Saturday, 11 January 2020

Hz. İsa'nın Dünyevi İktidara Bakışı - Jacques Ellul

Hz. İsa'nın Dünyevi İktidara Bakışı


İlk Hıristiyan neslin bütünü politik güce düşmandı ve bunu kurumsal yapısı ve türü ne olursa olsun kötücül kabul ediyordu. 

Artık İsa’nın kendi deyişlerini kayıt altına alan ve tüm olası asıllarını, yorumlarını içeren metinlere geldik. Beş temel deyiş var.

Bunların ilki oldukça bildik bir deyiş: “Sezar’ın hakkı Sezar’a.” (Markos 12:13). Bu hikâyeyi kısaca hatırlatalım. İsa’nın düşmanları onu tuzağa düşürmeye çalışıyorlardı ve Hirodesyenler bir soru ortaya attılar. İsa’nın aklına methiyeler düzerek kendisine sordular: “Sezar’a vergi vermek yasaya uygun mu, değil mi? Vermeli miyiz, vermemeli miyiz?” Sorunun kendisi yeterince açık. Metnin bize anlattığına göre, bunlar İsa’yı kendi sözüyle tuzağa düşürmeye çalışıyorlardı. Böyle bir soru ortaya atmalarının nedeni, bunu daha önceden aralarında tartışmış olmalarıydı. İsa, Sezar’a düşmanlığıyla biliniyordu. Böyle bir soru sorup böylelikle İsa’nın Romalıları suçladığını ve vergi verilmemesi gerektiğini söylediğini yayabileceklerdi. Her zaman olduğu gibi İsa yine tuzağa düşmez ve onlara ironik bir yanıt verir: 

 “Bana bir dinar getirin, bakayım.” Dinar gelir ve bu kez o bir soru sorar: “Bu resim, bu yazı kimin?” Bu, şüphesiz ki bir Roma parasıydı. Romalıların toplumu yekpare kılmada kullandığı iyi yöntemlerden biri de paralarının imparatorluk yoluyla dolaşıma sokuluyor olmasıydı. Hirodesyenler İsa’nın sorusunu yanıtladılar: “Sezar’ın.” Bu noktada, Roma dünyasındaki bireylerin, tıpkı Batı Amerika’da 19. yüzyılda sığırların damgalanması gibi, sahibi oldukları malların üzerine işaret koyduklarını hatırlamak durumundayız. Bu işaret, mülkiyeti göstermenin tek yoludur. Roma imparatorluğunun karma yapısında bu, tüm mallara uygulanırdı. İnsanlar kendi işaretlerine, mühür, pul ya da imzalarına sahiptiler. Bu paranın üzerindeki Sezar’ın kafası bir dekorasyon ya da şeref işaretinden çok daha fazlasıydı. Bu işaretle, krallık içerisinde dolaşımda olan paraların tümünün Sezar’a ait olduğu gösteriliyordu. Parayı elinde tutan kimse onun sadece geçici sahibiydi. Asla bu bronz ya da gümüş paraların asıl sahibi değillerdi. Her imparator öldüğünde, suret değişiyordu. Sezar, biricik mal sahibiydi. Dolayısıyla, İsa’nın yanıtı basitti: “Sezar’ın hakkı Sezar’a.” Paranın üzerinde onun sûretini görüyorsunuz. O halde, para ona aittir. Ne zaman isterse, o zaman ona geri verin. 

Bu yanıtla İsa, vergilerin yasal olduğunu söylemiyor. Roma­lılara itaat etmeyi salık vermiyor. Sadece kanıtlarla yüzleşiyor. Ancak, gerçek anlamda Sezar’a ait olan nedir? İsa’nın buna yanı­tı oldukça mükemmel bir örnektir: Üstünde imzası olan ne var­sa! Gücünün temeli ve sınırı da budur. Paralar, abideler ve belli kimi sunaklar. Hepsi bu. Sezar’ın hakkı Sezar’ın olsun. Vergi ödeyebilirsiniz. Tüm para Sezar’a ait olduğuna ve istediği za­man geri alabileceğine göre, bunu yapıp yapmamanın bir önemi ya da manası yok. Vergi ödeyip ödememek temel bir soru değil; aslına bakılırsa, gerçek bir politik soru dahi değil. 

