Wednesday, 15 January 2020

Oysa Tuzaktan Kurtulmak Mümkün - Wilhelm Reich

Oysa Tuzaktan Kurtulmak Mümkün - Wilhelm Reich 


İnsanlığın kendi yazgısına egemen olabilmek üzere kısa bir süre önce Rusya'da giriştiği son büyük girişimin tatsız sonuçlarına bakacak olursak, Katolik görüşe katılasımız geliyor. Bu tür girişimlerin yıkıcı sonuçları herkesin gözünün önündedir. Ne yana baksak, insanoğlunu tuzağa düşmüş, umutsuz ve boş çabalarla oradan kurtulabilmek için olduğu yerde dönerken görüyoruz.

Oysa tuzaktan kurtulmak mümkün.

TUZAĞA DÜŞMÜŞ HERKES ÇIKIŞ KAPISINI AÇIK SEÇİK GÖRMEKTEDİR. ÇIKIŞ KAPISININ NEREDE OLDUĞUNU HERKES BİLMEKTEDiR. BUNUNLA BİRLİKTE KİMSE KAPIYA YÖNELMEMEKTEDİR. DAHASI VAR: PARMAĞIYLA KAPIYI GÖSTEREN CEHENNEMDE YAKILACAK KADAR GÜNAHKAR, KAÇIK VE SUÇLU.

Peki ama neden şu açıkça görülen kapıyı görmüyor, oraya doğru seğirtmiyorlar? İçerdekiler kapıya yaklaşınca avaz avaz bağırmaya başlayıp tabanları yağlıyorlar. İçlerinden biri kaçmaya kalkıştı mı üstüne çullanıp gebertiyorlar.

Kanser salgını göründüğü kadar büyük bir sorun değildir. Sorun, büyük bir ustalıkla bu salgına yan çizmeyi beceren kanser uzmanlarının kişilik yapısındadır. İnsanın sorunu, İLKE OLARAK ASAL ÖĞEDEN KAÇMASI'dır. Bu kaçma ve kaçınma insanın köklü yapısından gelmektedir.

İnsanoğlunun kişilik yapısının sonucudur tuzağın çıkış yolundan kaçınması. İnsan zindandan çıkmaktan korkmakta, nefret etmektedir. Çıkış kapısını bulma girişiminden özenle kaçınmaktadır. Büyük bilmece budur.

BA­ĞIŞLAYICI BİR TANRI ADINA, KARABASANLARLA DOLU BİR ZİNDANIN DİBİNDEKİ ŞU KORKUNÇ DURUMA NASIL DÜŞTÜK?

İNSANOĞLU CENNET'İ NEDEN YİTİRDİ?

GÜNAHIN KURBANI OLDUĞUNDA GERÇEKTEN NE YİTİRDİ?

İnsanoğlu, zindanda, binlerce yıl boyunca, büyük bir kitap yaratTI: KUTSAL KİTAP. Bu kitap insanın zindanda işlediği günahların, çektiği acıların, arzularının, umutlarının, utkularının, sıkıntılarının, kavgalarının öyküsüdür. ASLINDA dünyadaki tüm Kutsal Kitaplar, insanoğlunun insanın günahına karşı giriştiği kavganın anlatılarıdır.

Kutsal Kitap insanın zindandaki yaşamından bol bol sözetmekte, ama oraya nasıl düştüğüne pek az değinmektedir. Şurası açık ki, çıkış kapısı, insanoğlunun Cennet'ten kovulduğu zaman bu zindana girdiği kapının aynısıdır. Kutsal Kitap'ın içinde milyonda bir oranında yer tutan, sözcüklerin gösterdiği şeyi gizlemek istercesine ağır mı ağır bir dille yazılmış ender satırların dışında, neden kimse bu konuda bir şey söylemiyor acaba?

Adem' le Havva'nın düşüşü, hiç kuşkusuz. Tanrı'nın yaratılışla ilgili yasalarından birini çiğnemelerinden ötürüydü:

"Ve ikisi de, erkekle kadını çıplaktı, ve birbirlerinden utanmıyorlardı." (Yaratılış 2: 25).

Bu metin, kadınla erkeğin çıplaklıklarının bilincinde olmadıklarını ve bundan utanmadıklarını, bunun da Tanrı'nın isteği olduğunu kanıtlamaktadır. Peki sonradan n'oldu acaba? Kutsal Kitap bunu bize açıklıyor: (Yaratılış 3: 1-24.)

