Thursday, 16 January 2020

Peki, Nasıl Oluyor da İblis Tanrı'nın Elinden Çıkıyor? - Wilhelm Reich


Peki, Nasıl Oluyor da İblis Tanrı'nın Elinden Çıkıyor?


Tanrı'nın var­lığı her yeni doğan çocukta duyulabilir, görülebilir, koklanabilir, sevilebilir, korunabilir, geliştirilebilir. Gerçekte, bugüne dek, her yeni doğan çocukta Tanrı bastırılmış, kösteklenmiş, ortadan kaldırılmış, cezalandırılmış, ürküntüyle seyredilmiştir. Bu İsa'nın (Yaşamsal Enerji'nin) sürekli öldürülüşünün bin bir yüzünden yalnızca biridir. Aslında, Günah (İblis) insanın kendisince yaratılmıştır Buysa, öteden beri gizli kalmıştır.

"Tanrı'nın cenneti sizin içinizdedir. Sizinle birlikte doğmuştur. Ancak siz Tanrı'ya verdiğiniz sözlere döneklik etmektesiniz," der bütün dinler: "O'nu tanımıyor. O'nun buyruklarından dışarı çıkıyorsunuz, Tanrı'nın yanına dönmedikçe günah işlemeyi sürdüreceksiniz. O arada, İblis'in kışkırtmalarına hedefsiniz, bundan kurtulabilmek için Tanrı'ya yakarmalısınız." Peki ama, nasıl olmuş da insanoğlu Tanrı'nın tam önünde dikildiğini görememiştir?

Yaşamsal enerjiyle özgürce serpilip gelişen çocukların gözlenmesi, sonradan gizemli bir kılığa bürünen dinsel sezgiyi sağlam bir doğruya ulaştırmaktadır. Ancak, daha başından belirtelim, dinsel inancı açıklamak ya da dinsel yaşamı onaylamak niyetinde değiliz. Bizi her şeyden önce binlerce yıl boyunca insanoğlunun yaşamsal doğrunun ne kadarını bilebildiği, yaşam karşısında duyduğu korku ve nefret yüzünden bunun ne kadarını hesaba katma yürekliliğini gösterebildiği ilgilendiriyor.

Geleceğin Çocukları geçmişten çıkacaktır. İnsanoğlunu yeniden bulup ortaya çıkarmak istiyorsak, zırhlı insanın özündeki gizi gözler önüne sermeliyiz: Yaşama duydugu nefret.

***

Tanrı'ya benzemek ille de çatık kaşlı, öç alıcı biri olmak anlamına gelmediği gibi, her durum ve koşulda iyi ve alçakgönüllü davranmak, bizi tokatlayan düşmana öbür yanağımızı uzatmak da değildir. Tanrı'ya benzemek, yaşamın bütün anlatımlarını tanımaktır. Yaşamsal enerji anlatımları gerektiğinde iyi ve alçakgönüllüdür. Yaşam'a saldırıldığı ya da döneklik edildiği zamansa seri ve acımasız. İsa'nın para alıp satanları Tanrı'nın tapınağından kovarken kanıtladığı üzere, Yaşam şiddetli öfkeye kapılabilir. O bedeni mahkum etmez, yosmalara ve kocalarının dışında kişilerle sevişen kadınlara anlayış gösterir. Başka erkekle sevişen kadının ya da yosmanın ardına düşüp eziyet çektirmez. O "eşin aldatılması"ndan sözettiğinde bu, ancak aşırı kalabalık kentlerde rastlanan cinsel etkinliğe susamış, kötü yürekli, katı ve duygusuz insanların verdiği anlama gelmez.

Tanrı Yaşam'dır. Bunların Hıristiyan dinindeki simgesi, İsa Peygamber, çevresine Işık saçan bir yaratıktır. Halkı kendine çeker, insanlar koşarak çevresinde toplanıp onu severler. Bu sevgi, aslında, sevgi susuzluğudur; giderilmediği zaman kolayca kötülüğe dönüşebilir.