Öte yandan, Sezar’ın işaretinin bulunmadığı hiçbir şey ona ait değildir. Bunların tümü Tanrıya aittir.29 Bu nokta vicdani retlerin doğduğu yerdir. Sezar’ın geriye kalan hiçbir şey üzerinde hakkı yoktur. İlkin, yaşamımız var. Sezar’ın yaşam ve ölüm üzerinde hiçbir hakkı yoktur. Sezar’ın insanları savaşa sürüklemek hakkı yoktur. Sezar’ın bir ülkeyi harap etmek, yakıp yıkmak hakkı yoktur. Sezar’ın mülkünün sınırı vardır. Tanrı adına, onun isteklerinin büyük çoğunluğuna karşı çıkabiliriz, İsa, onun söylediklerine karşı çıkmadıkları için, Hirodesyenlere karşıdır. Hirodesyenlerle birlikte bu soruyu ortaya atan Ferisiler de Yahudi’dir; ancak metnin bize anlattığı üzere, bunların bazıları dindar Yahudilerdi. Dolayısıyla, bunlar, geri kalan her şey Tanrıya ait olduğu için İsa’nın bu ifadesine muhalif çıkmadılar.  İsa, aynı zamanda, İsrail’in kurtuluş mücadelesini politik bir mücadeleye dönüştürmek isteyen bağnazlara da dolaylı bir biçimde yanıt vermiş oluyordu. Onlara mücadelenin bir temeli olduğu gibi bir sınırının da olduğunu hatırlatıyordu. 

İsa’nın politik otoriteler hakkındaki ikinci deyişi şaşkınlık verici bir tartışmada ortaya çıkar. Kudüs yolunda ona eşlik eden havarilerinden bazıları, buraya varıldığında İsa’nın gücü eline alacağını düşünüyordu. Krallara özgü kurallara geçtiğinde ona en yakın kim olacak tartışması yapıyorlardı (Matta 20:20-25). Zebedi’nin karısı, oğulları James ve John’u kastederek (ki İsa oğulları oldukça yakından tanıyordu!) bir isteği olduğunu belirtti. Emir ver, krallığında bu iki oğlumdan biri sağında biri solunda otursun. Burada, yine İsa’nın yaşadığı ortamdaki genel idrak noksanlığını görüyoruz. İsa, Kudüs yolundayken havarilerine, Kudüs’te kendisinin vahşice öldürüleceğini bildirmiştir. Böylelikle, onlara ilk olarak anlayıştan yoksun olduklarını söyledi. Ardından, ifadesini bizim için oldukça anlamlı olan şu sözlerle tamamladı: “Bilirsiniz ki ulusların liderleri onlara efendilik eder, ulusların ileri gelenleri ise onları köleleştirir. Sizin aranızda böyle olmayacak; aranızda büyük olmak isteyen diğerlerinin hizmetkârı olsun.” (Matta 20: 25-26) 