Demek ki, "Ulu Tanrı'nın kırlarda yarattığı hayvanların en kurnazı" yılan vardı Cennet Bahçesi'nde. Yılanın her devinimi alımlıdır, birçok yılan türünün canlı renkleri vardır. İblis, yılanda, ilkin bir Işık Meleği gibi gözükmüştür. Demek ki yılan Yaşam'ın simgesidir, erkeklik organıdır.

Derken, nedendir bilinmez, o güzelim yılan, "Işık Meleği", "yaratıkların en incesi", "insandan sonra gelen yaratık" lanetlenmiş, "günahın doğadaki kötülüklerini göstermek üzere Tanrı tarafından ortaya konmuş kanıt" haline gelmiştir: "yaratıkların en incesi, en güzeli", "tiksinç bir sürüngen"e dönüşmüştür.

Ve insan soyunun tarihindeki en acıklı, en şeytansı, en yıkıcı olayı gözlerden saklamak, onu yüreğin ya da aklın kavrayışından kaçırmak üzere özel bir kurul toplanmış gibi, bu yıkım bir bilmece haline gelir, elsürülmez olur; insanın tuzağa düşmesinin, o büyük bilmecenin bir parçası haline gelir; ve hiç kuşkusuz, insanın, neden geldiği kapıdan bu zindanın dışına çıkmadığının anahtarı işte bu yıkımdadır.

Cennet Bahçesi'nde özel bir ağaç vardı. Geçip giden altı bin yıl içinde kimse açıkladı mı bu ağacın ne olduğunu? Hayır. Neden acaba? Bu ağacın ardındaki gizem, insanın tuzağa düşmesini örten giz perdesinin bir parçasıdır. Ağaçla ilgili bilmeceye bulunacak çözüm büyük bir olasılıkla insanın neden tuzağa düştüğü sorusunu da aydınlığa kavuşturacaktır. Meyvesi yasaklanmış ağaçla ilgili bilmecenin çözümü hiç kuşkusuz, ters yönde kullanıldığı zaman çıkış kapısı haline gelecek zindana giriş kapısını gösterecektir bize. Oysa, bugüne dek hiç kimse meyvesi yasaklanmış ağacı örten giz perdesini kaldırmaya kalkışmamış; zindandakiler, binlerce yıldır, kafalarında bir tek maksatla: Meyvesi yasaklanmış ağaç bilmecesinin çözümünü önleme kaygısıyla, milyonlarca kitap yazıp dağlar kadar sözcük kullanarak, zindanda olmanın kötülüğünü akıl çerçevesine oturtmaya, yorumlamaya, bu konuya bulaşan cinleri kovmaya uğraşmışlardır.

Peki, insanın düşmesine o güzelim yılan yolaçtıysa, bütün şunların anlamı nedir?

Tanrı'nın arzusuna uygun olarak cennette mutlu yaşayan insanoğlu, belli bir ağacın meyvesinden yediğinde Tanrı'ya benzeyecekse, gözleri açılacaksa, "iyiyi kötüyü ayırdedecekse", nasıl olmuş da böylesine şeytansı bir ağaç Tanrı'nın bahçesinde baş köşeye kurulmuştur?

Sizi Tanrı'ya benzer kılacak bir ağacın meyvesinden, bilgi yemişinden yiyince neden cenneti yitiriyorsunuz? Bildiğim kadarıyla, Kutsal Kitap bunu söylemiyor. Ayrıca, sözkonusu ağaç iyiyle kötüyü birbirinden ayırdetmeye yarayan bilgi yemişini taşıyan ağaçsa, meyvesini yemenin ne kötülüğü olabilir?

Yoksa bütün bunlar, zindanın dışında geçmiş günlerini şöyle böyle anımsayan tuzağa düşmüş insanoğlunun uydurduğu şeyler mi? Doğrusu, bu varsayım hiç de akla aykırı gözükmüyor. Gerçekte, insanoğlu, yüzyıllardır Tanrı'yı tanıma, Tanrı'nın arzusuna uyma, Tanrı sevgisini ve yaşamını tatma arzusuyla kıvranmıştır: ve Bilgi ağacının meyvesini yiyerek bunu ciddi olarak gerçekleştirmeye başladığı an cezalandırılmış, cennetten kovulmuş, sonsuz mahrumiyete mahkum edilmiştir.