Çevrelerine Işık saçan kişiler doğuştan önderdirler. Coşkusal vebaya yakalanmış önderlerin yaptıkları gibi kendilerini önder ilan etmeden, hiçbir çaba harcamadan, kendiliklerinden gelirler önderliğe.

Çevrelerine mutluluk saçan çocuklar öbür çocuklara kılavuzluk etmek üzere doğmuşlardır. Berikiler birincilerin çevresinde toplaşır, onları sever, hayran olur, onlardan övgü ve öğüt beklerler. Çocuklar arasındaki yönetme yönetilme ilişkisi oyun ve konuşmalar sırasında kendiliğinden ortaya çıkar. Yarının çocuğu çelebi ve sevimli olacak, elindekini özgürce, seve seve verecektir. Davranışları uyumlu, sesi ezgili olacaktır. Gözlerinde tatlı bir ışık dolaşacak, dünyaya derin ve dingin bir bakışla bakacaktır. Ellerinin dokunuşu yumuşacık olacaktır. Okşayışıyla karşısındakinin Yaşamsal Enerjisi'ni eyleme geçirebilecektir. Bu genellikle çok kötü yorumlanmış olan, İsa'nın "iyileştirme gücü"dür. Zırhlı küçük çocuklar da içlerinde olmak üzere insanların çoğunun derisi soğuk ve nemlidir, daracık bir enerji alanları vardır, çevreye Işık saçmazlar, karşılarındakine güç vermezler. Kendilerinin enerjiye gereksinmeleri vardır ve bunu buldukları yerden alırlar. Susuzluktan ölen birinin kaynak suyuna yumuluşu gibi, İsa'nın Işık saçan güzelliğinden ve enerjisinden kana kana içerler.

İsa her isteyene bol bol verir. Gücünü başkalarına verdiğinde kahramanlık yapıyormuş duygusuna kapılmaz. Seve seve yapar bunu. Dahası, kendini böyle harcaması gereklidir; her yanından enerji taşmaktadır, büyük bir eliaçıklıkla başkalarına verdiğinden hiçbir şey yitirmez. Tersine, gücünü ve zenginliğini başkalarına vererek arttırır. Yalnız vermek ona büyük hazlar tattırdığı için değil; verirken açılıp çiçeklenir, çünkü eliaçıklık enerji alışverişini hızlandırır; gücünü ve sevgisini verdikçe, evrenin gücünden aldığı pay artar, çevresindeki doğayla bağı yoğunlaşır, ilk yaşamsal enerji duyusunu algıladığı günden beri birlikte yaşadığı Tanrı'yı, Doğa'yı, havayı, kuşları, çiçekleri, hayvanları algılayışı keskinleşir; tepkilerine güveni artar, günü geçmiş buyruk ve yasaklara aldırmaz olur. Yeni buyruk ve yasaların en acıklı biçimde üstüne geleceklerini, her çocuğun bağrında yatan İsa'yı (Yaşam'ı) geberteceklerini bilemez.

Zırhlı insanların sonradan parasal çıkarlar uğruna ayağa düşürecekleri İsa'nın "iyileştirme gücü" gerçekte, önder niteliği taşıyan bütün kadın ve erkeklerde kolayca gözlenebilecek, iyice anlaşılmış bir niteliktir. Onların güçlü yaşamsal enerji alanları "talihsizler"in, yoksulların kıpırtısız, "ölü" enerji alanlarını uyarıp devindirebilmektedir. Zayıflamış canlı sistemin bu uyarılışı gerilim ve kaygının gevşemesi biçiminde algılanmaktadır. Zayıf varlıktaki yaşamsal enerjinin uyarılması kan damarlarını açmakta, dokuları daha iyi beslemekte, yaraların kapanmasını hızlandırmakta, durgun yaşamsal enerjinin yozlaştırıcı, kötürüm edici etkilerini ortadan kaldırmaktadır.

