Bir Osmanlı Yerleşimi: 17. Yüzyıl İzmir'i - Daniel Goffman
İzmir doğal bir jeopolitik bölgenin kalbinde yer alıyordu ve Felemenk,
İngiliz, Fransız ve Venedikli tüccarlar 17. yüzyıl başlarında Ermeni, Rum,
Yahudi ve Müslüman Osmanlı ticaret adamlarının yanısıra, yerel memurlar ve
eşkıya gruplarıyla yan yana gelerek İstanbul'un ciddi askeri ve parasal
sorunlarının yol açtığı boşluğu doldurmaya yöneldiler. Kısacası, 17. yüzyıl Batı
Anadolu'sunda, tam anlamıyla devletçi Osmanlı iktisadi ve toplumsal yapısı
içinde, Ransa Birliği'yle ya da Rönesans İtalya'sının kent devletleriyle çarpıcı
benzerlikler gösteren bir tarzda, yenilikçi bir laissez-faire'ci oyuk açıldı.
Göbeğinde İstanbul'dan ziyade İzmir'in yer aldığı ek bir ticaret ağı,
hükümetin sık ve şiddetli protestolarına rağmen hızla gelişti. Bu süreç gayet
basit bir biçimde işledi. 1610'larda ve 1620'lerde Felemenk, İngiliz, Fransız
ya da Venedikli tüccarların temsilcileri Halep, Bursa veya İskenderun'da karlı
ticari faaliyet yürütebilecekleri umudunu büyük oranda kaybederek İzmir'e ve
diğer Batı Anadolu liman kasabalarına gelmeye başladılar. Zaman zaman tekstil
ürünleri satmak ya da kuru üzüm, kuru incir, pamuk veya yün satın almak,
hububatı da hem satın alın.ak hem de kaçakçılığını yapmak üzere küçük
komisyonlar oluşturdular. Bu tür adamlar ya pazarlık ve değiş tokuş yapmak
üzere, geleneksel seyyar satıcılara çok fazla benzer bir biçimde hareket
ederek, Menderes ve Gediz Nehirlerinin vadileri boyunca maceralı yolculuklara
çıkıyor ya da işlerini, bölgeye bu süreçle eşzamanlı yerleşen Ermeni, Rum,
Yahudi ve Müslüman simsarlar üzerinden yürütüyorlardı.20 Bol kazanç doğal
olarak yeni yatırımlara ve gittikçe büyüyen, karmaşık bir örgütlenmeye yol
açtı; öyle ki 1640'larda girift bir ticaret ağı tüm Batı Anadolu eyaletlerini
birbirine bağlayarak ticari malları ve insanları bu ağın çekirdeğini oluşturan
İzmir'e sürükledi. Aslında İzmir iki ağın büyüyen bağlantı noktası olarak işlev
gördü: Birisi, Amsterdam, Londra, Marsilya ve Venedik'ten gelen konsolos ve
ticari temsilcilerin temsil ettiği, bir dalga gibi gelen Batı Avrupa ticari
canavarlarının dokunacıydı. Diğeri, bu canavarlara yiyecek toplayan, temelde
gayri Müslim Osmanlıların temsil ettiği çekirdekti: İzmir, erzak dağıtılan bir
pencere kafesi misali, malların toplandığı merkez hizmeti gördü. Buradaki temel
yenilik, toplanan malların gemilerle İstanbul'a değil, Batı Avrupa'ya
nakledilmesiydi.
Yeni Ekonomik Düzenin
Manipüle Edilmesi
Venedikli tüccar Nicholas Orlando Batı Anadolu'daki bu yeni sistemin en
maharetli mimarlarından biriydi. Önce tüccar daha sonra da Felemenk konsolosu
olarak sürdürdüğü çalışma hayatı İzmir'in yeniden canlanışının ilk onyıllarını
kapsar ve bu tür aracılada Osmanlı uyrukları ve yöneticileri arasındaki
karmaşık ilişkilerin yürütülüş biçimini sergiler. Kuramsal olarak, Orlando gibi
bir tüccar kapitülasyonların oluşturduğu ilkeler çerçevesinde hareket ederdi.
Oysa Hıristiyan Avrupa'nın bakış açısına göre böylesi bir belge bir antlaşma
olarak görülmekle birlikte, Osmanlılar için onun anlamı tamamen farklıydı.
Osmanlı yöneticileri, İslami bir devletin temsilcileri olarak, bu tür bir kağıt
parçasını bir ahidname, yani onaylı bir imtiyaz garantisi olarak
değerlendiriyorlardı. Osmanlı yönetimi Osmanlı Ortodoks Rum cemaatiyle,
Dubrovnik balyosuyla ve birçok Osmanlı uyruğu halklarla benzer anlaşmalar
imzalamış ve bu yabancıları aynı biçimde, İslam hukukuna uymayı kabul eden
tebaa taifeler veya milletler olarak formüle etmişti.
Sonuç olarak, kendini Osmanlı memurları veya uyrukları ile yasal bir
münakaşa içerisinde bulan Orlando gibi yabancı bir tüccarın izlemesi gereken
prosedürler bir Osmanlı millet mensubunun izlemesi gerekenlerle aynıydı. Kentin
kadısına bir arz sunabilir, kadı da bunu ya kendi mahkemesinde çözüme bağlar ya
da, yabancının ısrarı durumunda, şikayeti Babıali'ye iletirdi. Merkezi (İslami)
hükümet büyükelçiler ve nüfuzlu çevreler tarafından akıl verilerek çoğunlukla
etkilenir, ardından da meselenin kesin ve değiştirilemez çözümünü bildiren bir
ferman yayımlanırdı (en azından ideal biçimi buydu). Bu işleyiş tarzı sadece
Babıali'nin eyaletleri üzerindeki iktidar ve otoritesini sürdürmesine
yaramakla kalmıyor, aynı zamanda Avrupalı tüccarlara böyle -kendilerine-
yabancı bir ortamda ticari faaliyetlerini yürütmeleri için güvenilir bir
altyapı ve yüksek karlar peşindeki Avrupalı ticaret kumpanyalarına dikkate
değer bir siyasi güç sağlıyordu.
Bununla birlikte, İslam hukukunun temel ilkeleri üzerine inşa edilen bu
yapı 17. yüzyıl başlarında çökmeye başladı. Konsolos ve tüccarların İstanbul'dan
taleplerde bulunmaya devam ettiği, rüşvetçi memurlar arasında çetevari
grupların varlıklarını sürdürdüğü ve BabıSli'nin hala hükümler verdiği bir
gerçekti; ancak yönetim, kararlarını uygulama konusunda daha az etkiliydi
(eskiden de ne kadar etkili olduğu çok tartışınalıdır). İmparatorluğun bu
tökezlemesi taşradaki yetkililere daha geniş hareket alanları açtı ve Orlando
ile onun gibi başka unsurlar, BatıBununla birlikte, İslam hukukunun temel
ilkeleri üzerine inşa edilen bu yapı 17. yüzyıl başlarında çökmeye başladı.
Konsolos ve tüccarların İstanbul'dan taleplerde bulunmaya devam ettiği,
rüşvetçi memurlar arasında çetevari grupların varlıklarını sürdürdüğü ve
BabıSli'nin hala hükümler verdiği bir gerçekti; ancak yönetim, kararlarını
uygulama konusunda daha az etkiliydi (eskiden de ne kadar etkili olduğu çok
tartışınalıdır). İmparatorluğun bu tökezlemesi taşradaki yetkililere daha
geniş hareket alanları açtı ve Orlando ile onun gibi başka unsurlar, Batı
Anadolu'daki bu boşluğu dolduracak bölgesel güçleri tespit ederek ve onlarla
anlaşarak değişen manzaradan yararlandılar.
Ortaya çıkan bu yerel otoriteler arasında, ateşli silahların yaygınlaşmasından
ve merkezi yönetimin Batı Anadolu ve imparatorluğun diğer bölgelerindeki yarı
özerk mülkleri bölümleme ve dağıtma konusundaki denetiminin gevşemesinden
yararlanan "savaş lordları" da vardı. Orlando'nun belki de en dikkate
değer anlaşması, bu tür unsurlardan birisi olan ve 1620'lerde terhis edilmiş
Osmanlı askerleri ve firarilerden geniş bir grup oluşturarak Manisa civarındaki
bereketli toprakların çok büyük bir kesiminin denetimini eline geçiren
"eşkıya" Cennetoğlu'yla yaptığıydı. Felemenk büyükelçisi 1625 'te
Babıali'ye, Orlando ve İzmir'deki Felemenk tüccarların "Cennetoğlu 'nun
eşkıyalarının kendilerine zarar vermemesi için ona bir mektup ve haraç
gönderdiklerini" bildiriyordu.23 Felemenk konsolosu, Cennetoğlu'na
"koruma parası" ödemeyi kabul ederek, Osmanlı yönetimine ağır geçiş
vergileri ve fazla yük bedelleri ödemekten kurtulma ve kendisi ile yanında yer
alan unsurların İzmir'de oluşturdukları ticari örgütlenmeyi İstanbul'un
tahakkümünden uzak tutma konularında başarı kaydetti.
Daha genel anlamda ise, ayrıcalıkların böylesi bariz kötüye kullanılması
kapitülasyonların Osmanlıların düşündüğü tarzdan uzaklaşmasına ve daha ziyade
uluslarası diplomasi ve kanunlardan muaf olma (extra territoryality) anlamında
bir Avrupa tarzının ortaya çıkmasına yönelik bir eğilimi gösterir.
1630'lar ya da 1640'lara gelindiğinde Batı Anadolu, iktisadi yapı ve
nüfus açısından yeniden şekillenmişti. Dağınık duran, nispeten tek tip kasaba
ve köyler artık, Osmanlı yöneticileri ve gezgin satıcılar tarafından gelişigüzel
birbirine bağlanmaktan ziyade, hem nüfus hem de endüstri anlamında hep birlikte
İzmir'e yöneliyorlardı. Müslüman Türkler ve diğer Osmanlı uyrukları Manisa,
Aydın, Kuşadası, Çeşme ve Menemen gibi Batı Anadolu kasabalarından buraya
akıyorlardı. Daha uzak yerlerden gelen topluluklar vardı: İran İsfahan'ının yanı
sıra Halep ve Bursa'dan Ermeniler; Sakız ve diğer Ege adalarından Rumlar;
Osmanlı toprakları ile İber Yarımadası, İtalya ve diğer Hıristiyan bölgelerden
Yahudiler; Felemenkler, İngilizler, Fransızlar, Venedikliler. Bunların hepsi,
göreli özerkliğinden ve yeni oluşan zenginliğinden yararlanmak üzere İzmir'e
üşüştüler.
