan” farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Politik gücün Tanrıdan geldiğini
düşünenler, bunun doğruluğunu burada bulurlar. İsa, Pilatus’un gücünü
Tanrı’dan aldığını kabul eder! Ancak, bu durumda, yanıtın
ikinci bölümünün ne anlama
geldiğini açıklayan birine meydan okuyorum. İsa’yı suçlu olarak
teslim eden biri, nasıl olur da onu Tanrı’dan gelen bir otoriteye teslim eder?
Buradaki hangi nokta İsa’nın Pilatus’a söylediklerinde onun imparatora bağlı
olduğunu gösteriyor? Bunun tartıştıkları meseleyle ne ilgisi var?
Son olarak benim de aralarında olduğum az sayıda
kişinin yaptığı yoruma geldik. İsa, Pilatus’a gücünün kötü ruhtan
geldiğini söylüyor. Daha önce de belirttiğimiz üzere, günaha teşvik
olunanlar, yani dünya üzerindeki tüm güçler ve krallıklar şeytana bağlıdırlar.
Ayrıca, yukarıda alıntıladığımız üzere, İsa’nın başrahiplere yanıtı,
karanlığın gücünün kendisinin yargılanmasında da iş başında olduğu
yönündedir.
İsa, Pilatus’a
onun gücünün kötü ruhtan geldiğini söylüyor ve kendisini Pilatus’a
teslim eden de bu ruh; dolayısıyla, o Pilatus’tan daha suçlu. Elbette öyle!
Unutmamalıyız ki İncil, Hıristiyanlardan kuşkulanıldığı bir dönemde
yazıldı; dolayısıyla açık bir biçimde anlaşılmasınlar diye belli metinler
şifreli bir dille kaleme alındı!
Üçüncüsü,
İsa tarafında provokasyona rastlıyoruz. Başrahip ona, Mesih, Tanrı’nın Oğlu
olup olmadığını sorduğunda İsa şu yanıtı veriyor: “Siz öyle diyorsanız,
öyledir.” Ancak, ekliyor: “Bundan sonra insan Oğlunun (ilahi) Gücün
sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinden geldiğini göreceksiniz”
(Matta 26:64). Dönemin bütün teolojik
öğretileriyle ilişkili olarak bu alaydır. İsa, kendisinin Mesih
olduğunu ya da Gücün sağında oturacağını söylememiştir. “Ben”
dememiştir, “insan Oğlu” demiştir. İncil’i çok iyi bilmeyenler açısından
açıklamak gerekmektedir ki İsa hiçbir zaman kendisinin Mesih ya da Tanrı’nın
Oğlu olduğunu söylememiştir. O kendisine her zaman insan Oğlu (doğru
insan) demiştir. Şüphesiz
ki “Bundan böyle,” yani “sen beni cezalandırdığın andan itibaren” derken İsa,
açık bir biçimde başrahip ile alay etmektedir.
Benzer bir
provokasyon Yuhanna 18:34’de de kaydedilmiştir; bu kez Pilatus’un önündedir.
Sıklıkla olduğu gibi, İsa, Pilatus’u sinirlendirmeye
çalışıyordu. Pilatus ona, “Sen Yahudilerin Kralı
mısın?” (33) diye sorduğunda, İsa şu yanıtı verdi: “Bunu sen kendin mi
soruyorsun yoksa sana başkaları mı söyledi?” Pilatus, kendisinin Yahudi
olmadığını ve tek bildiğinin onu Yahudi otoritelerin kendisine teslim ettiği
olduğunu söyledi. Dolayısıyla soruyu yineledi; ancak bu kez İsa daha
belirsiz bir biçimde yanıtladı: “Benim krallığım bu dünyadan değildir [dolayısıyla
imparatorla yarışmıyorum!]. Krallığım bu dünyadan olsaydı, taraftarlarım
Yahudilere teslim edilmemem için savaşırlardı.” Pilatus bu sözlerin
üzerinde fazla durmadı ve ısrar etti: “Yani, kralsın?” (İsa’ya
yöneltebildiği tek suç buydu.) İsa, hâlihazırda gördüğümüz gibi, yanıtladı: “Bunu söyleyen sensin!
[Benim bu konuda söyleyeceğim bir şey yok.]” ve ardından ekledi: “Ben
gerçeğe tanıklık etmek için doğdum ve bunun için dünyaya geldim.
Gerçekten yana olan herkes sözümü anlar.” Bunun üzerine Pilatus son sorusunu
sordu: “Gerçek nedir?” İsa yanıt vermedi. Pilatus’a öğreteceği bir şey
yoktu. Bir kez daha alttan alta otorite ile bir tür alay, muhalefet ya da
kışkırtma görüyoruz. Anlaşılmamak için İsa, Pilatus’la bu şekilde
konuşur.
Kaynak: Anarşi ve Hıristiyanlık, Jacques Ellul, Çev. Ali Toprak, 1. Baskı, Karşı Yayınları, 2010, İstanbul, ss. 73-86
No comments:
Post a Comment