İsa'nın kendisi iyileştirme nitelikleri üzerinde pek fazla durmamıştır. Hiçbir büyük hekim iyileştirmeyi bilmekle övünmez. Sağlıklı hiç­ bir çocuk kurtarıcı gücünün bilincinde değildir. Onun içinde etkinlikte bulunan canlı işleyiştir. Bu, çocukta, gerçek hekimde, Tanrı'nın kendisinde dile gelen İsa'nın yaşamsal anlatımının bütünsel parçasıdır. İsa, giderek. gizemci izleyicileriyle sersemlemiş hayranlarına iyileştirici gücünün başkalarına açıklanmasını yasaklamıştır. İlerki yüzyıllardaki Hıristiyanlık tarihçilerinin kimisi bunu "düşmandan saklanma", "olası büyücülük suçlamasına karşı kendini koruma" diye yanlış yorumlamışlardır. Hayır, bunun düşmanlarla ya da büyücülükle ilgisi yoktur. Sonradan İsa bu konularda saldırıya uğrasa da, İsa, iyileştirme gücüne gerçekten büyük önem vermemektedir. Tıpkı yürüme, sevme, yeme, düşünme ya da verme biçimi gibi, bu güçler onun varlığının ayrılmaz parçasıdırlar. Dolayısıyla ne ilgisini çekmekle ne de böbürlenmesine yol açmaktadır. Bu, ÜRETKEN KİŞİLİK'in en belirgin niteliklerinden biridir.

İsa'nın izinden gidenlere sözü şudur: Cennet (Tanrı'nın Krallığı) sizin içinizdedir. Ayrıca, sonsuza dek, dışınızda, çevrenizdedir. Bilincine varır, yasalarıyla ereklerine uygun yaşarsanız, Tanrı'yı içinizde duyacak, onu bileceksiniz. Kurtuluşunuz da, kurtarıcınız da budur.

Ama onlar İsa'yı anlamaz. Ne demektedir bu adam? "İşaretler" nerededir? Neden onlara Mesih olup olmadığını söylememektedir? Mesih midir? Öyleyse, birtakım mucizeler yapıp bunu kanıtlamalıdır. Ama İsa bir şey söylemez. Gizem'in, bilmecenin ta kendisidir. Bu bilmecenin çözülmesi, gizi örten perdenin kalkması gereklidir.

İsa'ysa bilmece falan değildir. Ağzını açıp bir şey demeyişi, onların gizemli özlemlerini giderecek sözünün olmayışındandır. İsa vardır. Yalnızca kendi yaşamını yaşamaktadır. Hepsi bu.

Yanındakiler neden sözettiğini anlamazlar bir türlü. Onlara göre, Tanrı sakallı, öfkeli, öç alıcı bir varlıktır. Bundan ötürü, İsa onlara üstü örtülü mesellerle konuşuyormuş gibi gelir.

İnanç, güçtür. İnanç dağları yerinden oynatabilir. İnanç insana iş gücü verir. İnanç, içimizdeki Tanrı'nın ya da Yaşam'ın duyulmasıdır. İnsanın kendine, enerjisine, canlılığına güvenidir.

Çevresindekiler dediklerinden hiçbir şey anlamazlar. Onlar, içlerindeki doğadan acıklı bir biçimde kopmuşlardır. Ahlak yasalarıyla toplumsal yaşamın yasalarına uyabilmeleri için gözdağı vermek gerekir. Tanrı'nın Cenneti'ni yitirmişlerdir, yürekleri cennet özlemiyle doludur. Bal yapan arılar yetiştirebilmek için kimsenin çalışmak zorunda kalmayacağı bir yer gibi düşlemektedirler cenneti. Bal orada geniş ırmaklar halinde akmaktadır, kimsenin serçe parmağını oynatması gerekmemektedir. Söylemek bile gereksiz, süt de aynı biçimde, en küçük bir çaba harcamaksızın, dereler halinde akmaktadır. Demek ki, orada ne çalışma vardır, ne çaba, ne de tasa: dereler halinde akan bal ve süt vardır yalnız. Ayrıca, kudret helvası gökten yağmaktadır.