İnsanoğlu böylece ilk kez tuzağa düştüğünde, kafası karıştı. Neden böyle ansızın tuzağa düştüğünü anlayamıyordu. Yanlış bir şey yaptığını duyumsadı, ama neyi yanlış yaptığını anlayamadı. Eskiden çıplaklığından utanmıyordu, derken, ansızın üreme organlarından utandı. Yasaklanmış "Bilgi" ağacının meyvesini yemiş, Kutsal Kitap diliyle söylersek, Havva'yı farketmiş, cinsel anlamda ona sarılmıştı. Ve işte bu yüzden Tanrı'nın Cennet'inden kovulmuştu. Tanrı'nın malı olan güzelim yılan onları baştan çıkarmıştı: kıvrılıp bükülen, canlı Yaşam'ın ve erkeklik organının simgesi yapmıştı bu işi.

Sessiz, acı çeken, düş kuran, uğraşıp didinen, Tanrı'nın yaşamından koparılmış insan yığınlan dinadamlarıyla dinadamlarının, peygamberlerle peygamberlerin, krallarla kralların, başkaldıranlarla kralların çatıştıkları verimli toprağı; zindanda insanoğlunun içine yuvarlandığı yoksulluğu ortadan kaldıran büyük iyileştiricilerin, üfürükçülerin, büyük tıp "otoriteleri"nin, kırık çıkıkçıların, gizli bilimcilerin boyattıkları bahçeyi oluşturdu. İmparatorların yanında özgürlük satıcıları boy gösteriyor, zindana düşmüş insanoğlunun yaşamına çekidüzen veren büyük örgütçülerin yanında siyasal yosmalar, Barabbas'lar ve halk mahkemelerindeki zehirli yılanlar doğuyor; Yasa'ya karşı işlenen Günah ve Suçlar, bunların yanında onları yargılayacak yargıçlar ve cellatlar; tuzaktaki yaşamla bağdaşmayacak özgürlüklerin yürürlükten kaldırılması, zindandaki Yurttaşlık Özgürlükleri'ni savunacak Dernekler beliriyordu. Yine bu bataklıkta "parti" adı verilen büyük siyasal örgütler yeşeriyor: kimisi, tuzaktaki "yerleşik düzen" adını verdikleri şeyi korumak üzere sözümona "tutucu" (koruyucu) adını alıyor (bunlar zindandaki yaşamı çekilir kılan yasalarla yönetmelikleri olduğu gibi saklamaya çalışıyor), bunların karşısındakiler, yani sözümona "ilericiler"se, zindanda biraz daha özgürlük istedikleri için savaşıyor, acı çekiyor ve kodeslerde can veriyorlardı. İlericiler şurada burada tutucuları işbaşından uzaklaştırmayı başarmış, "Zindanda Özgürlük"ü ya da "ZİNDANDA EKMEK VE ÖZGÜRLÜK"ü gerçekleştirmeye girişmişlerdir. Ancak o kocaman insan sürüsüne ekmekle özgürlüğü şıp diye veremediğinden, bunun için çok çalışmak gerektiğinden, ilericiler kısa sürede, kendilerinden önce tutucuların yaptığı gibi, düzeni ve yasaların egemenliğini sağlayabilmek üzere tutucu olup çıkmışlardır. Derken, zindanda acı çeken insan yığınları'na, yazgısını papazlara, krallara, düklere bırakmaktansa yaşamlarına kendi elleriyle çekidüzen verme olanağını sağlamayı kafasına koymuş yeni bir parti ortaya atılmıştır. Bu yeni parti yığınların başını yerden kaldırmak, onları eyleme geçirmek için çok çabalamıştır; ancak, birkaç kişinin öldürülmesiyle bir­ kaç varlıklı evin yıkılmasının dışında, elle tutulur gözle görülür bir değişiklik olmamıştır. İnsan yığınları, bütün çabalara karşın, binlerce yıldır kendilerine söylenmiş olanları yineliyor, her şey eskisi gibi kalıyordu; özellikle kurnaz bir parti insanlığa "ZİNDANDAKİ HALKI ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞTURMA" sözü verince işler iyiden iyiye kötüleşti, eskiden kralların, düklerin, zorbaların kullandıkları sloganların kullanılmasıyla dünya cehenneme döndü. Halk'a özgürlük getirmek isteyen partiler asıl niyetleri ortaya çıkana dek, başlangıçta büyük başarılar elde ettiler. Tuzakta keyfi sürülen öbür özgürlüklerden ayrı tutulan "zindandaki HALKA özgürlük" sloganlarıyla eski krallara özgü beylik yöntemlerin kullanılması kısa sürede insanları etkiledi, çünkü zindana kapatılmışlar sürüsünden çıkmış önderleri özgürlük satıcısı kesilmişlerdi; küçük bir alanda yetkiyi ellerine geçirdikleri vakit, güvenlik güçlerinin, orduların, elçilerin, yargıçların, akademi üyesi bilginlerin, yabancı devlet temsilcilerinin zillerin düğmelerine basar basmaz, çıngırakların ipini çeker çekmez nasıl da kolayca eyleme geçtiklerini görüp şaşırdılar. Bu küçük özgürlük satıcıları düğmelere basmaktan öylesine hoşlandılar ki "ZİNDANDAKİ HALKIN ÖZGÜRLÜĞÜ"nü unuttular, bu oyundan büyük haz duyarak, kılıçtan geçirdikleri eski yöneticilerin saraylarına yerleştiler. Böylece diledikleri zaman yönetim göstergesindeki düğmelere basma esrikliği sardı kafalarını. Ancak uzun süre orada kalamadılar ve yüreklerinde hata eski Cennet günlerinin belirsiz acısını taşıyan eski, iyi, dürüst düğmeye basıcılara bıraktılar yerlerini.