Görüldüğü gibi, hiçbir sınır ya da ayrım yoktur. Hangi ulus ya da politik rejim olursa olsun, tüm ulus liderleri uluslara efendilik eder. Tiranlık olmayan bir politik güç yoktur. Bu, İsa açısından basit ve mutlaktır. Kural koyucuların ve büyük liderlerin olduğu bir yerde iyi politik güç diye bir şey söz konusu olamaz. Bu noktada bir kez daha güç soru kaynağı oluyor. Güç, bozar. Vaiz bölümünden alıntıların tersi yönde bir yankı yaptığını yakalayabiliriz. Ancak, İsa’nın isyanın ya da bu krallarla, muhteşem krallarla girişilen maddesel çekişmelerin avukatlığını yapmadığını belirtmeliyiz. O, soruyu geçersiz kılar ve sıklıkla üçüncü kişilere karşı çıkar: "Ancak siz... sizin aranızda böyle olmayacak.” Bir başka deyişle, krallarla dövüşmek ile uğraşmayın. Bırakın yapsınlar. Böyle şeylerin olmayacağı, gücün, otoritenin ya da hiyerarşinin olmayacağı ayrıksı bir toplum oluşturun. (Bu türden deyişleri okuyan bir kişi genellikle hayrete düşer; çünkü kilise kendi hiyerarşilerini, prenslerini ve piskoposlarını oluşturmak durumundadır.)  Onların toplumları içinde yaptıkları ve sizin değiştiremeyeceğiniz şeyleri yapmayın. Farklı bir yapı üzerinde, farklı bir toplum oluşturun.  

Bu tavrı, apolitikleşmeden söz ettiği için eleştirebilirsiniz. Göreceğimiz üzere, bu, İsa’nın gerçekte tüm dünyayı içeren bir tavrıdır. Ancak bunun desosyalizasyon olmadığının ayırdında olmalıyız. İsa bize toplumu terk edip çöle gitmemizi önermiyor. Onun salık verdiği, toplum içinde kalmamız ve onun içinde başka kuralları, başka yasaları olan cemaatler kurmamızdır. Bu, güç fenomenini değiştiremeyeceğimiz kanaatine yaslanır. Bu, kiliseden biri olduğumuz, siyaset arenasına çıktığımız ve politika üretmeye başladığımız durumları düşündüğümüzde, bir anlamıyla kehanettir. Güçle ilişki ve onun kendi otoritelerinin varlığı bunu anında çürütür. Son olarak, elbette politik güçten bağımsız cemaatler kurmanın İsa’nın döneminde görece kolay olabileceği, ancak günümüzde artık olası olmadığı öne sürülebilir. Bu gerçekliği olan bir itirazdır; ancak politikayla ilişkili olmanın daima diğerlerini fethetmek, onlar üzerinde güç egzersizi yapmak anlamına geleceği gerçeği, bizi ikna etmeyi başarabilir. 

Üçüncü deyiş, yine vergilere ilişkin ve daha önce gördüğümüz aynı yargıyı güçlendirmeye yönelik. Matta 17:24’e bakacak olursak, “Kefarnahum’a geldiklerinde, yarım sikkelik vergiyi toplayanlar Petrus’a gelip “Öğretmeniniz yarım sikkelik vergisini ödemiyor mu?” diye sordular. Petrus, “Ödüyor” dedi. Petrus eve geldiğinde, İsa ona “Ne dersin Simon? Dünya kralları gümrük ya da vergiyi kimlerden alır? Kendi oğullarından mı, yoksa yabancılardan mı?” Petrus, “Yabancılardan” dedi. Bunun üzerine İsa, "O halde, oğullar muaftır” dedi. “Ama vergi toplayanları gücendirmeyelim; göle git ve oltanı at, tuttuğun ilk balığı al. Ağzını aç, bir sikke bulacaksın; bunu al ve ikimizin vergisi olarak onlara ver.” 

Doğal olarak, uzunca bir süre dikkatler “mucize” üzerinde odaklandı. İsa, tıpkı bir büyücü gibi para yapabiliyordu! Ancak, bu mucizenin gerçekte bu denli bir önemi yok. Tersine, Iİsa’nın mucizelerinin harikalardan bütünüyle farklı olduğunu hatırlayalım. O, sevgi ve merhamet göstergeleri biçiminde mucizeler yaratır. 