Ancak, gökten kudret helvası yağmamaktadır, bal ve süt elde etmek için çok çalışmak gerekmektedir. Tanrı insanları kurtarmak üzere Mesih'i göndermemiştir henüz. Daha önce Musa, yandaşlarına bal ve sütün bol olduğu bir ülke vaat etmişti. Ancak bu, Romalıların bölgeyi ele geçirmesiyle, vergilerle, kölelikle, işkencelerle uyku kaçırıcı hale gelen tatlı bir düştür. Derken Mesih çıkagelmiştir. Ancak, yurttaşlarına hiç mi hiç benzememektedir. Öyle bir dil konuşup öyle yaşamaktadır ki, berikiler hiç anlayamamaktadır. Bu da, onları günahlarından kurtarmak üzere gelmiş Mesih olduğu konusundaki inançlarını pekiştirmektedir. İnsanlar akıl erdiremedikleri şeylerden korkar, bunlara hayranlık duyarlar. O yanlarında olduğunda kendilerini mutlu hissetmektedirler. Çocuklar, Tanrı'nın ta kendisiymiş gibi onu sevip çevresine doluşmaktadır.

İsa, başına gelenleri pek iyi kavrayamamaktadır. Hiçbir şey açıklamamaktadır, çünkü açıklayacak şeyi yoktur. Onların yanında yaşamakla yetinmektedir. Ve kendisinden ne denli ayrı olduklarını görüp duyumsamadığı için, onlara yardım elini uzatmaktadır. Kendindeki yalınlık, içtenlik, doğayla iç içelik duygularını onlara aşılamaya çalışmaktadır. Kadınları sevmektedir; yanı yöresi erkekler kadar kadınlarla da doludur, bedenini "Tanrı'nın yarattığı biçimiyle, kendi bedeninde" yaşamaktadır. Tenini değil, bedenini yaşamaktadır. Tanrı konusundaki duygusu Yahudi vaizleriyle incelemecilerinkinden apayrıdır. Bunlar içlerindeki canlı Tanrı'yı yitirmişlerdir, ardı arkası gelmeyen yakarmalarında sorguya çekerek, hiç görmedikleri Tanrı'nın kendilerine gözükmesi için yalvararak, yana yakıla O'nu aramaktadırlar. Hiç inançları olmadığından, habire inanç vaazı vermek zorundadırlar. Onların gözünde Tanrı garip, öfkeli, katı bir varlıktır. Bir zamanlar, Cennet'ten kovarak hepsini cezalandırmıştır. Sonra, Cennet'in kapısına elinde alevden yapılmış kılıç bulunan bir melek dikmiştir. Böylece, hepsi İblis'in kurbanı olmuştur.

İblis, insanın tenindeki hastalık ve haz düşkünlüğüdür, açgözlülüktür, cana kıymadır, benzerlerimize döneklik etmedir, kandırmadır, yalandır, para ardında koşmadır. Onlar Tanrı'yı yitirmişlerdir, artık görseler de tanıyamazlar. Yüzlerce yıldır peygamberler onları Tanrı'ya dönmeye çağırmıştır, ancak kimse insanın içinde yaşayan ve işleyen Tanrı'yı olduğu gibi görme yürekliliğini gösterememiştir. Ten, bedenin ayağını kaydırıp yerine geçmiştir. Artık yeni doğan çocuklar bile Tanrı'ya benzememektedir, kasılmış, soğuk, solmuş ana karnından sapsarı bir benizle, hasta, mutsuz olarak çıkmaktadırlar.

Tanrı yine içlerindedir elbet; ama öylesine derinlere kaçmış, öylesine çarpılmıştır ki, artık kimsecikler tanıyamaz onu. İnsan tanımadığı, hiçbir zaman tanıyamayacağı bir şeyin önünde nasıl yaşar? Kimse çıkıp bunu onlara söylememiştir. Kimse söyleyemez zaten. Tanrı'yla ilgili her şey ırak bir geleceğe atılmıştır, giz dolu büyük bir umudun, insanların umutsuzca kollarını uzattıkları bir yalgının (serabın) içindedir. Oysa Tanrı kendi içlerindedir, onların çirkin sarılmalarından korku ve kaygı eliyle korunmaktadır.