Sakız da, İzmir'in yükselişiyle zenginlikleri kısıtlanan çok sayıdaki
bölgesel merkezden birisiydi. Anadolu kıyısı açıklarında, tam İzmir Körfezi'nin
karşısında yer alan bu ada liman kasabası, 16. yüzyılın büyük kısmında,
Hıristiyan ve Müslüman dünyalarının bağlantı noktası olarak hizmet görmüştü. 1566'da
Osmanlılarca fethedilene kadar bir Cenevizli asilzade ailesinin yönetimi
altındaydı. Ada sadece bir miktar ipek üretmekle ve sakız üretiminde tekel
olmakla kalmıyor, aynı zamanda Anadolu topraklarında yetiştirilen meyve ve
hububatın Batı Akdeniz dünyasına ulaştırılmasında bir kanal işlevi görüyordu.26
En önemlisi, Anadolu'yu geçen çok sayıda İran ipek kervanının yolu Anadolu
liman kasabası Çeşme üzerinden Sakız'a ulaşıyor ve orada Avrupalı gemilerine
yükleniyordu.27 Osmanlı yönetimi altında medeniyetlerin buluşma noktası
konumunu kaybeden Sakız, bir nakliye merkezi olarak önemini büyük oranda
yitirdi. Artık gemiler İzmir'de ve diğer anakara limanlarında daha verimli ve
ucuz yükleme boşaltma yapabiliyorlardı.
Yine de adanın fatihleri buranın itibarını sürdürme arayışındaydılar. Bu
strateji, İstanbul'un tüm potansiyel rakiplerinin önünü kesme yönündeki Osmanlı
siyasetine uygundu. Sakız'ın malların aktığı bir kanal olarak tarihten gelen
rolünü sürdürme teşebbüsü, hükümetin muhafazakarlık anlayışını yansıtması
açısından önemlidir. Bununla birlikte Osmanlılar bu girişimlerinde başarısız
oldular. Bunun nedeni sadece Sakız'ın artık İslam ve Hıristiyan dünyaları
arasında bir köprü (en azından iktisadi anlamda) olmaması değildi; ayrıca
tüccarlar de şimdi adayı gözden çıkarabilecek durumdaydılar ve öyle de
yaptılar. Sonuç olarak, aksi yöndeki açık Osmanlı çabalarına karşın, 211 fethedilmesinden
sonraki elli yıl içinde, konsoloslar ve adanın başlıca Rum tüccarları anakaraya
taşındılar ve Sakız kasabasındaki tüccarlar neredeyse tamamen kendi
çevrelerindeki üretime (özellikle sakız ve daha kaba ipek) bel bağlamak zorunda
kaldılar.
İzmir'in gelişmesi, Manisa ve diğer Batı Anadolu kent ve kasabalarının
iktisadi ve ticari işleyişini de değiştirmişti. Örneğin Manisa, hem Gediz Nehri
hem de Sipil Dağı'na bitişik cömert bir vadide yer alır. Nehir kasabaya geniş
pazarlara ulaşma imkanı bahşederken, dağlar da hem onu koruyor hem de Türkmen
hayvan yetiştiricilerinden et, deri ve halı gibi ürünler elde etmesini
sağlıyordu. Ek olarak, Osmanlı yönetiminin ilk yüzyıllarında Manisa, Osmanlı
şehzadeleri için (içlerinde Fatih Sultan Mehmed ve Kanuni Sultan Süleyman da
vardı) eğitim yeri hizmeti görmüştü.29 Kısacası devlet, imparatorluğun
Ortabatı Anadolu'daki idari ve iktisadi merkezi olarak İzmir'i ya da diğer
kasabaları değil Manisa'yı seçmişti.
Bununla birlikte, 17. yüzyıl başlarında Manisa, imparatorluğun etkinlik
kaybının ve Batı Avrupa'nın artan isteklerinin sonuçlarından olumsuz etkilenme
konusunda Sakız'dan geri kalmadı. Cennetoğlu gibi eşkıyalar kasabanın etrafını
saran geçilmez dağlarda barınıyorlardı ve yerel ekonomiye hakimdiler; Orlando
gibi ticaret adamları bu ve diğer unsurlada iş yapıyorlar, bölgenin yün, deri
ve başka ürünlerini İzmir'e ve anlaşıldığı kadarıyla buradaki limanda sürekli
bulunan Felemenk, İngiliz ve Fransız gemilerine yönlendiriyorlardı. Manisa'nın
deri işleyicileri, tekstil üreticileri ve diğer iş kollarındaki çalışanları,
işlerin bozulmasından, kıtlıklardan ve fiyatlardaki dramatik artışlardan
şikayetçiydiler ve merkezi yetkililer durumu kontrol altına alına
arayışındaydılar.30 Yine de bu yeni eğilimler varlığını sürdürdü. 1630'larda
kent, İzmir'in açtığı ticari çukura yuvarlandı ve endüstrisinin çoğu, ticari
açıdan duyarlı Rum ve Yahudi nüfusu gibi, bu liman kentine taşındı.
Yeni bir Frenk Mahallesinin Yaratılması
Bu toplu ticaret ve endüstri transferi İzmir'in topografyasını, nüfus yapısını
ve ruhunu değiştirdi; çünkü büyük sayılarda hem gayri Müslim Osmanlı hem de
yabancı buraya yerleşti . 1600 civarında talibini burada arayan sadece birkaç
Avrupalı varken, otuz yıl sonra Batı'dan gelen turistler kenti Doğu Akdeniz
turlarının sürekli bir parçası haline getirdiler ve Venedik, Marsilya, Londra
ve Amsterdam'daki tüccarlar gözü pek, genç temsilcilerini düzenli olarak bu
liman kentine gönderdiler. Avrupalı seyahat literatürü bu popülerleşme olgusuna
ışık tutuyordu. 1620'lerden önce İzmir'in adı pek fazla duyulmuyordu. Daha
sonra hiçbir turist ya da ticari temsilci onu çarpıcı bir biçimde tasvir
etmekten geri durmadı. Örneğin 1621'de, Fransa Kralı'nın bir temsilcisi olan,
Courmenin Baronu Louis Deshayes şunları söylüyordu:
Bugün İzmir, Ermenilerin Halep yerine buraya getirdikleri yün, balmumu,
pamuk ve ipek üzerine yoğun bir ticarete sahiptir. Çok vergi ödemedikleri için
Ermeniler açısından buraya gelmek daha avantajlıdır. Burada büyük bir serbestlik
içinde yaşayan çeşitli tüccarlar vardır; Fransızlar Venediklilerden, İngilizlerden
veya Felemenklerden daha çoktur.
İzmir'e ciddi tüccarlar da gelmeye başladı. 1638'de, önde gelen Londralı
tüccar Roberts, dünyadaki ticaret merkezlerinin olumlu ve olumsuz taraflarım
tamşan hacimli kitabında, şevkle şöyle anlatıyordu:
Bu limanın ticaretindeki en önemli unsur, bizim tahıl ektiğimiz gibi
ekilen ve komşu ovalarda yılda tahminen 20.000 kemal dolayında yetiştirilip bir
miktarı İngiltere, fransa, Felemenk ve İtalya'ya yollanan pamuknır. Ayrıca
mazı, anason, deri, balmumu, grogren ipliği, müselles, halı, grogren, tiftik,
şark kumaşı ve bazı meyve ve şifalı otlar da bol bulunur.
Yazar, İzmir'in zengin ve farklı hinterlandı hakkındaki bilgileri, henüz
yanın yüzyıl önce kurulmuş ve 161O'larda kasabada bir İngiliz ticari işletmesi
açmış olan İngiliz Levant Şirketi'nin temsilcilerinden almıştı. Aslında
Roberts'ın kendisi de bu şirketin bir mensubuydu ve bu dinamik merkez ve
civarında iş yapan Richard Lawrence ve benzerleri gibi kendi adamlarından
gelen komisyonlada servetini büyütmüştü.
İzmir'i Batı Avrupa'da
ünlendiren sadece ticaret de değildi. Onun bir sınır bölgesine benzer havası
bir fırsat ve incelik ortamı doğuruyor ve birçok ülkenin hırslarını üzerine
çekiyordu. Fransız gezgini Tournefort'un işaret ettiği gibi:
Bu caddedeyken kendimizi Hıristiyan aleminde gibi hissediyoruz; insanlar
burada İtalyanca, Fransızca, İngilizce ya da Felemenkçeden başka dil konuşmuyorlar.
Birbirlerine saygılarını sunmak isteyen herkes şapkasını çıkarıyor. Ortalıkta
Kapuçinler, Cizvitler, Rekoleder görülüyor... Kiliselerde hep birlikte dini
şarkılar söylüyorlar; hiçbir sorunla karşılaşmadan ilahiler söylüyorlar, vaaz
veriyorlar ve dini hizmet sunuyorlar. Fakat buna karşın Muhamınct dininden
olanları pek umursamazlar, çünkü meyhaneler gece gündüz, her saat açık.34
Yukarıdaki pasaj, bu olağanüstü medeni kentte bile, dönemin büyük dini
ayrılıklarının tamamen ortadan kalkmarlığını göstermektedir. Aslında Osmanlı
yönetimi çok daha sonraları ( 1699'da) yabancılardan, görünüşte Frenk
Sokağı'nda gezinen "sarhoş, eli silahlı, çok sayıda" Osmanlı denizcisinin
Hıristiyan müminlere eziyet ve evlerini tahrip ettikleri yolunda şikayetler
aldı.35 Bununla birlikte, İzmir rıhtımının arkasından dolaşan Frenk Sokağı'nda
İngilizler, Fransızlar, Venedikliler ve Osmanlılar serbestçe sohbet ediyor,
Anglikanlar, Kalvinistler, Katolikler, Sefarad Yahudileri, Müslüman Türkler,
Ortodoks Rumlar ve Ermeniler neredeyse omuz omuza ibadetlerini yapıyor, hatta
birlikte eğleniyorlardı. Babıali, sadece yabancı dindarlara yönelik taeizi sert
bir biçimde mahkum etmekle kalmadı, Felemenk ticari temsilcilere,
Yenimahalle'deki yanmış kiliseleri 1696'da yeniden yapılana kadar, kendi
evlerinde Kutsal Kitap okuma izni de verdi.
1650'lerde ve 1660'larda Müslümanlar, kentin altmış ya da yetmiş bin
kişilik nüfusunun hala en büyük kısmını oluşturuyorlardı. Bununla birlikte, ucu
ucuna bir çoğunluğa sahiptiler ve yabancı Hıristiyanların, Ermenilerin,
Rumların ve Yahudilerin yoğunlaştığı ve hakim olduğu denize bitişik çekirdek
ticari bölgenin uzağında toplanmışlardı . 16 10'larda ve 1620'lerde çeşitli
kiliselerin yeniden inşası, yabancı topluluğunun yalnızca zenginliğini değil,
yaşadıkları dar bölgeyi nasıl etkin bir biçimde kullandıklarını da
gösteriyordu. Frenklerin St. George Kilisesi, St. Polycarpe Kilisesi ve bu tür
başka kutsal Hıristiyan yapılarım genişletmek ve yeniden inşa etmek üzere izin koparması
(Osmanlı kanunlarının böylesi çalışmaları yasaklamasına rağmen), ayrıca, aklı
başka yerlerde, belki de ihmalkar Osmanlı yönetiminin bu pervasızca büyüyen
kasabaya yönelik dikkatinin ne kadar az olduğunu da anlatır.