 İsa, i̇nsanlara yardım edebilmek için kimi sıra dışı mucizeler (örneğin fırtınayı dindirmek vb.) yaratır. Asla insanları şaşırtmak ya da gücünü ispatlamak ve hatta kutsal oğulluğuna inandırmak için mucize yaratmaz. Her istendiğinde mucize yaratmayı da reddeder. Şayet insanlar, bir mucize yarat ve biz de sana inanalım derse, bunu kesinlikle reddeder. (Çünkü inanç mucizelere bağlı değildir!) 

O halde bunun anlamı nedir? İsa ilk olarak, vergi borcu ödemediğini söyler. Yarım sikkelik vergi, tapınak vergisidir. Ancak, bu rahiplerin yararına değildir. Aynı zamanda, kral Hirodes adına toplanmaktadır. Dini amaçlar üzerinden empoze ediliyor olsa da kural koyucu tarafından alınıyordur. İsa, yalnız bir Yahudi oğlu olmadığını, aynı zamanda Tanrı’nın Oğlu olduğunu söyler. Dolayısıyla, bu dini vergiyi ödemek zorunda değildir. Öte yandan, böylesi önemsiz bir mesele yüzünden, yani vergi için gelen küçük insanları suçlamanın bir anlamı olmadığından, İsa, hakiri suçlamadı. Meseleyi alaycı bir duruma taşıdı. İşte mucize buradadır. Zorla para toplamayı dayatan güç sadece gülünçtür, dolayısıyla İsa gücün ne denli önemsiz olduğunu göstermek için saçma bir mucize gerçekleştirmiştir. Bu mucize, İsa, kral ve tapınak otoritelerinin vb. aralarındaki farkı bütünüyle ortaya koymaktadır. Bir balık -herhangi bir balık- tut; onun ağzında para bulacaksın. Yine İsa’nın tipik bir tavrını görüyoruz. Politik ve dini gücü değersiz kılıyor.

Aynı zamanda, otoriteleri karşısına alan ve çarmıha gerilmesine yol açan, bu türden küçük eylemlerin toplamıydı. 

İsa’nın dördüncü deyişi, politik güçten öte şiddetle ilgilidir. Bu, o meşhur bildirisidir: “Kılıç çeken kılıçla ölür” (Matta 26:52). Şimdi biz, İsa’nın tutuklandığı anda sarf edilen önemli deyişe değinelim. Petrus efendisini savunmaya çalışıyordu. Muhafızlardan birini yaralamıştı. İsa ona durmasını söyledi ve bunu yaparken şiddet temelli her şeye dair mutlak bir yargı olan o ünlü sözleri sarf etti: “Şiddet, sadece daha fazla şiddete yol açar.” 

Bir önemli nokta da bu deyişin Vahiy 13:10’da tekrarlanmasıdır. Buradaki yeni ve önemli bir faktör de metnin referansının denizden çıkan canavar olmasıdır. Yerden çıkan canavar, günümüzde bizim propaganda dediğimiz araçtır. O halde, ilk canavar, in­ san haklarını ihlal ederek şiddete başvuran, her şeyi denetimi altında tutan devlettir. Devletle burun burunayken İsa şunu söylüyor: “Kılıçla öldüren kılıçla öldürülecek.”  Bir yandan, burada çaresizlik içinde bir çığlık duyuyoruz. Devletin elinde kılıç olduğundandır ki, tarihin gösterdiği üzere, kılıçla öldürülecektir. Bu deyişi ayrıca Hıristiyanlara bir emir olarak da görebiliriz. Devlete karşı kılıçla savaşmayınız; çünkü böyle yaparsanız, kılıçla öldürüleceksiniz. Burada bir kez daha şiddete başvurmamaya yönlendiriliyoruz. 

