Sunday, 19 January 2020

Bir Osmanlı Yerleşimi: 17. Yüzyıl İzmir'i - Daniel Goffman


Bir Osmanlı Yerleşimi: 17. Yüzyıl İzmir'i - Daniel Goffman 


İzmir doğal bir jeopolitik bölgenin kalbinde yer alıyordu ve Felemenk, İngiliz, Fransız ve Venedikli tüccarlar 17. yüzyıl başlarında Ermeni, Rum, Yahudi ve Müslüman Osmanlı ticaret adamlarının yanısıra, yerel memurlar ve eşkıya gruplarıyla yan yana gelerek İstanbul'un ciddi askeri ve parasal sorunlarının yol açtığı boşluğu doldurmaya yöneldiler. Kısacası, 17. yüzyıl Batı Anadolu'sunda, tam anlamıyla devletçi Osmanlı iktisadi ve toplumsal yapısı içinde, Ransa Birliği'yle ya da Rönesans İtalya'sının kent devletleriyle çarpıcı benzerlikler gösteren bir tarzda, yenilikçi bir laissez-faire'ci oyuk açıldı.

Göbeğinde İstanbul'dan ziyade İzmir'in yer aldığı ek bir ticaret ağı, hükümetin sık ve şiddetli protestolarına rağmen hızla gelişti. Bu süreç gayet basit bir biçimde işledi. 1610'larda ve 1620'lerde Felemenk, İngiliz, Fransız ya da Venedikli tüccarların temsilcileri Halep, Bursa veya İskenderun'da karlı ticari faaliyet yürütebilecekleri umudunu büyük oranda kaybederek İzmir'e ve diğer Batı Anadolu liman kasabalarına gelmeye başladılar. Zaman zaman tekstil ürünleri satmak ya da kuru üzüm, kuru incir, pamuk veya yün satın almak, hububatı da hem satın alın.ak hem de kaçakçılığını yapmak üzere küçük komisyonlar oluşturdular. Bu tür adamlar ya pazarlık ve değiş tokuş yapmak üzere, geleneksel seyyar satıcılara çok fazla benzer bir biçimde hareket ederek, Menderes ve Gediz Nehirlerinin vadileri boyunca maceralı yolculuklara çıkıyor ya da işlerini, bölgeye bu süreçle eşzamanlı yerleşen Ermeni, Rum, Yahudi ve Müslüman simsarlar üzerinden yürütüyorlardı.20 Bol kazanç doğal olarak yeni yatırımlara ve gittikçe büyüyen, karmaşık bir örgütlenmeye yol açtı; öyle ki 1640'larda girift bir ticaret ağı tüm Batı Anadolu eyaletlerini birbirine bağlayarak ticari malları ve insanları bu ağın çekirdeğini oluşturan İzmir'e sürükledi. Aslında İzmir iki ağın büyüyen bağlantı noktası olarak işlev gördü: Birisi, Amsterdam, Londra, Marsilya ve Venedik'ten gelen konsolos ve ticari temsilcilerin temsil ettiği, bir dalga gibi gelen Batı Avrupa ticari canavarlarının dokunacıydı. Diğeri, bu canavarlara yiyecek toplayan, temelde gayri Müslim Osmanlıların temsil ettiği çekirdekti: İzmir, erzak dağıtılan bir pencere kafesi misali, malların toplandığı merkez hizmeti gördü. Buradaki temel yenilik, toplanan malların gemilerle İstanbul'a değil, Batı Avru­pa'ya nakledilmesiydi.

Yeni Ekonomik Düzenin Manipüle Edilmesi

Venedikli tüccar Nicholas Orlando Batı Anadolu'daki bu yeni sistemin en maharetli mimarlarından biriydi. Önce tüccar daha sonra da Felemenk konsolosu olarak sürdürdüğü çalışma hayatı İzmir'in yeniden canlanışının ilk onyıllarını kapsar ve bu tür aracılada Osmanlı uyrukları ve yöneticileri arasındaki karmaşık ilişkilerin yürütülüş biçimini sergiler. Kuramsal olarak, Orlando gibi bir tüccar kapitülasyonların oluşturduğu ilkeler çerçevesinde hareket ederdi. Oysa Hıristiyan Avrupa'nın bakış açısına göre böylesi bir belge bir antlaşma olarak görülmekle birlikte, Osmanlılar için onun anlamı tamamen farklıydı. Osmanlı yöneticileri, İslami bir devletin temsilcileri olarak, bu tür bir kağıt parçasını bir ahidname, yani onaylı bir imtiyaz garantisi olarak değerlendiriyorlardı. Osmanlı yönetimi Osmanlı Ortodoks Rum cemaatiyle, Dubrovnik balyosuyla ve birçok Osmanlı uyruğu halklarla benzer anlaşmalar imzalamış ve bu yabancıları aynı biçimde, İslam hukukuna uymayı kabul eden tebaa taifeler veya milletler olarak formüle etmişti.

Sonuç olarak, kendini Osmanlı memurları veya uyrukları ile yasal bir münakaşa içerisinde bulan Orlando gibi yabancı bir tüccarın izlemesi gereken prosedürler bir Osmanlı millet mensubunun izlemesi gerekenlerle aynıydı. Kentin kadısına bir arz sunabilir, kadı da bunu ya kendi mahkemesinde çözüme bağlar ya da, yabancının ısrarı durumunda, şikayeti Babıali'ye iletirdi. Merkezi (İslami) hükümet büyükelçiler ve nüfuzlu çevreler tarafından akıl verilerek çoğunlukla etkilenir, ardından da meselenin kesin ve değiştirilemez çözümünü bildiren bir ferman yayımlanırdı (en azından ideal biçimi buydu). Bu işleyiş tarzı sadece Babıali'nin eyaletleri üzerindeki iktidar ve otoritesini sürdürmesine yaramakla kalmıyor, aynı zamanda Avrupalı tüccarlara böyle -kendilerine- yabancı bir ortamda ticari faaliyetlerini yürütmeleri için güvenilir bir altyapı ve yüksek karlar peşindeki Avrupalı ticaret kumpanyalarına dikkate değer bir siyasi güç sağlıyordu.

Bununla birlikte, İslam hukukunun temel ilkeleri üzerine inşa edilen bu yapı 17. yüzyıl başlarında çökmeye başladı. Konsolos ve tüccarların İstanbul'dan taleplerde bulunmaya devam ettiği, rüşvetçi memurlar arasında çetevari grupların varlıklarını sürdürdüğü ve BabıSli'nin hala hükümler verdiği bir gerçekti; ancak yönetim, kararlarını uygulama konusunda daha az etkiliydi (eskiden de ne kadar etkili olduğu çok tartışınalıdır). İmparatorluğun bu tökezlemesi taşradaki yetkililere daha geniş hareket alanları açtı ve Orlando ile onun gibi başka unsurlar, BatıBununla birlikte, İslam hukukunun temel ilkeleri üzerine inşa edilen bu yapı 17. yüzyıl başlarında çökmeye başladı. Konsolos ve tüccarların İstanbul'dan taleplerde bulunmaya devam ettiği, rüşvetçi memurlar arasında çetevari grupların varlıklarını sürdürdüğü ve BabıSli'nin hala hükümler verdiği bir gerçekti; ancak yönetim, kararlarını uygulama konusunda daha az etkiliydi (eskiden de ne kadar etkili olduğu çok tartışınalıdır). İmparatorluğun bu tökezlemesi taşradaki yetkililere daha geniş hareket alanları açtı ve Orlando ile onun gibi başka unsurlar, Batı Anadolu'daki bu boşluğu dolduracak bölgesel güçleri tespit ederek ve onlarla anlaşarak değişen manzaradan yararlandılar.

Ortaya çıkan bu yerel otoriteler arasında, ateşli silahların yaygınlaşmasından ve merkezi yönetimin Batı Anadolu ve imparatorluğun diğer bölgelerindeki yarı özerk mülkleri bölümleme ve dağıtma konusundaki denetiminin gevşemesinden yararlanan "savaş lordları" da vardı. Orlando'nun belki de en dikkate değer anlaşması, bu tür unsurlardan birisi olan ve 1620'lerde terhis edilmiş Osmanlı askerleri ve firarilerden geniş bir grup oluşturarak Manisa civarındaki bereketli toprakların çok büyük bir kesiminin denetimini eline geçiren "eşkıya" Cennetoğlu'yla yaptığıydı. Felemenk büyükelçisi 1625 'te Babıali'ye, Orlando ve İzmir'deki Felemenk tüccarların "Cennetoğlu 'nun eşkıyalarının kendilerine zarar vermemesi için ona bir mektup ve haraç gönderdiklerini" bildiriyordu.23 Felemenk konsolosu, Cennetoğlu'na "koruma parası" ödemeyi kabul ederek, Osmanlı yönetimine ağır geçiş vergileri ve fazla yük bedelleri ödemekten kurtulma ve kendisi ile yanında yer alan unsurların İzmir'de oluşturdukları ticari örgütlenmeyi İstanbul'un tahakkümünden uzak tutma konularında başarı kaydetti.

Daha genel anlamda ise, ayrıcalıkların böylesi bariz kötüye kullanılması kapitülasyonların Osmanlıların düşündüğü tarzdan uzaklaşmasına ve daha ziyade uluslarası diplomasi ve kanunlardan muaf olma (extra territoryality) anlamında bir Avrupa tarzının ortaya çıkmasına yönelik bir eğilimi gösterir.

1630'lar ya da 1640'lara gelindiğinde Batı Anadolu, iktisadi yapı ve nüfus açısından yeniden şekillenmişti. Dağınık duran, nispeten tek tip kasaba ve köyler artık, Osmanlı yöneticileri ve gezgin satıcılar tarafından gelişigüzel birbirine bağlanmaktan ziyade, hem nüfus hem de endüstri anlamında hep birlikte İzmir'e yöneliyorlardı. Müslüman Türkler ve diğer Osmanlı uyrukları Manisa, Aydın, Kuşadası, Çeşme ve Menemen gibi Batı Anadolu kasabalarından buraya akıyorlardı. Daha uzak yerlerden gelen topluluklar vardı: İran İsfahan'ının yanı sıra Halep ve Bursa'dan Ermeniler; Sakız ve diğer Ege adalarından Rumlar; Osmanlı toprakları ile İber Yarımadası, İtalya ve diğer Hıristiyan bölgelerden Yahudiler; Felemenkler, İngilizler, Fransızlar, Venedikliler. Bunların hepsi, göreli özerkliğinden ve yeni oluşan zenginliğinden yararlanmak üzere İzmir'e üşüştüler.

Sakız da, İzmir'in yükselişiyle zenginlikleri kısıtlanan çok sayıdaki bölgesel merkezden birisiydi. Anadolu kıyısı açıklarında, tam İzmir Körfezi'nin karşısında yer alan bu ada liman kasabası, 16. yüzyılın büyük kısmında, Hıristiyan ve Müslüman dünyalarının bağlantı noktası olarak hizmet görmüştü. 1566'da Osmanlılarca fethedilene kadar bir Cenevizli asilzade ailesinin yönetimi altındaydı. Ada sadece bir miktar ipek üretmekle ve sakız üretiminde tekel olmakla kalmıyor, aynı zamanda Anadolu topraklarında yetiştirilen meyve ve hububatın Batı Akdeniz dünyasına ulaştırılmasında bir kanal işlevi görüyordu.26 En önemlisi, Anadolu'yu geçen çok sayıda İran ipek kervanının yolu Anadolu liman kasabası Çeşme üzerinden Sakız'a ulaşıyor ve orada Avrupalı gemilerine yükleniyordu.27 Osmanlı yönetimi altında medeniyetlerin buluşma noktası konumunu kaybeden Sakız, bir nakliye merkezi olarak önemini büyük oranda yitirdi. Artık gemiler İzmir'de ve diğer anakara limanlarında daha verimli ve ucuz yükleme boşaltma yapabiliyorlardı.

Yine de adanın fatihleri buranın itibarını sürdürme arayışındaydılar. Bu strateji, İstanbul'un tüm potansiyel rakiplerinin önünü kesme yönündeki Osmanlı siyasetine uygundu. Sakız'ın malların aktığı bir kanal olarak tarihten gelen rolünü sürdürme teşebbüsü, hükümetin muhafazakarlık anlayışını yansıtması açısından önemlidir. Bununla birlikte Osmanlılar bu girişimlerinde başarısız oldular. Bunun nedeni sadece Sakız'ın artık İslam ve Hıristiyan dünyaları arasında bir köprü (en azından iktisadi anlamda) olmaması değildi; ayrıca tüccarlar de şimdi adayı gözden çıkarabilecek durumdaydılar ve öyle de yaptılar. Sonuç olarak, aksi yöndeki açık Osmanlı çabalarına karşın, 211 fethedilmesinden sonraki elli yıl içinde, konsoloslar ve adanın başlıca Rum tüccarları anakaraya taşındılar ve Sakız kasabasındaki tüccarlar neredeyse tamamen kendi çevrelerindeki üretime (özellikle sakız ve daha kaba ipek) bel bağlamak zorunda kaldılar.

İzmir'in gelişmesi, Manisa ve diğer Batı Anadolu kent ve kasabalarının iktisadi ve ticari işleyişini de değiştirmişti. Örneğin Manisa, hem Gediz Nehri hem de Sipil Dağı'na bitişik cömert bir vadide yer alır. Nehir kasabaya geniş pazarlara ulaşma imkanı bahşederken, dağlar da hem onu koruyor hem de Türkmen hayvan yetiştiricilerinden et, deri ve halı gibi ürünler elde etmesini sağlıyordu. Ek olarak, Osmanlı yönetiminin ilk yüzyıllarında Manisa, Osmanlı şehzadeleri için (içlerinde Fatih Sultan Mehmed ve Kanuni Sultan Süleyman da vardı) eğitim yeri hizmeti görmüştü.29 Kısacası devlet, imparatorluğun Ortabatı Anadolu'daki idari ve iktisadi merkezi olarak İzmir'i ya da diğer kasabaları değil Manisa'yı seçmişti.

Bununla birlikte, 17. yüzyıl başlarında Manisa, imparatorluğun etkinlik kaybının ve Batı Avrupa'nın artan isteklerinin sonuçlarından olumsuz etkilenme konusunda Sakız'dan geri kalmadı. Cennetoğlu gibi eşkıyalar kasabanın etrafını saran geçilmez dağlarda barınıyorlardı ve yerel ekonomiye hakimdiler; Orlando gibi ticaret adamları bu ve diğer unsurlada iş yapıyorlar, bölgenin yün, deri ve başka ürünlerini İzmir'e ve anlaşıldığı kadarıyla buradaki limanda sürekli bulunan Felemenk, İngiliz ve Fransız gemilerine yönlendiriyorlardı. Manisa'nın deri işleyicileri, tekstil üreticileri ve diğer iş kollarındaki çalışanları, işlerin bozulmasından, kıtlıklardan ve fiyatlardaki dramatik artışlardan şikayetçiydiler ve merkezi yetkililer durumu kontrol altına alına arayışındaydılar.30 Yine de bu yeni eğilimler varlığını sürdürdü. 1630'larda kent, İzmir'in açtığı ticari çukura yuvarlandı ve endüstrisinin çoğu, ticari açıdan duyarlı Rum ve Yahudi nüfusu gibi, bu liman kentine taşındı.

 Yeni bir Frenk Mahallesinin Yaratılması

Bu toplu ticaret ve endüstri transferi İzmir'in topografyasını, nüfus yapısını ve ruhunu değiştirdi; çünkü büyük sayılarda hem gayri Müslim Osmanlı hem de yabancı buraya yerleşti . 1600 civarında talibini burada arayan sadece birkaç Avrupalı varken, otuz yıl sonra Batı'dan gelen turistler kenti Doğu Akdeniz turlarının sürekli bir parçası haline getirdiler ve Venedik, Marsilya, Londra ve Amsterdam'daki tüccarlar gözü pek, genç temsilcilerini düzenli olarak bu liman kentine gönderdiler. Avrupalı seyahat literatürü bu popülerleşme olgusuna ışık tutuyordu. 1620'lerden önce İzmir'in adı pek fazla duyulmuyordu. Daha sonra hiçbir turist ya da ticari temsilci onu çarpıcı bir biçimde tasvir etmekten geri durmadı. Örneğin 1621'de, Fransa Kralı'nın bir temsilcisi olan, Courmenin Baronu Louis Deshayes şunları söylüyordu:

Bugün İzmir, Ermenilerin Halep yerine buraya getirdikleri yün, balmumu, pa­muk ve ipek üzerine yoğun bir ticarete sahiptir. Çok vergi ödemedikleri için Ermeniler açısından buraya gelmek daha avantajlıdır. Burada büyük bir serbestlik içinde yaşayan çeşitli tüccarlar vardır; Fransızlar Venediklilerden, İngilizlerden veya Felemenklerden daha çoktur.

İzmir'e ciddi tüccarlar da gelmeye başladı. 1638'de, önde gelen Londralı tüccar Roberts, dünyadaki ticaret merkezlerinin olumlu ve olumsuz taraflarım tamşan hacimli kitabında, şevkle şöyle anlatıyordu:

Bu limanın ticaretindeki en önemli unsur, bizim tahıl ektiğimiz gibi ekilen ve komşu ovalarda yılda tahminen 20.000 kemal dolayında yetiştirilip bir miktarı İngiltere, fransa, Felemenk ve İtalya'ya yollanan pamuknır. Ayrıca mazı, anason, deri, balmumu, grogren ipliği, müselles, halı, grogren, tiftik, şark kumaşı ve bazı meyve ve şifalı otlar da bol bulunur.

Yazar, İzmir'in zengin ve farklı hinterlandı hakkındaki bilgileri, henüz yanın yüzyıl önce kurulmuş ve 161O'larda kasabada bir İngiliz ticari işletmesi açmış olan İngiliz Levant Şirketi'nin temsilcilerinden almıştı. Aslında Roberts'ın kendisi de bu şirketin bir mensubuydu ve bu dinamik merkez ve civarında iş yapan Richard Lawrence ve benzerleri gibi kendi adamlarından gelen komisyonlada servetini büyütmüştü.

İzmir'i Batı Avrupa'da ünlendiren sadece ticaret de değildi. Onun bir sınır bölgesine benzer havası bir fırsat ve incelik ortamı doğuruyor ve birçok ülkenin hırslarını üzerine çekiyordu. Fransız gezgini Tournefort'un işaret ettiği gibi:

Bu caddedeyken kendimizi Hıristiyan aleminde gibi hissediyoruz; insanlar burada İtalyanca, Fransızca, İngilizce ya da Felemenkçeden başka dil konuşmuyorlar. Birbirlerine saygılarını sunmak isteyen herkes şapkasını çıkarıyor. Ortalıkta Kapuçinler, Cizvitler, Rekoleder görülüyor... Kiliselerde hep birlikte dini şarkılar söylüyorlar; hiçbir sorunla karşılaşmadan ilahiler söylüyorlar, vaaz veriyorlar ve dini hizmet sunuyorlar. Fakat buna karşın Muhamınct dininden olanları pek umursamazlar, çünkü meyhaneler gece gündüz, her saat açık.34

Yukarıdaki pasaj, bu olağanüstü medeni kentte bile, dönemin büyük dini ayrılıklarının tamamen ortadan kalkmarlığını göstermektedir. Aslında Osmanlı yönetimi çok daha sonraları ( 1699'da) yabancılardan, görünüşte Frenk Sokağı'nda gezinen "sarhoş, eli silahlı, çok sayıda" Osmanlı denizcisinin Hıristiyan müminlere eziyet ve evlerini tahrip ettikleri yolunda şikayetler aldı.35 Bununla birlikte, İzmir rıhtımının arkasından dolaşan Frenk Sokağı'nda İngilizler, Fransızlar, Venedikliler ve Osmanlılar serbestçe sohbet ediyor, Anglikanlar, Kalvinistler, Katolikler, Sefarad Yahudileri, Müslüman Türkler, Ortodoks Rumlar ve Ermeniler neredeyse omuz omuza ibadetlerini yapıyor, hatta birlikte eğleniyorlardı. Babıali, sadece yabancı dindarlara yönelik taeizi sert bir biçimde mahkum etmekle kalmadı, Felemenk ticari temsilcilere, Yenimahalle'deki yanmış kiliseleri 1696'da yeniden yapılana kadar, kendi evlerinde Kutsal Kitap okuma izni de verdi.

1650'lerde ve 1660'larda Müslümanlar, kentin altmış ya da yetmiş bin kişilik nüfusunun hala en büyük kısmını oluşturuyorlardı. Bununla birlikte, ucu ucuna bir çoğunluğa sahiptiler ve yabancı Hıristiyanların, Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin yoğunlaştığı ve hakim olduğu denize bitişik çekirdek ticari bölgenin uzağında toplanmışlardı . 16 10'larda ve 1620'lerde çeşitli kiliselerin yeniden inşası, yabancı topluluğunun yalnızca zenginliğini değil, yaşadıkları dar bölgeyi nasıl etkin bir biçimde kullandıklarını da gösteriyordu. Frenklerin St. George Kilisesi, St. Polycarpe Kilisesi ve bu tür başka kutsal Hıristiyan yapılarım genişletmek ve yeniden  inşa etmek üzere izin koparması (Osmanlı kanunlarının böylesi çalışmaları yasaklamasına rağmen), ayrıca, aklı başka yerlerde, belki de ihmalkar Osmanlı yönetiminin bu pervasızca büyüyen kasabaya yönelik dikkatinin ne kadar az olduğunu da anlatır.