Cemaatler Arası
Çatışma
Osmanlıların, dini açıdan farklılıklar içeren bir toplumu organize etmek
üzere getirdikleri millet sisteminin Hıristiyanlara ve Yahudilere belli bir
özerklik vermesi gibi, bu sistemin bir uzantısı olan kapitülasyon rejimi de
İzmir ve imparatorluğun diğer bölgelerindeki yabancılara yasal ve dini
meselelerde dikkate değer bir serbestlik sağladı. Ticari şirketler ve hükümetler
bu düzenlemeleri, kendilerini ve tüccarlarını diğer devletler ve cemaatlerle çıkabilecek
sorunlardan ve birbirlerine karşı rekabetten korumak için yasal yapılanmalar
kurmak üzere kullandılar. İzmir'deki Felemenk, İngiliz, Fransız ve Venedik
konsoloslarının görevleri yöneticilik yapmanın ötesine geçti (Halep, İstanbul ve
başka yerlerdeki meslektaşları gibi). Onlar tarihçilerin sık sık öne sürdüğü
gibi, zamanlarının çoğunu avanialara ve diğer Osmanlı "tacizlere"
karşı yurttaşlarını korumak ve bu tür olayları protesto etmekle de
geçirmiyorlardı. Asimda temsilcilerin en çok vaktini alan ve önemli sorumluluk,
büyükelçilik ve konsolosluk zabıtlarının defalarca kanıtladığı üzere,
yürüttükleri işlerin imtiyaz düzenlemelerine uygunluğunu sağlamaktı.
İzmir'de bunu yapmanın özellikle zor olduğu ortaya çıkmıştı. Bölgenin
doğasında var olan karışıklık, gözü doymaz tüccarlada haris memurlar arasında
hiddetli tartışmalara neden oldu. Zaman zaman bir kadı ya da bir yeniçeri ile
bir konsolos arasında, yetki veya hukuk konusunda gerilim yaşanıyordu. Bazen
Osmanlı gümrük görevlileriyle (genellikle ya Yahudi ya da Ermeni oluyorlardı ve
iltizamlarından olabildiğince çok sikke toplama peşindeydiler) yabancı ticari
temsilciler (bu tür durumlardan sakınmak için sürekli taviz veriyorlardı)
arasında çatışmalar patlak veriyordu. Diğer zamanlarda, ticaret yapan rakip
uluslar mal ve pazar için rekabet ediyorlardı. Özellikle İngilizler ve
Fransızlar karşılıklı suçlamada bulunma konusunda uzmanlaşmış görünüyorlardı.
Buna karşın Felemenk, Venedikli, Yahudi, Ermeni ve Müslüman tüccarlar da,
kendileri dışındakilerin zararı pahasına, servet ve denetim elde etmek üzere
yüklendikçe yükleniyorlardı. Bununla birlikte en gürültülü tartışmalar, kendi
içlerinde komisyon ve itibar savaşı veren aynı ulustan rakipler arasında
cereyan ediyordu.
Bu kavgalara sık sık, onları kontrol altına almak için gönderilen birçok
memur da karışıyordu. Özellikle Fransızlar idari karışıklıktan dertliydiler.38
Kronik sıkıntılar Marsilyalı tüccarların konsoloslukları satmasına neden oldu;
ve bu da İzmir, Halep ve diğer yerlerde daha baskıcı yönetimlere yol açtı. 1626'dan
16 5 ı 'e kadar Fransızların İzmir konsolosu olarak görev yapan Jean Dupuy, bu
gücü kötüye kullanmaya örnek teşkil ediyordu. Dupuy sık sık kendi
yurttaşlarıyla çekişmeye giriyordu ve kavgalarından bir kısmı Osmanlı mahkemelerine
girmişti. Örneğin 1636'da bir Fransız tüccarı, hakkında çeşitli suçlamalarda
bulunarak Osmanlı görevlilerine şikayet etti.39 Diğer vukuatları da, 1649'da
keyfi bir davranışla
İzmir'den ihraç edilen Fransız malları üzerine yüzde ikilik vergi
uygulamasında olduğu gibi, sırf parasal meselelerle ilgiliydi.40
İzmir'deki İngiliz cemaatinin işleyişi de pek farklı değildi. 1640'1arda
cemaat, rakip İngiliz tüccarlar arasındaki bir dizi çekişmenin yarattığı,
kentin caddelerine yayılan bir karmaşaya sürüklendi. Mücadele, büyük oranda, o
zamanlar Britanya'da patlak veren iç savaşın bir yansımasıydı. Yine de yerel
koşullar ve kişisel düşmanlıklar, iç siyasi ve dini düşmanlıklarla birleşerek,
İzmir'de zaten körüleşen durumu daha da keskinleştirdi.411646 yazında çekişme
tüm kenti sardı; 16 Haziran'da, kuşatma altındaki umutsuz kralı I. Charles
adına "asi" tüccarları (parlamento yanlıları) yakalamaya ve
mülklerine el koymaya çalışan bir İngiliz, İstanbul'daki büyükelçisine şunları
bildiriyordu:
Bu sabah kadının oğlu, naibi ve önemli yetkililer geldi. Ama bizim
beklemeden kadının evinde ve tüm şehirde ne bulursak el koyma planımız duyuldu;
saat 7'de oğlu geldi ve konsolosun evine girdi ve tüm depoları açtırdı. Biz
onun evine varmadan tüm şehir ayaklandı, Yahudiler tarafından kışkırtıldı,
sokaklarda şehrin işinin biteceği ilan edildi, ticaretin kaybedileceği, bu
yüzden konsolosun kapısı önüne şehrin it kopuğu doluştu. Sokaklar onlarla
doluydu. Öte yandan, daha acımasız bir düşman daha kötü şeylerin tehdidini
taşıyordu. Altın Lyon efendisi konsolosun evine 40 adam yolladı, ya parasını ya
da mallarını alacağına yemin etti ya da şehri toz duman edecekti.
Bu Yukarıda aktarılan
alıntı, Yahudileri İngiliz büyükelçisinin asilerin mal larına cl koyma
girişimini engelleyen baş unsur olarak tarif etmektedir. Bu, kuşkusuz, kısmen
bu inanca yönelik derin antipatiden kaynaklanmaktadır. Ancak meselenin bir de
başka yönü vardır: 17. yüzyıl başlarında İzmir'deki Yahudi cemaati muhtemelen
yabancı müdahalecilerin ticari anlamda en önemli Osmanlı rakipleriydi . 1590'larda
büyük olasılıkla İzmir'de hiç Yahudi yaşamadığı, 1605'e kadar resmi bir Yahudi
cemaatinin oluşturulmadığı (en azından on yetişkin erkek nüfus gerektiriyordu)
dikkate alındığında, bu durum şaşırtıcıdır. 1605'ten itibaren cemaat hızla büyümüş,
1660'a kadar kentin Cemaat-i Gebran ve Liman-ı İzmir olarak bilinen merkez ve
güney mahallelerine bin veya iki bin Yahudi yerleşmişti.kavganın göbeğinde
keskin İngiliz karşıtlar arasındaki sert çatışma yer alsa da, tüm kent
-memurlar, ticari temsilciler, simsarlar, hamallar, mcylıancciler, tercümanlar
ve dükld.ncılar- ve çok sayıda yabancı ziyaretçi de bu karmaşanın parçası
oldular.
Böylesi olayların, yalnızca kentin özerkliğinin artmasına değil,
İngilizlerin İzmir'in ticaretindeki yönlendiriciliğinin güçlenmesine de yol
açması bir paradoks gibi görünmektedir. Osmanlıların gelişmelere tepki vermekte sürekli etkisiz kalması merkezi yönetimin otoritesini zayıflattı ve seçkinleri,
yerel yöneticileri, konsolosları, eşkıyaları ve başkalarını, şehrin ve bölgenin
kontrolünü ele geçirmeye talip olma doğrultusunda cesaretlendirdi. Frenk
Sokağı'nın denize yakınlığı, İngiliz gemilerinin koruması (İngiliz konsolosunun
ikametgahının tam kapısındaki kırk denizci ile canlı bir biçimde kanıtlanan) ve
"kenti ezip geçme" (ve sonra, limana giren bir İngiliz gemisinin
hiçbir sorun yaşamadan top ateşi açma) tehdidinin gerçekliği, İngilizlerin
kendi deniz güçlerine güvenlerini artırdı ve İzmir'deki diğer unsurları,
Osmanlı devletinin onları yabancı saldırılardan koruma kapasitesi konusunda
kuşkuya sürükledi. Birtakım İngiliz "asiler"in İzmir'in kendine özgü
koşullarını, kendi büyükelçilerini ve İngiliz-Osmanlı yetkililerinin onlara
karşı ortaklıklarını alt etmede başarıyla kullanmaları, bu unsurların
kendilerine ve kente olan güvenlerini olağanüstü artırdı. Sert çatışma içinde
iyice öğrendikleri tarzlar ve stratejiler, daha sonra Batı Anadolu'daki ticari
ve siyasi rakiplerine karşı mücadelelerinde onlara yardımcı oldu.
Yukarıda aktarılan alıntı, Yahudileri İngiliz büyükelçisinin asilerin
mal larına cl koyma girişimini engelleyen baş unsur olarak tarif etmektedir.
Bu, kuşkusuz, kısmen bu inanca yönelik derin antipatiden kaynaklanmaktadır.
Ancak meselenin bir de başka yönü vardır: 17. yüzyıl başlarında İzmir'deki
Yahudi cemaati muhtemelen yabancı müdahalecilerin ticari anlamda en önemli
Osmanlı rakipleriydi . 1590'larda büyük olasılıkla İzmir'de hiç Yahudi
yaşamadığı, 1605'e kadar resmi bir Yahudi cemaatinin oluşturulmadığı (en
azından on yetişkin erkek nüfus gerektiriyordu) dikkate alındığında, bu durum
şaşırtıcıdır. 1605'ten itibaren cemaat hızla büyümüş, 1660'a kadar kentin
Cemaat-i Gebran ve Liman-ı İzmir olarak bilinen merkez ve güney
mahallelerine bin veya iki bin Yahudi yerleşmişti.
İmparatorlukta
yaşayan ve son zamanlarda göç etmiş olan Yahudilerin sayısının büyüklüğü göz
önüne alındığında, İzmir'i keşfetmelerinin bu kadar uzun süre alması şaşırtıcı
görünmektedir. Belirli sayıda Osmanlı Yahudisi (bunlar, Bizans'la
bağlantılarından ötürü, genel olarak Romanyotlar olarak bilinirlerdi) baştan
itibaren imparatorluk toprakları boyunca dağınık bir biçimde yerleşmişlerdi.
Buna karşın II. Mehmed, onların çoğunu, kenti 1453'te fethetmesinin ardından
İstanbul'a taşınmaya zorladı; böylece İzmir ve diğer Anadolu ve Balkan
kasabaları Yahudi nüfusunu kaybetti.44 Bunun peşinden, Germen topraklarında
yaşayan Yahudiler palazlanmakta olan imparatorluğa göç ederek Romanyot Yahudilerle,
hem de bu cemaatin yapısını incelikle değiştirerek birleştiler. Bunu başka
göçler izledi. 1492'de İspanya'dan, hemen peşinden Portekiz'den tüm Yahudilerin
sürülmesinin ardından, Sefarad Yahudileri ve onların Marrano akranları
İstanbul'daki küçük Yahudi cemaatine sel gibi aktılar ve Selanik, Sated ve
başka yerlerde yeni cemaatler kurulmasına yardımcı oldular.