İsa, insanların mutsuz olduğunu bilmektedir; ama farkında olmadan onlardan apayrı olduğu için, aslında tastamam nasıl olduklarını bilmez. Kendisi gibi olduklarını sanmaktadır. İnsan kardeşleri değil midir onların? Onların arasında büyümedi mi? Çocukken onlarla oynamadı mı, sevinçleriyle acılarını paylaşmadı mı? Dolayısıyla, nasıl bilebilirdi onlara hiç benzemediğini?

Oysa öbürlerinden öylesine ayrıydı ki, onlarda bulunmayan şeylerin kendisinde bol bol bulunuşu bile benzersizliğini gözler önüne serebilirdi.

İsa kendini ermiş yerine koymuyordu. Yalnız, halkının ermişlere yakıştırdıktarı biçimde yaşıyordu. Bir çiçek ya da geyik çiçek ya da geyik olduklarını duyururlar mı? Neyse o'durlar. Kendi yaşamlarını yaşarlar. Belli bir işlevi yerine getirirler. Üzerinde düşünmeksizin, soru sormaksızın dile getirdikleri gerçekliği aralıksız yansıtarak varolurlar. Biri kalkıp da bir çiçeğe ya da geyiğe: "Bakın, harikasınız, çiçeksiniz, geyiksiniz" dese, ağızları bir karış açık kalırdı. "Ne diyorsunuz siz? Dediğinizi anlamıyorum. Çiçekim, geyikim elbet. Başka ne olaydım ki?"

Ve gizemci hayranlar çiçekle geyiğin kendilerine anlatmak istediğini anlayamayacaklardı. Bu mucize karşısında dilleri tutulacaktı. Çiçek ve geyik gibi olmak isteyeceklerdi. Sonunda, çiçeği koparacak, geyiği vuracaklardı. İşlerin bugünkü durumunda, kaçınılmaz sonuç budur.

İsa'yı, kendilerinin olmadıkları, hiçbir zaman olamayacakları şey olduğu için sevmektedirler. Onun gücüne, yalınlığına, içten gelme güzelliğine kavuşmaya çalışmaktadırlar. Ama becerememektedirler. Kendilerini daha iyi, daha güçlü, daha bilge, o anki hallerinden başka türlü duyumsayabilmeleri için İsa'ya kulak vermeleri, ağzından çıkan garip ve yalın doğruyu, hiçbir zaman ereğini şaşmayan, hep istediği yere vuran doğruyu dinlemeleri yetişirdi. Çevresinde olup bitenle tam bir bağıntı halinde olduğundan, İsa hiçbir zaman soruna yan çizmemektedir.

O, bir manzaraya bakmakta, oradaki birliğin farkına varmaktadır. Bizler gibi tek tek ağaçlar, tek tek dağlar, tek tek göller görmemektedir. Ağaçları, dağları, gölleri gerçekte oldukları gibi görmektedir: kozmik olayların oluşturduğu tümel ve birleştirici dalganın ayrılmaz parçaları gibi. Bütün nesneleri varlığının bütünüyle görmekte, işitmekte, dokunmakta, yaşamsal enerjilerini onlara boşaltmakta ve onlardan verdiğinin yüz katını almaktadır. Gücünü kendine saklamamakta, ona dört elle sarılmamaktadır. Böyle davranmakla yoksul mu düşeceğini yoksa zenginleşeceğini mi düşünmeksizin, tam bir eliaçıklıkla vermektedir gücünü. Yaşam, kendisine ödünç verileni, enerji yapım-yıkım işlevlerindeki sınırsız zenginlikle bol bol geri verir. Alıp vermek hiçbir zaman tek yönlü edimler değildir. Bu hep çift yönlü, gittikçe güçlenen bir alışveriştir.

Bu sefer de İsa'nın neden sözettiğini anlamazlar. Onlara göre, vermek yoksullaşmaktır. Almak, birtakım güçleri biraraya toplamak, bir boşluğu doldurmak, varlığın derinlerindeki bir uçurumu kapatmaktır. Onlar yalnız almayı bilirler, vermeyi değil. Onların gözünde veren bir kaçıktır ya da suyu sıkılacak, yararlanılacak bir meyvedir. Böylece, pek çok gönlü zengin insanı umutsuzluğa düşürür, sevgi dolu bir sürü yüreği yalnızlığa iterler. Ve dünya yeniden yoksullaşır.