Cemaatler Arası Çatışma

Osmanlıların, dini açıdan farklılıklar içeren bir toplumu organize etmek üzere getirdikleri millet sisteminin Hıristiyanlara ve Yahudilere belli bir özerklik vermesi gibi, bu sistemin bir uzantısı olan kapitülasyon rejimi de İzmir ve imparatorluğun diğer bölgelerindeki yabancılara yasal ve dini meselelerde dikkate değer bir serbestlik sağladı. Ticari şirketler ve hükümetler bu düzenlemeleri, kendilerini ve tüccarlarını diğer devletler ve cemaatlerle çıkabilecek sorunlardan ve birbirlerine karşı rekabetten korumak için yasal yapılanmalar kurmak üzere kullandılar. İzmir'deki Felemenk, İngiliz, Fransız ve Venedik konsoloslarının görevleri yöneticilik yapmanın ötesine geçti (Halep, İstanbul ve başka yerlerdeki meslektaşları gibi). Onlar tarihçilerin sık sık öne sürdüğü gibi, zamanlarının çoğunu avanialara ve diğer Osmanlı "tacizlere" karşı yurttaşlarını korumak ve bu tür olayları protesto etmekle de geçirmiyorlardı. Asimda temsilcilerin en çok vaktini alan ve önemli sorumluluk, büyükelçilik ve konsolosluk zabıtlarının defalarca kanıtladığı üzere, yürüttükleri işlerin imtiyaz düzenlemelerine uygunluğunu sağlamaktı.

İzmir'de bunu yapmanın özellikle zor olduğu ortaya çıkmıştı. Bölgenin doğasında var olan karışıklık, gözü doymaz tüccarlada haris memurlar arasında hiddetli tartışmalara neden oldu. Zaman zaman bir kadı ya da bir yeniçeri ile bir konsolos arasında, yetki veya hukuk konusunda gerilim yaşanıyordu. Bazen Osmanlı gümrük görevlileriyle (genellikle ya Yahudi ya da Ermeni oluyorlardı ve iltizamlarından olabildiğince çok sikke toplama peşindeydiler) yabancı ticari temsilciler (bu tür durumlardan sakınmak için sürekli taviz veriyorlardı) arasında çatışmalar patlak veriyordu. Diğer zamanlarda, ticaret yapan rakip uluslar mal ve pazar için rekabet ediyorlardı. Özellikle İngilizler ve Fransızlar karşılıklı suçlamada bulunma konusunda uzmanlaşmış görünüyorlardı. Buna karşın Felemenk, Venedikli, Yahudi, Ermeni ve Müslüman tüccarlar da, kendileri dışındakilerin zararı pahasına, servet ve denetim elde etmek üzere yüklendikçe yükleniyorlardı. Bununla birlikte en gürültülü tartışmalar, kendi içlerinde komisyon ve itibar savaşı veren aynı ulustan rakipler arasında cereyan ediyordu.

Bu kavgalara sık sık, onları kontrol altına almak için gönderilen birçok memur da karışıyordu. Özellikle Fransızlar idari karışıklıktan dertliydiler.38 Kronik sıkıntılar Marsilyalı tüccarların konsoloslukları satmasına neden oldu; ve bu da İzmir, Halep ve diğer yerlerde daha baskıcı yönetimlere yol açtı. 1626'dan 16 5 ı 'e kadar Fransızların İzmir konsolosu olarak görev yapan Jean Dupuy, bu gücü kötüye kullanmaya örnek teşkil ediyordu. Dupuy sık sık kendi yurttaşlarıyla çekişmeye giriyordu ve kavgalarından bir kısmı Osmanlı mahkemelerine girmişti. Örneğin 1636'da bir Fransız tüccarı, hakkında çeşitli suçlamalarda bulunarak Osmanlı görevlilerine şikayet etti.39 Diğer vukuatları da, 1649'da keyfi bir davranışla

İzmir'den ihraç edilen Fransız malları üzerine yüzde ikilik vergi uygulamasında olduğu gibi, sırf parasal meselelerle ilgiliydi.40

İzmir'deki İngiliz cemaatinin işleyişi de pek farklı değildi. 1640'1arda cemaat, rakip İngiliz tüccarlar arasındaki bir dizi çekişmenin yarattığı, kentin caddelerine yayılan bir karmaşaya sürüklendi. Mücadele, büyük oranda, o zamanlar Britanya'da patlak veren iç savaşın bir yansımasıydı. Yine de yerel koşullar ve kişisel düşmanlıklar, iç siyasi ve dini düşmanlıklarla birleşerek, İzmir'de zaten körüleşen durumu daha da keskinleştirdi.411646 yazında çekişme tüm kenti sardı; 16 Haziran'da, kuşatma altındaki umutsuz kralı I. Charles adına "asi" tüccarları (parlamento yanlıları) yakalamaya ve mülklerine el koymaya çalışan bir İngiliz, İstanbul'daki büyükelçisine şunları bildiriyordu:

Bu sabah kadının oğlu, naibi ve önemli yetkililer geldi. Ama bizim beklemeden kadının evinde ve tüm şehirde ne bulursak el koyma planımız duyuldu; saat 7'de oğlu geldi ve konsolosun evine girdi ve tüm depoları açtırdı. Biz onun evine varmadan tüm şehir ayaklandı, Yahudiler tarafından kışkırtıldı, sokaklarda şehrin işinin biteceği ilan edildi, ticaretin kaybedileceği, bu yüzden konsolosun kapısı önüne şehrin it kopuğu doluştu. Sokaklar onlarla doluydu. Öte yandan, daha acımasız bir düşman daha kötü şeylerin tehdidini taşıyordu. Altın Lyon efendisi konsolosun evine 40 adam yolladı, ya parasını ya da mallarını alacağına yemin etti ya da şehri toz duman edecekti.

 Bu Yukarıda aktarılan alıntı, Yahudileri İngiliz büyükelçisinin asilerin mal larına cl koyma girişimini engelleyen baş unsur olarak tarif etmektedir. Bu, kuşkusuz, kısmen bu inanca yönelik derin antipatiden kaynaklanmaktadır. Ancak meselenin bir de başka yönü vardır: 17. yüzyıl başlarında İzmir'deki Yahudi cemaati muhtemelen yabancı müdahalecilerin ticari anlamda en önemli Osmanlı rakipleriydi . 1590'larda büyük olasılıkla İzmir'de hiç Yahudi yaşamadığı, 1605'e kadar resmi bir Yahudi cemaatinin oluşturulmadığı (en azından on yetişkin erkek nüfus gerektiriyordu) dikkate alındığında, bu durum şaşırtıcıdır. 1605'ten itibaren cemaat hızla büyümüş, 1660'a kadar kentin Cemaat-i Gebran ve Liman-ı İzmir olarak bilinen merkez ve güney mahallelerine bin veya iki bin Yahudi yerleşmişti.kavganın göbeğinde keskin İngiliz karşıtlar arasındaki sert çatışma yer alsa da, tüm kent -memurlar, ticari temsilciler, simsarlar, hamallar, mcylıancciler, tercümanlar ve dükld.ncılar- ve çok sayıda yabancı ziyaretçi de bu karmaşanın parçası oldular.

Böylesi olayların, yalnızca kentin özerkliğinin artmasına değil, İngilizlerin İzmir'in ticaretindeki yönlendiriciliğinin güçlenmesine de yol açması bir paradoks gibi görünmektedir. Osmanlıların gelişmelere tepki vermekte sürekli etkisiz kalması merkezi yönetimin otoritesini zayıflattı ve seçkinleri, yerel yöneticileri, konsolosları, eşkıyaları ve başkalarını, şehrin ve bölgenin kontrolünü ele geçirmeye talip olma doğrultusunda cesaretlendirdi. Frenk Sokağı'nın denize yakınlığı, İngiliz gemilerinin koruması (İngiliz konsolosunun ikametgahının tam kapısındaki kırk denizci ile canlı bir biçimde kanıtlanan) ve "kenti ezip geçme" (ve sonra, limana giren bir İngiliz gemisinin hiçbir sorun yaşamadan top ateşi açma) tehdidinin gerçekliği, İngilizlerin kendi deniz güçlerine güvenlerini artırdı ve İzmir'deki diğer unsurları, Osmanlı devletinin onları yabancı saldırılardan koruma kapasitesi konusunda kuşkuya sürükledi. Birtakım İngiliz "asiler"in İzmir'in kendine özgü koşullarını, kendi büyükelçilerini ve İngiliz-Osmanlı yetkililerinin onlara karşı ortaklıklarını alt etmede başarıyla kullanmaları, bu unsurların kendilerine ve kente olan güvenlerini olağanüstü artırdı. Sert çatışma içinde iyice öğrendikleri tarzlar ve stratejiler, daha sonra Batı Anadolu'daki ticari ve siyasi rakiplerine karşı mücadelelerinde onlara yardımcı oldu.

Yukarıda aktarılan alıntı, Yahudileri İngiliz büyükelçisinin asilerin mal larına cl koyma girişimini engelleyen baş unsur olarak tarif etmektedir. Bu, kuşkusuz, kısmen bu inanca yönelik derin antipatiden kaynaklanmaktadır. Ancak meselenin bir de başka yönü vardır: 17. yüzyıl başlarında İzmir'deki Yahudi cemaati muhtemelen yabancı müdahalecilerin ticari anlamda en önemli Osmanlı rakipleriydi . 1590'larda büyük olasılıkla İzmir'de hiç Yahudi yaşamadığı, 1605'e kadar resmi bir Yahudi cemaatinin oluşturulmadığı (en azından on yetişkin erkek nüfus gerektiriyordu) dikkate alındığında, bu durum şaşırtıcıdır. 1605'ten itibaren cemaat hızla büyümüş, 1660'a kadar kentin Cemaat-i Gebran ve Liman-ı İzmir olarak bilinen merkez ve güney mahallelerine bin veya iki bin Yahudi yerleşmişti.

İmparatorlukta yaşayan ve son zamanlarda göç etmiş olan Yahudilerin sayısının büyüklüğü göz önüne alındığında, İzmir'i keşfetmelerinin bu kadar uzun süre alması şaşırtıcı görünmektedir. Belirli sayıda Osmanlı Yahudisi (bunlar, Bizans'la bağlantılarından ötürü, genel olarak Romanyotlar olarak bilinirlerdi) baştan itibaren imparatorluk toprakları boyunca dağınık bir biçimde yerleşmişlerdi. Buna karşın II. Mehmed, onların çoğunu, kenti 1453'te fethetmesinin ardından İstanbul'a taşınmaya zorladı; böylece İzmir ve diğer Anadolu ve Balkan kasabaları Yahudi nüfusunu kaybetti.44 Bunun peşinden, Germen topraklarında yaşayan Yahudiler palazlanmakta olan imparatorluğa göç ederek Romanyot Yahudilerle, hem de bu cemaatin yapısını incelikle değiştirerek birleştiler. Bunu başka göçler izledi. 1492'de İspanya'dan, hemen peşinden Portekiz'den tüm Yahudilerin sürülmesinin ardından, Sefarad Yahudileri ve onların Marrano akranları İstanbul'daki küçük Yahudi cemaatine sel gibi aktılar ve Selanik, Sated ve başka yerlerde yeni cemaatler kurulmasına yardımcı oldular.

Bu cemaatler geliştiler. 16 . yüzyıldaki meşhur enerjik döneminde Osmanlı yayılına ve gelişme dalgasına binerek sürüklendiler. Bununla birlikte, görüntü hiçbirinin İzmir'e yerleşmediği yönündedir. Tam diğer Osmanlı ticaret ve endüstri merkezlerinin gelişme kaydettiği sırada, İzmir'in varlığıyla yokluğu bile belli değildi. Osmanlı Yahudileri İzmir'e, ancak yerleştikleri diğer merkezler sarsıntı geçirdiği zaman yöneldiler.

Yahudilerin İspanya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na taşınması, göç hareketlerinin klasik "itme-çekme" unsurlarının sonucuydu. "İtme" dini temelli zulüm ve kovmadan, "çekme" ise kısmen Osmanlı merhameti, kısmen de başka göç edecek yer olmamasından kaynaklanıyordu. Yahudilerin İzmir'e yerleşmesinin nedenleri ise daha farklıydı. Burada "itme"yi oluşturan temel unsur imparatorluğun ana merkezlerinde tekstil üretiminin zayıflığıydı. Batıdan gelen Yahudi göç dalgası, bu endüstri dalını 16. yüzyılda Selanik, Sated, Manisa ve başka yerlerde modernleştirilmesine yardımcı olmuştu. Bununla birlikte, 17. yüzyılda hammadde fiyatlarında görülen yükseliş, Osmanlının mali krizi (özellikle, giysileri Selanik üretimi  kumaştan yapılan yeniçerileri etkiledi) ve İngiliz, Felemenk ve Fransız mal temin edicilerin sert rekabeti, Osmanlı tekstil endüstrisini tamamen bunalıma soktu. Bu süreçten etkilenenler arasında bir yüzyıl önce imparatorluğa yerleşmiş binlerce Yahudi de vardı. Olanakların kısıtlı hale gelmesi onların bir kısmını alternatifler aramaya yöneltti ve bu alternatifleri de İzmir'in gürbüz ekonomisinde buldular.

Osmanlı İmparatorluğu iktisadi anlamda tekstil endüstrisine bağımlıydı ve, aynen İzmir'in büyümesine muhalefet ettiği gibi, Yahudi üreticilerin bu hareketine karşı çıktı. İstanbul daha 1610'da "Selanik'te yeniçerilerin kumaşlarını üreten bazı Yahudilerin İzmir'e taşınmış olması"ndan şikayetçiydi ve bunların geri dönmesini emretti; ancak bu buyruk bir işe yaramadı.'16 Yedi yıl sonra, Yahudilerin Manisa'dan İzmir'e taşınmasına itiraz eden benzer bir emir daha yayımlandı.47 Burada, imparatorluk dahilindeki oluşumlara devlet katkısının dikkate değer bir tersine çevrilişi söz konusudur. Aynı İstanbul ve Halep'in 15 . ve 16 . yüzyıllarda kaydettiği gelişmenin kısmen yönetimin desteğinin bir sonucu olması gibi, 16. yüzyıl Yahudi merkezleri de Osmanlının teşvik etmesiyle sıçrama yapmıştı. Bir yüzyıl sonra ise tersine, İzmir, Osmanlı muhalefetine rağmen ortaya çıktı ve kentin Yahudi cemaati de Babıali'nin aksi yöndeki diretmesine karşın büyüdü.

Aynı dönemdeki Hıristiyan Ermeni, Ortodoks Rum ve Müslüman Türklerin yerleşiminden daha geri kalmayan biçimde, İzmir'deki Yahudi yerleşimi hem ticari hem de idari kalıplardaki değişiklikleri yansıtır. Yeni gelenler cemaat özerkliklerini korumaya çalışmalarına, hatta sinagoglar ve dini örgütlenmeler kurmalarına (aynen bir yüzyıl önce İstanbul ve Selanik'te olduğu gibi) rağmen, tekstil üretimini bir yana bıraktılar. Büyük oranda İngiliz ve diğer Batılı tüccarların getirdiği kumaşların daha ucuz ve kaliteli olmasından dolayı, 16. yüzyıl Osmanlı toplumunun bir parçası olmayı sağlayan bu iş kolu, basit bir deyişle artık yaşayabilir durumda değildi. Bunun yerine çoğu yerleşimci kendisini ticaretle ilişkilendirdi (ironik bir biçimde, onları tekstil endüstrisinin dışına atan aynı uluslarla işbirliği yaparak) . İzmir'de, Frenk Sokağı boyunca yayılan konsolosluk, ev ve dükkanların sahiplerinin, hizmetçi, simsar, sarraf, komisyoncu ve tercüman talepleri vardı. Her Osmanlı etnik-dini grubundan unsurlar, 1620'1erde Venedik konsolosunun ikinci terelimanı olarak çalışan Aaron Levi gibi Yahudiler de içinde olmak üzere, bu pozisyonları doldurmaya koştular.

16. yüzyılda göçmen Yahudiler sadece tekstil endüstrisinde değil, aynı zamanda tahsildar olarak da işler buldular. Yönetim İzmir'in büyüdüğünün farkına varıp kentin ticari işleyişini düzenlemeye başlayınca, böylesi yöneticiler doğal olarak yeni kentte de benzer görevler elde etmeye ko­yuldular. Gerçekten de, 1610 ile 1650 arasında İzmir'de gümrük vergisi toplayan görevlilerin fiilen tümü Yahudiydi49 ve Felemenk, İngiliz, Fransız ve Venedikli tüccarlar kendilerini, genellikle, bu görevlilerin dindaşlarını çevrelerine toplamak zorunda hissediyorlardı.

Bu döneme ait Osmanlı beratları bu baskın özelliği yansıtırlar. Örneğin 1638'de, "bazı kişiler", Antalya'daki Fransız tüccarlardan, İzhak adlı bir Yahudinin tercümanlık görevinden alınmasını talep ettiler. Buna karşın İzmir'in Fransızları bu baskıya direndiler ve bu şahsın görevinin başında olduğunu teyit eden bir tezkere çıkarttılar.SO İki yıl sonra Fransız büyükelçisi, Avraham veled·i Yusuf isimli bir Yahudinin İzmir Fransız konsolosluğuna tercüman olarak tayini için imparatorluk divanı önünde gayretli bir mücadele sergiledi.SI Fransızları Osmanlı Yahudilerinin koruyucusu olmaya soyunduran şey elbetteki şefkat değildi. Aslında Fransızlar, yaklaşık üç yüzyıl önce, ülkelerindeki tüm Yahudileri kovmuşlardı ve Yahudi inancına yönelik dillere destan düşmanlıklarını sürdürüyorlardı. Buna karşın Osmanlı dünyasında bu tür atamalar gerekliydi; çünkü Yahudiler, gümrük ve diğer Osmanlı memuriyetlerinde hizmet veren dindaşları aracılığıyla Fransızların emniyetini sağlıyorlardı. Ayrıca Fransızları ve diğer yabancıları, onları kafa karıştırıcı ve göz korkutucu Osmanlı mahkeme sisteminin içine sürükleyebilecek davalardan da koruyorlardı. Tam Fransız büyükelçisinin kendi konsolusunun Yahudi tercümanını savunduğu sırada, Rab adındaki bir başka Yahudinin aynı konsolosa karşı İzmir kadısı önünde görülen bir dava açması belki de bir tesadüf değildi.52

Bu olaydan, tüm sorunların cemaatler arası bir özellik taşıdığı sonucu çıkarılmamalıdır. İzmir'de meydana gelen en sert çatışmaların bir kısmında kendi yurttaşlarına karşı mücadele eden İngilizlerin ve Fransızların yer alması gibi, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar ve Müslümanlar da sık sık kendi içlerinde birbirleriyle çatışmaya girmişlerdi (genellikle yabancılada ittitak yaparak). Bu yüzden 1630'ların sonlarında iki İngiliz, birbirlerine karşı Yahudi cemaati mensuplarının yardımını istemişlerdi. 1639'da cemaat  özerkliğinde ciddi bir boztılına yaşandığı bir sırada, İzmir mahkemelerinde, bir grup Yahudi ve İngiliz, yine İngiliz ve Yahudilerden oluşan bir diğer grupla karşı karşıya gelmişti.53 Yıllarca süren bu mesele, bize, İzmir'deki çeşitli sosyo-dinsel cemaatleri birbirine bağlayan karmaşık iktisadi, hatta sosyal ilişkilerin yanı sıra, birçok kişinin Osmanlı toplumunu tanımladığına inandığı cemaat çizgilerini bulanıklaştıran gerçeklikler hakkında çok şey anlatır. İzmir'de liderlerin onlar aracılığıyla cemaat özerkliğini beMuhtemelen Osmanlı İmparatorluğu'nun en ünlü Yahudisi olan Sabetay Sevi'nin biyografisi, 17. yüzyıldaki İzmir Yahudi cemaatini anlamamızı sağlayan küçük bir dünya işlevi görmektedir. Sevi'nin babası Mordehay yaklaşık 1614'te Mora'dan İzmir'e göç ederek buradaki diğer Yahudilere katıldı. Önce bir yumurta satıcısı olarak İzmir ekonomisinin bir ucundan iş hayatına atıldı; fakat kısa süre sonra kentin ticari kalbine girerek İngiliz tüccarlar için simsarlık ve temsilcilik yapmaya başladı. Sabetay'ın iki ağabeyi babalarının yolunu tutarak komisyoncu oldular ve ailenin serveti üçüncü oğula, kendileri de kentin zenginliğinden dolayı İzmir'e sürüklenmiş dönemin en ünlü hahamlarından bazılarının gözetimi altında Talmud çalışmaları yapma imkanı sağladı.