Bu cemaatler geliştiler. 16 . yüzyıldaki meşhur enerjik döneminde Osmanlı
yayılına ve gelişme dalgasına binerek sürüklendiler. Bununla birlikte, görüntü
hiçbirinin İzmir'e yerleşmediği yönündedir. Tam diğer Osmanlı ticaret ve
endüstri merkezlerinin gelişme kaydettiği sırada, İzmir'in varlığıyla yokluğu
bile belli değildi. Osmanlı Yahudileri İzmir'e, ancak yerleştikleri diğer
merkezler sarsıntı geçirdiği zaman yöneldiler.
Yahudilerin İspanya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na taşınması, göç hareketlerinin
klasik "itme-çekme" unsurlarının sonucuydu. "İtme" dini temelli
zulüm ve kovmadan, "çekme" ise kısmen Osmanlı merhameti, kısmen de
başka göç edecek yer olmamasından kaynaklanıyordu. Yahudilerin İzmir'e
yerleşmesinin nedenleri ise daha farklıydı. Burada "itme"yi oluşturan
temel unsur imparatorluğun ana merkezlerinde tekstil üretiminin zayıflığıydı.
Batıdan gelen Yahudi göç dalgası, bu endüstri dalını 16. yüzyılda Selanik,
Sated, Manisa ve başka yerlerde modernleştirilmesine yardımcı olmuştu. Bununla
birlikte, 17. yüzyılda hammadde fiyatlarında görülen yükseliş, Osmanlının mali
krizi (özellikle, giysileri Selanik üretimi kumaştan yapılan yeniçerileri etkiledi) ve İngiliz, Felemenk
ve Fransız mal temin edicilerin sert rekabeti, Osmanlı tekstil endüstrisini
tamamen bunalıma soktu. Bu süreçten etkilenenler arasında bir yüzyıl önce
imparatorluğa yerleşmiş binlerce Yahudi de vardı. Olanakların kısıtlı hale
gelmesi onların bir kısmını alternatifler aramaya yöneltti ve bu alternatifleri
de İzmir'in gürbüz ekonomisinde buldular.
Osmanlı İmparatorluğu iktisadi anlamda tekstil endüstrisine bağımlıydı
ve, aynen İzmir'in büyümesine muhalefet ettiği gibi, Yahudi üreticilerin bu
hareketine karşı çıktı. İstanbul daha 1610'da "Selanik'te yeniçerilerin
kumaşlarını üreten bazı Yahudilerin İzmir'e taşınmış olması"ndan şikayetçiydi
ve bunların geri dönmesini emretti; ancak bu buyruk bir işe yaramadı.'16 Yedi
yıl sonra, Yahudilerin Manisa'dan İzmir'e taşınmasına itiraz eden benzer bir
emir daha yayımlandı.47 Burada, imparatorluk dahilindeki oluşumlara devlet
katkısının dikkate değer bir tersine çevrilişi söz konusudur. Aynı İstanbul ve
Halep'in 15 . ve 16 . yüzyıllarda kaydettiği gelişmenin kısmen yönetimin
desteğinin bir sonucu olması gibi, 16. yüzyıl Yahudi merkezleri de Osmanlının
teşvik etmesiyle sıçrama yapmıştı. Bir yüzyıl sonra ise tersine, İzmir, Osmanlı
muhalefetine rağmen ortaya çıktı ve kentin Yahudi cemaati de Babıali'nin aksi
yöndeki diretmesine karşın büyüdü.
Aynı dönemdeki Hıristiyan Ermeni, Ortodoks Rum ve Müslüman Türklerin
yerleşiminden daha geri kalmayan biçimde, İzmir'deki Yahudi yerleşimi hem
ticari hem de idari kalıplardaki değişiklikleri yansıtır. Yeni gelenler cemaat
özerkliklerini korumaya çalışmalarına, hatta sinagoglar ve dini örgütlenmeler kurmalarına (aynen bir yüzyıl önce İstanbul ve Selanik'te
olduğu gibi) rağmen, tekstil üretimini bir yana bıraktılar. Büyük oranda
İngiliz ve diğer Batılı tüccarların getirdiği kumaşların daha ucuz ve kaliteli
olmasından dolayı, 16. yüzyıl Osmanlı toplumunun bir parçası olmayı sağlayan bu
iş kolu, basit bir deyişle artık yaşayabilir durumda değildi. Bunun yerine çoğu
yerleşimci kendisini ticaretle ilişkilendirdi (ironik bir biçimde, onları
tekstil endüstrisinin dışına atan aynı uluslarla işbirliği yaparak) . İzmir'de,
Frenk Sokağı boyunca yayılan konsolosluk, ev ve dükkanların sahiplerinin,
hizmetçi, simsar, sarraf, komisyoncu ve tercüman talepleri vardı. Her Osmanlı etnik-dini
grubundan unsurlar, 1620'1erde Venedik konsolosunun ikinci terelimanı olarak
çalışan Aaron Levi gibi Yahudiler de içinde olmak üzere, bu pozisyonları
doldurmaya koştular.
16. yüzyılda göçmen Yahudiler sadece tekstil endüstrisinde değil, aynı
zamanda tahsildar olarak da işler buldular. Yönetim İzmir'in büyüdüğünün
farkına varıp kentin ticari işleyişini düzenlemeye başlayınca, böylesi
yöneticiler doğal olarak yeni kentte de benzer görevler elde etmeye
koyuldular. Gerçekten de, 1610 ile 1650 arasında İzmir'de gümrük vergisi
toplayan görevlilerin fiilen tümü Yahudiydi49 ve Felemenk, İngiliz, Fransız ve
Venedikli tüccarlar kendilerini, genellikle, bu görevlilerin dindaşlarını
çevrelerine toplamak zorunda hissediyorlardı.
Bu döneme ait Osmanlı beratları bu baskın özelliği yansıtırlar. Örneğin
1638'de, "bazı kişiler", Antalya'daki Fransız tüccarlardan, İzhak
adlı bir Yahudinin tercümanlık görevinden alınmasını talep ettiler. Buna karşın
İzmir'in Fransızları bu baskıya direndiler ve bu şahsın görevinin başında
olduğunu teyit eden bir tezkere çıkarttılar.SO İki yıl sonra Fransız büyükelçisi,
Avraham veled·i Yusuf isimli bir Yahudinin İzmir Fransız konsolosluğuna
tercüman olarak tayini için imparatorluk divanı önünde gayretli bir mücadele
sergiledi.SI Fransızları Osmanlı Yahudilerinin koruyucusu olmaya soyunduran şey
elbetteki şefkat değildi. Aslında Fransızlar, yaklaşık üç yüzyıl önce,
ülkelerindeki tüm Yahudileri kovmuşlardı ve Yahudi inancına yönelik dillere
destan düşmanlıklarını sürdürüyorlardı. Buna karşın Osmanlı dünyasında bu tür
atamalar gerekliydi; çünkü Yahudiler, gümrük ve diğer Osmanlı memuriyetlerinde
hizmet veren dindaşları aracılığıyla Fransızların emniyetini sağlıyorlardı.
Ayrıca Fransızları ve diğer yabancıları, onları kafa karıştırıcı ve göz
korkutucu Osmanlı mahkeme sisteminin içine sürükleyebilecek davalardan da
koruyorlardı. Tam Fransız büyükelçisinin kendi konsolusunun Yahudi tercümanını
savunduğu sırada, Rab adındaki bir başka Yahudinin aynı konsolosa karşı İzmir
kadısı önünde görülen bir dava açması belki de bir tesadüf değildi.52
Bu olaydan, tüm sorunların cemaatler arası bir özellik taşıdığı sonucu
çıkarılmamalıdır. İzmir'de meydana gelen en sert çatışmaların bir kısmında
kendi yurttaşlarına karşı mücadele eden İngilizlerin ve Fransızların yer alması
gibi, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar ve Müslümanlar da sık sık kendi içlerinde
birbirleriyle çatışmaya girmişlerdi (genellikle yabancılada ittitak yaparak).
Bu yüzden 1630'ların sonlarında iki İngiliz, birbirlerine karşı Yahudi cemaati
mensuplarının yardımını istemişlerdi. 1639'da cemaat özerkliğinde ciddi bir boztılına yaşandığı bir sırada, İzmir mahkemelerinde, bir grup Yahudi ve İngiliz, yine İngiliz ve Yahudilerden
oluşan bir diğer grupla karşı karşıya gelmişti.53 Yıllarca süren bu mesele,
bize, İzmir'deki çeşitli sosyo-dinsel cemaatleri birbirine bağlayan karmaşık
iktisadi, hatta sosyal ilişkilerin yanı sıra, birçok kişinin Osmanlı toplumunu
tanımladığına inandığı cemaat çizgilerini bulanıklaştıran gerçeklikler hakkında
çok şey anlatır. İzmir'de liderlerin onlar aracılığıyla cemaat özerkliğini
beMuhtemelen Osmanlı İmparatorluğu'nun en ünlü Yahudisi olan Sabetay Sevi'nin
biyografisi, 17. yüzyıldaki İzmir Yahudi cemaatini anlamamızı sağlayan küçük
bir dünya işlevi görmektedir. Sevi'nin babası Mordehay yaklaşık 1614'te
Mora'dan İzmir'e göç ederek buradaki diğer Yahudilere katıldı. Önce bir yumurta
satıcısı olarak İzmir ekonomisinin bir ucundan iş hayatına atıldı; fakat kısa
süre sonra kentin ticari kalbine girerek İngiliz tüccarlar için simsarlık ve
temsilcilik yapmaya başladı. Sabetay'ın iki ağabeyi babalarının yolunu tutarak
komisyoncu oldular ve ailenin serveti üçüncü oğula, kendileri de kentin
zenginliğinden dolayı İzmir'e sürüklenmiş dönemin en ünlü hahamlarından
bazılarının gözetimi altında Talmud çalışmaları yapma imkanı sağladı.
Bununla birlikte, İzmir'in farklı ve uyarıcı atmosferi genç adamı aynı
zamanda kendi inancı dışındaki anlayışları öğrenmeye de yöneltti. Bu bilgilerin
bir kısmını şehre yerleşmiş Yahudi mistiklerinden, diğerlerini de liman
kentinde birlikte yaşadığı, çeşitli mezheplere mensup Müslüman ve
Hıristiyanlardan elde etti. 1660'larda Sabetay geleneksel Museviliği reddetti,
cemaat işleyişini büyük oranda çiğnedi, tehlikeli biçimde sapkın ve popülist
bir yaklaşım benimsedi. 1666'da kendini ve bir çok dindaşını kendisinin uzun
zamandır beklenen Mesih olduğuna inandırdı. Ruhani coşku sadece yeni ve narin
İzmir Yahudi cemaatini darmadağın etmekle kalmadı, tüm Yahudi dünyasına da
yayıldı ve özellikle Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki ticari hayat üzerinde
bozucu bir etki yarattı. 1672'de din değiştirmesinin ve dört yıl sonra da
ölümünün ardından Sevi'nin popülaritesi azaldı (kısmen dönme unsurlar arasında
sürmesine karşın). Onun böylesine ün kazanması, yalnızca Osmanlı Yahudi cemaati
içindeki ekonomik bozulmanın ve şahlanan ideolojik karşıtlığın bir sonucu
değildi; ayrıca İzmir'in sosyal ve entelektüel bir kargaşa alanı olduğunu da
gösteriyordu.
