Peki, Nasıl Oluyor da İblis Tanrı'nın Elinden Çıkıyor?
Tanrı'nın
varlığı her yeni doğan çocukta duyulabilir, görülebilir, koklanabilir,
sevilebilir, korunabilir, geliştirilebilir. Gerçekte, bugüne dek, her yeni doğan
çocukta Tanrı bastırılmış, kösteklenmiş, ortadan kaldırılmış, cezalandırılmış, ürküntüyle
seyredilmiştir. Bu İsa'nın (Yaşamsal Enerji'nin) sürekli öldürülüşünün bin bir
yüzünden yalnızca biridir. Aslında, Günah (İblis) insanın kendisince yaratılmıştır
Buysa, öteden beri gizli kalmıştır.
"Tanrı'nın
cenneti sizin içinizdedir. Sizinle birlikte doğmuştur. Ancak siz Tanrı'ya verdiğiniz
sözlere döneklik etmektesiniz," der bütün dinler: "O'nu tanımıyor.
O'nun buyruklarından dışarı çıkıyorsunuz, Tanrı'nın yanına dönmedikçe günah işlemeyi
sürdüreceksiniz. O arada, İblis'in kışkırtmalarına hedefsiniz, bundan
kurtulabilmek için Tanrı'ya yakarmalısınız." Peki ama, nasıl olmuş da
insanoğlu Tanrı'nın tam önünde dikildiğini görememiştir?
Yaşamsal
enerjiyle özgürce serpilip gelişen çocukların gözlenmesi, sonradan gizemli bir
kılığa bürünen dinsel sezgiyi sağlam bir doğruya ulaştırmaktadır. Ancak, daha
başından belirtelim, dinsel inancı açıklamak ya da dinsel yaşamı onaylamak
niyetinde değiliz. Bizi her şeyden önce binlerce yıl boyunca insanoğlunun yaşamsal
doğrunun ne kadarını bilebildiği, yaşam karşısında duyduğu korku ve nefret yüzünden
bunun ne kadarını hesaba katma yürekliliğini gösterebildiği ilgilendiriyor.
Geleceğin
Çocukları geçmişten çıkacaktır. İnsanoğlunu yeniden bulup ortaya çıkarmak
istiyorsak, zırhlı insanın özündeki gizi gözler önüne sermeliyiz: Yaşama
duydugu nefret.
***
Tanrı'ya
benzemek ille de çatık kaşlı, öç alıcı biri olmak anlamına gelmediği gibi, her
durum ve koşulda iyi ve alçakgönüllü davranmak, bizi tokatlayan düşmana öbür
yanağımızı uzatmak da değildir. Tanrı'ya benzemek, yaşamın bütün anlatımlarını
tanımaktır. Yaşamsal enerji anlatımları gerektiğinde iyi ve alçakgönüllüdür. Yaşam'a
saldırıldığı ya da döneklik edildiği zamansa seri ve acımasız. İsa'nın para alıp
satanları Tanrı'nın tapınağından kovarken kanıtladığı üzere, Yaşam şiddetli öfkeye
kapılabilir. O bedeni mahkum etmez, yosmalara ve kocalarının dışında kişilerle
sevişen kadınlara anlayış gösterir. Başka erkekle sevişen kadının ya da yosmanın
ardına düşüp eziyet çektirmez. O "eşin aldatılması"ndan sözettiğinde
bu, ancak aşırı kalabalık kentlerde rastlanan cinsel etkinliğe susamış, kötü yürekli,
katı ve duygusuz insanların verdiği anlama gelmez.
Tanrı
Yaşam'dır. Bunların Hıristiyan dinindeki simgesi, İsa Peygamber, çevresine Işık
saçan bir yaratıktır. Halkı kendine çeker, insanlar koşarak çevresinde toplanıp
onu severler. Bu sevgi, aslında, sevgi susuzluğudur; giderilmediği zaman
kolayca kötülüğe dönüşebilir.
Çevrelerine
Işık saçan kişiler doğuştan önderdirler. Coşkusal vebaya yakalanmış önderlerin
yaptıkları gibi kendilerini önder ilan etmeden, hiçbir çaba harcamadan,
kendiliklerinden gelirler önderliğe.