Bununla birlikte, İzmir'in farklı ve uyarıcı atmosferi genç adamı aynı zamanda kendi inancı dışındaki anlayışları öğrenmeye de yöneltti. Bu bilgilerin bir kısmını şehre yerleşmiş Yahudi mistiklerinden, diğerlerini de liman kentinde birlikte yaşadığı, çeşitli mezheplere mensup Müslüman ve Hıristiyanlardan elde etti. 1660'larda Sabetay geleneksel Museviliği reddetti, cemaat işleyişini büyük oranda çiğnedi, tehlikeli biçimde sapkın ve popülist bir yaklaşım benimsedi. 1666'da kendini ve bir çok dindaşını kendisinin uzun zamandır beklenen Mesih olduğuna inandırdı. Ruhani coşku sadece yeni ve narin İzmir Yahudi cemaatini darmadağın etmekle kalmadı, tüm Yahudi dünyasına da yayıldı ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki ticari hayat üzerinde bozucu bir etki yarattı. 1672'de din değiştirmesinin ve dört yıl sonra da ölümünün ardından Sevi'nin popülaritesi azaldı (kısmen dönme unsurlar arasında sürmesine karşın). Onun böylesine ün kazanması, yalnızca Osmanlı Yahudi cemaati içindeki ekonomik bozulmanın ve şahlanan ideolojik karşıtlığın bir sonucu değildi; ayrıca İzmir'in sosyal ve entelektüel bir kargaşa alanı olduğunu da gösteriyordu.

Sevi'nin popülaritesi, o zamanlar İzmir'deki Yahudi cemaatini etkisi altına alan (tüm Osmanlı Yahudi dünyasında olduğu gibi) iktisadi krize paralel olarak ortaya çıktı ve sürdü. Kentteki Yahudilerin zenginliği, cemaatin gümrük vergisi toplanmasını kontrol etmedeki maharetinden ve bu durumun ticaretin diğer kollarında hakimiyet sağlamak üzere kullanılmasından geliyordu. Bu avantaj, iki alanda söz konusuydu. Birincisi, gümrük vergisi toplayıcıları bu konumlarını, imparatorluğun 15- 16. yüzyıllardaki ve 17. yüzyılda da olan fetihleriyle yaygınlaşan ve gelişen Osmanlı ticari ağına girmek için kullanabiliyorlardı. Bu Osmanlı dünyası, 16. yüzyılda İstanbul ve Selanik'te birleşen Yahudi ağının temel alanıydı; Yahudilerin zenginliği de bu yapılanmaya hakim olmalarından kaynaklanıyordu. Buna karşın İzmir'de ikinci bir alan söz konusuydu; çünkü Osmanlı ticaretini yöneten kesim içerisinde Yahudilerin varlığı onların Fransızlar, İngilizler, Felemenkler ve diğer Avrupalı devletlerin o zamanlar kurduğu uluslararası ticaret dünyasına girmelerini kolaylaştırdı. Bu yeni ağın yaratıcıları Osmanlı ticaretini baltalamaya kalkışmaktan ziyade, onu yeniden yapılandırmaya, Batı Avrupa merkezli bir sisteme entegre etmeye çalıştılar. Yabancı tüccarlar bu yeni dünyada kendilerine manevra yapmada yardımcı olacak yerel unsurlara ihtiyaç duyuyorlardı ve bunun için, genellikle, Osmanlı iktisadi ve idari hayatında en iyi bağlantılara sahip olan Yahudileri seçtiler.

Bununla birlikte, uzun süre önce tüccarlar, zayıflayan merkezi iktidarın yönetim kademelerinin İzmir'deki ticari hayata eski liman kentlerindeki gibi hakim olamayacağını görmüşlerdi. Bundan dolayı da Yahudi gümrük memurlarının kararlarına, hatta görebildiğimiz kadarıyla İstanbul'daki Osmanlı yetkililerine karşı, eşkıyalara, yerel ileri gelenlere ve çeşitli memurlara (genellikle aynı kişilerdi) başvurmaya yöneldiler. Bu yüzden Yahudiler ölü doğmuş iki ticari ağın bağlantı noktasıydılar. Onların yerine Rumlar ve Ermenilerin yanısıra Orlando gibi Venedikliler bile, Fransızlar, İngilizler ve Felemenkler adına ticari temsilcilik, simsarlık, hatta konsolosluk gibi konumlar kazanmaya başladılar ve 1660'larda, yabancılar ve İzmir hinterlandındaki mal sağlayıcılar arasındaki aracılık Yahudilerden bu unsurlara geçti. Yahudi cemaatinin uluslararası ticaret sahnesinden tümüyle silinmemesine karşın, 1666'da Sabetay Sevi'yi izleyenlerin çoğunluğu bu güç kaybının farkında ve dolayısıyla da tedirgin olmalıydı.lirlemeye çalıştıkları dinsel ve dilsel bağlılıklar bütünü, küçük kıskançlıklar, açgözlülük ve canlı bir pazarın karmaşık gerçeklikleri karşısında bozguna uğradı. Ermeniler, Felemenkler, İngilizler, Fransızlar, Ortodoks Rumlar, Yahudiler, Müslümanlar ve Venedikliler zengin, şaşırtıcı ve genellikle bu farklı unsurlardan oluşan toplum içinde özerkliği sürdürmeye yönelik yasal ve toplumsal çabaları boğan bir ticari kombinasyonlar ağı oluşturdular. Gerçekten de öyle görünüyor ki kaynaklarımız (Osmanlı cemaat hayatını anlamamıza temel oluşturan birçok kanun ve yönetmelik) bu kez bizi müthiş derecede yanıltınaha ve pazarın gerçekliklerinden uzak bir ideali yansıtmaktadır.

Bir Osmanlı Liman Kentinde Kültürel Farklılık

Kentin tümü bu keyifsizliği yaşanıyordu. Yaklaşık 1660'dan önce İzmir, kıyı boyunca ve etraftaki tepelerin içine doğru karmakarışık bir görüntü arz ediyordu. Yabancılar doğal olarak, İzmir'in uzun rıhtımına paralel, kentin Akdeniz ve Atlas Okyanusu dünyalarıyla temel bağlantı noktası oluşunun simgesi bir dar yol -Frenk Sokağı- boyunca yerleşmişlerdi. Bu bulvarın üzerinde Batı Avrupa toplumuna has yapılar yükseliyordu -sıra sıra bahçeleriyle övünen villalar, ikinci katlarında oturtılan kocaman mağazalar, birkaç düzine meyhane ve kahvehane, Hıristiyan mezheplerini temsil eden çeşitli kiliseler, hatta gezinti yerleri ve tiyatrolar.

Ev sahipliğini konsolosların ve önde gelen tüccarların yaptığı sayısız özel eğlence de düzenleniyordu. 1650'lerde İzmir'de ikamet eden Chevalier d'Arvieux bu konuda şunları anlatıyordu:

Tanınmış İngiliz tüccar M. Edouard'ın evinde çoğu akşam toplanan kişilerin arasında ben de yer alıyordum. . . [ Karısı] genç ve güzeldi; gençlik ve güzellikte kendisinden aşağı kalmayan dört bekar nedimesi ona eşlik eder, biz gençlere iç çektirirlerdi. . . Genellikle önce dans edilir, ardından akşam yemeğine geçilirdi . Rum kadınları davet edilirler. .. gelirler ve eğlenirlerdi . . . Türk misafirler başlangıçta olup bitenlerden büyük şaşkınlık yaşarlar, giderek alışırlardı.55

Bu yabancı memlekette çalışan, vatan hasreti çeken memurlar ve ticari temsilciler -rahatlıkla bir Batı Avrupa kentinin bir mahallesi olarak kabul edilebilecek- bu özel bölgeye sığınabilir ve burada, uzaktaki yurtlarını hatırlatan birçok eğlence ve teselli bulabilirlerdi.

Bununla birlikte birkaç kısa adım onların bu tanıdık muhitin dışına çıkmalarına yeterdi. Muhtemelen Frenk Sokağı'nın arka tarafında, tam güneyinde kıvrılarak uzanan ve öne çıkmış Osmanlı kentlerinin sembolü olan büyük çarşı, bugünün Türkiye kentlerindeki çarşılardan çok da farklı değidi. Ermeniler pasajın birinde ipekli ve tiftik yünü, bir sonrakinde de mücevher satıyor olabilirlerdi; köşeye doğru Yahudiler pamuklu ve yünlünün yanı sıra ipekli satarlardı; yolun karşı tarafında Rumlar sakız, balık, şarap, deri, ham ipek ve yün ipliği satışı yaparlardı; sokağın aşağısında Türkler kuru üzüm, kuru incir, şamfıstığı ve hububat satarlardı; sokağı kesen geniş ve insanların kaynaştığı bir alan, köylülerin, iç kesimlerin zengin, taze ve kurutulmuş ürünlerini getirdiği bir açık pazara gelindiğini anlatırdı. Kentin tüm sakinleri bu pasajlarda iç içe geçer, Arapça, Ermenice, Felemenkçe, İngilizce, Fransızca, Rumca, İtalyanca, Yahudi İspanyolcası, Türkçe bağırıp çağırırlar, sıkı pazarlıklar ederler, çeşitli karışık dillerin sözcükleri havada uçuşur, alandaki sesler, görüntüler, kokular çok hoş bir karışım oluştururdu.

Osmanlı İzmir'inin dini grupları, geleneksel biçimde iş yapınalarına ve muhtemelen bu pazarda birbirleriyle dostluk ilişkileri içinde olmalarına rağmen, içgüdüsel olarak ve Osmanlı geleneğine uygun bir biçimde, camilerinin, kiliselerinin ve sinagoglarının etraflarında boy veren mahallelerde, ayrı ayrı oturma eğilimindeydiler. Ana çarşının doğusuna ve güneyine doğru yayılan mahallelerde çeşitli Osmanlı uyruğu cemaatler yerleşmişti. İkamete mahsus mahallelerde bile bir miktar iç içe geçmişlik söz konusuydu. Yine de beJJi cemaatler beJJi yerlerde yoğunlaşıyordu. Cemaat-i Gebran denen, eski ve geniş Rum mahallesi çarşının tam arkasında yer alıyordu; çoğu Ermeni muhtemelen bu mahallenin doğusunda yaşıyordu ve Yahudiler de oturmak için herhalde, bu mahallenin tam doğusuna düşen Liman-ı İzmir'in arka tarafını seçmişlerdi. Türk çoğunluğun büyük kısmı ise, bu genel olarak gayrimüslimlerin oluşturduğu çekirdeğin çevresini saran geniş bir yarım daire biçiminde yerleşmişti. Mescid-i SeiStinzade, Faik Paşa ve H;ın-Bey isimli mahallelerdeki evleri, çok eski bir kale (Osmanlı kentinin bir diğer simgesi) olan Kadifekale'nin süslediği Pagos Tepesi'nden aşağı, daha alçaktaki kaleye ve iç limana doğru dizilmişti. Limanın etrafını dolanarak güneye doğru akan kanalın çevresinde Yazıcı ve Ali Çavuş mahalleleri yer alıyordu.

Açık kapıları ve balkonlarıyla özel diinyabrdan belli belirsiz ipuçları sunan bu labirentimsi mahallelelerde gezinen insanı, binabrııı yüksek tahta cepheleri ar;ısımbn geçen d;ır ve dolambaçlı yolbr yönlendirirdi. Dolaş;ın kişi, belirgin sük{ınetiyle in;ınan ins;ını bir düzine kadar camiden, çeşitli kiliselerden veya dokuz-on sinagogdan birine davet eden bir avluya girebilirdi. Bu yapılar şehrin topografyasına hSkimdi . İzmir'in deri tabakbma endüstrisinin yer aldığı bölge (yine Osmanlı kentinin bir diğer gerekli parçası) olan Şaphane'nin pis kokuları, kuzeydoğuya doğru tırmanan, sonra da en kolay geçiş yeri Kervan Köprüsü olan Kemer Çayı civarında dolaşan maceraperestin  burun deliklerine hücum ederdi. Belirli mevsimlerde Kervan Köprüsü'nden binlerce deve, eşek ve at itişip kakışarak geçer, İzmir'e Anadolu'nun ve Doğu'nun ürünlerini getirir, geriye de Avrupa'nın sunduklarını taşırdı.

Hıristiyanlığın, İslamın ve Museviliğin dini, ticari ve özel yapıları İzmir'de huzursuz bir biçimde bir arada bulunuyorlar ve şehrin sakinlerine uyumsuz bir mimari tarz ve biçim bolluğuyla hitap ediyorlardı . Erken büyüme güçlü bir merkezi sistemin gelişmesini engellemişti. Kent gelişigüzel ve eklektik bir biçimde yayılmış olmalıydı. Örneğin bu erken dönemde çeşitli kiliseler, bu tür yapılara karşı İslami sınırlamalara rağmen yapılmıştı ve birçok konsolos ile D'Arvieux'nun M. Edouard'ı gibi varlıklı ticari temsilciler evlerinin arkasına, görünüşte gezinti tekneleri için, aslında rahatça kaçak ticaret yapma amaçlı özel iskeleler inşa ettirmişti.

Yabancı tüccar veya turistler Frenk Sokağı'na hapsedilmiş de değillerdi. Bir gravür, hoş bir biçimde İzmir Körfezi'ni dolaşan bir "konsolosun gezintisi"ni resmeder.?6 Bir başka gezgin, biraz daha uzağa yapılan, rahatlık verici bir gezintiyi aktarır:

İngilizler tarafından şehirden 6 mil kadar uzakta bir eğlenceye davet edildik. Orada bizi alaturka ağırladılar. Toprakta çukurlar açıldı, şişleriıniz tahtadandı, ateş beslemek için odunlar kesildi, halılarımız bir ağacın gölgesine, çok güzel suyu olan bir çeşmenin yanına serildi. Tümümüz bağdaş kurup yedik içtik, eğlencemizi ormanın kendisi üzüm, nar, ceviz, kestane, elma, incir, erik ağaçlarıyla tamamlıyordu.

İzmir aşina insanlara rahatlık ve mimari serbestlik sağlamakla kalmıyor, egzotik bir harikalar diyarının eğlencesini de sunuyordu.

Babıali'nin Müdahaleleri

İzmir'in iç gelişmesinin hızı 1650'ler ve 1660'1arda, Atlas Okyanusu kıyısından daha bzla tüccarın ve daha t:ızla Hıristiyan Ermeni, Ortodoks Rum, Yahudi ve Müslüman Osmanlının, onun zenginliğinden ve serbestliğinden yararlanmak için kente akın etmesiyle arttı. Yüzyıl ortalarında şehirde halJ Türk-Müslümanların çoğunluğu oluşturmalarına karşın, hatırı sayılı büyüklükteki Ermeni, Rum ve Yahudi Osmanlı cemaatleri ile geniş Felemenk, İngiliz, fransız ve Venedikli toplulukları İzmir'i gerçek bir dünya kenti görünümüne büründürdü. Bununla birlikte Osmanlı yönetimi, büyüyen kentin yaşadığı sürece etkili bir tarzda uyum göstererek bu liman şehrine yönelik tavrında değişikliğe gitti. İstanbul'da önemli nüfuzlu mevkilerdekilerden birçoğu artık İzmir'i kan emici bir parazİt olarak değerlendirmiyorlardı ve kenti imparatorluk hazinesi ve ordusu için son derece gerekli bir gelir kaynağı olarak görmeye başlamışlardı. Bu yüzden yönetim artık yoğun biçimde İzmir'in İstanbul'la yarışan tüketiciliğini bozma arayışında değildi. Bunun yerine, özellikle 1660'lardan sonra, şehrin uluslararası ticari faaliyetini teşvik ederek ve onu imparatorluğun iktisadi ve idari yapısına yeniden entegre etmeye çalışarak İzmir'in zenginliğinden yararlanma çabasına yöneldi.

Bu arada sultanın yönetimi yeni siyasetini daha iyi yürütebilecek bir hale gelmişti. 17. yüzyıl başlarında idari beceriksizlik boy vermesine karşın, 1660'lar ve 1670'1erde merkezi güçler Osmanlı askeri kuvvetinde bir yeniden dirilıne yarattılar ve devlet hazinesini gerekli harcamaları karşılayabilme yerisine kavuşturdular. Köprülü Mehmed Paşa'nın 1653'te başvezirliğe getirilmesiyle, devlet İzmir civarındaki bölgeyi ve diğer uzak eyaIetleri idari anlamda yeniden İstanbul'a bağlamaya başladı. Batı Anadolu söz konusu edildiğinde, bu süreç, eyalette küçük kasabalar ve iç kesimlerin standardize edilmesi biçimindeki belirli oranlarda klasikleşmiş tarz doğrultusunda reformlara gidilmesi doğrultusunda değil, en güçlü yurttaşlarına sınırlama getirerek ya da mallarına el koyarak, iktisadi egemenliğini yıkarak, gümrük vergilerini düşürme yoluyla ithalat-ihracat ticaretini teşvik ederek ve gelir fazlasının bir kısmının başkente akmasına kan:ıl açarak doğrultusunda işledi.511

Osmanlılar uzun süredir kendi hakimiyetlerini açıkça gösteren kurumIaşma ve düzenlemeler üzerine vurgu yapıyordu; ve 17. yüzyıl sonbrında İzmir'de ilk kez yüksek memurlar vakıfların hamileri oldu. Bu en üst düzeydeki Osmanlı yöneticilerinin kentin nüfuzunun ve zenginliğinin farkına giderek daha çok vardıklarını açıkç:ı gösteriyordu. Köprülülerin yönetimi altında İstanbul, sonuçta İzmir'in gelişmesini etkin bir kamusal kurumlaşma kampanyasıyla düzenleme arayışına yöneldi.

Mali ya da siyasi olmaktan daha çok askeri bir kriz, hükümetin yapılanma kampanyasını zora soktu. 1656'da başvezir, Venediklilerin Çanakkale  Boğazı'na yönelik, İstanbul şehrinde kıtlık ve sonuçta kargaşa çıkması tehlikesi yaratan ablukasını kırmak gibi hayati bir zorunlulukla karşı karşıya kaldı. Umutsuzluk içinde, o sırada İzmir Körtezi'nde demirli bulunan ve ağır silahlarla donatılmış İngiliz ticaret gemilerinin Osmanlı donanmasına katılmasını emretti. Ancak bu isteği uygulamayı sağlayacak bir kale yoktu ve İngiliz kaptanları saygısızca yelken açarak kaçtılar.S9 Uzunca bir süredir bu tür bir kaleden yoksunluk sadece askeri açıdan zayıflık anlamına gelmiyordu ( 1472'de bir Venedik filosu küstahça kasabayı ele geçirmiş ve yakmıştı), aynı zamanda idari anlamda da bir zayıflık demekti (böyle bir yapı olmaksızın yetkililer limana girip çıkan gemilerin gümrük vergilerini ve diğer harçları ödemelerini sağlayamazdı).

Böyle bir kale için ideal bir yer de vardı. İzmir'i doğu rüzgarlarından koruyan bir yarımada olan Karaburun ile kent arasında, yaklaşık yarı yolda, kuzeyden İzmir Körfezi'nin içine doğru genişleyen Gediz Nehri bir delta oluşturuyordu. Burada meydana gelen alüvyonlu oluşum, gemilerin geçebileceği kanalı o kadar daraltıyordu ki körfezin güney kıyısındaki küçük çıkıntının üzerine inşa edilecek tck bir kale bile gemilerin giriş çıkışını denetlemeye yetebilirdi. 1656 yenilgisinin hemen ardından, Köprülü Mehmed böyle bir kale yapılmasını emretti. 1658 ya da 1659'da Sancakburnu Kalesi'nin yapımının bitirilmesiyle, devlet, limanı istediğinde kapatabilme ve kenti Venedikliler ile başka saldırganlara karşı savunabilme konumunu kazanmakla kalmadı, aynı zamanda deniz yoluyla yapılan ticareti daha rahat denetleyebilme ve vergileri daha kolay toplayabilme şansını da yakaladı.

Yönetim bu şansını hemen kullanmaya başladı. Osmanlılar İstanbul'un fethi öncesinden beri, Karadeniz'den Ege Denizi'ne açılan başlıca kanalı denetleyen "Boğaz" kalelerinde vergi topluyordu. 1650'lerin sonlarında, Köprülü'nün yetki ve gücü yeniden merkezileştirme stratejisinin bir parçası olarak, benzer bir uygulama da Sancakburnu'da (imparatorluktaki diğer kalderin yanı sıra)60 yürürlüğe kondu. Bu karar, giderek artan biçimde hükümet denetimi dışında ticarete alışmış olan yabancı ulusların kızgın protestolarına yol açtı. 1657 yazında kentteki ticari temsilciler başvezirin kaleyi inşa etme planını öğrendiler ve bunun limanın ticari hayatına yönelik sonuçlarından endişeye kapıldılar. Gerçekten de 13 K<sım 1657'de İngiliz Levant Şirketi'nin yöneticileri İzmir'deki konsoloslarına, etrafındaki kişilerle bir karar vermek için toplanması direktifi verdi: İngiliz gemileri yeni kalenin önünden geçerken Osmanlılara kendilerini denetletecekler miydi, yoksa yüklerini başka yerde boşaltmaya mı yöneleceklerdi?61İzmir'deki devlet görevlilerinin Babı3li'ye, yabancıların zaten gemi başına mahkemelere kırk kuruş, iskele muhafızlarına yirmi kuruş ödediklerini söyleyerek ve ek bir navlun bedelinin aşırı kaçtığı iddiasıyla ithalat-ihracat vergilerinin toplanmasına karşı çıktıkları yolunda şikayette bulunmasıyla, 23 Nisan 1659'da yabancılar tümden hareketlendi.62 Felemenk, İngiliz, Fransız ve Yenedikli tüccarlar, bu ve diğer girişimlerin, karlarının bir kısmını alıp götüreceğinin ve en yenilikçi, ancak genellikle şüphe uyandırıcı iş yürütme biçimlerinin birçoğunu engelleyeceğinin farkındaydılar. Yabancıların, Osmanlı yönetiminin müdahalelerine karşı, boykodada ve İstanbul'daki temsilcileri aracılığıyla yaptıkları başvurulada direnmeye çalışmalarına karşın, Osmanlı yetkilileri yollarından dönmediler ve yeni düzenlemeler hayata geçirildi .