Sevi'nin popülaritesi, o zamanlar İzmir'deki Yahudi cemaatini etkisi
altına alan (tüm Osmanlı Yahudi dünyasında olduğu gibi) iktisadi krize paralel
olarak ortaya çıktı ve sürdü. Kentteki Yahudilerin zenginliği, cemaatin gümrük
vergisi toplanmasını kontrol etmedeki maharetinden ve bu durumun ticaretin diğer
kollarında hakimiyet sağlamak üzere kullanılmasından geliyordu. Bu avantaj, iki
alanda söz konusuydu. Birincisi, gümrük vergisi toplayıcıları bu konumlarını,
imparatorluğun 15- 16. yüzyıllardaki ve 17. yüzyılda da olan fetihleriyle
yaygınlaşan ve gelişen Osmanlı ticari ağına girmek için kullanabiliyorlardı. Bu
Osmanlı dünyası, 16. yüzyılda İstanbul ve Selanik'te birleşen Yahudi ağının
temel alanıydı; Yahudilerin zenginliği de bu yapılanmaya hakim olmalarından
kaynaklanıyordu. Buna karşın İzmir'de ikinci bir alan söz konusuydu; çünkü
Osmanlı ticaretini yöneten kesim içerisinde Yahudilerin varlığı onların
Fransızlar, İngilizler, Felemenkler ve diğer Avrupalı devletlerin o zamanlar
kurduğu uluslararası ticaret dünyasına girmelerini kolaylaştırdı. Bu yeni ağın
yaratıcıları Osmanlı ticaretini baltalamaya kalkışmaktan ziyade, onu yeniden
yapılandırmaya, Batı Avrupa merkezli bir sisteme entegre etmeye çalıştılar.
Yabancı tüccarlar bu yeni dünyada kendilerine manevra yapmada yardımcı olacak
yerel unsurlara ihtiyaç duyuyorlardı ve bunun için, genellikle, Osmanlı
iktisadi ve idari hayatında en iyi bağlantılara sahip olan Yahudileri seçtiler.
Bununla birlikte, uzun süre önce tüccarlar, zayıflayan merkezi iktidarın
yönetim kademelerinin İzmir'deki ticari hayata eski liman kentlerindeki gibi
hakim olamayacağını görmüşlerdi. Bundan dolayı da Yahudi gümrük memurlarının
kararlarına, hatta görebildiğimiz kadarıyla İstanbul'daki Osmanlı yetkililerine
karşı, eşkıyalara, yerel ileri gelenlere ve çeşitli memurlara (genellikle aynı
kişilerdi) başvurmaya yöneldiler. Bu yüzden Yahudiler ölü doğmuş iki ticari
ağın bağlantı noktasıydılar. Onların yerine Rumlar ve Ermenilerin yanısıra
Orlando gibi Venedikliler bile, Fransızlar, İngilizler ve Felemenkler adına
ticari temsilcilik, simsarlık, hatta konsolosluk gibi konumlar kazanmaya
başladılar ve 1660'larda, yabancılar ve İzmir hinterlandındaki mal sağlayıcılar
arasındaki aracılık Yahudilerden bu unsurlara geçti. Yahudi cemaatinin
uluslararası ticaret sahnesinden tümüyle silinmemesine karşın, 1666'da Sabetay
Sevi'yi izleyenlerin çoğunluğu bu güç kaybının farkında ve dolayısıyla da
tedirgin olmalıydı.lirlemeye çalıştıkları dinsel ve dilsel bağlılıklar bütünü,
küçük kıskançlıklar, açgözlülük ve canlı bir pazarın karmaşık gerçeklikleri
karşısında bozguna uğradı. Ermeniler, Felemenkler, İngilizler, Fransızlar, Ortodoks
Rumlar, Yahudiler, Müslümanlar ve Venedikliler zengin, şaşırtıcı ve genellikle
bu farklı unsurlardan oluşan toplum içinde özerkliği sürdürmeye yönelik yasal
ve toplumsal çabaları boğan bir ticari kombinasyonlar ağı oluşturdular.
Gerçekten de öyle görünüyor ki kaynaklarımız (Osmanlı cemaat hayatını
anlamamıza temel oluşturan birçok kanun ve yönetmelik) bu kez bizi müthiş
derecede yanıltınaha ve pazarın gerçekliklerinden uzak bir ideali
yansıtmaktadır.
Bir Osmanlı Liman
Kentinde Kültürel Farklılık
Kentin tümü bu keyifsizliği yaşanıyordu. Yaklaşık 1660'dan önce İzmir,
kıyı boyunca ve etraftaki tepelerin içine doğru karmakarışık bir görüntü arz
ediyordu. Yabancılar doğal olarak, İzmir'in uzun rıhtımına paralel, kentin
Akdeniz ve Atlas Okyanusu dünyalarıyla temel bağlantı noktası oluşunun simgesi
bir dar yol -Frenk Sokağı- boyunca yerleşmişlerdi. Bu bulvarın üzerinde Batı
Avrupa toplumuna has yapılar yükseliyordu -sıra sıra bahçeleriyle övünen
villalar, ikinci katlarında oturtılan kocaman mağazalar, birkaç düzine meyhane
ve kahvehane, Hıristiyan mezheplerini temsil eden çeşitli kiliseler, hatta
gezinti yerleri ve tiyatrolar.
Ev sahipliğini konsolosların ve önde gelen tüccarların yaptığı sayısız
özel eğlence de düzenleniyordu. 1650'lerde İzmir'de ikamet eden Chevalier
d'Arvieux bu konuda şunları anlatıyordu:
Tanınmış İngiliz tüccar M. Edouard'ın evinde çoğu akşam toplanan
kişilerin arasında ben de yer alıyordum. . . [ Karısı] genç ve güzeldi; gençlik
ve güzellikte kendisinden aşağı kalmayan dört bekar nedimesi ona eşlik eder,
biz gençlere iç çektirirlerdi. . . Genellikle önce dans edilir, ardından akşam
yemeğine geçilirdi . Rum kadınları davet edilirler. .. gelirler ve eğlenirlerdi
. . . Türk misafirler başlangıçta olup bitenlerden büyük şaşkınlık yaşarlar,
giderek alışırlardı.55
Bu yabancı memlekette çalışan, vatan hasreti çeken memurlar ve ticari
temsilciler -rahatlıkla bir Batı Avrupa kentinin bir mahallesi olarak kabul
edilebilecek- bu özel bölgeye sığınabilir ve burada, uzaktaki yurtlarını
hatırlatan birçok eğlence ve teselli bulabilirlerdi.
Bununla birlikte birkaç kısa adım onların bu tanıdık muhitin dışına çıkmalarına
yeterdi. Muhtemelen Frenk Sokağı'nın arka tarafında, tam güneyinde kıvrılarak
uzanan ve öne çıkmış Osmanlı kentlerinin sembolü olan büyük çarşı, bugünün
Türkiye kentlerindeki çarşılardan çok da farklı değidi. Ermeniler pasajın
birinde ipekli ve tiftik yünü, bir sonrakinde de mücevher satıyor
olabilirlerdi; köşeye doğru Yahudiler pamuklu ve yünlünün yanı sıra ipekli
satarlardı; yolun karşı tarafında Rumlar sakız, balık, şarap, deri, ham ipek ve
yün ipliği satışı yaparlardı; sokağın aşağısında Türkler kuru üzüm, kuru incir,
şamfıstığı ve hububat satarlardı; sokağı kesen geniş ve insanların kaynaştığı
bir alan, köylülerin, iç kesimlerin zengin, taze ve kurutulmuş ürünlerini getirdiği
bir açık pazara gelindiğini anlatırdı. Kentin tüm sakinleri bu pasajlarda iç
içe geçer, Arapça, Ermenice, Felemenkçe, İngilizce, Fransızca, Rumca,
İtalyanca, Yahudi İspanyolcası, Türkçe bağırıp çağırırlar, sıkı pazarlıklar
ederler, çeşitli karışık dillerin sözcükleri havada uçuşur, alandaki sesler,
görüntüler, kokular çok hoş bir karışım oluştururdu.
Osmanlı İzmir'inin dini grupları, geleneksel biçimde iş yapınalarına ve
muhtemelen bu pazarda birbirleriyle dostluk ilişkileri içinde olmalarına
rağmen, içgüdüsel olarak ve Osmanlı geleneğine uygun bir biçimde, camilerinin,
kiliselerinin ve sinagoglarının etraflarında boy veren mahallelerde, ayrı ayrı
oturma eğilimindeydiler. Ana çarşının doğusuna ve güneyine doğru yayılan
mahallelerde çeşitli Osmanlı uyruğu cemaatler yerleşmişti. İkamete mahsus
mahallelerde bile bir miktar iç içe geçmişlik söz konusuydu. Yine de beJJi
cemaatler beJJi yerlerde yoğunlaşıyordu. Cemaat-i Gebran denen, eski ve geniş
Rum mahallesi çarşının tam arkasında yer alıyordu; çoğu Ermeni muhtemelen bu
mahallenin doğusunda yaşıyordu ve Yahudiler de oturmak için herhalde, bu
mahallenin tam doğusuna düşen Liman-ı İzmir'in arka tarafını seçmişlerdi. Türk
çoğunluğun büyük kısmı ise, bu genel olarak gayrimüslimlerin oluşturduğu
çekirdeğin çevresini saran geniş bir yarım daire biçiminde yerleşmişti.
Mescid-i SeiStinzade, Faik Paşa ve H;ın-Bey isimli mahallelerdeki evleri, çok
eski bir kale (Osmanlı kentinin bir diğer simgesi) olan Kadifekale'nin
süslediği Pagos Tepesi'nden aşağı, daha alçaktaki kaleye ve iç limana doğru
dizilmişti. Limanın etrafını dolanarak güneye doğru akan kanalın çevresinde
Yazıcı ve Ali Çavuş mahalleleri yer alıyordu.
Açık kapıları ve balkonlarıyla özel diinyabrdan belli belirsiz ipuçları
sunan bu labirentimsi mahallelelerde gezinen insanı, binabrııı yüksek tahta cepheleri
ar;ısımbn geçen d;ır ve dolambaçlı yolbr yönlendirirdi. Dolaş;ın kişi,
belirgin sük{ınetiyle in;ınan ins;ını bir düzine kadar camiden, çeşitli
kiliselerden veya dokuz-on sinagogdan birine davet eden bir avluya girebilirdi.
Bu yapılar şehrin topografyasına hSkimdi . İzmir'in deri tabakbma endüstrisinin
yer aldığı bölge (yine Osmanlı kentinin bir diğer gerekli parçası) olan Şaphane'nin
pis kokuları, kuzeydoğuya doğru tırmanan, sonra da en kolay geçiş yeri Kervan
Köprüsü olan Kemer Çayı civarında dolaşan maceraperestin burun deliklerine hücum ederdi. Belirli
mevsimlerde Kervan Köprüsü'nden binlerce deve, eşek ve at itişip kakışarak
geçer, İzmir'e Anadolu'nun ve Doğu'nun ürünlerini getirir, geriye de Avrupa'nın
sunduklarını taşırdı.