Hepsi birbiriyle itişip kakıştı, tartışıp dövüştü, yasal ya da yasadışı yollardan birbirini öldürdü: kısacası, insanoğlunun Günah'ı ve Cennet Bahçesi'nde çarptırıldığı lanetin gerçekleşmesi konusunda canlı bir örnek verdiler. Tuzağa düşmüş insanlığın büyük kesimi Zindan'daki bu vebalı Yaşam'a etkin olarak katılmadı. İki milyar insanın ancak birkaç bini bu hayhuya karıştı. Öbürleri acı çekmekle, düş kurmakla, beklemekle yetindi... NEYİ?... Kurtarıcıyı, ya da onları özgürlüğe kavuşturacak görülmemiş olayı: zindan adını verdikleri "beden"den tinlerinin kurtarılmasını: büyük kozmik tin'le ya da cehennemle yeniden birleşmeyi bekledi. Her türlü siyasal itiş kakışın dışında yaşayan büyük insan kalabalığının başlıca işleri düş kurmak, acı çekmek, beklemekti. Pek çoğu, zindandaki büyük savaşlarda can verdi, banka gişelerinde para toplayanlar gibi savaştığı düşmanlar da her yıl değişti. Değişikliğin hiç önemi yoktu. Çekilen acı aynıydı. Acı çeken büyük insan kalabalığı o arada bu günahlı yaşamdan kurtarılmayı bekliyor ve Evren'deki Yaşam ya da "Tanrı" açısından bakıldığında, ortalıktaki bir avuç karıştırıcının sürünün dışında kaldığı görülüyordu.


Tanrı'nın Yaşamı zindanda doğan milyarlarca çocukta dile geliyordu, ama daha o anda çocuklarındaki Tanrısal yaşamı göremeyen ya da canlı, kıpırdayan, edepli, çocuksu Yaşam'ı görür görmez ödleri kopan analar babalar tarafından öldürülüyordu. Böylece insanoğlu düştüğü tuzakta kalmayı sürdürdü. Tanrı'nın yarattığı gibi bırakılsaydılar, çocuklar tuzaktan çıkış yolunu bulurlardı kuşkusuz. Ama kimse buna göz yummuyordu. Giderek, "ZİNDANDAKİ HALKIN ÖZGÜRLÜĞÜ" döneminde çıkış yolu aramak kesinlikle yasaklandı. Zindan'a bağlı kalmak, yeni doğmuş bebeklere hiç bakmamak gerekiyordu, yoksa "Bütün Mahpusların Dostu, Büyük Önder" tarafından ölüm cezasına çarptırılırdınız.

Kaynak: Dirimin/Yaşamın Öldürülüşü, Wilhelm Reich, s. 16-32


No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...