Evliya Çelebi 1671-72'de, kalenin tamamlanmasından on üç yıl kadar sonra, onu büyük oranda hasara uğratan depremden ise otuz yıl kadar önce İzmir'i ziyaret etti. Onun kaleyi tarifi, diğer kaynakbrımızm anlatımlarını doğrulamaktadır:

Yere batası kafirlerin gemileri çoğunlukla gümrük vermeden kaçıp giderlerdi. bu yüzden İzmir gümrüğü boş kalmağa başlamıştı. Nihayet Köprüiii boğaza bu sağlam k:ıleyi, Dergah-ı ali kapıcıbaşısı Geveze-zade Ağa marifetiyle yaptırdı. Şimdi boğazdan bir ek kllir gemisi değil bir çırnık geçemez. bu yüzden o sene gümrük eminliğini 200 kese fazlaya aldılar. Dört köşe bir bledir. etrafı bin yüz adımdır. Hendeği yoktur. Kale içinde avlusuz seksen ev, bir hünkar camii vardır. Dizdarı, iki yüz neferleri vardır. Yedi kulesi, yetmiş parça balyemez topu vardır. Kıbleye bakar bir demir kapısı vardır. Bir köprü ile kaleye girilip çıkılır. Köprü başında bir lonca köşkü vardır. Kale kapısı üzerinde şu tarih vardır

Yazar kalenin kapısında bulunan bcyJZ mcrmcrdeki dizeyi de aktarır:

Bu bilgi sadece Osmanlıların bu kalenin yapımına gösterdikleri dikkati belirtmekle kalmaz; aynı zamanda Babıali'nin Sancakburnu Kalesi'ni inşa etmekteki temel kaygısını da ortaya koyar: Ticareti düzenlemek ve çok hareketli İzmir liman kentinde gümrük vergilerini toplamak.

İstanbul ortaya çıkan geliri yalnızca kalede istihdam edilen askerlerin giderlerini karşılamakta kullanmıyordu. Yöneticiler bu kaynağı ayrıca İzmir'de, önde gelen bir Osmanlı kentinin temel unsurları addedilen özelliklerin birçoğunu sağlayacak bir altyapının kurulmasına yardımcı olmak üzere de değerlendiriyorlardı. 1670'lerde Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, yüzyılın diğer Osmanlı şehirlerinde mevcut topografik tarzı sağlamaya yönelik bir programı yürürlüğe koydu. Kentin en önemli caddelerine kaldırım taşı döşenmesini emretti; yakındaki Buca ve Halkapınar düzlüklerinden şehre su getirmek üzere su kemerleri inşa ettirdi; büyük bir han, bir bedesten, hamamlar ve kervanlarla gemilerin limana getirdiği ve bu­radan götürdüğü eşya yığınlarının daha düzenli saklanması ve yönlendirilmesi için çok geniş bir gümrük binası inşa ettirdi.65 Bu girişimler, Osmanlıların İzmir'in giderek daha fazla farkına vardığımı ve kentin imparatorluk içindeki öneminin arttığını göstermektedir.

Osmanlı yönetimi başka yollarla da İzmir'deki ticari faaliyeti düzenleme arayışındaydı. İzmir'in 17. yüzyıl başlarındaki bağımsız havası, iş hayatı anlamında birçok düzensizliğe yol açmıştı. Bunlar arasında ipek için gümrük vergisi ödemekten kaçınma, eşyaların bir gemiden doğrudan diğerine yasadışı nakli, gemilerin resmi gümrük hangarının dışında yüklenip boşaltılması, Osmanlı görevlilerinin demirlemiş gemileri aramasına izin verilmemesi ve en adı çıkmışı, Frenk Sokağı'ndaki özel ikametgahların doğrudan denize açılan çıkış kapıları meselesi vardı ve "onlar aracılığıyla sultan gümrük vergilerinden hile yoluyla mahrum bırakılıyordu".66 1690'ların ortalarında Babıali, tüm bu suiistimallerin, özellikle de, "hepsi halledilsin, gümrük binasınınki dışında açık kapı kalmasın"67 diyerek denize açılan girişler meselesinin engellenmesine yönelik, anlaşıldığı kadarıy­la etkisiz kalan, telaşlı emirler gönderdi.

17. yüzyıl sonlarında Batı Anadolu'daki ticaret ağının yapısı ve in san malzemesi de değişiklik gösterdi . 1670'lerden önce çeşitli gruplar ve şahıslar (içinde yabancılar da olmak üzere), bölgenin vadileri ve kasabaları boyunca oldukça gelişigüzel bir biçimde yayılmışlardı. İstanbul, her zamanki gibi, Felemenk, Venedikli ticari temsilciler ve ta Ankara'ya kadar gidip orada angora yünü toplamak üzere bir yan işletme kuran İngiliz tüccarların tüm Batı Anadolu'yu serbestçe dalaşmasına onay veren beratlar dağıtıyordu.68 Buna karşın 17. yüzyıl sonlarında yabancılar kendilerini giderek İzmir'le sınırladılar ve mal araştırması yapmak için taşrayı dolaşmak üzere Ermeni, Yahudi ve Müslüman temsilciler tuttular.

Yabancıların taşradan bu çekilmesinin nedenleri net değildir. Bölgenin daha kanunsuz bir hale gelmesi söz konusu değildi.69 Aslında Osmanlı yönetimi eşkıyalık sorununu sindirme ve kendine bağlama yoluyla halletmişti ve bu oldukça gecikmiş yeniden merkezileşme, İzmir ve çevresine göreli bir güvenlik sağlamıştı. Daha büyük bir ihtimalle, İzmir ve İstanbul'daki Osmanlı yöneticileriyle, eski kanundışı unsurlar ve yerli tüccarlar (zaman zaman hepsi aynı şey demek oluyordu) arasında oluşturulan ittifak yabancıları bunaltıyor ve taşradan sürüyordu. Belki de kibirli ve imti­yazlı yabancılara karşı kızgınlık artmıştı ya da Fransız ve İngiliz tüccarlar, Osmanlı uyruklarının, ticaret yaptıkları bölgeyi kendilerinden daha iyi bil- 123 diklerini anlamışlardı. BabıJ.li'nin yaptığı rctcırmlar da Batı Anadolu'dan ürün toplanması ve dağıtılmasının biçiminde değişiklik yaratmış olabilir. Osmanlı tüccarları yeni değişikliklerin ve tarifderin anlamını yabancılardan daha iyi kavrayabiliyorlardı. İngilizleri 17. yüzyıl sonlarında Ankara'dan gitmeye zorlayan kesinlikle bu tür bir deneyimdi.

Batı Avrupalıların İzmir'in hinterlandından çekilmesine yol açan nedenler ne olursa olsun, bu gelişmenin sonuçlarından birisi, yabancılada Osmanlı tüccarları arasındaki bağlantının temellerinin zayıflaması ve yabancıların kendilerini evlerinde hissedebilecekleri bir alan yaratma niyetlerinin güçlenmesi oldu. Daha uzun vadede ikinci bir sonuç, Osm:ınlı uyrukları ve cemaatlerinin, bu karlı ticari faaliyetin kontrolünü elde etme yarışında, yabancılada olduğu gibi birbirleriyle rekabetinin de yoğunlaşmasıydı.

Bir Portekiz-Yahudisi Ticari Ağı

Eskiden güçlü olan İzmir'deki Yahudi cemaati 1690'larda zayıflamış  olabilir; yine de yeni durumun yarattığı imkanların ilk farkına varan yerli gmp onlardı. Kendi ülkeleriyle Osmanlı ülkesi arasındaki ticarette tekel olma arayışındaki Felemenk, İngiliz ve Fransız Levant şirketlerinin ticari temsilcilerinin yaptığı gibi, hırslı Osmanlı tüccarları ve simsarları da doğal olarak bu karlı alışverişten pay alma amacındaydılar. 18. yüzyıl sonlarında Ermeniler ve Rumlar mevcut ticari ağı çatlatmakta başarılı olacaklardı. 17. yüzyıl sonunda ortaya çıkan ve XIV. Louis Fransa'sını Avrupa'nın diğer ülkelerinin birçoğuyla karşı karşıya getiren yaygın savaş ortamından yararlanan İzmirli Yahudiler ise, böylesi bir yarığı hızlı bir biçimde yaklaşık bir yüzyıl önce açınışlardı.

7 Kasım 1693'te İzmir'de bulunan yirmi dört İngiliz ticari temsilcisi İstanbul'daki büyükelçilerine, bu liman şehrinde çok sayıda mensubu ve inananı bulunan Hıristiyanlığın "Portekiz Yahudileri"ne karşı şikayetlerini iletti ve "İngiliz menşe ve üretimi mallar için onlara gönderilen büyük komisyonların... cesaretlendirdiği topluluk burada olağanüstü sayıya ulaştı" yakınmasında bulundu.70 Bu Yahudiler muhtemelen sessiz sedasız Tudor Londra'sına yerleşen, İngiliz Uluslar Topluluğu sürecinde ve daha sonrasında yasal konuma ulaşan ve bu kentte ticari bir güç olarak ortaya çıkan Sefaradların torunlarıydı.

Anlaşıldığı kadarıyla bu Yahudiler, 1690'ların başlarında, önce Fransızlada akabinde de Felemenklerle, onların bayraklarının koruması altında gemilerle mal taşımacılığı konusunda başarılı görüşmeler yapmışlardı. Felemenk ve Fransız temsilcilerden gelen bir dilekçe yağmurundan, Portekiz Yahudilerinin temel kaygısının Osmanlı vergilerinden, özellikle de gayrimüslim uyruklardan düzenli bir biçimde toplanan kafa vergisinden muaf olmayı garanti altına almak olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden Koen veled-i Manuel ve Mosi veled-i Abram adlı iki Portekiz Yahudisi, bu tür vergileri ödemekten kaçınmak için İzmir'deki Felemenk topluluğuna hekim olarak hizmet vermişlerdi.72 Buna karşın, kısa süre sonra bu tür koruma için başka bir yol bulundu. Aslında bu cemaat söz konusu durumdan neredeyse birdenbire, bir ticari yayılmanın ilk örneğini oluşturmak üzere yararlandı.73 Cemaat Doğu Akdeniz'de, yalnızca İngiliz Levant Şirketi'nin kendi yetkilerine denk türden ticari imtiyazları hızla elde etmekle  kalmadı; ayrıca ingiliz pazarı ve adetlerini içinde yer alarak anlama, İzmir'deki varlıklı dindaşlarından büyük bir sermaye elde etme, ailevi ve dini bağlılık aracılığıyla ayakta duran bir ilişki ağı kurma ve karmaşık Batı Anadolu ticari ağını kavramada İngilizlerin çok önüne geçme gibi avantajlar da kazandı. Sonuç, İngiltere'yle Batı Anadolu'yu, Levant Şirketi'ninkinden bile daha etkin biçimde birbirine bağlayan bir ticari ağın ortaya çıkmasıydı. 1693'te İzmir'deki umutsuz İngiliz ticari temsilcileri, "bizim cemaat, bu ülkedeki en büyük itibar ve üne sahip olduğu zamanlarda bile", Londra ve İzmir arasındaki alışverişte, "sadece kısır seyirciler olarak kaldı," itiaatlnda bulunuyorlardı_74 İşletme, büyükelçisine başvurdu; talep, kraldan, Felemenk Zümreler Meclisi'ni Felemenk Levant Şirketi'ni Portekiz Yahudilerine ticari imtiyazlar sağlamaktan vazgeçmeye zorlamasının isteııınesiydi_75

İzmir'deki İngiliz cemaatinin protestoları pek de hızlı bir etki sağlamadı. Tersine, l l Kasım 1693'te İzmir'deki Felemenk konsolosu, Portekiz Yahudileri cemaatinin birtakım liderlerine himaye sağladı; hatta İstanbul'daki temsilcisi, oradaki İngiliz büyükelçisinin protestolarını savuşturma çabaları sergiledi_76 Felemenk temsilci bu girişimlerinde başarılı da oldu. 1694 Şubatında Babıali İzmir kadısı ve önde gelenlerine, Felemenk bayrağı altında ticaret yapabilecek "İspanya, Portekiz, Ankona, Sicilya, Floransa, Katalonya, Flandre ve diğer gayrimüslim ticari topluluklarına", Felemenklerin imtiyazlarına uygun davranılması yönünde bir buyruk yayınladı.77 Bu durum, Amsterdam, Londra ve İzmir Sefarad cemaatleri için, en azından Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde, bir zamanlar kendilerini kovan -ki sonrasında böylesi karlı bir ticari yayılr:ıa (•;-aya çıktıPortekiz'in yerlileri olduklarını iddia edebilmelerini sağlayarak - bir ironi oluşturdu. Ancak bu, söz konusu hırslı tüccarların, FclemenK ve Fransız bayrakları altındaki güvenilmez himayeden hoşnut oldukları anlamına da gelmiyordu. 28 Mayıs 1694'te İzmir'deki bir İngiliz ticari temsilci olan Pelatia Barnardiston, büyükelçisine, yakınlarda birtakım Yahudi tüccarların söylemiye göre Babıali'yle, onlara diğer bütün ticari topluluklardan daha fazla ticaret serbestliği sağlayacak kendi ahidnameleri konusunda görüşmeler yapmak üzere İstanbul'a ya da Edirne'ye doğru yola çıktıklarını haber veriyordu_78

Öyle görünüyor ki 26 Ekim 1694'te İngiliz Levant Şirketi'nin kendisi de bu büyümekte olan ağı kabul etti. Osmanlı yönetimi İngiliz talebinin aksine karar verdiği ve Felemenk şirketi, belki de Amsterdam'daki Sefarad cemaatinin baskısı altında, "Portekizli" tüccarlara sağladığı imtiyazları geri almayı reddettiği için, İngiliz şirketi İzmir'deki konsolosuna bu Yahudilere İngiliz himayesi teklif etmeye başlaması direktifi verdi.79 Osmanlı yönetimine söz konusu Portekiz Yahudilerinin "reaya"80 ya da Osmanlı uyrukları olarak tanımlanması, böylece ticari imtiyazlara sahip olmadıklarının kabul edilmesi yolundaki başvurudan ancak üç yıl sonra İngilizler bu yeni kurulan örgütlenmeye karşı birtakım başarılar elde edebildi.

İngilizler bu ve diğer rakip cemaat örgütlenmelerine karşı uyanık olmak zorundaydı. Örneğin Temmuz 1706'da Şirket, İzmir'deki temsilcisini, tercümanlarını en büyük özeni göstererek İngiliz kumaş ticaretine zarar vermeyecek kişilerden seçmesi konusunda uyarıyordu. Yöneticiler şu açıklamada bulunuyordu:

Bu gizli trafiği sürdürmek amacıyla belli merkezlere böyle konınup yerleştiri- /26 len birkaç kişi var. Londra'da Viz Ariton di Georgio, İzmir'de Serehis di Georgio, Livorno'da sözü edilen Serehis'in kayın bira(icri Zaeharia. Bunun karşılığında sana şu emri veriyoruz: Gerçekten bizim hizmetimizde olmayan kimseye hiç berat verme ve o çeşit gi7.li işlere bulaştığından en ufak bir şüphen olan kişilerden tüm korumanı çek.

Bu dökümanda Yahudilerden ziyade Ermenilerden söz edilmesine karşın, İngiliz Levant Şirketi akraba olan bu üç Ermeninin güçlü bir ticari oluşum kurabileceği değerlendirmesi yapmaktaydı. Bunlar muhtemelen Doğu Akdeniz'deki İngiliz ticaretiyle bağlantılı, yukarıda söz edilen temel şehirlere tamamen bu niyetle yerleşmişti.

Bu bağlantı ağına model oluşturan, İsfahan'dan başlayıp Halep, İzmir ve Bursa gibi Osmanlı kentleri üzerinden geçerek Kuzey ve Batı Avrupa içlerine uzanan, uzun ömürlü ipek ticareti yapılanınası olabilir. Bununla birlikte, kesin ve yeni olan farklılık, 17. yüzyıl sonlarında hem Ermeni hem de Yahudi cemaatlerinin, Atlas Okyanusu'na kıyısı olan ülkelerin şirketlerinin bir önceki yüzyılda kurdukları sisteme kendilerini kabul ettirme yönünde  atak girişimlerde bulunmalarıydı. Özetle, bu yaratıcı çabalar Osmanlı Ortodoks Rum tüccarların 18. yüzyılda kurdukları Fenerli ticaret ağının habercileri oldukları kadar, daha önceki aile ve cemaat bağlantılarını da taklit ediyordu.112 Bunlar elbette mecalsiz ve moralsiz cemaatterin eylemleri değildi.

Buna karşın bu söylenenlerden Sdarad ağının her zaman iyi işlediği ve tümüyle denedenebildiği sonucu çıkarılmamalıdır. İzmir'in dış etkilere açık cemaat yapısının bir yansıması olarak, bu örgütlenmenin her yanına anlaşmazlık havası sinmişti. Haim Samuel Enriques ve Salomon di Abram Pegna adlarındaki iki Portekiz Yahudlisi arasında 1694'te cereyan eden bir tartışma bu çatışmalara örnektir. Enriques birkaç yıl boyunca bir yandan Abraın Pegna'nın bir işte baş ortağı olmuş, öte yandan da Felemenklerin Kuşadası konsolosluğumı yapmıştı.H3 Bununla birlikte ortaklık, güya İzmir Yahudi cemaatinin Enriques hakkında sahte para basmaktan (bu dönemde Felemenklerin kötü bir üne sahip olmasına yol açan bir uygulama) dolayı dava açması nedeniyle, kısa süre sonra bozulmaya yüz tuttu.84 1693 Martında Enriques, İzmir'deki Felemenk cemaatinin bir üyesi olarak, Osmanlı yönetiminin bu davayı İzmir Yahudi mahkemesinden İstanbul'daki imparatorluk divanına aktarmasını sağlamayı başardı.85 Bir yıl sonra, önce Enriques (Kuşadası Felemenk cemaatinin bir temsilcisi olarak sahip olduğu haktan dolayı), ardından da Abram Pegna, Babıalli'de şikayetlerini takip etmek üzere İstanbul'a gittiler.

İstanbul'da hem Felemenk (Enriques'in adına), hem de İngiliz (di Abram Pegna'nın adına) temsilciler anlaşmazlığa dahil oldular. Felemenklerin müdahale nedeni basittir: Elçi, Kuşadası'nda Felemenk konsolosu olduğu için, Enriques'i savunmakta yükümlüydü. Buna karşın İngiliz büyükelçisinin davanın diğer tarafına karşı böylesi bir yükümlülüğü yoktu. Lord Paget'ın katılımı, İzmir'de bir İngiliz ticari temsilci ve di Abram Pegna'nın yakın arkadaşı olan Pelatia Barnardiston'un, arkadaşına yardım etmeleri için konsolosuna ve büyükelçisine yoğun biçimde ricalarda bulunmasından kaynaklanıyordu.so Belki Barnardiston'un başvurularının etkisiyle olduğu kadar Yahudi örgütlenmesine zarar verme fırsatı yakalamaktan dolayı da, Lord Paget imparatorluk divanı önünde di Abram Pegna'yı temsil etmeyi kabul etti. Ancak aracılık çabaları başarısız oldu. Nisan 1695'te yayımlanan bir buyrukla BabıSli İzmir kadısına, Felemenklerin sahip oldukları imtiyazlara Enriques lehine uyulmasını emretti.

Osmanlı İmparatorluğu'nun 17. yüzyılda değişimler geçirmesi, Avrupa'yla yeni bir ilişki tarzının önem knanınası ve yeni tür bir küresel ticaretin ortaya çıkışı, İzmir'deki Osmanlı uyrukları için yeni fırsatlar yarattı. Göründüğü kadarıyla, oluşmaya başlayan Yahudi ticaret ağının da gösterdiği üzere, bu tür açılımlardan evvela İzmir Yahudileri yararlanacaktı. Ancak narİn yapılanmaları, kısmen haddinden çok sayıda değişken unsura (özellikle İngiltere ve Felemenk'te ulus devletlerin yükselişi sürecinde yaşanan iç sorunlar) bağımlı olmalarından dolayı , hızla çöktü. 18. ve 19. yüzyıllarda İzmir'de gelişen Levanten kültür, kültürel ve etnik açılardan Batı Avrupalı, İtalyan, Ermeni ve Rum izleri taşıyordu. İzmir'in Yahudi nüfusu büyümeye devam etti; fakat maddi açıdan parlak dönemi sona ermişti. Giderek artan bir biçimde, kendisi de -en azından iktisadi anlamda gittikçe marjinalleşen bir Osmanlı dünyası çerçevesinde yaşamaya yöneldi.