Hıristiyanlığın, İslamın ve Museviliğin dini, ticari ve özel yapıları İzmir'de
huzursuz bir biçimde bir arada bulunuyorlar ve şehrin sakinlerine uyumsuz bir
mimari tarz ve biçim bolluğuyla hitap ediyorlardı . Erken büyüme güçlü bir
merkezi sistemin gelişmesini engellemişti. Kent gelişigüzel ve eklektik bir
biçimde yayılmış olmalıydı. Örneğin bu erken dönemde çeşitli kiliseler, bu tür
yapılara karşı İslami sınırlamalara rağmen yapılmıştı ve birçok konsolos ile
D'Arvieux'nun M. Edouard'ı gibi varlıklı ticari temsilciler evlerinin arkasına,
görünüşte gezinti tekneleri için, aslında rahatça kaçak ticaret yapma amaçlı
özel iskeleler inşa ettirmişti.
Yabancı tüccar veya turistler Frenk Sokağı'na hapsedilmiş de değillerdi.
Bir gravür, hoş bir biçimde İzmir Körfezi'ni dolaşan bir "konsolosun
gezintisi"ni resmeder.?6 Bir başka gezgin, biraz daha uzağa yapılan, rahatlık verici bir
gezintiyi aktarır:
İngilizler tarafından şehirden 6 mil kadar uzakta bir eğlenceye davet
edildik. Orada bizi alaturka ağırladılar. Toprakta çukurlar açıldı, şişleriıniz
tahtadandı, ateş beslemek için odunlar kesildi, halılarımız bir ağacın
gölgesine, çok güzel suyu olan bir çeşmenin yanına serildi. Tümümüz bağdaş
kurup yedik içtik, eğlencemizi ormanın kendisi üzüm, nar, ceviz, kestane,
elma, incir, erik ağaçlarıyla tamamlıyordu.
İzmir aşina insanlara rahatlık ve mimari serbestlik sağlamakla kalmıyor,
egzotik bir harikalar diyarının eğlencesini de sunuyordu.
Babıali'nin
Müdahaleleri
İzmir'in iç gelişmesinin hızı 1650'ler ve 1660'1arda, Atlas Okyanusu
kıyısından daha bzla tüccarın ve daha t:ızla Hıristiyan Ermeni, Ortodoks Rum,
Yahudi ve Müslüman Osmanlının, onun zenginliğinden ve serbestliğinden
yararlanmak için kente akın etmesiyle arttı. Yüzyıl ortalarında şehirde halJ
Türk-Müslümanların çoğunluğu oluşturmalarına karşın, hatırı sayılı büyüklükteki
Ermeni, Rum ve Yahudi Osmanlı cemaatleri ile geniş Felemenk, İngiliz, fransız
ve Venedikli toplulukları İzmir'i gerçek bir dünya kenti görünümüne büründürdü.
Bununla birlikte Osmanlı yönetimi, büyüyen kentin yaşadığı sürece etkili bir
tarzda uyum göstererek bu liman şehrine yönelik tavrında değişikliğe gitti.
İstanbul'da önemli nüfuzlu mevkilerdekilerden birçoğu artık İzmir'i kan emici
bir parazİt olarak değerlendirmiyorlardı ve kenti imparatorluk hazinesi ve
ordusu için son derece gerekli bir gelir kaynağı olarak görmeye başlamışlardı.
Bu yüzden yönetim artık yoğun biçimde İzmir'in İstanbul'la yarışan
tüketiciliğini bozma arayışında değildi. Bunun yerine, özellikle 1660'lardan
sonra, şehrin uluslararası ticari faaliyetini teşvik ederek ve onu
imparatorluğun iktisadi ve idari yapısına yeniden entegre etmeye çalışarak
İzmir'in zenginliğinden yararlanma çabasına yöneldi.
Bu arada sultanın yönetimi yeni siyasetini daha iyi yürütebilecek bir
hale gelmişti. 17. yüzyıl başlarında idari beceriksizlik boy vermesine karşın,
1660'lar ve 1670'1erde merkezi güçler Osmanlı askeri kuvvetinde bir yeniden
dirilıne yarattılar ve devlet hazinesini gerekli harcamaları karşılayabilme
yerisine kavuşturdular. Köprülü Mehmed Paşa'nın 1653'te başvezirliğe
getirilmesiyle, devlet İzmir civarındaki bölgeyi ve diğer uzak eyaIetleri idari
anlamda yeniden İstanbul'a bağlamaya başladı. Batı Anadolu söz konusu
edildiğinde, bu süreç, eyalette küçük kasabalar ve iç kesimlerin standardize
edilmesi biçimindeki belirli oranlarda klasikleşmiş tarz doğrultusunda
reformlara gidilmesi doğrultusunda değil, en güçlü yurttaşlarına sınırlama
getirerek ya da mallarına el koyarak, iktisadi egemenliğini yıkarak, gümrük
vergilerini düşürme yoluyla ithalat-ihracat ticaretini teşvik ederek ve gelir
fazlasının bir kısmının başkente akmasına kan:ıl açarak doğrultusunda işledi.511
Osmanlılar uzun süredir kendi hakimiyetlerini açıkça gösteren kurumIaşma
ve düzenlemeler üzerine vurgu yapıyordu; ve 17. yüzyıl sonbrında İzmir'de ilk
kez yüksek memurlar vakıfların hamileri oldu. Bu en üst düzeydeki Osmanlı
yöneticilerinin kentin nüfuzunun ve zenginliğinin farkına giderek daha çok
vardıklarını açıkç:ı gösteriyordu. Köprülülerin yönetimi altında İstanbul,
sonuçta İzmir'in gelişmesini etkin bir kamusal kurumlaşma kampanyasıyla
düzenleme arayışına yöneldi.
Mali ya da siyasi olmaktan daha çok askeri bir kriz, hükümetin yapılanma
kampanyasını zora soktu. 1656'da başvezir, Venediklilerin Çanakkale Boğazı'na yönelik, İstanbul şehrinde
kıtlık ve sonuçta kargaşa çıkması tehlikesi yaratan ablukasını kırmak gibi hayati
bir zorunlulukla karşı karşıya kaldı. Umutsuzluk içinde, o sırada İzmir
Körtezi'nde demirli bulunan ve ağır silahlarla donatılmış İngiliz ticaret
gemilerinin Osmanlı donanmasına katılmasını emretti. Ancak bu isteği uygulamayı
sağlayacak bir kale yoktu ve İngiliz kaptanları saygısızca yelken açarak
kaçtılar.S9 Uzunca bir süredir bu tür bir kaleden yoksunluk sadece askeri
açıdan zayıflık anlamına gelmiyordu ( 1472'de bir Venedik filosu küstahça
kasabayı ele geçirmiş ve yakmıştı), aynı zamanda idari anlamda da bir zayıflık
demekti (böyle bir yapı olmaksızın yetkililer limana girip çıkan gemilerin
gümrük vergilerini ve diğer harçları ödemelerini sağlayamazdı).
Böyle bir kale için ideal bir yer de vardı. İzmir'i doğu rüzgarlarından
koruyan bir yarımada olan Karaburun ile kent arasında, yaklaşık yarı yolda,
kuzeyden İzmir Körfezi'nin içine doğru genişleyen Gediz Nehri bir delta
oluşturuyordu. Burada meydana gelen alüvyonlu oluşum, gemilerin geçebileceği
kanalı o kadar daraltıyordu ki körfezin güney kıyısındaki küçük çıkıntının
üzerine inşa edilecek tck bir kale bile gemilerin giriş çıkışını denetlemeye
yetebilirdi. 1656 yenilgisinin hemen ardından, Köprülü Mehmed böyle bir kale
yapılmasını emretti. 1658 ya da 1659'da Sancakburnu Kalesi'nin yapımının
bitirilmesiyle, devlet, limanı istediğinde kapatabilme ve kenti Venedikliler
ile başka saldırganlara karşı savunabilme konumunu kazanmakla kalmadı, aynı
zamanda deniz yoluyla yapılan ticareti daha rahat denetleyebilme ve vergileri
daha kolay toplayabilme şansını da yakaladı.
Yönetim bu şansını hemen kullanmaya başladı. Osmanlılar İstanbul'un
fethi öncesinden beri, Karadeniz'den Ege Denizi'ne açılan başlıca kanalı
denetleyen "Boğaz" kalelerinde vergi topluyordu. 1650'lerin
sonlarında, Köprülü'nün yetki ve gücü yeniden merkezileştirme stratejisinin
bir parçası olarak, benzer bir uygulama da Sancakburnu'da (imparatorluktaki
diğer kalderin yanı sıra)60 yürürlüğe kondu. Bu karar, giderek artan biçimde
hükümet denetimi dışında ticarete alışmış olan yabancı ulusların kızgın
protestolarına yol açtı. 1657 yazında kentteki ticari temsilciler başvezirin
kaleyi inşa etme planını öğrendiler ve bunun limanın ticari hayatına yönelik
sonuçlarından endişeye kapıldılar. Gerçekten de 13 K<sım 1657'de İngiliz
Levant Şirketi'nin yöneticileri İzmir'deki konsoloslarına, etrafındaki
kişilerle bir karar vermek için toplanması direktifi verdi: İngiliz gemileri
yeni kalenin önünden geçerken Osmanlılara kendilerini denetletecekler miydi,
yoksa yüklerini başka yerde boşaltmaya mı yöneleceklerdi?61İzmir'deki devlet
görevlilerinin Babı3li'ye, yabancıların zaten gemi başına mahkemelere kırk
kuruş, iskele muhafızlarına yirmi kuruş ödediklerini söyleyerek ve ek bir
navlun bedelinin aşırı kaçtığı iddiasıyla ithalat-ihracat vergilerinin
toplanmasına karşı çıktıkları yolunda şikayette bulunmasıyla, 23 Nisan 1659'da
yabancılar tümden hareketlendi.62 Felemenk, İngiliz, Fransız ve Yenedikli
tüccarlar, bu ve diğer girişimlerin, karlarının bir kısmını alıp götüreceğinin
ve en yenilikçi, ancak genellikle şüphe uyandırıcı iş yürütme biçimlerinin
birçoğunu engelleyeceğinin farkındaydılar. Yabancıların, Osmanlı yönetiminin
müdahalelerine karşı, boykodada ve İstanbul'daki temsilcileri aracılığıyla
yaptıkları başvurulada direnmeye çalışmalarına karşın, Osmanlı yetkilileri
yollarından dönmediler ve yeni düzenlemeler hayata geçirildi .
Evliya Çelebi 1671-72'de, kalenin tamamlanmasından on üç yıl kadar sonra,
onu büyük oranda hasara uğratan depremden ise otuz yıl kadar önce İzmir'i
ziyaret etti. Onun kaleyi tarifi, diğer kaynakbrımızm anlatımlarını
doğrulamaktadır:
Yere batası kafirlerin gemileri çoğunlukla gümrük vermeden kaçıp
giderlerdi. bu yüzden İzmir gümrüğü boş kalmağa başlamıştı. Nihayet Köprüiii
boğaza bu sağlam k:ıleyi, Dergah-ı ali kapıcıbaşısı Geveze-zade Ağa
marifetiyle yaptırdı. Şimdi boğazdan bir ek k�llir gemisi değil bir çırnık geçemez. bu
yüzden o sene gümrük eminliğini 200 kese fazlaya aldılar. Dört köşe bir bledir.
etrafı bin yüz adımdır. Hendeği yoktur. Kale içinde avlusuz seksen ev, bir
hünkar camii vardır. Dizdarı, iki yüz neferleri vardır. Yedi kulesi, yetmiş
parça balyemez topu vardır. Kıbleye bakar bir demir kapısı vardır. Bir köprü
ile kaleye girilip çıkılır. Köprü başında bir lonca köşkü vardır. Kale kapısı
üzerinde şu tarih vardır
Yazar kalenin kapısında bulunan bcyJZ mcrmcrdeki dizeyi de aktarır:
Bu bilgi sadece Osmanlıların bu kalenin yapımına gösterdikleri dikkati
belirtmekle kalmaz; aynı zamanda Babıali'nin Sancakburnu Kalesi'ni inşa etmekteki
temel kaygısını da ortaya koyar: Ticareti düzenlemek ve çok hareketli İzmir
liman kentinde gümrük vergilerini toplamak.