İnsan kardeşlerini seven İsa yalnız yaşamaktadır. Kendilerinden ve başkalarından nefret edenler, kalabalığın ortasında yapayalnız, kimsesiz yaşarlar. Böyleleri birbirlerinden korkarlar. Karşılıklı birbirlerinin sırtlarını sıvazlar, birbirlerine sevimli kılmaya çalıştıkları acı sırıtmalar gönderirler. Birbirlerini boğazlama korkusuyla oyun oynamak zorundadırlar. Ve herkes karşısındakinin düzenbaz olduğunu bilmektedir. Bundan iki bin yıl önce yaptıkları gibi, "kesin barış anlaşması"na varabilmek için toplantılar düzenlerler, ama birbirlerini kandırdıklarını bilir, yalnızca kurnazlık ve kaçamak ardında koşarlar. Kimse hiçbir zaman gerçek düşüncesini söylemez. İsa ise düşündüğünü söyler. Törenci değildir, hile yapmaz, hile yapmamak için çaba harcamaz. Kendiliğinden içtendir. Zaman zaman sustuğu olur, ama kötülük etmek için, bile bile yalan söylemeyi bilmez. Öbürlerine gelince, ellerinden gelmediği için doğru söyleyemezler; onlardaki doğru söylemeye yara­yan organ, Yaşam'ın akışından ve yaşamsal devr-i daimden koptukları zaman, kurumuştur.

Böylece, Doğru'yu baştacı eder, yalanla yaşarlar. Doğru, yaşamın bedendeki akımlarına ve bunların algılanmasına ayrılmamacasına bağlıdır. Yaşam, doğru olması gerektiği ya da doğru sayıldığı için doğru değildir: o, her bir devinimiyle doğruyu dile getirir. Bedensel anlatım yalan söyleyemez. Bir insanın yüzündeki devinimlerin ya da yürüyüşünün dilini çözmeyi biliyorsanız, o insanla ilgili doğruyu okuyabilirsiniz. Genellikle yalan söylediğini ve yalanlarını aldatıcı duruşların cilası altında gizlediğini söylemek zorunda kalsa bile, beden doğruyu söyler. İnsanların İsa'ya "işaretler"i yorumlama gücünü yakıştırmaları gibi, Yaşam da "işaretler"i yorumlar. Bununla birlikte, insan soyunu tehlikeye düşüren çok ciddi kimi durumlarda, doğru dile getirilmez, gizlenir.

İnsanların gizemci bir yaklaşımla İsa'ya yakıştırdıkları kozmik doğruları kavrama yeteneği canlı varlığı doğru olarak dile getirişinden, bedeniyle coşkuları arasında tam bir uyumun bulunuşundan, nesnelerle dolaysız ilinti kuruşundan gelmektedir. Böylece o, kişilik zırhıyla yalnızca "insana özgü" alana kapanmış insanoğlunun görüş alanının çok çok ötesinde yeralmaktadır. İnsanın evreni kavramasına, çevresindeki ve yeni doğmuş çocuklar­ daki dirimi anlamasına, toplumu kendi biyolojisini kat kat aşan bir bilgiyle biçimlendirmesine onu yalnızca insana özgü işler dünyasına kapatan zırh engel olmaktadır. Böyle daracık bir alana sıkışıp kaldığından, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düşlere ve düşüncelere sı­ğınmak zorundadır.

Oysa, bütün insan deneyimleri insanın kapatıldığı daracık alanda yaşanmaktadır ve o kendi varoluşunu ancak, yoksul gerçekliğini bilmem hangi gizemli aşkın gerçekliğiyle karşılaştırarak yargılayabilmektedir. Dolayısıyla, birinciyi değiştirme, ikincinin de gerçek niteliğini kavrama gücünden yoksundur. Kendi daracık alanının dışında akıp giden yaşam ona kaçınılmaz biçimde anlaşılmaz, yanına varılmaz gözükmektedir.

Kaynak: Wilhelm Reich, Dirimin/Yaşamın Öldürülüşü, s. 33-42

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...