Bir Felaket Dönemi

10 Temmuz 1688'de bu yeni kenti alt üst eden korkunç bir depremi ve yangını takip eden günlerde, Avrupalı tüccarlar, Osmanlı uyrukları ve BabıJli'nin ortak çabalarıyla İzmir çok çabuk ayağa kalktı. Şehir zaten bu tür doğal felaketieric hep iç içe yaşamıştı. Yerleşim biriminın vıkınından bir fay hattı geçiyordu ve yer sarsıntıları sıradan olaylardı. llıı Erken modern dönemde, sarsıntıların yol açtığı yangın felaketleri zaman zaıııın zaten harap olmuş mahalleleri kasıp kavuruyordu. Daha da korkunç olan, kentin üzerine özellikle yaz aylarında çöken, ancak bazen yıllarca süren bulaşıcı hastalıklardı. Farderin üzerinde yaşayan pireler muhtemelen Akdeniz dünyasına 1340'1arda veba (ya da Kara Ölüm) taşımıştı; bu hastalık sonraki beş yüzyıl boyunca da belirli aralada bölgeyi kırıp geçirdi.

İzmir sakinleri, bu tür felaketlerin ortaya çıkması olasılığını dikkate alınıyor değildi. İzmir'in Müslüman cemaatinin çoğu Avrupalı yolcuya felaketler konusunda pek kaderci gibi görünmesine ve devletin karantina barakaları gibi önlemler almada gönülsüzlük göstermesine karşın (bir İngiliz 1765'te "bazı Avrupa kentlerindeki gibi vebaya mahsus hastaneler kurulur, sıhhi düzenlemeler zorunlu tutulursa... veba tamamen önlenebilir," değerlendirmesi yapıyordu),90 zengin gayrimüslimler veba salgını olduğunda kenti terk etmeyi adet haline getirmişlerdi. 17. yüzyıl başlarında kentte oturan Avrupalılar, salgın sona erene kadar yaz tatillerini verimli Anadolu köylerindeki malikanelerde avlanarak ve ziyafetler düzenleyerek geçirme gibi uzun süren bir alışkanlık geliştirdiler. Depremlere karşı da önlemler alınıyordu. Birinci katları taştan inşa edilen, ikinci katlar tahta kirişlerin etrafİ tuğla ve balçıkla doldurularak yapılan İzmir'deki binaların çoğu depreme ve yangına dayanabiliyordu. Ayrıca ilk sarsıntıda yabancıların çoğu limanda demirlemiş, nispeten güvenli gemilere kaçıyordu.

1688'de bu tür hazırlıkların çoğunun boşuna olduğu ortaya çıktı.91Deprem muhtemelen çok şiddetli olmasa da, merkezi anlaşıldığı kadarıyla kenti denizden gelecek müdahalelere karşı koruyan kalenin tam altındaydı. Yer sarsıntısı sadece yeni inşa edilmiş Sancakburnu Kalesi'ni tahrip etmekle kalmadı; İzmir'in kiliselerinin, camilerinin ve sinagoglarının çoğunu da yıktı. Şiddetli rüzgarın büyüttüğü bir yangın tüm Frenk Sokağı'nı ve deniz ile -Pagos Tepesi arasında yer alan mahallelerin çoğunu kasıp kavurdu. Kontrol edilemeyen yangın tahta yapıları yaktı, taş yapıları tahrip etti, sayısız yerleşimciyi kavrulan enkaz içinde hapsetti. Rüzgar hafiflediği, artçı şoklar durduğu ve yangın şiddetini kaybettiğinde, kent harabeye dönmüştü. On-on beş bin kişi hayatını kaybetti ve neredeyse tüm mallar tahrip oldu.

Bu trajedinin ardından İzmir'i yeniden inşa etme kararı pek sıradan bir iş değildi. Osmanlı ülkesi boydan boya, depremin harabeye çevirdiği köyler, kasabalar, hatta kentieric doluydu."2 Devlet yeniden yapımı finanse edecek yardım kurumlarına sahip değildi; ayrıca İzmir'in durumunda olduğu gibi, kentin deprem, yangın ve salgın gibi felaketleri artık yaşamayacağının da bir garantisi yoktu. Yeniden inşa kararı, bir yerin tarihi önemi ne veya iktisadi öneminin sürüyor olmasına bağlıydı; 1688'in ardından İzmir'i yeniden yapım kararının çıkmasına işte bu önem neden oldu.

İzmir'in görünürde bir alternatifi yoktu. Sakız ve diğer adaların limanları, Batı Anadolu'nun temel ürünlerinden ve doğuya giden kervan yollarından çok uzaktı. Foça ve Kuşadası gibi anakara kasabaları ise İzmir'inki kadar geniş ve demidemeye uygun limana sahip değildi; buralardan Anadolu hinterlandına ulaşmak da zordu. Manisa ve diğer iç kesim kent ve kasabalarında yabancıların isyanlardan, genel karışıklıklardan ve doğal afetlerden korunmak için güçlü bir biçimde takviye edilmiş gemilerine sığınma şansı yoktu ( 1688'de yangından ve artçı şoklardan korunmak için böyle gemilere kaçamayan birkaç Batı Avrupalı hayatını kaybetmişti). Daha önemlisi, Osmanlı yönetimi iaşeci politikasını (ya da belki de sadece alışkanlığını) sürdürüyordu ve Batı Anadolu kıyısında bir başka ticari merkezin oluşmasına karşıydı.

İzmir'deki tüccarların, memurların ve yerleşimcilerin bu yüzden kenti yeniden inşa etme ve bu işe hemen başlama dışında seçenekleri pek yoktu. Bu işin göz korkutucu olmasına ve Osmanlı yönetiminin de çok az parasal destek sunmasına rağmen, birtakım teşvik edici unsurlar kentin restorasyonunu kolaylaştırdı. Bunların ilki, yabancı tüccarların ve şirketlerinin evlerin, kiliselerin, bedestenlerin ve çeşitli kamu binalarının yeniden yapılmasına yardımcı olmak için kaynaklarını seferber etmekteki gönüllülüğüydü. Örneğin Fransız cemaati, sadece konsolosluklarına ait yeni bir pansiyon ve kendileri için ticari binalar yapmakla kalmadı, aynı zamanda Kapuçin St. Polycarpe Kilisesi'nin yeniden inşasına da nezaret etti.93 İkincisi, İzmir'deki kamu yapılarının birçoğunun inşasında Köprülü Ahmed Paşa'nın d:ıha önceki sponsorluğu -s:ılt:ınat :ıilesi t:ınfınd:ın desteklenen dini vakıflara sağladıkları gelirle birlikte- onun mirasçılarının cb yıkılmış hanların, su yollarının, çeşmelerin yenilenmesinin finanse edilmesine yardımcı olmasına neden oldu. Üçüncüsü, depremin bölgedeki ürünlerin birçoğunun hasadının hemen öncesinde olması, yeniden inşa için hızla para elde edilmesini sağladı.

Bu vaziyet, bu büyük girişimde herkesin işbirliği yaptığı anlamına gelmiyordu. Dayanıklı ve yeraltındaki bölmelerde depolanmış ürünler, molozların altında kalmıştı. Bunbrın çıkarılması esnasında zaman zaman bir  den çok tüccar veya cemaat onlar üzerinde hak iddia ediyordu. Ayrıca Osmanlı memurları da aksi iddialarda bulunuyorlardı. Gerçekten de bazı durumlarda çeşitli konsoloslar, diğer hak iddia edenlere karşı destek bulmak üzere İstanbul'a başvurmuştu.

Şehir böylesi sorunlu durumlara karşın iki yıl içinde tekrar ayağa kalkmasını ve yoluna devam etmesini, temelde, Osmanlı uyruklu aracıların, burada oturan yabancı tüccarların, bölgenin ileri gelenlerinin ve kentte dini vakıflarla bağlantılı ve başka çıkarları olan bazı İstanbullu ailelerin çabalarına borçluydu. Bununla birlikte sonraki iki yüzyılda da yer sarsıntıları, yangınlar ve veba bu liman kentinin müzmin dertleri olmaya devam etti.

Riskli Bir Kentte Hayat

Sonraki hiçbir depremin 1688'dekiyle kıyaslanabilecek düzeyde olmamasına karşın, bunların bazısı ciddi zararlar verdi; ayrıca çeşitli psikolojik etkiler de bıraktı. Örneğin 1737'teki nispeten küçük bir sarsıntının ve sonucunda çıkan yangının ardından, birçok yerleşimci evde kalma korkusuyla tanıştı. Bu korku insanları yıldızların altında uyumaya yöneltti ve sayısız tüccar, mallarını hiç de uygun olmayan gemi güvertelerine yığdı. Bu dehşetin yaşanmasından ancak aylarca sonra kent eski sosyal ve ticari hayatına geri dönebildi. Bir İngiliz seyyahın 176 5 'te gerçekleşen bir başka depremi anlatışı, böylesi kaygıların hangi temellere dayandığını gösterir: " l l Temmuz'da bütün evi sallayan bir yer sarsıntısı yaşadık; tepemizde çatının ek yerleri ve kiremitleri çatırdadı. .. Öylesine heyecan vericiydi ki sanki yeryüzü yüzmeye başladı sandım. Yaşanan büyük bir dehşetti."

Yangınlar sadece bu tür depremler sonrasında çıkmıyordu. Kundakçılık, ayaklanma ve dikkatsizlik de yoksul insanların harap evlerini, hatta sık sık yer sarsıntılarına dayanmaları için bir kısmı taştan inşa edilmiş daha pahalı yapıları bile perişan eden yangınlara yol açıyordu. Hem Osmanlı hem de Avrupalı kaynaklar, belki de halka açık binalara resmi karşıtlığı ve bu karşıtlığın doğurduğu uygulamalara eşlik eden potansiyel siyasi muhalefeti yansıtır biçimde, 116 bölgede 1600 ya da 1601de ortaya çıkan tütün bağımlılığının, özellikle de dayanıksız ve kolay yangın çıkabilen kahvehane· ler ve meyhanelerde yaygın biçimde içilmeye başlanmasından itibaren, yangın tehlikesini artırdığında ısrar ederler.97 Çok daha sonraları başka bir seyyah, "evlerin yapımında ne kadar çok tahta kullanıldığı ve her toplum· sal kesimde, her yerde tütün içmenin ne kadar yaygın olduğu hatırlandığında"98 İzmir'deki yangınların sıklığında şaşılacak bir şey olmadığı göz önünde bulunuyordu. 1742'de çıkan 18. yüzyılın en kötü yangını, muhtemelen kötü niyetli kişiler tarafından çıkarıldı ve kentin belki de üçte iki· sini tahrip etti.

Tehlikelerin en büyüğü, 18. yüzyılda neredeyse her bahar ve yaz mevsiminde İzmir'in üzerinden dehşet saçarak geçen bubonik vebaydı. Hastalığın kenti en teci ziyareti 1757 ile 1772 yılları arasında oldu ve şehri bir kefen gibi sararak nüfusunun yüzde on beş ya da yirmisini yok etti . 1764· 65'te aylarca İzmir'de kalan İngiliz Richard Chandler, salgının niteliğini tarif ediyor ve gelişimindeki yoğunluğu belirtiyordu. Hastalık bahar son· larında kenti az rastlanan bir şiddetle vurunca, Chandler, çok sayıda başka insanla birlikte, kendini telaşla nispeten güvenli köylere ve açık kırsal alana attı. O yaz, salgının hızı kesildikten sonra İzmir'e döndüğünde, hastalığın ne kadar korkutucu olduğunu gözlemlemişti:
Türk mezarlıklarından geçerken ve hayatın her aşamasında zayıf bir gövdenin belirsiz yazgısını sergileyen ve ölümün yaş ve seçkinlik ayrımı yapmadığına dair ekstra kanıt sağlayan farklı boyutlardaki birçok mezarın yanından geçiyorduk. Daha ileride yarı yanmış ev yıkıntıları vardı; bunlar genel bir yangın felaketiyle karşı karşıya kalmıştı son zamanlarda. Kışın kalabalık olan Frenk Sokağı'nda düşünceli bir yüz ifadesi olan birkaç insanla karşılaştık. Bu bölgenin nispi tenhalığı üzerimize çöken karanlık düşünceleri güçlendirdi. Bu kamusal felaket ve özel acı hepsinin başındaydı ama bazıları mucizevi bir şekilde konııımuştu. Frenk Sokağı'nın kapısındaki yeniçeri tarafından coşkuyla karşılandık.

Bu pasajın yazarı, en karanlık düşünediler dışındaki herkesle, dehşetli bir şaşkınlığı paylaşıyordu. Üstünkörü araştırmaları sonucunda, zorlama bir biçimde vebayı "muhtemelen gözle görülemeyen , küçücük, yuvalarını insan vücudunda yapan ve orada gizlenen bazı hayvanokiardan ortaya çı kan... sadece değilse de temelde temas yoluyla bulaşan" bir hastalık olarak düşünmesi bunu göstermektedir.

Chandler salgınla kısa süre yüz yüze gelmesinin ardından derhal İzmir'in dehşetinden kaçtı. Bu davranış, kentin sadece sıradışı topografik narinliğini göstermekle kalmayan, aynı zamanda onun nüfus açısından gelişmesini de engelleyen deprem, yangın ve veba -ve onlara eşlik eden yağma ve karışıklık- tehlikelerinin büyüklüğünü kanıtlıyordu. Şehrin etrafını dolduran sular ve tepeler aynı kaldı; ancak binalar ve insanlar sürekli hareket halindeydi.

Doğal tehlikelerin yanında insan yapısı olanlar da vardı . Sancakburnu Kalesi'nin yapımı ve yeniden inşası İzmirlileri yabancı saldırganlardan koruyabiliyordu; bununla birlikte, Osmanlı olan saldırganlar, kenti ve çevresini hem karadan hem de denizden tehdit etmeye devam ediyorlardı. Bölgenin Osmanlı kapudanpaşalığına bağlanması, İzmir'i donanmanın denetimi altına soktu ve şehir daha zenginleştiği için Osmanlı kapudanpaşası donanmasının gemilerini giderek artan bir sıklıkla limanda demirletir oldu . Limanın zenginliği de, 168 6 Ocağında Felemenklerin kapudanpaşayı Jimanda demirli Felemenk gemilerinden kanunsuz geçiş parası almakla suçlamasına yol açan olaydaki gibi, onu ve adamlarını "koruma parası" toplamaya teşvik etti.102 Bu ziyaretler aynı zamanda kentin cadde ve meyhanelerinin Osmanlı levendleriyle dolmasına yol açıyordu; bu tür "kabadayılar" zaman zaman Osmanlı ve şeriat yasalarının açık bir biçimde suiistimal edildiği düşüncesiyle öfkelenerek, dinlere, geleneklere ve İzmir'de özellikle de Frenk Sokağı'nda ikamet eden şahısların kişiliklerine yönelik tacizlerde bulunuyorlardı.I03 Böylesi olaylar zaman zaman yaralanmalarla, hatta ölümlerle sonuçlanıyordu. 1689'da Felemenk konsolosu, Cezayirli bir levendi, ticari temsilcilerinden birini öldürmekle suçluyordu.

İzmir'in hinterlandından gelen tehlikeler de, devletin taşrada daha sıkı düzenlemelere gitmesine rağmen, devanı ediyordu. Aslında Osmanlılada yabancılar arasındaki tartışmalara sık sık devlet temsilcilerinin adı da karışıyordu. 1696'da İngiliz konsolosu Raye, büyükelçisine, İzmir'e yeni gelmiş birtakım İngiliz denizcilerinin "Gloucester"e atanması hakkında bilgi veriyordu. Bu denizcilerin karaya çıkış izni çabucak ellerinden alınmıştı.

Varışlarından dört gün sonra, Glocesterlilerin bazıları kıyıya çıkan ve Konstantinopolis kaymakamlığına bağlı KiJizman Voyvodası onların onunu yakaladı ve zincire vurdu. Bunu duyar duymaz onların serbest bırakılması ya da adaletin yerine getirilmesi için Kadıya başvurdum, Voyvoda buna uymayı geciktirince ikinci bir mektup yolladım, onları kente suçlular gibi getirdi Voyvoda. Ama sürekli ısrarlarım ve gelinceri gerektiğine dair başvurularım üzerine salınmalarını sağladım ve dışarı gönderdim. Kadıyı, Voyvoda'ya karşı adamlarımızı haksız tutukladığından harekete geçmesi için sıkıştırmanın makul olduğunu düşündüm ve önce bu vaatte bulunuldu. Ama sonra Voyvoda'dan yana kaydı ve onun yakınmalarına kulak verdi. . . Bizim denizcilerimiz 50 gün boyunca onlara günde 50 esedi doları hasar vermiş, meyveleri tahrip etmiş, ağaçlarını kesmiş, dahası 15.000 zeytin ağacının yanmasına sebep olmuşlar. 105

Bu olaydaki doğru ve yanlışları yakalamak mümkün değildir. Her ulustan ve dinden denizciler kabadayılıklarıyla ünlenmişti; Osmanlı voyvodaları ve diğer küçük rütbeli memurları ise çok kötü bir biçimde rüşvete alışmıştı. Açıkça anlaşıldığına göre 17. yüzyıl sonlarında eşkıyaların bile artık İzmir civarında tüccar ve yolcuları taciz etmemelerine karşmın, kültürel bölünmenin her iki tarafında da kötü davranışlar (en azından üzücü anlaşmazlıklar) devam ediyordu.

Üçüncü ve özellikle hayal kırıklığı yaratan bir gerilim alanı da İzmir'deki Osmanlı çalışanlarına yönelik yabancı tehdidiyle ilgiliydi. Kentin 17. yüzyıldaki olgunlaşmasıyla birlikte, bazı açılardan ortaçağ Hıristiyan Avrupa'sınm)onca sistemini andıran, girit!: ve tekelei bir kent esnafi örgütlenmesi gelişti. Buna karşın Frenk Sokağı'nda yaşayan Avrupalılar, aşina oldukları yiyecek ve giysiler istiyorlardı. Bu unsurlar sadece Londra, Paris ve Amsterdam'dakilerin taklidi meyhaneler ve kahvehaneler kurmakla kalmıyor, aynı zamanda vatanlarından ücretli fırıncı ve terziler getirtiyorlardı. Osmanlı terziler ve ekmek yapımı işinde tekelleşmiş fırıncılar, bu potansiyel rakiplerden korku duyuyorlar ve bu hususun Fransızlara, İngilizlere ve Felemenklere verilmiş imtiyazlar içinde yer alınasına karşın, onlara engel olma arayışına giriyorlardı. Fırıncılar loncası bunu yabancıların kent pazarlarından un satın almasını önleyerek yapmaya çalışıyordu.106  Osman  lı uyruklarının yabancı terzilik üzerinde kontrol sağlaması ise, kumaş yabancı ticaretin başlıca dayanağı olduğu için, daha güçtü. Buna rağmen yine de engelleme çabalarını sürdürdüler. 1684 veya 1685'te İzmir'deki Felemenk cemaati, giysilerini Felemenk bir terziye diktirdiler. Yerel terziler loncası bu şahsın çalışmasına karşı çıkınca, Felemenk konsolosu sonunda kendini İstanbul'dan, terzinin taciz edilmesine son verilmesi yolunda bir buyruk istemek zorunda hissetti.107

Batı Anadolu Ticareti için Uluslararası Rekabet

Bu sorunlar, özellikle 17. yüzyıl sonlarında Batı Anadolu ticareti için verilen mücadelede İngilizler ve Fransızlar karşısında yenilgiye uğramalarından dolayı, Felemenklerin başına bela oldu. Bununla birlikte, diğer ticari ve siyasi gruplar, tekrar tekrar yaşanan bütün bu krizler boyunca, bir yolumı bulup İzmir'in sadece ayakta kalması değil, aynı zamanda gelişmesini sürdürmesi için de mücadele ettiler (zaman zaman birbirleriyle de sert çatışmalara girseler bile). Bu karmaşık oyunun temel aktörleri İngiliz ve Fransız -giderek azalan bir biçimde de Felemenk ve Venedikli- tüccarlar, Babıali, bazı önde gelen aileler (özellikle Karaosmanoğlu ailesi), Batı Anadolu'nun çiftçileri ve Ermeni, Ortodoks Rum, Yahudi ve Müslüman komisyonculardı. Bu grupların 18. ve 19. yüzyıllardaki ilişkileri, hem İzmir, Batı Anadolu, İstanbul ve Batı Avrupalı devletler arasındaki bağlantının dinamiklerini hem de bölgedeki iktisadi ve sosyal eğilimler gelişmeleri resmetmektedir.