İstanbul ortaya çıkan geliri yalnızca kalede istihdam edilen askerlerin
giderlerini karşılamakta kullanmıyordu. Yöneticiler bu kaynağı ayrıca İzmir'de,
önde gelen bir Osmanlı kentinin temel unsurları addedilen özelliklerin
birçoğunu sağlayacak bir altyapının kurulmasına yardımcı olmak üzere de
değerlendiriyorlardı. 1670'lerde Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, yüzyılın diğer
Osmanlı şehirlerinde mevcut topografik tarzı sağlamaya yönelik bir programı
yürürlüğe koydu. Kentin en önemli caddelerine kaldırım taşı döşenmesini
emretti; yakındaki Buca ve Halkapınar düzlüklerinden şehre su getirmek üzere su
kemerleri inşa ettirdi; büyük bir han, bir bedesten, hamamlar ve kervanlarla
gemilerin limana getirdiği ve buradan götürdüğü eşya yığınlarının daha düzenli
saklanması ve yönlendirilmesi için çok geniş bir gümrük binası inşa ettirdi.65
Bu girişimler, Osmanlıların İzmir'in giderek daha fazla farkına vardığımı ve
kentin imparatorluk içindeki öneminin arttığını göstermektedir.
Osmanlı yönetimi başka yollarla da İzmir'deki ticari faaliyeti
düzenleme arayışındaydı. İzmir'in 17. yüzyıl başlarındaki bağımsız havası, iş hayatı
anlamında birçok düzensizliğe yol açmıştı. Bunlar arasında ipek için gümrük
vergisi ödemekten kaçınma, eşyaların bir gemiden doğrudan diğerine yasadışı
nakli, gemilerin resmi gümrük hangarının dışında yüklenip boşaltılması, Osmanlı
görevlilerinin demirlemiş gemileri aramasına izin verilmemesi ve en adı
çıkmışı, Frenk Sokağı'ndaki özel ikametgahların doğrudan denize açılan çıkış
kapıları meselesi vardı ve "onlar aracılığıyla sultan gümrük vergilerinden
hile yoluyla mahrum bırakılıyordu".66 1690'ların ortalarında Babıali, tüm
bu suiistimallerin, özellikle de, "hepsi halledilsin, gümrük binasınınki
dışında açık kapı kalmasın"67 diyerek denize açılan girişler meselesinin
engellenmesine yönelik, anlaşıldığı kadarıyla etkisiz kalan, telaşlı emirler
gönderdi.
17. yüzyıl sonlarında Batı Anadolu'daki ticaret ağının yapısı ve in san
malzemesi de değişiklik gösterdi . 1670'lerden önce çeşitli gruplar ve şahıslar
(içinde yabancılar da olmak üzere), bölgenin vadileri ve kasabaları boyunca
oldukça gelişigüzel bir biçimde yayılmışlardı. İstanbul, her zamanki gibi,
Felemenk, Venedikli ticari temsilciler ve ta Ankara'ya kadar gidip orada angora
yünü toplamak üzere bir yan işletme kuran İngiliz tüccarların tüm Batı
Anadolu'yu serbestçe dalaşmasına onay veren beratlar dağıtıyordu.68 Buna
karşın 17. yüzyıl sonlarında yabancılar kendilerini giderek İzmir'le
sınırladılar ve mal araştırması yapmak için taşrayı dolaşmak üzere Ermeni,
Yahudi ve Müslüman temsilciler tuttular.
Yabancıların taşradan bu çekilmesinin nedenleri net değildir. Bölgenin
daha kanunsuz bir hale gelmesi söz konusu değildi.69 Aslında Osmanlı yönetimi
eşkıyalık sorununu sindirme ve kendine bağlama yoluyla halletmişti ve bu
oldukça gecikmiş yeniden merkezileşme, İzmir ve çevresine göreli bir güvenlik
sağlamıştı. Daha büyük bir ihtimalle, İzmir ve İstanbul'daki Osmanlı
yöneticileriyle, eski kanundışı unsurlar ve yerli tüccarlar (zaman zaman hepsi
aynı şey demek oluyordu) arasında oluşturulan ittifak yabancıları bunaltıyor ve
taşradan sürüyordu. Belki de kibirli ve imtiyazlı yabancılara karşı kızgınlık
artmıştı ya da Fransız ve İngiliz tüccarlar, Osmanlı uyruklarının, ticaret
yaptıkları bölgeyi kendilerinden daha iyi bil- 123 diklerini anlamışlardı.
BabıJ.li'nin yaptığı rctcırmlar da Batı Anadolu'dan ürün toplanması ve
dağıtılmasının biçiminde değişiklik yaratmış olabilir. Osmanlı tüccarları yeni
değişikliklerin ve tarifderin anlamını yabancılardan daha iyi
kavrayabiliyorlardı. İngilizleri 17. yüzyıl sonlarında Ankara'dan gitmeye
zorlayan kesinlikle bu tür bir deneyimdi.
Batı Avrupalıların İzmir'in hinterlandından çekilmesine yol açan nedenler
ne olursa olsun, bu gelişmenin sonuçlarından birisi, yabancılada Osmanlı
tüccarları arasındaki bağlantının temellerinin zayıflaması ve yabancıların kendilerini
evlerinde hissedebilecekleri bir alan yaratma niyetlerinin güçlenmesi oldu.
Daha uzun vadede ikinci bir sonuç, Osm:ınlı uyrukları ve cemaatlerinin, bu
karlı ticari faaliyetin kontrolünü elde etme yarışında, yabancılada olduğu
gibi birbirleriyle rekabetinin de yoğunlaşmasıydı.
Bir Portekiz-Yahudisi
Ticari Ağı
Eskiden güçlü olan İzmir'deki Yahudi cemaati 1690'larda zayıflamış olabilir; yine de yeni durumun yarattığı
imkanların ilk farkına varan yerli gmp onlardı. Kendi ülkeleriyle Osmanlı
ülkesi arasındaki ticarette tekel olma arayışındaki Felemenk, İngiliz ve
Fransız Levant şirketlerinin ticari temsilcilerinin yaptığı gibi, hırslı
Osmanlı tüccarları ve simsarları da doğal olarak bu karlı alışverişten pay alma
amacındaydılar. 18. yüzyıl sonlarında Ermeniler ve Rumlar mevcut ticari ağı
çatlatmakta başarılı olacaklardı. 17. yüzyıl sonunda ortaya çıkan ve XIV. Louis
Fransa'sını Avrupa'nın diğer ülkelerinin birçoğuyla karşı karşıya getiren
yaygın savaş ortamından yararlanan İzmirli Yahudiler ise, böylesi bir yarığı
hızlı bir biçimde yaklaşık bir yüzyıl önce açınışlardı.
7 Kasım 1693'te İzmir'de bulunan yirmi dört İngiliz ticari temsilcisi
İstanbul'daki büyükelçilerine, bu liman şehrinde çok sayıda mensubu ve inananı
bulunan Hıristiyanlığın "Portekiz Yahudileri"ne karşı şikayetlerini
iletti ve "İngiliz menşe ve üretimi mallar için onlara gönderilen büyük
komisyonların... cesaretlendirdiği topluluk burada olağanüstü sayıya ulaştı"
yakınmasında bulundu.70 Bu Yahudiler muhtemelen sessiz sedasız Tudor
Londra'sına yerleşen, İngiliz Uluslar Topluluğu sürecinde ve daha sonrasında
yasal konuma ulaşan ve bu kentte ticari bir güç olarak ortaya çıkan
Sefaradların torunlarıydı.
Anlaşıldığı kadarıyla bu Yahudiler, 1690'ların başlarında, önce Fransızlada
akabinde de Felemenklerle, onların bayraklarının koruması altında gemilerle mal taşımacılığı konusunda başarılı görüşmeler yapmışlardı. Felemenk ve
Fransız temsilcilerden gelen bir dilekçe yağmurundan, Portekiz Yahudilerinin
temel kaygısının Osmanlı vergilerinden, özellikle de gayrimüslim uyruklardan
düzenli bir biçimde toplanan kafa vergisinden muaf olmayı garanti altına almak
olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden Koen veled-i Manuel ve Mosi veled-i Abram adlı iki Portekiz Yahudisi, bu tür vergileri ödemekten kaçınmak için İzmir'deki
Felemenk topluluğuna hekim olarak hizmet vermişlerdi.72 Buna karşın, kısa süre
sonra bu tür koruma için başka bir yol bulundu. Aslında bu cemaat söz konusu
durumdan neredeyse birdenbire, bir ticari yayılmanın ilk örneğini oluşturmak
üzere yararlandı.73 Cemaat Doğu Akdeniz'de, yalnızca İngiliz Levant Şirketi'nin
kendi yetkilerine denk türden ticari imtiyazları hızla elde etmekle kalmadı; ayrıca ingiliz pazarı ve
adetlerini içinde yer alarak anlama, İzmir'deki varlıklı dindaşlarından büyük
bir sermaye elde etme, ailevi ve dini bağlılık aracılığıyla ayakta duran bir
ilişki ağı kurma ve karmaşık Batı Anadolu ticari ağını kavramada İngilizlerin
çok önüne geçme gibi avantajlar da kazandı. Sonuç, İngiltere'yle Batı
Anadolu'yu, Levant Şirketi'ninkinden bile daha etkin biçimde birbirine bağlayan
bir ticari ağın ortaya çıkmasıydı. 1693'te İzmir'deki umutsuz İngiliz ticari
temsilcileri, "bizim cemaat, bu ülkedeki en büyük itibar ve üne sahip
olduğu zamanlarda bile", Londra ve İzmir arasındaki alışverişte,
"sadece kısır seyirciler olarak kaldı," itiaatlnda bulunuyorlardı_74
İşletme, büyükelçisine başvurdu; talep, kraldan, Felemenk Zümreler Meclisi'ni
Felemenk Levant Şirketi'ni Portekiz Yahudilerine ticari imtiyazlar sağlamaktan
vazgeçmeye zorlamasının isteııınesiydi_75
İzmir'deki İngiliz cemaatinin protestoları pek de hızlı bir etki sağlamadı.