Çevrelerine
mutluluk saçan çocuklar öbür çocuklara kılavuzluk etmek üzere doğmuşlardır.
Berikiler birincilerin çevresinde toplaşır, onları sever, hayran olur, onlardan
övgü ve öğüt beklerler. Çocuklar arasındaki yönetme yönetilme ilişkisi oyun ve
konuşmalar sırasında kendiliğinden ortaya çıkar. Yarının çocuğu çelebi ve
sevimli olacak, elindekini özgürce, seve seve verecektir. Davranışları uyumlu,
sesi ezgili olacaktır. Gözlerinde tatlı bir ışık dolaşacak, dünyaya derin ve
dingin bir bakışla bakacaktır. Ellerinin dokunuşu yumuşacık olacaktır. Okşayışıyla
karşısındakinin Yaşamsal Enerjisi'ni eyleme geçirebilecektir. Bu genellikle çok
kötü yorumlanmış olan, İsa'nın "iyileştirme gücü"dür. Zırhlı küçük çocuklar
da içlerinde olmak üzere insanların çoğunun derisi soğuk ve nemlidir, daracık
bir enerji alanları vardır, çevreye Işık saçmazlar, karşılarındakine güç
vermezler. Kendilerinin enerjiye gereksinmeleri vardır ve bunu buldukları
yerden alırlar. Susuzluktan ölen birinin kaynak suyuna yumuluşu gibi, İsa'nın Işık
saçan güzelliğinden ve enerjisinden kana kana içerler.
İsa
her isteyene bol bol verir. Gücünü başkalarına verdiğinde kahramanlık yapıyormuş
duygusuna kapılmaz. Seve seve yapar bunu. Dahası, kendini böyle harcaması
gereklidir; her yanından enerji taşmaktadır, büyük bir eliaçıklıkla başkalarına
verdiğinden hiçbir şey yitirmez. Tersine, gücünü ve zenginliğini başkalarına
vererek arttırır. Yalnız vermek ona büyük hazlar tattırdığı için değil;
verirken açılıp çiçeklenir, çünkü eliaçıklık enerji alışverişini hızlandırır; gücünü
ve sevgisini verdikçe, evrenin gücünden aldığı pay artar, çevresindeki doğayla
bağı yoğunlaşır, ilk yaşamsal enerji duyusunu algıladığı günden beri birlikte
yaşadığı Tanrı'yı, Doğa'yı, havayı, kuşları, çiçekleri, hayvanları algılayışı
keskinleşir; tepkilerine güveni artar, günü geçmiş buyruk ve yasaklara aldırmaz
olur. Yeni buyruk ve yasaların en acıklı biçimde üstüne geleceklerini, her çocuğun
bağrında yatan İsa'yı (Yaşam'ı) geberteceklerini bilemez.
Zırhlı
insanların sonradan parasal çıkarlar uğruna ayağa düşürecekleri İsa'nın
"iyileştirme gücü" gerçekte, önder niteliği taşıyan bütün kadın ve
erkeklerde kolayca gözlenebilecek, iyice anlaşılmış bir niteliktir. Onların güçlü
yaşamsal enerji alanları "talihsizler"in, yoksulların kıpırtısız,
"ölü" enerji alanlarını uyarıp devindirebilmektedir. Zayıflamış canlı
sistemin bu uyarılışı gerilim ve kaygının gevşemesi biçiminde algılanmaktadır.
Zayıf varlıktaki yaşamsal enerjinin uyarılması kan damarlarını açmakta, dokuları
daha iyi beslemekte, yaraların kapanmasını hızlandırmakta, durgun yaşamsal
enerjinin yozlaştırıcı, kötürüm edici etkilerini ortadan kaldırmaktadır.