Siyasi mülahazalara daima Osmanlıların ticari ilişkiler hakkındaki kararları yön vermekle birlikte, bu yüzyıllarda Batı Avrupa yönetimleri de politik çıkar için kendi uyruklarının ticari faaliyetine müdahale etmeye başladılar. İngiltere'deki iç savaş sırasında hem kralın hem de parlamentonun, İngiliz Levant Şirketi'ni ve temsilcilerini birbirlerine karşı kullanmaya kalkışması,ıos devlet müdahalesi sürecini hızlandırdı. Özellikle Oliver Cromwell'in Felemenklere karşı savaşlarının bir yan ürünü olarak şirketin meselelerine karışan İngiliz Uluslar Topluluğu, 1660'da tahtını sağlamlaştıran II. Charles'a kraliyerin Doğu Akdeniz ticareti üzerindeki kontrolünü çarpıcı bir biçimde artırma yolunu açtı. Fransız devleti de bu yola başvurmakta gecikmedi. 1666'da Fransız Maliye Bakanı Jean Baptiste Colbert, özellikle Akdeniz dünyasındaki Fransız ticari faaliyetini yönetmek ve İngilizler ve diğer rakipleriyle yarışa girmek üzere bir Levant Şirketi kurdu. Bu girişim Marsilya'nın ticari özerkliğinin çöküşünü hızlandırdı ve Doğu Akdeniz üzerinde siyasi ve iktisadi egemenlik sağlamaya yönelik bir büyük güç rekabeti sürecinin önünü açtı.ı09

Bu değişikliklerin bir sonucu olarak, İzmir'deki İngiliz ve Fransız tüccarların (ki Felemenk ve Venedik ticari faaliyetlerinin iyice azalması için çaba harcamışlardı) serbestçe ve yeni yöntemlerle ticaret yapmaları daha güç hale geldi. Kendilerini giderek artan bir biçimde yasal düzenlemeler ve devlet çıkarları gereği yapılan uygulamalarla sınırlanmış bir durumda buldular. Bununla birlikte, Fransız tüccarların rakipleri karşısında bir avantajları vardı; çünkü Colbert'in özellikle Doğu Akdeniz pazarını hedefleyerek tekstil imalathaneleri kurma politikası meyvelerini vermişti. 1720'lerde fransız malları tekstil ticaretine hakim oldu. İngilizlerin İzmir konsolosu 1718'de nafile bir biçimde yakınıyordu: "Fransa canlı bir ticari faaliyet yürütmeye devam ediyor ve onların kumaşları mağazalarına gelir gelmez satılıyor" .ı ı o Dahası, Fransızların siyasi ve ticari politikalarının başarısı, 1740'ta onlara en çok kayırılan millet konumu veren yeni kapitülasyonlarla kalıcı hale geldi.

Bu diplomatik ve ticari kazanımlar, Osmanlının zaafinm (hem uluslararası, hem de ülke planında) bir yansıması olduğu kadar, Fransız gücünün de göstergesiydi. Fransız-Osmanlı ilişkilerinin 16. yüzyıldan beri yakın olmasına karşın, Babiali'nin 18. yüzyıl başlarında Habsburg, Rus ve Safevi devletleriyle girdiği çatışmalar devletin kuzey ve doğu sınırlarını tehlike altına sokmuş ve maddi kaynaklarım çok tazla zorlamıştı. Osmanlılar, Fransız siyasi ve askeri desteği karşılığında ticari haklar vermeye tamamen razıydı.

Devlet, dış düşmanlarına karşı tüm imkanlarını birleştirmiş olsa da (kısmen de onlarla yoğun mücadelelerin sonucu olarak), Köprülülerin yönetimi altındaki yeniden merkezileşme dönemi sona erdi. İstanbul'un taşra üzerindeki nüfuzu zayıfladı; Balkanlar'da, Anadolu'da ve Arap topraklarında bir yerel liderler (ayan ve derebeyi) grubu türedi. Bu ileri gelenler, Osmanlı vergi sisteminin yeniden organizasyonunun (özellikle de malikane denen iltizaın biçiminin yaratılınasınm) onlara yasal meşruiyet sağlaması dışında, Cennetoğlu gibi kanundışı unsurlardan çok da farklı değildi ler. ı ı ı Sonuçta bunlar Osmanlı yöneticileri olmaya başladılar; sık sık ya meziyetlerinden dolayı ya da yönetimden satın alarak unvanlar ve gelirler elde ettiler. Bundan dolayı güçleri devlet onaylı ve nispeten meşnıydu. 18. yüzyılda Batı Anadolu siyasetinde bu türden iki aile baskın rol oynadı: Bunların birisi Bergama'da üslenmiş Araboğulları, diğeri güç merkezleri Manisa'da bulunan Karaosmanoğulları'ydı.

Bu ailelerin her ikisinin de İzmir merkezli geniş bir alana yayılmış ticaret ağı üzerinde ciddi bir nüfuza sahip olmalarına karşın, rekabette öne çıkma ve liman kentinin hinterlandına yayılma arayışındaki fransızlar ve diğer yabancılar, özellikle Karaosmanoğulları'yla görüşme yapıyorlardı . Bu ailenin güç kazanma sürecindeki yükselişi, 17. yüzyılda, sultana hizmet ederek başlamıştı . Kara Osman, 1690'larda BabıJ.Ii'nin asi Osmanlı askerlerinin mallarına el koymasına yardım ederek servet ve güç biriktirmişti. Onun mirasçısı Karaosmanoğlu Hacı Mustafa, atasının devlete hizmet tarzını devam ettirdi. 1739'da İzmir civarındaki eyaletlerde eşkıyalığın kökünü kazKiı ve bunun karşılığında bölgede güçlü bir idari ve askeri konum elde etti. Bazı dramatik tersliklere rağmen (Osmanlı yönetimi 1756'da Mustafa'yı idam etti ve oğlumın unvanları da kısa süre sonra geri alındı), yüzyıl ortalarında aile Manisa, İzmir ve onlara en yakın vilayetlerde üretim (en iyi toprakların çoğunu kişisel tımarları haline getirerek)112 ve vergi toplamada belirleyici konuma geldi.

Aile yalnızca İzmir pazarına ve oradan geçmek durumundaki kervanlara yönelik hububat, meyve ve diğer ürünler üretilen geniş topraklara hükmetmekle kalmadı, ayrıca İzmir kentinin yaşadığı siyasi süreçlerde de başat bir pozisyona sahip oldu. Karaosmanoğulları, bölgedeki hububat üretimi ve satışı üzerinde ciddi bir tekel oluşturmalarının yanı sıra, belki yöresel kimliklerin odağı olarak da işlev gördüler. Ailenin Osmanlı devleti ve Araboğulları gibi rakip ailelerle sürekli çatışma içinde olmasına karşın, yabancı tüccarların onlarla anlaşma dışında fazla seçeneği yoktu.

Fransız konsolosu Charles de Peyssonel büyük oranda ve bir yüzyıl önce Nicholas Orlando'nun Cennetoğlu'yla ilişkisindeki kadar büyük bir başarıyla, Karaosmanoğlu Mustafa Bey'e arka çıktı. Bununla birlikte, önceki örnekten farklı olarak Peyssonnel, Mustafa'yı, temelde koruma parası yoluyla değil, onun BabıaIi'deki gözü kulağı olarak destekledi. Karaosmanoğulları'nın rakipleri yıllar boyu onların unvanlarını ve böylece güçlerini ellerinden alma peşindeydi ve İstanbul sürekli onları konumlarından etme girişimlerinde bulunuyordu. Bu yüzden I752'de Fransız konsolosu, Mustafa'yı uyarıyordu:

Babıali, Hidayet Ağa'dan [Karaosmanoğlu Mustafa'nın damadı] gelecek yıl valilik [İzmir'in] için para aldıktan sonra, Kasaba, Kırkağaç ve özellikle de Manisa valiliklerini onun kayınpederinden alıp Çelik Paşa'ya verme kararı aldı ... Görülüyor ki hasım, Karaosmanoğulları'nı kuşatma arayışında_ ı ı 3

Mustafa'yla ilişkilerinin sorunlu tarafları olmasına rağmen, Peyssonnel yine de, kişisel çıkarı kolay erişilebilir bir kırsal alan ve katlanılabilir vergilerde (belki de elde edilmiş malikaneler aracılığıyla) olan böylesi bir kişiyi. memuriyet satın almak için harcadığı ciddi meblağları kısa sürede telafi etmek için tüccarlardan ve köylülerden zorla büyük vergiler toplama peşin· de olacak Mehmed Çelik Paşa gibi bir devlet hizmetkarına tercih ediyor· du. Bu dönemde Fransız konsolosunun Karaosmanoğlu Mustafa gibi yerel bir hükümranı destekleme yönündeki öngörüşlülüğü, Fransızlara Os· manlı ekonomisiyle bağlarında ciddi bir esneklik kazandırdı ve bölge ticaretindeki Fransız belirleyiciliğine katkıda bulundu.

Bununla birlikte, Fransızlar İzmir'in hinterlandını kendi iktisadi alan· larının bir parçası yapamadılar. Batı Avrupalıların, Karaosmanoğlu gibi yerel ileri gelenlerin egemenliği altındayken bile Batı Anadolu vilayetlerim girmelerine yardımcı olacak aracılara olan ihtiyacı devam etti. Örneğin tercüman Paraskeva, karmaşık tartışma süreçlerinde Peysonnci ile Mustafa (ayrıca Karaosmanoğulları'nın rakibi Araboğlu İsmail Ağa) arasında arabuluculuk yaptı. Aslında Fransızlar ve öteki yabancıların imparatorluk içinde daha etkili hale gelmesiyle, bu tür aracıların diğer Osmanlılar kaşısındaki ekonomik gücü giderek arttı. Bu gelişme büyük oranda kapitülasyonların ve çeşitli anlaşmaların, sadece diğer Avrupalı devletler karşısın da Osmanlının iktisadi gücünü zayıflatmakla kalmayıp imparatorluğun Hıristiyan Ermeni, Ortodoks Rum, Yahudi ve Müslüman uyrukları arasın daki nazik dengeleri altüst eden özel unsurlar da getirecek biçimde, yeni den akdedilmesinin bir sonucuydu. Batı Anadolu ticaretinde bu güçlerin yeniden tanımlanmasından en zararlı çıkanlar Yahudiler ve Müslümanlar en karlı çıkanlar ise Hıristiyan Rumlar oldu.

Ticaret ve Siyasette Osmanlı Uyrukları

Bununla birlikte, söz konusu değişim tamamen Avrupalı müdahalesinden kaynaklanmıyordu. İmparatorluğun uyum içinde bir arada var olma biçiminde etnik-dini cemaatlere bölünmesine olanak sağlayan Osmanlı millet sistemi de onların ticari çabaları için dikkate değer bir hareket alanı sağlıyordu. Eğer 17. yüzyıl İzmir'inde Yahudiler mültezimlik ve simsarlıkta, Müslümanlar bölgesel alışverişte, Ortodoks Rumlar bölgeler arası ticarette, Ermeniler de uluslararası ticarette baskın idiyseler, bu, dini, etnik ya da milli tutuculuktan değil, onlara rakipleri karşısında üstünlük sağlayan etkin uzmanlık, tesadüfi bağlantılar veya demografik rastlantılardandı.

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ve Avrupa'daki çeşitli iktisadi ve demografik eğilimler, 17. yüzyıl sonları ve 18. yüzyıl başlarında İzmir'de ve başka yerlerde, Rum cemaatinin ticari öneminin rakiplerinin aleyhine artmasına sebep olmuştu. Ticari hakimiyetleri İstanbul'dan Balkanlar'a, Anadolu'ya, İtalya'ya ve hatta Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanan, Osmanlı yetkililerine danışmanlık yapmalarından kaynaklı siyasi güçleriyle iktisadi güçlerini bütünleyen Fenerliler, Ortodoks Rumların ticaret ve endüstrideki başarılarının can damarını oluşturuyorlardı. Sakız, İzmir, Manisa ve diğer Batı Anadolu merkezlerindeki Rum unsurlar da bu ticari ve siyasi ağı kullanıyorlardı. l l "

Rum yükselişinin temelleri belki uzun vadeli iktisadi ve demografik eğilimlerde yatıyordu; ancak cemaatin öne çıkışı, davetsiz misafir Hıristiyan Avrupalıların ideolojilerinden büyük yardım gördü. Avrupa'nın yükselen güçleri, anlaşmalar ve kapitülasyonlarda, Osmanlı içindeki dindaşlarını ( Katolik, Ortodoks Rum veya Protestan olsun) korumaya yönelik özel hükümler talep ediyorlardı. Denizaşırı ülkelerden gelen bu müdahalelerin sonuçlarından birisi, Osmanlı Hıristiyanları (özellikle de Ortodoks Rumlar) üzerindeki egemenliğin, İstanbul'un hakimiyetinin adım adım gerile­mesi ve kağıt üzerinde kalması ve yabancı denetiminin daha somut biçime bürünmesiyle, gitgide iki kutuplu bir hal alınasıydı. Bu kapitülasyon rejimi altında, İzmir'de giderek daha fazla sayıda Hıristiyan Osmanlı himaye buluyordu. İkinci bir sonuç, Osmanlı Ortodoks Rumlarının, siyasi himaye için yüzlerini Avrupalılara dönmeleri ve onlardan, kendi siyasi düzenlerinin temellerinin birçoğunu tehdit eden siyasi bir literatür (bundaki en önemli kavram siyasi milliyetçilikti) öğrenmeye başlamalarıydı.

Hıristiyan Osmanlılarla yabancı tüccarlar arasında böylece kendine özgü bir ittifak tarzı ortaya çıktı. Bununla birlikte bu, iki yanı da keskin bir bıçaktı. Temelde Ortodoks Rumların, İzmir'den doğuya doğru yayılan ticari ağların denetimi peşindeki Felemenk, İngiliz ve Fransızları engellenmekle kalmayıp aynı zamanda Akdeniz ve Atlas Okyanusu dünyalarını birbirine bağlayan deniz hatlarına girmelerini sağlayan düzenlemeleri de yapınaları ironikti. Rum gemileri Atlas Okyanusu kıyısındaki tüm limanlara gidip geliyordu. Rum tüccarlar, tam bir yüzyıl önce Portekiz Yahudilerinin yaptığı gibi, Amsterdam ve Marsilya'da ticarethaneler kurdular ve Londra ve diğer yerlerde de ticarethaneler oluşturma tehdidi yarattılar. İzmir'deki İngiliz konsolosu bu tehlikenin farkındaydı ve 1804'te, tekel durumundaki ticari şirketlerin kendilerini dağıtma sürecinde olmasına karşın, İngiliz Levant Şirketi "Osmanlı uyruklarını bizim ticaretin dışında tutsun... İngiliz uyrukları ve iyi işleyen bir şirketin üyeleri olarak yabancılara verilen her adil avantajcla hakkımızın olduğunu düşünüyoruz," talebinde bulunuyordu. ı ıs

Ortodoks Rum, Hıristiyan Ermeni ve hatta Yahudi tüccarlara Avrupa'nın kapılarını, uluslararası alanda görülen serbest ticaret kavramına doğru sürükleniş açtı. Bununla birlikte bu unsurlar, sonuçta İngiliz deviyle aşık atamadı. Avrupa'daki Fransız ve Endüstri devrimlerinin ve Napolyon Savaşları'nın yol açtığı gelişmelerin İngiltere'ye büyük yardımı oldu. Ada ulusu sonuçta, sadece Osmanlı Ortodoks Rumlarıyla değil, aynı zamanda Fransızlar ve Felemenklerle denizde girdiği mücadeleleri kazandı . Tıpkı İngiltere'nin denizler üzerinde özel imtiyazlar dele etmeye çalıştığı gibi, İngiliz tüccarlar da Batı Anadolu çevrelerinde üstünlük arayışındaydılar. Bu alanda daha az etkiliydiler. Ayrıcalıklarını kıskançlıkla muhafaza eden Türk ayan kesimi, Karaosmanoğulları'nın ve diğer ileri gelenlerin meselelerini çözen Ermeni vekiller, İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerinde çok yüksek bir siyasi ve iktisadi güce sahip Ortodoks Rumlar, İzmir ve hinterlandındaki pazara hakim Yahudi simsarlar ve mesleklerinde tekel olmuş sarraflar, Frenk Sokağı sakinlerini egemenlik kurma peşindeki taşradan hala ayrı kılan kültürel ve dilsel uçurum, bölgenin üretimini yutma ve köklü değişikliklere uğratma yolundaki yabancı girişimleri ciddi biçimde engelliyordu. İngilizler ve diğer Avrupalılar, 19. yüzyılın son onyıllarına kadar Batı Anadolu ekonomisindeki konumlarını koruyan hatta daha da geliştiren Osmanlı aracılarla (Ortodoks Rumların \'anı sıra Yahudi, Ermeni ve Müslümanlar) ne boy ölçüşebildiler, ne de onları etkisiz hale getirebildiler.

19. Yüzyılın Getirdiği Yenilikler

Bununla birlikte, 19. yüzyılda bölgenin ticari ağını yönlendiren çeşitli kesimlerin nispi nüfuzları değişime uğradı. İleri gelenlerin gücü hem siyasi hem de iktisadi anlamda geriledi ve gayrimüsliın aracılar, ayanın istemeye istemeye terk ettiği konumlara yerleştiler. Bu dönüşümün temel katalizörleri, İstanbul'da girişilen reformlar, Batı Avrupa'nın hızlı endüstrileşmesi ve Batı Avrupalı güçlerin Osmanlı devletini ayakta tutmaktaki siyasi ve iktisadi çıkarının artmasıydı.

19. yüzyıl ortalarında Babıali, gelir toplamayı merkezileştirme ve standartlaştırma hamlesinin bir parçası olarak, ayanın Batı Anadolu ekonomisi ve toplum üzerindeki tekelini ciddi biçimde kırdı. 1831'de toprak üzerindeki tasarruf hakkına yönelik geleneksel sistemin parçalanması, bu yeniden merkezileşme aşamasının önünü açtı; bu süreç 1858'de toprakta Batı tipi özel mülkiyeti getiren yeni bir kanunun kabul edilmesiyle en üst noktasına ulaştı. Sultan ve danışınanları, taşra muhalefetini ezmekten büyük bir memnuniyet duymuş olmalıydı. İzmir'deki yabancı tüccar topluluğu ise bu memnuniyeti paylaşınıyordu. Karaosmanoğulları gibi yerel ileri gelenler Osmanlı otoritesini tehdit ediyor ve Osmanlı tebaası tüccarlar- la köylüler üzerinde baskı uyguluyor olabilirlerdi; ancak birçok yabancı onların sert yönetiminin, zorbaca olsa da, sakin ve uygun ticari koşullar sağladığını düşünüyordu. Bu unsurlar, II. Mahmud ve ardıllarının merkezileşme reformları sonucunda ailenin çöküşünden dolayı üzgündüler. 1880'lerde bile İngiliz tüccarlar hala eski güzel günleri yad ediyorlardı:

[Karaosman] Oğlu ailesi kuralları çiğneyenlere "Jedbourgh adaleti"* dağıttığı zaman ...hızlı ceza korkusu, anında idam olmasa bile, dönemin hırsız ve eşkıyaları üzerinde çok etkili oldu ve kişiye ve keseye karşı suçlar son derece nadirdi. Şimdi işler daha kötüye gitti ve ortalıkta dolaşan bir yabancı, kağıt üzerinde Türk hükümetinin koruması altında da olsa, silahlı olsa ve refakatçi bulundursa ve sürekli tetikte olsa iyi eder, yoksa tepelerin renkli eşkıyaları tarafından fidye için kaçınlabilir ya da kulaklarını kaybedebilir. 117

Bu pasaj, Batı Anadolu'daki sosyal ve iktisadi düzende, neredeyse tamamen hayal ürünü bir çürüme tasviri sunar. Yazar, bölgenin arazi yapısının Osmanlıların eşkıyalığın kökünü kazımalarını her zaman imkansız hale getirdiğini, Karaosmanoğulları'nın kendilerinin de eşkıyalarla flört ettiğini (devletin saptadığı gibi), yabancıların iki yüzyıldır kendilerini Osmanlı uyrukları gibi gösterdiklerini ve İzmir dışına çıkışlarında yeniçeri konımalar kiraladıklarını, Anadolu yolları ve ara yollardaki yerleşik unsurların yerine başıbozuklar geleli çok zaman olduğunu kolayca unutmaktadır.

Bu arada İngiltere'deki endüstrileşme, Batı Anadolu ile Atlas Okyanusu kıyısı arasındaki ticaretin temellerini tamamen dönüşüme uğrattı. İngiltere'nin endüstriyel sıçrayışı sadece kendi tüccarlarının Fransız, Felemenk, hatta Ortodoks Rum rakiplerini bir kenara savurmalarına yol açınakla kalmadı; bunun yanı sıra yeni buharlı makinelerin hammadde konusunda neredeyse doymaz açlıkları ve dev miktarlarda ucuz, fakat kaliteli mal üretme kapasiteleri, uluslararası ticareti yeniden şekillendirdi. İngiliz tüccarlar İzmir ve çevresinde bir yandan mamul malları için pazar ararlarken, öte yandan endüstrilerinin ve memleketlerinde giderek artan kentli nüfusun ihtiyacı olan pamuk, hububat ve diğer maddeleri topluyorlardı. Ve bölgenin potansiyelleri konusunda nasıl da ağızları sulanıyordu! Cocluan'ın 1887'deki övgüsü bunu tam olarak yansıtıyordu:

Gerçekten de Avrupa'da ya da Anadolu'da, büyük Aydın vilayeti hududları içinde yetiştirilemeyecek hiçbir bahçe ya da çiftlik ürünü olmadığı haklı olarak iddia edilebilir. Bununla birlikte bu, ürünlerin hemen yakınında hiçbir zaman aksamayan bir pazar, gelecek yılların artık ürünleri için denizden ucuz bir çıkış gibi önemli avantajlarıyla, bu İzmir yakınındaki geniş ovalar ve verimli yamaçlara, geçmiş dönemlerin batıl inançları ve zirai efsanelerinden etkilenmeyen bir bilimsel çiftçiler nesli yerleştiğinde olacaktır. l l/!