İsa’nın yargılanması, hayatının son bölümü. Bu bölümü de bu şartlar içerisinde değerlendirmek durumundayız. O, iki kere yargılandı, biri Sanhedrin önünde, biri de Pilatus’un önünde. Onun tavrına gelmezden önce, bir ön hazırlık sorusuna değinmeliyiz. Karl Barth’ın da aralarında olduğu çok sayıda teolog, Pilatus’un önünde yargılanmayı kabul ettiği, otoritelere saygı gösterdiği ve karara isyan etmediğinden hareketle, İsa’nın yargılamayı meşru gördüğünü ve dolayısıyla bunun da devletin gücünün temeli olduğunu belirtiyor. Açıkça söylemek durumundayım ki ben bu yorumu oldukça şaşkınlık verici buldum; ben bu hikâyeyi tam da bunun tersinden okuyorum. 

Pilatus, Roma otoritesini temsil ediyor ve Roma hukukuna bağlı.  Çoğunlukla 120 tümeni vardır ve bunların hemen tümü imparatorluk sınırlarına konuşlanmışlardır. İçeri sadece bir isyan baş gösterdiğinde girerlerdi. İmparatorluğun düzeni askeri bir düzen değildi. İmparatorluk, idaredeki becerileri, uygun ve tatmin edici yasal sistemler tarafından kurulan denge sayesinde beş asır hüküm sürebilmiştir. Yargılamanın bize ne anlattığını değerlendirirken bunları akılda tutmak durumundayız. 

Romalıların övünç duydukları, en adil çözümleri getiren yasaları bu örnekte neyi başarmıştır? Romalı bir vekilin linç kanununu işletmesine ve (Pilatus’un kendisinin de farkına vardığı üzere!) hiçbir geçerli neden olmaksızın masum bir insanı ölüme göndermesine izin vermiştir. İşte mükemmel bir hukuk sisteminden bekleyeceğimiz şey tam da budur! Gerçek şu ki İ̇sa’nın bu koşullar altında yargılanmayı kabul etmesi devlet otoritesinin meşruluğunu göstermemektedir. Bilakis, bu tam da adalet olduğu söylenegelen adaletsizliğin maskesini düşürmektedir. İ̇sa’nın yargılanmasında Romalılar tarafından ölüme gönderilenler, çarmıha gerilenler aklandı dendiğinde hissedilen tam da budur. Dolayısıyla, burada yine İncil yazarlarının tümünün kanaati, otoritenin adaletsiz olduğu yönündedir. Vaiz 3:16’da bunun bir yankısını duyarız: “her nerede adalet kürsüsü varsa, orada kötülük hüküm sürer.”

Şimdi İsa’nın yargılama süresindeki söz ve tavırlarına bakalım. İsa, tartışmaya, kendisini savunmaya ya da bu otoritelerin hiçbir gücünün olmadığını fark etmeye de hazır değildir. Burası, son derece vurucu bir nokta. Sırasıyla bu üç noktayı inceleyeceğim. İlk olarak, sessizlik var. Başrahiplerin ve tüm Sanhedrin’in önünde, İsa sessizdir. Tüm kayıtların ortak aktarımına göre, İsa’yı ölüm cezasına çarptırmak için kendisine karşı tanıklar arıyor, ancak bulamıyorlardı. Ama en sonunda ortaya çıkan iki kişi İsa’nın tapınağı yıkacağım dediğini söyledi (Matta 26:59-60). İsa yanıt vermedi. Otoriteler hayrete düştüler ve ona kendisini savunmasını emrettiler; ancak o sessizliğini korudu.  

Aynısının Hirodes’in önünde de yaşandığı doğrudur (sadece Luka 23:6’da belirtiliyor). Hirodes, İsa’yı huzuruna getirtti; çünkü onunla konuşmak istiyordu. İsa onun hiçbir sorusuna yanıt vermedi. Pilatus’un önünde de, Matta ve Markos’un anlattığı üzere, aynı tavrı sürdürdü. Daha da şaşırtıcı bir gerçek de şu ki Pilatus onu cezalandırabilirdi ancak ona zarar verici biçimde davrananların başı o değildi. Pilatus’un önünde, çok sayıda insan onu suçluyordu. Başrahipler ona karşı pek çok suçlamada bulundular ve Pilatus ona bir yanıtı olup olmadığını sordu; ancak o yanıt vermedi (Matta 27:12). Bu tavrı tüm dini ve politik otoritelere karşı gösterdiği toptan reddin ve küçümsemenin bir parçasıydı. 