İsa'nın
kendisi iyileştirme nitelikleri üzerinde pek fazla durmamıştır. Hiçbir büyük
hekim iyileştirmeyi bilmekle övünmez. Sağlıklı hiç bir çocuk kurtarıcı gücünün
bilincinde değildir. Onun içinde etkinlikte bulunan canlı işleyiştir. Bu, çocukta,
gerçek hekimde, Tanrı'nın kendisinde dile gelen İsa'nın yaşamsal anlatımının bütünsel
parçasıdır. İsa, giderek. gizemci izleyicileriyle sersemlemiş hayranlarına
iyileştirici gücünün başkalarına açıklanmasını yasaklamıştır. İlerki yüzyıllardaki
Hıristiyanlık tarihçilerinin kimisi bunu "düşmandan saklanma",
"olası büyücülük suçlamasına karşı kendini koruma" diye yanlış
yorumlamışlardır. Hayır, bunun düşmanlarla ya da büyücülükle ilgisi yoktur.
Sonradan İsa bu konularda saldırıya uğrasa da, İsa, iyileştirme gücüne gerçekten
büyük önem vermemektedir. Tıpkı yürüme, sevme, yeme, düşünme ya da verme biçimi
gibi, bu güçler onun varlığının ayrılmaz parçasıdırlar. Dolayısıyla ne ilgisini
çekmekle ne de böbürlenmesine yol açmaktadır. Bu, ÜRETKEN KİŞİLİK'in en
belirgin niteliklerinden biridir.
İsa'nın
izinden gidenlere sözü şudur: Cennet (Tanrı'nın Krallığı) sizin içinizdedir.
Ayrıca, sonsuza dek, dışınızda, çevrenizdedir. Bilincine varır, yasalarıyla
ereklerine uygun yaşarsanız, Tanrı'yı içinizde duyacak, onu bileceksiniz.
Kurtuluşunuz da, kurtarıcınız da budur.
Ama
onlar İsa'yı anlamaz. Ne demektedir bu adam? "İşaretler" nerededir?
Neden onlara Mesih olup olmadığını söylememektedir? Mesih midir? Öyleyse,
birtakım mucizeler yapıp bunu kanıtlamalıdır. Ama İsa bir şey söylemez.
Gizem'in, bilmecenin ta kendisidir. Bu bilmecenin çözülmesi, gizi örten
perdenin kalkması gereklidir.
İsa'ysa
bilmece falan değildir. Ağzını açıp bir şey demeyişi, onların gizemli özlemlerini
giderecek sözünün olmayışındandır. İsa vardır. Yalnızca kendi yaşamını yaşamaktadır.
Hepsi bu.
Yanındakiler
neden sözettiğini anlamazlar bir türlü. Onlara göre, Tanrı sakallı, öfkeli, öç
alıcı bir varlıktır. Bundan ötürü, İsa onlara üstü örtülü mesellerle konuşuyormuş
gibi gelir.
İnanç,
güçtür. İnanç dağları yerinden oynatabilir. İnanç insana iş gücü verir. İnanç,
içimizdeki Tanrı'nın ya da Yaşam'ın duyulmasıdır. İnsanın kendine, enerjisine,
canlılığına güvenidir.
Çevresindekiler
dediklerinden hiçbir şey anlamazlar. Onlar, içlerindeki doğadan acıklı bir biçimde
kopmuşlardır. Ahlak yasalarıyla toplumsal yaşamın yasalarına uyabilmeleri için
gözdağı vermek gerekir. Tanrı'nın Cenneti'ni yitirmişlerdir, yürekleri cennet özlemiyle
doludur. Bal yapan arılar yetiştirebilmek için kimsenin çalışmak zorunda
kalmayacağı bir yer gibi düşlemektedirler cenneti. Bal orada geniş ırmaklar
halinde akmaktadır, kimsenin serçe parmağını oynatması gerekmemektedir. Söylemek
bile gereksiz, süt de aynı biçimde, en küçük bir çaba harcamaksızın, dereler
halinde akmaktadır. Demek ki, orada ne çalışma vardır, ne çaba, ne de tasa:
dereler halinde akan bal ve süt vardır yalnız. Ayrıca, kudret helvası gökten yağmaktadır.
Ancak,
gökten kudret helvası yağmamaktadır, bal ve süt elde etmek için çok çalışmak
gerekmektedir. Tanrı insanları kurtarmak üzere Mesih'i göndermemiştir henüz.
Daha önce Musa, yandaşlarına bal ve sütün bol olduğu bir ülke vaat etmişti.