İflah olmaz boş inançlara sahip Türk köylüsünden söz eden Yazar, 19. yüzyıl sonlarının ırksal özelliklere dayalı teorilerini benimsemektedir. Kaleme aldığı eserin başka bir yerinde, kendisinin Rumların üstün tarım teknikleri geliştirmiş olduklarına inanmasına rağmen, verimli toprakla.nn tüm kapasiteyle işlenmesi için İngilizlerin gayretli ve çalışkan İskoçyalıları Anadolu'ya göçmeye teşvik etmesi gerektiğini dile getirir.I19

Batı Anadolu'nun sonınsuz geçmişi, mevcut etnik yapısı ve sakin geleceği üzerine bu tür romantik ırkçı düşünceler, bölgenin arzulanan değişime ulaşmasının güçlüğünü gösterir. Bir zorluk, doğnıdan İngiliz kolonisi olan yerlerden farklı olarak, İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğu'na, Avrupa devletlerinin iktisadi amaçlarına erişmelerini sağlayacak siyasi bir hattı rahatça dayatamamasıydı. İngiliz hükümeti, bedetlerini gerçekleştirebilmek için yerli siyasi seçkinlerle anlaşmaya varmak zorundaydı. Bunu  yapma kararlılığı, 19. yüzyılda gündeme gelen Osmanlı reformlarının neden İstanbul kadar Londra'nın da hırsarını yansıttığını açıklar. Eski iaşecilik politikasını boğan ve İzmir ve diğer Osmanlı limanlarını Avrupa ( başta İngiliz) mamullerinin etkinliğine terk eden 1838 Serbest Ticaret AntIaşması'nda ilk göze çarpan olgu bu iki kutupluluktur. İngilizlerin Osmanlı siyasi ve iktisadi altyapısını yönlendirme çabası, Kırım Savaşı sonrası 1860'lar ve 1870'lerde gerçekleştirilen ve kısmen imparatorluğun hukuk sistemini Avrupalı tüccarlar ve Osmanlı müşterileri lehine değiştiren reformlarda billurlaştı.

Bu cüretli girişimlere rağmen, İngiliz tüccarları, Batı Anadolu'yu kendi küresel ekonomik yapılarına entegre etmeye yönelik mütecaviz amaçlarına hemen ulaşamadılar. Bununla birlikte, en etkili karşı koyuşu Osmanlı devletinden ziyade Osmanlı tüccarlar sergilediler. Özellikle, gemi taşımacılığı ve finans alanında geniş nüfuza ve İstanbul'da güçlü bağlantılara sahip Ortodoks Rum ticaret adamları, Babıali'nin taşra üzerinde yeniden şekillenen otoritesinden yararlanmak üzere hemen harekete geçtiler ve yerel ileri gelenlerin merkezi yönetime boyun eğmesiyle ortaya çıkan ticari ve siyasi boşluğu doldurmaya yöneldiler. Zaten uzun süredir Manisa, Aydın ve diğer vilayet merkezlerini İzmir'e bağlayan ticari yolları denetleyen bu aracılar, kısa sürede Batı Anadolu 'da hem gelir toplamada, hem de tefecilikte hakim unsurlar haline geldiler. Aynı zamanda bölgenin yeni gelişmeye başlayan endüstriyel üretimine de yatırımlar yaptılar.

Gayrimüslimlerin Batı Anadolu'daki tefecilik ve endüstriyel faaliyete müdahalesi bazı gerilimleri tırmandırdı; bu gerilimler kısa zamanda Osmanlı toplumunun, kendilerini sadece özel bir dinin mensupları olarak değil, ayrıca dilsel, kültürel, hatta etnik olarak kendine has unsurlar olarak görerek tanımlamaya başlayan çeşitli topluluklar halinde bölünmesine yol açtı. Osmanlı devletinin İslami ideolojisi ve Osmanlı kimliğindeki dini farklılıklar her zaman bir miktar gerilim yaratmıştı. Ancak 19. yüzyıl bu ideolojik oluşuma güçlü liberal milliyetçi fikirleri kattı. 1880'lerde bu fikirler Balkanlar'da çeşitli ulus devletlerin doğuşuna yardım etti. Bununla birlikte, bu yeni ideolojinin etnik-kültürel özü, yerleşik bazı unsurları yabancı olarak tanımlayan yeni devletler yarattı ve Güneydoğu Avrupa'da yaşayan çok sayıda Müslüman, İzmir ve başka Osmanlı yerleşim birimlerine sığındı.

Bu arada, Batı Anadolu'nun idari yapısını yeniden merkezileştiren bu reformlar, aynı zamanda bölgenin tarım hayatını da dönüştürdü. Islahatlar, yeniden düzenlenen vergi sisteminin gerçek ağırlığını üzerlerinde hisseden, temelde Türk olan çok sayıda küçük toprak sahipleri yarattı. Buna karşın artık bu vergileri toplayanlar güçlü Türk ayanı değildi. Daha ziyade, oluşan vatandaşlık kuruımmun teorik anlamda eşit saydığı gayrimüslim tüccar ve sanayiciler, yeni iltizamların birçoğunu satın almışlardı. Bunun sonucunda köylüler, "devlet"e olan eski kızgınlıklarını Rum, Yahudi ve Ermeni komşularına çevirdiler ve birçoğu, ekonomik baskıyı etnik-milli temelde algılamaya başladı.

Gayrimüslim Osmanlılar yalnızca Batı Anadolu'da Osmanlı reformlarını uygulamakla yetinmediler, Avrupa endüstri ürünlerinin girişine de öncülük ettiler. İngiliz fabrikalarının ürettiği tekstil ürünlerini, özellikde de yüzyıl ortasında görülen üretim ve pazarlamadaki patlama sırasında, İzmir'in hinterlandına dağıtanlar en başta Ermeni, Ortodoks Rum ve Yahudi tüccarlardı. Batı Anadolu'daki pamuklu tekstil ürünleri dokumacılığı, bu akını canlı tutmakla birlikte, köylülerin birçoğunun geçim kapısı olan pamuk eğirme işini de öldürdü.121l Ermeni, Yahudi, ve Ortodoks Rum mültezim, banker, simsar ve sanayicilerin giderek artan sayıdaki borçlu Türk Batı Anadolu köylüsü karşısında birbirine yakınlaşması, sadece etnikınilli düşmanlıkları artırdı ve bölgenin toplumsal çözülüşünü hızlandırdı

Dünya İktisadi Düzeni İçerisinde İzmir

İzmir kenti, yeni iktisadi düzenden yararlanan başlıca Osmanlı şehriydi. Bir ticari merkez olma konumundan kaynaklanan zenginliği, kökten değişiklikler yaratan bir yeni iktisadi düzenin bozucu etkilerini örtüyordu. Aslında 19. yüzyıl sonlarında kent sadece daha b büyüyen bir metropol haline gelmedi, aynı zamanda dünyanın en tanınmış kültürel ve ticari merkezlerinden biri oldu. Şehrin Ortodoks Rum nüfusu Müslüman nüfusuyla rekabet ediyordu ve büyük Ermeni ve Yahudi mahallelerinin yanı sıra, ciddi İngiliz, Fransız, İtalyan, hatta Avusturyalı ve Amerikan göçmen toplulukları vardı.

Bu muhteşem çok kültürlülük, zarif bir toplumun ortaya çıkmasına zemin hazırladı . Çeşitli basımevlerinin çıkardığı kitaplar, dergiler ve gazetelerle İzmir yayıncılık alanında bir dünya merkezi haline geldi. Spectatour Oriental (kuruluşu 1823), Courrier de Sınyrne (1828), Journal de Smyrne (1830), Amaltiya (1830), I/Echo de /'Orient (1839), lmpartial (1840), Aurore de l'Ararat (1840), Abeille Ionien (1850), Aydın Gazetesi (1869), Devir (1873), İntibah (1874), İzmir Gazetesi (1877), Nevruz (1884) ve Hizmet  ( 1886) gibi çeşitli dillerde gazeteler çıktı. l l l Çoğunun ömrünün kısa sürmesine ve hükümetin zaman zaman sansür uygulama girişimlerinde bulunmasına karşın , bunlar kentte verimli ve yaygın bir entelektüel havanın varlığını gösteriyorlardı.

Bu gazete bolluğu, 19. yüzyıl İzmir'inin özelliklerinden biri olan çok sayıda okulun aydınlattığı, alışılmadık yoğunlukta okur yazar, tahsilli ve tartışmaya açık bir nüfusa işaret ediyordu. Okullar genellikle cemaatlerin izledikleri doğrultuya uygun bir biçimde kuruluyorlardı ve tiilen her cemaatin en az bir okulu vardı. 1830'larda ve 1840'larda çeşitli Fransız okulları ve 1878'de de bir Yahudi kız okulu açıldı. Aynı dönemde fransa Yahudileri, Doğu dünyasındaki kardeşlerini, temelde modernleştirme ve Batılılaştırmaya yönelik bir eğitim yoluyla "geliştirme" amacıyla Alliance Israclite Universelle'i devreye soktular.ı22 İzmir'deki Alliance kurumları kısa sürede, kentin Yahudi cemaatinin düşünsel ve ruhani ihtiyacını karşılamaya yönelik daha geleneksel öğrenim kurumlarıyla karşı karşıya geldi. Ermeni ve Ortodoks Rum cemaatlerini eğitmeye ve geliştirmeye çalışan benzeri okullar da aynı durumla karşılaştı. Bu tür okulların ideolojik önermelerinin istikrarı bozabileceğinden kaygılanan Osmanlı yönetimi de, kısa sürede reform yanlısı okullar açarak karşılık verdi _ ı B

İzmir'de oturanların daha eğitimli ve kentte oluşan havanın giderek daha şevk verici hale gelmesine karşın, hızla artan nüfusun ağırlığı altında zorlanan altyapı çatırdamaya başladı. Denizden bakıldığında görülen, etkili cazibesini sürdüren manzaranın ardında şehir dillere düşecek kadar pislik içindeydi ve başlıca caddeleri bile rahatsızlık verici bir biçimde, zaman zaman neredeyse geçilemeyecek darlıktaydı. İngiliz Cochran bu durumu canlı bir tarzda resmediyordu:

Ana caddeler çok canlıdır; bunlar dar olmakla birlikte, az miktarda insan, atlar, eşekler, develer, sığırlar ve arabalada bu ülkenin daha geniş yollarında olduğundan daha fazla bir şov sergiler. .. Ziyaretçi, bileklerini incitmemek için bir arabaya atlayabilir, ama on dakika sonra dayanmak zorunda kaldığı şiddetli sallantı ve sürekli boşluklara düşmekten her kemiğinin çıkmasından konınmak istiyorsa inmek için şiddetli bir istek duyar. Hanmra dönüşmeden ya da orijinal protaplazma haline dönmeden önce, sürücüye durmasını emreder ve arabadan inip bir ata, hatta eşeğe biner. .. Şimdi mutlulukla gülümser ve zorlukların üstesinden geldiğini düşler. Boş bir umut! Sonraki köşeyi döndüğünde karşısına yeşil otla yüklü bir dizi iri deve çıkar; ayrıca kömür çuvalları da vardır. Her yönde çukurlar uzanır, ayrıca pamuk balyaları, halılar veya çalı demetleri. Yol dardır; devderin yükü her iki yanlarından sarkar. Geçecek bir yol görünmemektedir. .. Yabancı, kuyruğunu kıstırıp geri döner l 24

Pasajda, böylesine renkli bir biçimde anlatılan engebeli ve bozuk yollar, deprem, salgın ve yangının yol açtığı sorunların artık kontrol altına alındığı kentteki çok hızlı büyümenin bir yansımasıydı. Bu, böylesi felaketterin artık şehrin b:ışına bela olmadığı anlamına gelmez. 1688'deki kadar büyük bir depremin bir daha yaşanmamasına karşın, 1801'de büyük bir sarsıntı oldu ve 19. yüzyıl ort:ılarında kent birkaç kez sallandı. Veba salgınları, belki kısmen 1840'ta uygulanan karantina önlemlerinin etkisiyle, giderek azaldı. 1809, 1812-15 (45.000 civarında cana ınal olduğu iddia edilir), 1826 ve 1837'de kent şiddetli salgınlar yaşadı; 125 ancak 1830'lardan sonra bir daha büyük veba salgını olmadı. Ne yazık ki bu, İzmir'in salgın hastalıklardan kurtulduğu anlamına gelmiyordu; 19. yüzyıl ortalarında kent koleranın vahşi pençesine düştü; 1831, 1849 ve 1865'te birkaç kez salgın yaşandı . Yine de bu h:ıstalık on binieric değil, binieric ölçülebilecek sayıda cana mal oldu ve şehrin nüfus olarak büyümesini fazla engellemedi.

17. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadar İzmir'in nüfusu belki 50.000 ila 120.000 arasında gitti geldi; fakat 1840 civarında hızlı bir artış gösterdi. Yüzyıl ortalarında şehir belki de 150.000 kişi barındırıyordu. 1890'da bu sayı 200.000 dolaylarına yükseldi. 1914-18 Dünya Savaşı'nın ardından nüfus neredeyse 300.000'c çıktı. Bu nüfus artışı kısmen hastalıkların kontrol altına alınmasından ve yer sarsıntılarının seyrekleşmesinden kaynaklanıyordu; ancak temel neden kesinlikle İzmir'in hinterlandından kent merkezine göçtü.

Pagos Tepesi ile deniz arasındaki dar alanda yoğunlaşan kalabalık nüfus, yangın tehlikesini artırıyordu. Yangınlar defalarca şehri tahrip etti. 1825'te iki bin ev yok oldu; 1834'te büyük bir yangın felaketi merkez çarşı ve Frenk mahallesinin büyük kısmını yerle bir etti; 1845'te Ermeni ve Frenk mahalleleri cehenneme döndü; 186 1'de Müslümanların yaşadığı birçok bölge alev alev yandı ve 1882'de yangın Müslüman ve Yahudi mahallelerini tekrar ziyaret etti . 126

Bununla birlikte, yangın tehdidi, hızla büyüyen kentin sunduğu büyük fırsatların peşinde koşan insanların göçünü duraksatmaya yetmedi. Aslında kentin mahallelerini sık sık yoklayan yıkıcı yangın felaketleri, büyük alanları yeniden gelişmeye hazırladı ve İzmir'in ekonomik ve nüfus açısından büyümesine eşlik eden modernizasyon programını hızlandırdı.127 İzmir'in 19. yüzyıl sonlarındaki fiziksel dönüşümü, Osmanlıların Amerikan, İngiliz, Fransız ve Alınan şirketlerine demiryolu, tramvay, gaz, tütün ve diğer alanlarda tekel imtiyazları vermesinden cesaret alan yabacı yatırımcılarca finanse edildi. Yapılaşma, kamusal olduğu kadar özeldi de. Girişimciler ve misyonerlerin hastaneler, demiryolu bağlantıları ve endüstri merkezleri inşa etmesinin yanı sıra, işadamları İzmir ve civarında büyük konaklar ve malikaneler de yaptırdılar.128 Buna karşın, daha önceki dönemlerin ticari ve idari yapılarından farklı olarak, bu kamu binaları, biçimsel ve işlevsel açıdan kesinlikle Batıdan esinlenmişti. Yeni binaların içinde altmış yataklı bir devlet hastanesi ( 1851), İzmir'i Aydın'a bağlayan demiryolunun başlangıç noktası olan Alsancak tren istasyonu (1858), bir tramvay hattı bile bulunan çok geniş bir rıhtım (1875) ve bir pasaport iskelesi ( 1880'ler) de vardı. 1211 Aynı zamanda servet ve imtiyazlardaki artış, önemli caddelerin genişletilmesinin finanse edilmesine, demiryollarının yapımı· na, posta ve telgraf servislerinin kurulmasına ve yeni bir kanalizasyon sis· teminin yanı sıra önce gaz, ardından da elektrikle aydınlatma şebekesinin oluşturulmasına yardımcı oldu. 1901'de, Il. Abdülhamid'in tahta çıkışının yirmi beşinci yılının onuruna, kayzerin armağanı olan heybetli bir saat kulesi yapıldı. Kule Alman Reich'ının mimari izlerini taşıyordu ve kentin giderek daha da Batılılaşmasını uygun bir biçimde sembolize ediyordu.

Bu yenilikler, etkileyici olmalarına karşın, milliyetçiliğin heterojen Os· ınanlı ülkesine sert bir biçimde soktuğu, patlamaya hazır hoşnutsuzlukları sürekli engelleyemezdi. İzmir'deki çeşitli cemaatler serpilip gelişiyorlardı; ancak imparatorluğun ipliklerini söken unsurlar da bunlardı. 1820'1erde Osmanlılar Yunanistan'ın bir kısmını Yunan milliyetçiliğine kaybetmişlerdi. 1890'larda Balkanlar dediğimiz diller, dinler ve kültürler harmanı, ateşli bir etnik milliyetçilik havası içinde bozulma yaşamış, bölgenin parçalanması gündeme gelmişti. Ermenilerle Müslümanlar arasındaki düşmanlıklar bir irin gibi birikmiş ve Doğu'da patlama noktasına varmıştı. I. Dünya Savaşı'nın başlarında Arapların birçoğu, içinde yer aldıkları devleti parçalama peşindeki güçlerin saflarına katıldı; Osmanlı Yahudilerinin bir kısmı da kısa süre sonra bu yolu tuttu. Sonuçta ve belki de kaçınılmaz olarak, milliyetçilik İzmir'in sükunetini de bozdu. Büyük Savaş'ın sıkıntıları İzmir'de cemaatler arasındaki sakin ilişkileri zorladı; şehrin büyüleyici ve canlandırıcı dünya kenti havası, savaşın etkisiyle kesin bir biçimde sona erdi.

İzmir, imparatorluğun çoğu yerinden farklı olarak, kent nüfusuna yoksul ve duygusal olarak yaralı ve şehrin göreli sakinliğini etkileyen göçmenlerin katılmasına rağmen, I. Dünya Savaşı'ndan fiilen zarar görmekten (en azından fiziksel anlamda) kurtuldu. Buna karşın savaş sonrasında o kadar şanslı değildi; Batı Anadolu'yu elde etmeye yönelik Yunan macerası ve Türklerin buna karşı ulusal bağımsızlık mücadelesine yol açan sert tepkisinin yarattığı sonraki fırtınanın tam ortasında kaldı. Bir Yunan ordusunun İtilaf Devletleri korumasında kente çıkarına yaptığı 19 19 Mayısından şehrin büyük kısmının cehenneme döndüğü 1922'ye kadar geçen üç yıllık kısa süre içinde, cemaatler arasında yaşanan vahşet, İzmir'in sosyal yapısını bir daha onarılamaz biçimde parçaladı.

Utanç verici 1922 yangını, kentteki cemaatleri ani, sert ve geri dönüIemez bir şekilde birbirinden koparan nefretler için uygun bir metafordur. Şehir halkı yangına tamamen yeni bir tarzda tepki verdi. Osmanlı İzmir'inin karakteristik özelliklerinden olan yangın felaketleri ya kazayla ya da intikam peşindeki veya dengesiz kişilerin eylemleri sonucunda çıkardı. Hıristiyan Ermeni, Ortodoks Rum, Yahudi, Müslüman veya yabancı olsun tüm İzmirliler, yangınlara karşı birlikte mücadele ederler, can ve mal kayıplarına, göründüğü kadarıyla birlikte üzülürlerdi. Hiç kimse rakiplerini ortadan kaldırmak için kasıtlı olarak suçu genellemeyi ve bir dini cemaati ya da milli topluluğu mahkum etmeyi düşünmezdi. Fakat 20. yüzyıl başlarında, aynı cemaatlerin mensupları tam da bu yapmadıklarını yaptılar. Neredeyse kimse yangını çılgın bir kişinin çıkarmış olabileceğini düşünmedi. Türk birliklerinin hızla kent üzerine yürümesinin yarattığı yaygın panik ortamında, yangının kazayla ya da bir yangın çıkarma hastasının çaktığı kibritle başlamış olmasının önemi yoktu. Önemli sayılan tek şey, bu kişinin Ermeni veya Yahudi, Rum veya Türk, Fransız veya İngiliz olup olmadığıydı. Bu tür bir kimlik tespiti yapılabilseydi, o zaman bütün bir cemaat sorumlu tutulacaktı. Kısacası bir kişinin kim olduğunun kavranması değişmişti. Bu gruplara mensup bireyler artık kendilerini bir kentin (İzmir) ya da bir bölgenin sakinleri veya bir devletin (Osmanlı İmparatorluğu) uyrukları olarak düşünmüyorlardı; onlar şimdi kendilerini, karşılıklı olarak birbirini dışlayan ve birbirlerine şiddetli bir biçimde düşman milliyederin unsurları olarak görüyorlardı.130

1922 yangını sadece 19. yüzyıl sonları İzmir'inin ayırt edici özelliği olan kozmopolitliği öldürmekle kalmadı. Aynı zamanda, İzmir kadı mahkemeleri kayıtlarını da (ki bu tür kayıtlar Osmanlı yerel, özellikle de kent tarihine yönelik temel kaynaklarımızdır) büyük oranda tahrip etti. Bu kayıp son derece üzücüdür; çünkü mahkeme kayıtları şüphesiz şehirdeki cemaat yaşamının birçok gizli kalmış yönünü gözler önüne serecekti . ı 9 1O'lar ve ı920'lerdeki gelişmeler bu ticari alan üzerinden yürüyen cemaat yaşamının özünde yatan karşılıklı etkileşimin kayıtlı izlerini de silmiş oldu.