Görülüyor ki İsa bu otoriteleri hiçbir biçimde adil bulmadı ve kendisini savunmanın bütünüyle yararsız olduğunu düşündü. Bir başka bakış açısına göre, kimi zaman saldırıya geçti ve bunu hakir görme ve hiciv ile ortaya koydu. Bu nedenle, Yahudilerin  Kralı olup olmadığı sorulduğunda, üç kayıttan ikisine göre, ironik bir yanıt vermiştir: “Siz öyle diyorsanız, öyledir” (Markos 15:2; Matta 27:11). Mesele üzerine kendisi tek söz etmedi; onlar dilediklerini söyleyebilirlerdi! 

İkincisi, İsa’nın tavrı otoritelerin suçlamalarını içeriyordu. Bu nedenle, başrahiplere şunu dedi: “Her gün tapınakta sizinle birlikteydim, bana hiç el sürmediniz. Şimdi ise bir eşkıyaymışım gibi kılıçlarla geldiniz! Ama sizin saatiniz geldi, karanlığın egemenliğindeki saat” (Luka 22:52-53). Bir başka deyişle, başrahipleri bir kötü güç olmakla suçluyordu. Yuhanna da benzer bir bölüm kaydeder (18:20-21) ancak, burada yarı ironi yarı suçlama içeren farklı bir yanıt söz konusudur. Başrahip Annas ona öğretilerini sorduğunda, İsa şu yanıtı verdi: “Ben söylediklerimi tüm dünyaya açıkça söyledim. Bunu neden bana soruyorsun? İşitenlerden sor, onlar ne söylediğimi biliyorlar.” Bunun üzerine, yanında duran görevlilerden biri, bu küstah yanıtından ötürü İsa’ya bir tokat attı. İsa ona şunu dedi: “Eğer yanlış bir şey söylediysem, bunu kanıtla; ama doğruyu söylüyorum, neden bana vuruyorsun?” 

Aynı suçlama satırları arasında, Yuhanna 19:10-11 ’de başka bir muallâk metin daha var. Pilatus, İsa’ya şunu dedi: “Benimle konuşmayı ret mi ediyorsun? Seni salıvermeye de çarmıha germeye de yetkim olduğunu bilmiyor musun?” İsa yanıt verdi: “Sana bu güç yukarıdan verilmemiş olsaydı, benim üzerimde hiçbir yetkin olamazdı; o nedenle, beni sana teslim eden senden daha suçludur.”   

Meşhur “yukarıdan” farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Politik gücün Tanrıdan geldiğini düşünenler, bunun doğruluğunu burada bulurlar. İsa, Pilatus’un gücünü Tanrı’dan aldığını kabul eder! Ancak, bu durumda, yanıtın ikinci bölümünün ne anlama  geldiğini açıklayan birine meydan okuyorum. İsa’yı suçlu olarak teslim eden biri, nasıl olur da onu Tanrı’dan gelen bir otoriteye teslim eder? Buradaki hangi nokta İsa’nın Pilatus’a söylediklerinde onun imparatora bağlı olduğunu gösteriyor? Bunun tartıştıkları meseleyle ne ilgisi var? 

Son olarak benim de aralarında olduğum az sayıda kişinin yaptığı yoruma geldik. İsa, Pilatus’a gücünün kötü ruhtan geldiğini söylüyor. Daha önce de belirttiğimiz üzere, günaha teşvik olunanlar, yani dünya üzerindeki tüm güçler ve krallıklar şeytana bağlıdırlar. Ayrıca, yukarıda alıntıladığımız üzere, İsa’nın başrahiplere yanıtı, karanlığın gücünün kendisinin yargılanmasında da iş başında olduğu yönündedir. 
 