Ancak bu, Romalıların bölgeyi ele geçirmesiyle, vergilerle, kölelikle, işkencelerle
uyku kaçırıcı hale gelen tatlı bir düştür. Derken Mesih çıkagelmiştir. Ancak,
yurttaşlarına hiç mi hiç benzememektedir. Öyle bir dil konuşup öyle yaşamaktadır
ki, berikiler hiç anlayamamaktadır. Bu da, onları günahlarından kurtarmak üzere
gelmiş Mesih olduğu konusundaki inançlarını pekiştirmektedir. İnsanlar akıl
erdiremedikleri şeylerden korkar, bunlara hayranlık duyarlar. O yanlarında olduğunda
kendilerini mutlu hissetmektedirler. Çocuklar, Tanrı'nın ta kendisiymiş gibi
onu sevip çevresine doluşmaktadır.
İsa,
başına gelenleri pek iyi kavrayamamaktadır. Hiçbir şey açıklamamaktadır, çünkü
açıklayacak şeyi yoktur. Onların yanında yaşamakla yetinmektedir. Ve kendisinden
ne denli ayrı olduklarını görüp duyumsamadığı için, onlara yardım elini
uzatmaktadır. Kendindeki yalınlık, içtenlik, doğayla iç içelik duygularını
onlara aşılamaya çalışmaktadır. Kadınları sevmektedir; yanı yöresi erkekler
kadar kadınlarla da doludur, bedenini "Tanrı'nın yarattığı biçimiyle,
kendi bedeninde" yaşamaktadır. Tenini değil, bedenini yaşamaktadır. Tanrı
konusundaki duygusu Yahudi vaizleriyle incelemecilerinkinden apayrıdır. Bunlar
içlerindeki canlı Tanrı'yı yitirmişlerdir, ardı arkası gelmeyen yakarmalarında
sorguya çekerek, hiç görmedikleri Tanrı'nın kendilerine gözükmesi için
yalvararak, yana yakıla O'nu aramaktadırlar. Hiç inançları olmadığından, habire
inanç vaazı vermek zorundadırlar. Onların gözünde Tanrı garip, öfkeli, katı bir
varlıktır. Bir zamanlar, Cennet'ten kovarak hepsini cezalandırmıştır. Sonra,
Cennet'in kapısına elinde alevden yapılmış kılıç bulunan bir melek dikmiştir. Böylece,
hepsi İblis'in kurbanı olmuştur.
İblis,
insanın tenindeki hastalık ve haz düşkünlüğüdür, açgözlülüktür, cana kıymadır,
benzerlerimize döneklik etmedir, kandırmadır, yalandır, para ardında koşmadır.
Onlar Tanrı'yı yitirmişlerdir, artık görseler de tanıyamazlar. Yüzlerce yıldır
peygamberler onları Tanrı'ya dönmeye çağırmıştır, ancak kimse insanın içinde yaşayan
ve işleyen Tanrı'yı olduğu gibi görme yürekliliğini gösterememiştir. Ten,
bedenin ayağını kaydırıp yerine geçmiştir. Artık yeni doğan çocuklar bile Tanrı'ya
benzememektedir, kasılmış, soğuk, solmuş ana karnından sapsarı bir benizle,
hasta, mutsuz olarak çıkmaktadırlar.
Tanrı
yine içlerindedir elbet; ama öylesine derinlere kaçmış, öylesine çarpılmıştır
ki, artık kimsecikler tanıyamaz onu. İnsan tanımadığı, hiçbir zaman tanıyamayacağı
bir şeyin önünde nasıl yaşar? Kimse çıkıp bunu onlara söylememiştir. Kimse söyleyemez
zaten. Tanrı'yla ilgili her şey ırak bir geleceğe atılmıştır, giz dolu büyük
bir umudun, insanların umutsuzca kollarını uzattıkları bir yalgının (serabın) içindedir.
Oysa Tanrı kendi içlerindedir, onların çirkin sarılmalarından korku ve kaygı
eliyle korunmaktadır.
İsa, insanların mutsuz olduğunu
bilmektedir; ama farkında olmadan onlardan apayrı olduğu için, aslında tastamam
nasıl olduklarını bilmez. Kendisi gibi olduklarını sanmaktadır. İnsan kardeşleri
değil midir onların? Onların arasında büyümedi mi? Çocukken onlarla oynamadı mı,
sevinçleriyle acılarını paylaşmadı mı? Dolayısıyla, nasıl bilebilirdi onlara hiç
benzemediğini?