17. yüzyıl ve onu izleyen iki yüzyılda Osmanlı İzmir'inin sakinleri, iki büyük uygarlığın, İslam ve Hıristiyan dünyalarının kesişme noktasında, temelde kanunlardan muaf bir tarzda işleyen bir liman kenti oluşnırdular. Bu yüzden kent, neredeyse bağımsız bir şehir devleti (Cenova, Venedik veya Germen Hansa kentlerinden biri gibi) tarzında işledi. Böylece İzmir Osmanlı İmparatorluğu'nu giderek Avrupa'nın geriye kalanına bağlayan ticari ve siyasi süreçlerde etkili oldu ve özel bir tarzda -ikisinin arasında bulunan bir liman kenti olarak- hem Hıristiyanlık ve İslam dünyalarını yansıtarak, hem de onları birleştirerek büyüdü.

Bununla birlikte, şehir imparatorluğa büyük oranda milliyetçilik, etnik grupçuluk, ırkçılık gibi Batılı (ve sonuçta ölümcül) fikirlerin girmesine aracı oldu. İzmir'in Batı Avrupa'yla olan ilişkisi, sonuç olarak hem kendisinin dönüşmesine hem de parçası olduğu devletin yıkılmasına yardım etti. Kısacası iktisadi ve toplumsal işleyişlerini giderek artan bir biçimde milliyetçi ve ırkçı yaklaşımlarla tarif eden Batı Avrupa, İzmir'i de kendine benzetti. Hobsbawm bu meseleyi ikna edici bir biçimde ortaya koymaktadır: " 19. yüzyıl dünya ekonomisi kozmopolit olmaktan ziyade enternasyonaldir.. . Göründüğü kadarıyla küresel ekonomide, kapitalist dünya ekonomisinin başlangıcında çok büyük role sahip, gerçekten ülke kanunlarından muaf, ülke sınırları dışına uzanan ya da farklı dünyaları birleştiren birimler için çok az boşluk ve alan olduğu görülüyordu."131 Osmanlı İzmir'i de böyle bir birimdi. Metropol kentin Türkiye Cumhuriyeti'nin bir parçası olarak ticari konumunun genişleyerek sürmesine karşın, 19. yüzyılda kozmopolitlik biçiminde yeniden şekillenen, daha önceleri onu tam olarak tanımlayan yaratıcı heterojenliğini büyük oranda kaybetmiştir. 20. yüzyılda Akdeniz'in en büyük ticari limanlarından biri olan İzmir, parçası olduğu ulus-devletin özelliklerini çok fazla yansıtan bir şehir haline gelmiştir.

Kaynak: Doğu İle Batı Arasında Osmanlı Kenti - Halep - İzmir - İstanbul - Daniel Goffman, s. 100-151

K a y n a k ç a

20 Steensgaard, Asian Trade Revolution, s. 22-59.
21 Bkz. Halil lnaleık, "lmtiyazat", Encyclopedia ofIslam, ikinci baskı, Leiden, ı960-.
22 Bkz. Daniel Goffman, "Ottoman M i l l ets i n the Early Seventeenth Century", New Pers-pectives on Turkey ı ı (1994), S. ı 35-58. inaleık da aynı noktaya güçlü bir vurgu yapar, Economic and Social History, s. 189-92.
23 BOA, Maliyeden Müdevver 6004, s. 124.
24 Bu kavramın devlet yapılanmasındaki önemi için bkz. Frederic Lane, "Economic Consequences of Organized Violence, Journal of Economic History 18 (1958), s. 410-17.
25 Bu, Osmanlı otoritesinin tümüyle kırıldı!'jı, Osmanlı meşruiyetinin çok fazla azaldı!'jını iddia etmek de!'jildir. Osmanlılar adaptasyonda ustaydılar. ı7. yüzyılda Batı Anadolu'da bu konudaki gelişmeler için bkz. Karen Barkey, Bandits andBureaucrats: the Ottoman Route to State Centralization, lthaca, NY, ı 994, özell ikle s. 189-228 (Eşkıyalar ve Devlet, İstanbul Tarih Vakfı Yurt Yayınları, ı 999)..
26 Bkz. Goffman, /zmir and the Levantine World, s. 55-64.
27 lnaleık ve Quataert, Economic and Social History, s. 226-27.
28 Bkz. Daniel Goffman, •Early Ottoman Chios: The Demise of a Commercial Center: The Mediterranean History Review (basılıyor).
29 Bu olgu ve sonuçları için bkz. Leslie Peirce, The lmperial Harem: Sovereignty and Women in the Ottoman Empire, Oxford University Press, 1994, s. 45-47.
30 Bkz. Goffman, /zmir and Levantine World, s. 70-72.
31 Baran Louis Deshayes de Courmenin, Voiage de Levant fait par le Commandement du Roy en /'annie 162 1par /e Sr. D.C., 2. baskı, Paris, 1632, s. 342.
32 Lewes Roberts, The Merchants Mappe of Commerce: wherein the Universall Manner and Matter of Trade, is Compendiously Handled, Londra, 1638, s. 118· 19.
33 Richard Lawrance'ın ticari temsileiliği ve kraleılığı konusunda bkz. Daniel Goffman, Britons in the Ottoman Empire, 1642- 1660, Seattle, WA, 1998, s. 46-51ve 187-90.
34 Joseph Pitton de Tournefort, Relation d'un vayage du Levant, Lyon, ı727, c. ll, s. 375.
35 BOA, Ecnebi Defteri 22/ı, s. ı ı0-ı ı.
36 BOA,EcnebiDefteri22/l,s. 102,n.2veı06.
37 Böyle bir izin örneği için bkz. BOA, Ecnebi Defteri, 13/ l , s. 97.
38 Bkz. Niels Steensgaard, "Consuls and Nations in the Levant from ı 570 to 1650", Seandinavion Economic History Review ı s ( ı 967), ı 3-55.
39 BOA, Ecnebi Defteri 26/ı, s. 5, n. l.
40 BOA, Ecnebi Defteri 26/ı, s. 47-48 ve 48, n . ı .
41 Takip eden olayın meydena geliş koşullarınının daha etraflıca bir tartışması için bkz. Goffman, Britons in the Ottoman Empire, 5. kısım.
42 Subtilty and Cruelty: or a true relation of Sr Sackville Crow, His Designe of seizing and possessing himse/fe of all the Estate and the English in Turky. With the Prog· resse he made, and the Meanes he used in the execution thereof, Londra, 1649, s. 6:,6 ı : Hetherington ve Zuma'dan Crow'a, 16 Haziran 1646.Böyle bir izin örneği için bkz. BOA, Ecnebi Defteri, 13/ l , s. 97.
43 Bu, Osmanlı vergi toplama kayıtlarına göre böyledir (bkz. BOA, Maliyeden Müdev· ver 14, 672). Yerel kaynaklar (hem Osmanlı hem de Batı Avrupalı) daha yüksek sayılar verir; ancak bunlar ve diğer nüfus istatistikleri konusunda ciddi bir abartma eğilimi de gösterirler. Seyyah sayısını gösteren bir liste için bkz. M. Çınar Atay, Tarih içinde /zmir, lzmir, 1978, s. 114-15.
44 Bkz. Joseph Hacker, "The lmpact of the "Sürgün-System on Jewish Society in the Ottoman Empire in the ıSth-ı7th Centuries", 4. Uluslararası Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarihi (ı 07 ı - ı 922) Kongresi'nde sunulan tebliğ, Münih, 4-8 Ağustos ı 986.
45 Bu olgu ciddi biçimde araştırılmıştır. Özellikle bkz. Avigdor Levy, der., The Jews in the Ottoman Empire, Princeton, NJ, ı994, yanı sıra Daniel Goffman, "The Quincentennial of ı 492 and Ottoman Jewish Studies", Shofar: An !nterdisciplinary Journal ofJewish Studies ı ı .4. (ı994), s. 57-67.
46 BOA, Mühimme Defteri 79, no. 4.
47 BOA, Mal iyeden Müdevver, 7266, s . ı ı .
48 BOA, Mal iyeden Müdevver, 6004, s . ı s.
49 Goffman, /zmirandtheLevantine World, s. 88.
50 BOA, Ecnebi Defteri 26, s. 18.
51 BOA, Ecnebi Defteri 26, s. 22, n. 2.
52 BOA, Ecnebi Defteri 26, s. 20, n. 2.
53 Bkz. Goffman, Britons in the Ottoman Empire, 4. kısım.
54 Sevi hakkında en etrafiı ve inandırıcı biyografi için bkz. Gersham Scholem, Sabbatai Sevi: the Mystica/ Messiah, 1626- 1676, çev. R. J. Zwi Werblowsky, Princeton, NJ, 1973.
55 Chevalier d'Arvieux, Memoires du Chevalier d'Arvieux, Envoye Extraordinaire du Ray, ete., J . B . Labat, der., Paris, 1735, c . 1, s. 10 1; Warren Lewis, Levantine Adventurer: the Travels and Missions of the Chevalier d'Arvieux, 1653- 1697, New York, NY, 1962, s. 35 içinde alıntılandığı gibi.
56 Jean Du Mont, Voyages de Mr. Du Mont, en France, en /talie, en Allemagne, a Ma/the, et en Turquie, c. l l, Lo Hoye, 1699. Yeniden baskısı için bkz. Goffmon, izmir and the Levantine World.
57 Richord Borgrave, A Relation of Sundry Vayages & Journeys made by mee, f. ı ı . Bu günlük Bodleion Librory, Rowlinson Mss, C. 799'da bulunmaktadır.
58 Necmi Ülker, "The Rise of lzmir, 1688· 1740", doktora tezi, University of Michigan, Ml, 1974 ve Barkey, Bandits and Bureaucrats, s. 189-228. Barkey tüm 17. yüzyılı devlet ile yerel direniş odakları arasında görüşmeler ve uyarlamalar dönemi olarak görür.
59 Goffman, Britons in the Ottoman Empire, ı O. kısım ve başka yerler.
60 Örnek için bkz. BOA, BADH, A.DVN, dosya 3 ı , belge 47, 29 Ağustos-9 Eylül 1660; burada yönetim, Boğaz kalelerinden biri olan Seddülbahir'den geçen her geminin, başka yerlerde ödedikleri verginin aynısını ödemeleri buyruğunu verir.
61 Londra, PRO, State Popers ı05/15ı, f. ı60.
62 BOA, BADH, A.DVN, dosya 30, belge 76. Bu önemli buyruğa dikkatimi çeken Caroline Finkel'e teşekkür ederim.
63 Evliya Çelebi Seyohatnomesi, c. IX, s. 98-99.
64 Evliya Çelebi Seyohatnamesi, c. IX, s. 99. Bu tarih, diğer belgelerle ı659 ya do doho öncesi olduğu kanıtlanan, kalenin kullanıma girdiği dönem olamaz.
65 Ü lker, "Rise of lzmir".
66 Poget Popers, falder VIII, letter 85. Bu önemli belge koleksiyonu the School of Orientol and Africon Studies kütüphanesinde bulunmaktadır. Bono bu koleksiyon hak· kında bilgi veren kütüphane görevlisi Colin Heywood'o ve onlar üzerinde çolışmomo ve alıntı yapmomo izin veren Lord Paget'ın varisierine teşekkürlerimi sunarım.
67 Paget Popers 27, falder VIII, fetter 85.
68 Faroqhi, Towns and Townsmen, çeşitli yerlerde.
69 Elena Frangakis-Syrett'in Commerce of Smyrna in the Eighteenth Century (1700-1820/de öne sürdü!)ü gibi (Atina, 1992).
70 Paget Papers, falder V, Jetter ı 53.
71 Jonathan lsrael, European Jewry in the Age of Mercantilism, 1550- 1750, Oxford, ı985.
72. BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 67.
73 Bu yaklaşım konusunda bkz. Philip D. Curtin, Crass-Cultural Trade in World History, Cambridge, ı984.
74 Paget Papers, falder V, letter 153 .
75 Yüzyılın daha önceki bölümlerinde böyle bir başvuru muhtemelen İstanbul'daki Osmanlı yönetimi üzerinden yapılırdı. 1690'1arda Ingiliz ticari temsilei böyle bir adımı gereksiz bulmuş, bunun yerine, gerçek emperyalist bir tarzda, doğrudan Londra ve Amsterdam'daki "esas" yönetimlere başvurmuş görünmektedir.
76 Paget Papers, foIder V, letter 157.
77 BOA, Ecnebi Defteri 22/ 1, s. 63.
78 Paget Papers, falder VI, letter 52.
79 Paget Papers, falder VI, letter 220.
80 Paget Papers, falder IX, letter ı 49.
81 Public Recard Office, State Popers ı 05/332, s. 4 1.
82 Bkz. Traian Staianavich, "The Conquering Balkan Orthodox Merchants", Journal af Ecanomic History 20 (ı960), s. 234-3ı 3.
83 Paget Popers 27, foIder VI, letter 56; ve BOA, Ecnebi Defteri 22/ı, s. 74, n. 2.
84 Bu meselekonusunda örneğin bkz. BOA, Mühimme Defterleri 99, s. 80, Şubat 1690 ve ı ı, Nisan ı690.
85 BOA, Ecnebi Defteri 22/ı, s. 56.
86 Bkz. Paget Popers 27, folder VI, letters 56, 52, 5ı ve 49 (bu belgeler tersinden kronolojik sıraya göre düzenlenmiştir).
87 BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 74, n. 2.
88 lzmir ve Türkiye'nin diğer yerlerindeki deprem hareketleri konusunda bkz. N.N. Ambroseys ve C. F. Finkel, The Seismicity of Turkey andAdjacent Areas: a Histarical Reviej, 1500-1800, İstanbul, 1995. Özellikle bu deprem için bkz. s. 90-93.
89 Bkz. William H. McNeil, Plagues and Peoples, Garden City, NY, 1976. Daniel Defoe, A Journal of the Plague Year, Londra 1969, hastalığın devletle toplum orasındaki ilişkileri nasıl dönüştürebileceğinin eşsiz bir anlatımı olarak durmaktadır.
90 Richard Chandler, Travels in Asio Minar, 1164-65, Edith Clay, der., Londra, 197 1, s . 223. Müslüman "kaderciliği" uzun süre şarkiyatçı bir tema olarak kalmıştır.
91 Bu depremin ve sonuçlarının en etraflı anlatımı için bkz. Ülker, "Rise of lzmir". 92 Ambraseys ve F i nkel, Seismicity.
93 Bu çalışmaya izin veren Osmanlı buyruğu için bkz. BOA, Ecnebi Defterleri 28/3, s. 20, n. ı . Bu kilise konusunda özellikle bkz. Livio Missir Reggio Mamchi di Lusignano,Epitaphierdesgrandesfamil/esLatinesdeSmyrne,c. ll:Lespierrestombo/esde /"glise française Saint-Polycorpe, Brüksel, ı 985.
94 Felemenklerin durumu için bkz. BOA, Ecnebi Defteri 22/ 1, s. 35, ı 9-29 Haziran 1688, and BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 36, 9- ı 9 Ağustos 1688.
95 Chandler,TravelsinAsiaMinor,s.2ı9.
96 Osmanlı yönetimi tütüne karşıydı ve zaman zaman tütün yetiştirilmesi ve içilmesini yasaklama girişimlerinde bulundu. Bkz. M. C. Uluçay, XVIIinci yüzydda Manisa'da Ziraat, Ticaret ve Esnaf Teşkilôtı, İstanbul, ı942, s. 42; Katib Çelebi, Balance of Truth, s. 5ı . lzmir'de tütün yetiştirilmesine karşı çıkılması konusunda bir belge için bkz. lzmir, see BOA, Mühimme Defterleri 80, n. 82.
97 Bu konuda, sosyal bir sunum yeri olarak, bkz. Ralph Hattox, Coffee and Coffeeho· uses: the Origins of a Social Severage in the Medieval Near East, Seattle, WA, 1985 (Kahve ve Kahvehane/er: Bir Toplumsal /çeceğin Yakındoğu'daki Kökenleri, lstan· bul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2. baskı, 1998).
98 Wi l l iam Cochran, Pen and Pencil in Asia Minor, Londra, 1887, s. 223.
99 Frangakis-Syrett, Commerce of Smyrna, s. 55-59.
100 Chandler, Travels in Asia Minor, s. 224.
101 Chandler, Travels in Asia M inar, s. 2 ı 9.
102 BOA, Ecnebi Defteri 22/l, s. 21.
103 Örnekler için bkz. BOA, Mühimme Defteri 99, s. ı o ı , ı 2-22 Mart 1690; ve BOA,
Ecnebi Defteri 16/4, s. 38, 9-ı 9 ?ubat 1701.
104 BOA, Ecnebi Defteri 22/l, s. 4ı, n. 1.
105 Paget Popers 27, falder VIII, letter ı 34.
106 17. yüzyıl sonlarına ait birçok örnek arasında bkz. BOA, Ecnebi Defteri 22/l , s. 20, ı 4 Eylül 1685; BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 23, Kasım 1685; ve BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 8 ı , n. ı , 2- ı 2 Temmuz 1696. Tarihçi, belki de dönüşmüş kimliklere (kolektif, şehirli, bölgesel ya da emperyal) ulaşmanın anahtarını içeren yerel mahkeme kayıtlarının yokluğunu en çok yerel iktisadi ve sosyal ilişkilerin bu alanında hisseder.
107 BOA, Ecnebi Defteri 22/l, s. 21, n. 3.
108 Bkz. Goffman, Britons in the Ottoman Empire, kısım 4-6.
109 Elbette ilk büyük rekabet olmomasına karşın. 16. yüzyıl boşlarında Osmanlı-Venedik ilişkilerinin durumu için bkz Brummett, Ottoman Seapower and Levantine Oiplomacy.
110 Aktaran Necmi Ülker, "The Emergence of lzmir os o Mediterraneon Commerciol Center for the French and English lnterests, 1689-1740", International Journal of Turkish Studies 1987, s. 20.
111 Ariel Salzmann, •An Ancien Regime Revisited: 'Privatization' and Political Eco· nomy in the Eighteenth-Century Ottoman Empire", Politics and Society 2 1, 1993, 393-423.
112 Böylesi çiftiikierin ortaya çıkışı konusunda bkz. Bruce McGrown, "The Age of the Ayans·, Economic andSocial History of the Ottoman Empire, lnaleık, der., s. 680-93.
113 Archives Nationales, Affaires etrangeres Serie sous-serie Bi, ı053, 6 Nisan ı752 Gilles Veinstein ••Ayan' de la region d'lzmir et commerce du Levant (deuxieme mc itie du XVIlle siecle)" Etudes Balkaniques 12 ( 1976), s . BO'de aktanldığı üzere.
114 Stoianovich, "Conquering Balkan Orthodox Merchants", s. 234-3 13.
115 Public Record Office, State Popers 105/129, aktaran Frangakis-Syrett, Commerce ofSmyrno,s. 113.
116 Reşat Kasaba, "Was There o Compradore Bourgeoisie in Mid-Nineteenth Century Western Anatolia?" Review l l (1988), s. 215-28.
* Jedbourgh lskoçya'da bir yerleşim birimidir. Bölgede bir haydut çetesinin yargılanmadan asılmasından kaynaklı olabilir, sanığın önce asılıp sonra yargılanması durumunda bu deyim kullanılmaya başlanmıştır. ç.n.
117 Cochran, Pen and Pencil, s. 57-58.
118 Cochran,PenandPencil,s. 211.
119 Cochran,PenandPencil.
120 Donald Quataert, Ottomon Monufocturing in the Age of the lndustriol Revolution, Cambridge, 1993.
121 Atay, /zmir, s. ı27-33.
122 Aran Rodrigues, French Jews, Turkish )ews: the Alliance lsraelite Universelle and  the Politics of Jewish Schooling in Turkey, 1860- 1925, Bloomington, IN, ı990.
123 Selim Deringil, The Protected Domains: ldeology and the Legitimation of Power in the Ottoman Empire, 1876-1909, Londra, ı993, s. 93-ı ı 1.
124 Cochran, Pen and Pencil, s. 367-68. 125 Çetin, /zmir, s. 127-128.
126 Çetin, /zmir, s. 127-32.
127 19. yüzyılda diÇ)er Osmanlı şehirlerindeki yangınlar ve kentlerin yenilenmesi üzerine bkz. Zeynep Çelik, The Remaking of İstanbul: Portrait of an Ottoman City in the Nineteenth Century, Seattle, WA, 1986 (Değişen İstanbul: 19. Yüzytfda Osmanlt Başkenti, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 2. baskı, 1998).
128 Bu yapılar, Kaya Dinçer tarafından titiz ve mükemmel bir biçimde resimlenmiştir, bkz. Daniel Goffman ve DoÇjan Kuban, Visions from a Vanishing Post: Architectu· ral Drawings from /zmir and Western Anatolia, lzmir, 1994.
129 Çetin, /zmir, s. 132-33.
130 Milliyetçiliğin ortaya çıkışı üzerine literatür son derece geniştir. Benedict Anderson, lmagined Cammunities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism, Londra, 1983, özellikle açık ve etkili bir tartışmadır.
131 E. J. Hobsbawm, Nations andNationalism since 1780: Programme, Myth, Reality, 2. baskı, Cambridge, 1992, s. 25.








No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...