İsa, Pilatus’a onun gücünün kötü ruhtan geldiğini söylüyor ve kendisini Pilatus’a teslim eden de bu ruh; dolayısıyla, o Pilatus’tan daha suçlu. Elbette öyle!

Unutmamalıyız ki İncil, Hıristiyanlardan kuşkulanıldığı bir dönemde yazıldı; dolayısıyla açık bir biçimde anlaşılmasınlar diye belli metinler şifreli bir dille kaleme alındı!

Üçüncüsü, İsa tarafında provokasyona rastlıyoruz. Başrahip ona, Mesih, Tanrı’nın Oğlu olup olmadığını sorduğunda İsa şu yanıtı veriyor: “Siz öyle diyorsanız, öyledir.” Ancak, ekliyor: “Bundan sonra insan Oğlunun (ilahi) Gücün sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinden geldiğini göreceksiniz” (Matta 26:64). Dönemin bütün teolojik öğretileriyle ilişkili olarak bu alaydır. İsa, kendisinin Mesih olduğunu ya da Gücün sağında oturacağını söylememiştir. “Ben” dememiştir, “insan Oğlu” demiştir. İncil’i çok iyi bilmeyenler açısından açıklamak gerekmektedir ki İsa hiçbir zaman kendisinin Mesih ya da Tanrı’nın Oğlu olduğunu söylememiştir. O kendisine her zaman insan Oğlu (doğru insan) demiştir.   Şüphesiz ki “Bundan böyle,” yani “sen beni cezalandırdığın andan itibaren” derken İsa, açık bir biçimde başrahip ile alay etmektedir.

Benzer bir provokasyon Yuhanna 18:34’de de kaydedilmiştir; bu kez Pilatus’un önündedir. Sıklıkla olduğu gibi, İsa, Pilatus’u sinirlendirmeye çalışıyordu. Pilatus ona, “Sen Yahudilerin Kralı mısın?” (33) diye sorduğunda, İsa şu yanıtı verdi: “Bunu sen kendin mi soruyorsun yoksa sana başkaları mı söyledi?” Pilatus, kendisinin Yahudi olmadığını ve tek bildiğinin onu Yahudi otoritelerin kendisine teslim ettiği olduğunu söyledi. Dolayısıyla soruyu yineledi; ancak bu kez İsa daha belirsiz bir biçimde yanıtladı: “Benim krallığım bu dünyadan değildir [dolayısıyla imparatorla yarışmıyorum!]. Krallığım bu dünyadan olsaydı, taraftarlarım Yahudilere teslim edilmemem için savaşırlardı.” Pilatus bu sözlerin üzerinde fazla durmadı ve ısrar etti: “Yani, kralsın?” (İsa’ya yöneltebildiği tek suç buydu.) İsa, hâlihazırda  gördüğümüz gibi, yanıtladı: “Bunu söyleyen sensin! [Benim bu konuda söyleyeceğim bir şey yok.]” ve ardından ekledi: “Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum ve bunun için dünyaya geldim. Gerçekten yana olan herkes sözümü anlar.” Bunun üzerine Pilatus son sorusunu sordu: “Gerçek nedir?” İsa yanıt vermedi. Pilatus’a öğreteceği bir şey yoktu. Bir kez daha alttan alta otorite ile bir tür alay, muhalefet ya da kışkırtma görüyoruz. Anlaşılmamak için İsa, Pilatus’la bu şekilde konuşur.

İsa’nın politik ve dini otoritelerle karşı karşıya geldiği anları anlatan bu uzun metinler serisi boyunca, hiciv, hakir görme, uzlaşmaktan kaçınma, farklılık ve kimi zaman da suçlama görüyoruz. İsa, savaşçı değildi. O, “hakiki” bir retçiydi.

Kaynak: Anarşi ve Hıristiyanlık, Jacques Ellul, Çev. Ali Toprak, 1. Baskı, Karşı Yayınları, 2010, İstanbul, ss. 73-86

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...