Oysa
öbürlerinden öylesine ayrıydı ki, onlarda bulunmayan şeylerin kendisinde bol
bol bulunuşu bile benzersizliğini gözler önüne serebilirdi.
İsa
kendini ermiş yerine koymuyordu. Yalnız, halkının ermişlere yakıştırdıktarı biçimde
yaşıyordu. Bir çiçek ya da geyik çiçek ya da geyik olduklarını duyururlar mı?
Neyse o'durlar. Kendi yaşamlarını yaşarlar. Belli bir işlevi yerine getirirler.
Üzerinde düşünmeksizin, soru sormaksızın dile getirdikleri gerçekliği aralıksız
yansıtarak varolurlar. Biri kalkıp da bir çiçeğe ya da geyiğe: "Bakın,
harikasınız, çiçeksiniz, geyiksiniz" dese, ağızları bir karış açık kalırdı.
"Ne diyorsunuz siz? Dediğinizi anlamıyorum. Çiçekim, geyikim elbet. Başka
ne olaydım ki?"
Ve gizemci hayranlar çiçekle geyiğin
kendilerine anlatmak istediğini anlayamayacaklardı. Bu mucize karşısında
dilleri tutulacaktı. Çiçek ve geyik gibi olmak isteyeceklerdi. Sonunda, çiçeği
koparacak, geyiği vuracaklardı. İşlerin bugünkü durumunda, kaçınılmaz sonuç
budur.
İsa'yı,
kendilerinin olmadıkları, hiçbir zaman olamayacakları şey olduğu için
sevmektedirler. Onun gücüne, yalınlığına, içten gelme güzelliğine kavuşmaya çalışmaktadırlar.
Ama becerememektedirler. Kendilerini daha iyi, daha güçlü, daha bilge, o anki
hallerinden başka türlü duyumsayabilmeleri için İsa'ya kulak vermeleri, ağzından
çıkan garip ve yalın doğruyu, hiçbir zaman ereğini şaşmayan, hep istediği yere
vuran doğruyu dinlemeleri yetişirdi. Çevresinde olup bitenle tam bir bağıntı
halinde olduğundan, İsa hiçbir zaman soruna yan çizmemektedir.
O, bir manzaraya bakmakta, oradaki birliğin
farkına varmaktadır. Bizler gibi tek tek ağaçlar, tek tek dağlar, tek tek göller
görmemektedir. Ağaçları, dağları, gölleri gerçekte oldukları gibi görmektedir:
kozmik olayların oluşturduğu tümel ve birleştirici dalganın ayrılmaz parçaları
gibi. Bütün nesneleri varlığının bütünüyle görmekte, işitmekte, dokunmakta, yaşamsal
enerjilerini onlara boşaltmakta ve onlardan verdiğinin yüz katını almaktadır. Gücünü
kendine saklamamakta, ona dört elle sarılmamaktadır. Böyle davranmakla yoksul
mu düşeceğini yoksa zenginleşeceğini mi düşünmeksizin, tam bir eliaçıklıkla
vermektedir gücünü. Yaşam, kendisine ödünç verileni, enerji yapım-yıkım işlevlerindeki
sınırsız zenginlikle bol bol geri verir. Alıp vermek hiçbir zaman tek yönlü
edimler değildir. Bu hep çift yönlü, gittikçe güçlenen bir alışveriştir.
Bu sefer de İsa'nın neden sözettiğini
anlamazlar. Onlara göre, vermek yoksullaşmaktır. Almak, birtakım güçleri
biraraya toplamak, bir boşluğu doldurmak, varlığın derinlerindeki bir uçurumu
kapatmaktır. Onlar yalnız almayı bilirler, vermeyi değil. Onların gözünde veren
bir kaçıktır ya da suyu sıkılacak, yararlanılacak bir meyvedir. Böylece, pek çok
gönlü zengin insanı umutsuzluğa düşürür, sevgi dolu bir sürü yüreği yalnızlığa
iterler. Ve dünya yeniden yoksullaşır.
İnsan
kardeşlerini seven İsa yalnız yaşamaktadır. Kendilerinden ve başkalarından
nefret edenler, kalabalığın ortasında yapayalnız, kimsesiz yaşarlar. Böyleleri
birbirlerinden korkarlar. Karşılıklı birbirlerinin sırtlarını sıvazlar,
birbirlerine sevimli kılmaya çalıştıkları acı sırıtmalar gönderirler.
Birbirlerini boğazlama korkusuyla oyun oynamak zorundadırlar. Ve herkes karşısındakinin
düzenbaz olduğunu bilmektedir. Bundan iki bin yıl önce yaptıkları gibi,
"kesin barış anlaşması"na varabilmek için toplantılar düzenlerler,
ama birbirlerini kandırdıklarını bilir, yalnızca kurnazlık ve kaçamak ardında
koşarlar. Kimse hiçbir zaman gerçek düşüncesini söylemez. İsa ise düşündüğünü söyler.
Törenci değildir, hile yapmaz, hile yapmamak için çaba harcamaz. Kendiliğinden
içtendir. Zaman zaman sustuğu olur, ama kötülük etmek için, bile bile yalan söylemeyi
bilmez. Öbürlerine gelince, ellerinden gelmediği için doğru söyleyemezler;
onlardaki doğru söylemeye yarayan organ, Yaşam'ın akışından ve yaşamsal devr-i
daimden koptukları zaman, kurumuştur.
Böylece, Doğru'yu baştacı eder, yalanla
yaşarlar. Doğru, yaşamın bedendeki akımlarına ve bunların algılanmasına ayrılmamacasına
bağlıdır. Yaşam, doğru olması gerektiği ya da doğru sayıldığı için doğru değildir:
o, her bir devinimiyle doğruyu dile getirir. Bedensel anlatım yalan söyleyemez.
Bir insanın yüzündeki devinimlerin ya da yürüyüşünün dilini çözmeyi biliyorsanız,
o insanla ilgili doğruyu okuyabilirsiniz. Genellikle yalan söylediğini ve
yalanlarını aldatıcı duruşların cilası altında gizlediğini söylemek zorunda
kalsa bile, beden doğruyu söyler. İnsanların İsa'ya "işaretler"i
yorumlama gücünü yakıştırmaları gibi, Yaşam da "işaretler"i yorumlar.
Bununla birlikte, insan soyunu tehlikeye düşüren çok ciddi kimi durumlarda, doğru
dile getirilmez, gizlenir.
İnsanların gizemci bir yaklaşımla İsa'ya
yakıştırdıkları kozmik doğruları kavrama yeteneği canlı varlığı doğru olarak
dile getirişinden, bedeniyle coşkuları arasında tam bir uyumun bulunuşundan,
nesnelerle dolaysız ilinti kuruşundan gelmektedir. Böylece o, kişilik zırhıyla
yalnızca "insana özgü" alana kapanmış insanoğlunun görüş alanının çok
çok ötesinde yeralmaktadır. İnsanın evreni kavramasına, çevresindeki ve yeni doğmuş
çocuklar daki dirimi anlamasına, toplumu kendi biyolojisini kat kat aşan bir
bilgiyle biçimlendirmesine onu yalnızca insana özgü işler dünyasına kapatan zırh
engel olmaktadır. Böyle daracık bir alana sıkışıp kaldığından, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek
düşlere ve düşüncelere sığınmak zorundadır.
Oysa, bütün insan deneyimleri insanın
kapatıldığı daracık alanda yaşanmaktadır ve o kendi varoluşunu ancak, yoksul
gerçekliğini bilmem hangi gizemli aşkın gerçekliğiyle karşılaştırarak yargılayabilmektedir.
Dolayısıyla, birinciyi değiştirme, ikincinin de gerçek niteliğini kavrama gücünden
yoksundur. Kendi daracık alanının dışında akıp giden yaşam ona kaçınılmaz biçimde
anlaşılmaz, yanına varılmaz gözükmektedir.
Kaynak: Wilhelm Reich, Dirimin/Yaşamın Öldürülüşü, s. 33-42
No comments:
Post a Comment