Tersine, l l Kasım 1693'te İzmir'deki Felemenk konsolosu, Portekiz Yahudileri
cemaatinin birtakım liderlerine himaye sağladı; hatta İstanbul'daki temsilcisi,
oradaki İngiliz büyükelçisinin protestolarını savuşturma çabaları sergiledi_76
Felemenk temsilci bu girişimlerinde başarılı da oldu. 1694 Şubatında Babıali
İzmir kadısı ve önde gelenlerine, Felemenk bayrağı altında ticaret yapabilecek
"İspanya, Portekiz, Ankona, Sicilya, Floransa, Katalonya, Flandre ve diğer
gayrimüslim ticari topluluklarına", Felemenklerin imtiyazlarına uygun
davranılması yönünde bir buyruk yayınladı.77 Bu durum, Amsterdam, Londra ve İzmir
Sefarad cemaatleri için, en azından Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde, bir
zamanlar kendilerini kovan -ki sonrasında böylesi karlı bir ticari yayılr:ıa
(•;-�aya çıktıPortekiz'in
yerlileri olduklarını iddia edebilmelerini sağlayarak - � bir ironi oluşturdu. Ancak bu, söz konusu
hırslı tüccarların, FclemenK ve Fransız bayrakları altındaki güvenilmez
himayeden hoşnut oldukları anlamına da gelmiyordu. 28 Mayıs 1694'te İzmir'deki
bir İngiliz ticari temsilci olan Pelatia Barnardiston, büyükelçisine,
yakınlarda birtakım Yahudi tüccarların söylemiye göre Babıali'yle, onlara diğer
bütün ticari topluluklardan daha fazla ticaret serbestliği sağlayacak kendi
ahidnameleri konusunda görüşmeler yapmak üzere İstanbul'a ya da Edirne'ye
doğru yola çıktıklarını haber veriyordu_78
Öyle görünüyor ki 26 Ekim 1694'te İngiliz Levant Şirketi'nin kendisi de
bu büyümekte olan ağı kabul etti. Osmanlı yönetimi İngiliz talebinin aksine
karar verdiği ve Felemenk şirketi, belki de Amsterdam'daki Sefarad cemaatinin
baskısı altında, "Portekizli" tüccarlara sağladığı imtiyazları geri
almayı reddettiği için, İngiliz şirketi İzmir'deki konsolosuna bu Yahudilere
İngiliz himayesi teklif etmeye başlaması direktifi verdi.79 Osmanlı yönetimine
söz konusu Portekiz Yahudilerinin "reaya"80 ya da Osmanlı uyrukları
olarak tanımlanması, böylece ticari imtiyazlara sahip olmadıklarının kabul
edilmesi yolundaki başvurudan ancak üç yıl sonra İngilizler bu yeni kurulan
örgütlenmeye karşı birtakım başarılar elde edebildi.
İngilizler bu ve diğer rakip cemaat örgütlenmelerine karşı uyanık olmak
zorundaydı. Örneğin Temmuz 1706'da Şirket, İzmir'deki temsilcisini,
tercümanlarını en büyük özeni göstererek İngiliz kumaş ticaretine zarar
vermeyecek kişilerden seçmesi konusunda uyarıyordu. Yöneticiler şu açıklamada
bulunuyordu:
Bu gizli trafiği sürdürmek amacıyla belli merkezlere böyle konınup
yerleştiri- /26 len birkaç kişi var. Londra'da Viz Ariton di Georgio, İzmir'de
Serehis di Georgio, Livorno'da sözü edilen Serehis'in kayın bira(icri Zaeharia.
Bunun karşılığında sana şu emri veriyoruz: Gerçekten bizim hizmetimizde olmayan
kimseye hiç berat verme ve o çeşit gi7.li işlere bulaştığından en ufak bir
şüphen olan kişilerden tüm korumanı çek.
Bu dökümanda Yahudilerden ziyade Ermenilerden söz edilmesine karşın,
İngiliz Levant Şirketi akraba olan bu üç Ermeninin güçlü bir ticari oluşum
kurabileceği değerlendirmesi yapmaktaydı. Bunlar muhtemelen Doğu Akdeniz'deki
İngiliz ticaretiyle bağlantılı, yukarıda söz edilen temel şehirlere tamamen bu
niyetle yerleşmişti.
Bu bağlantı ağına model oluşturan, İsfahan'dan başlayıp Halep, İzmir ve
Bursa gibi Osmanlı kentleri üzerinden geçerek Kuzey ve Batı Avrupa içlerine
uzanan, uzun ömürlü ipek ticareti yapılanınası olabilir. Bununla birlikte,
kesin ve yeni olan farklılık, 17. yüzyıl sonlarında hem Ermeni hem de Yahudi
cemaatlerinin, Atlas Okyanusu'na kıyısı olan ülkelerin şirketlerinin bir önceki
yüzyılda kurdukları sisteme kendilerini kabul ettirme yönünde atak girişimlerde bulunmalarıydı.
Özetle, bu yaratıcı çabalar Osmanlı Ortodoks Rum tüccarların 18. yüzyılda
kurdukları Fenerli ticaret ağının habercileri oldukları kadar, daha önceki aile
ve cemaat bağlantılarını da taklit ediyordu.112 Bunlar elbette mecalsiz ve
moralsiz cemaatterin eylemleri değildi.
Buna karşın bu söylenenlerden Sdarad ağının her zaman iyi işlediği ve
tümüyle denedenebildiği sonucu çıkarılmamalıdır. İzmir'in dış etkilere açık
cemaat yapısının bir yansıması olarak, bu örgütlenmenin her yanına anlaşmazlık
havası sinmişti. Haim Samuel Enriques ve Salomon di Abram Pegna adlarındaki iki
Portekiz Yahudlisi arasında 1694'te cereyan eden bir tartışma bu çatışmalara
örnektir. Enriques birkaç yıl boyunca bir yandan Abraın Pegna'nın bir işte baş
ortağı olmuş, öte yandan da Felemenklerin Kuşadası konsolosluğumı yapmıştı.H3
Bununla birlikte ortaklık, güya İzmir Yahudi cemaatinin Enriques hakkında sahte
para basmaktan (bu dönemde Felemenklerin kötü bir üne sahip olmasına yol açan
bir uygulama) dolayı dava açması nedeniyle, kısa süre sonra bozulmaya yüz
tuttu.84 1693 Martında Enriques, İzmir'deki Felemenk cemaatinin bir üyesi olarak,
Osmanlı yönetiminin bu davayı İzmir Yahudi mahkemesinden İstanbul'daki
imparatorluk divanına aktarmasını sağlamayı başardı.85 Bir yıl sonra, önce
Enriques (Kuşadası Felemenk cemaatinin bir temsilcisi olarak sahip olduğu
haktan dolayı), ardından da Abram Pegna, Babıalli'de şikayetlerini takip etmek
üzere İstanbul'a gittiler.
İstanbul'da hem Felemenk (Enriques'in adına), hem de İngiliz (di Abram
Pegna'nın adına) temsilciler anlaşmazlığa dahil oldular. Felemenklerin müdahale
nedeni basittir: Elçi, Kuşadası'nda Felemenk konsolosu olduğu için, Enriques'i
savunmakta yükümlüydü. Buna karşın İngiliz büyükelçisinin davanın diğer
tarafına karşı böylesi bir yükümlülüğü yoktu. Lord Paget'ın katılımı, İzmir'de
bir İngiliz ticari temsilci ve di Abram Pegna'nın yakın arkadaşı olan Pelatia
Barnardiston'un, arkadaşına yardım etmeleri için konsolosuna ve büyükelçisine
yoğun biçimde ricalarda bulunmasından kaynaklanıyordu.so Belki Barnardiston'un
başvurularının etkisiyle olduğu kadar Yahudi örgütlenmesine zarar verme fırsatı
yakalamaktan dolayı da, Lord Paget imparatorluk divanı önünde di Abram Pegna'yı
temsil etmeyi kabul etti. Ancak aracılık çabaları başarısız oldu. Nisan 1695'te
yayımlanan bir buyrukla BabıSli İzmir kadısına, Felemenklerin sahip oldukları
imtiyazlara Enriques lehine uyulmasını emretti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun 17. yüzyılda değişimler geçirmesi, Avrupa'yla
yeni bir ilişki tarzının önem knanınası ve yeni tür bir küresel ticaretin
ortaya çıkışı, İzmir'deki Osmanlı uyrukları için yeni fırsatlar yarattı.
Göründüğü kadarıyla, oluşmaya başlayan Yahudi ticaret ağının da gösterdiği
üzere, bu tür açılımlardan evvela İzmir Yahudileri yararlanacaktı. Ancak narİn
yapılanmaları, kısmen haddinden çok sayıda değişken unsura (özellikle İngiltere
ve Felemenk'te ulus devletlerin yükselişi sürecinde yaşanan iç sorunlar)
bağımlı olmalarından dolayı , hızla çöktü. 18. ve 19. yüzyıllarda İzmir'de
gelişen Levanten kültür, kültürel ve etnik açılardan Batı Avrupalı, İtalyan,
Ermeni ve Rum izleri taşıyordu. İzmir'in Yahudi nüfusu büyümeye devam etti;
fakat maddi açıdan parlak dönemi sona ermişti. Giderek artan bir biçimde,
kendisi de -en azından iktisadi anlamda gittikçe marjinalleşen bir Osmanlı
dünyası çerçevesinde yaşamaya yöneldi.
Bir Felaket Dönemi
10 Temmuz 1688'de bu yeni kenti alt üst eden korkunç bir depremi ve
yangını takip eden günlerde, Avrupalı tüccarlar, Osmanlı uyrukları ve
BabıJli'nin ortak çabalarıyla İzmir çok çabuk ayağa kalktı. Şehir zaten bu tür doğal felaketieric hep
iç içe yaşamıştı. Yerleşim biriminın v�ıkınından bir fay hattı geçiyordu ve yer sarsıntıları sıradan
olaylardı. llıı Erken modern dönemde, sarsıntıların yol açtığı yangın felaketleri
zaman zaııı�ın zaten
harap olmuş mahalleleri kasıp kavuruyordu. Daha da korkunç olan, kentin üzerine
özellikle yaz aylarında çöken, ancak bazen yıllarca süren bulaşıcı
hastalıklardı. Farderin üzerinde yaşayan pireler muhtemelen Akdeniz dünyasına
1340'1arda veba (ya da Kara Ölüm) taşımıştı; bu hastalık sonraki beş yüzyıl
boyunca da belirli aralada bölgeyi kırıp geçirdi.
İzmir sakinleri, bu tür felaketlerin ortaya çıkması olasılığını dikkate
alınıyor değildi. İzmir'in Müslüman cemaatinin çoğu Avrupalı yolcuya felaketler
konusunda pek kaderci gibi görünmesine ve devletin karantina barakaları gibi
önlemler almada gönülsüzlük göstermesine karşın (bir İngiliz 1765'te "bazı
Avrupa kentlerindeki gibi vebaya mahsus hastaneler kurulur, sıhhi düzenlemeler
zorunlu tutulursa... veba tamamen önlenebilir," değerlendirmesi
yapıyordu),90 zengin gayrimüslimler veba salgını olduğunda kenti terk etmeyi
adet haline getirmişlerdi. 17. yüzyıl başlarında kentte oturan Avrupalılar,
salgın sona erene kadar yaz tatillerini verimli Anadolu köylerindeki
malikanelerde avlanarak ve ziyafetler düzenleyerek geçirme gibi uzun süren bir
alışkanlık geliştirdiler. Depremlere karşı da önlemler alınıyordu. Birinci
katları taştan inşa edilen, ikinci katlar tahta kirişlerin etrafİ tuğla ve
balçıkla doldurularak yapılan İzmir'deki binaların çoğu depreme ve yangına
dayanabiliyordu. Ayrıca ilk sarsıntıda yabancıların çoğu limanda demirlemiş,
nispeten güvenli gemilere kaçıyordu.
1688'de bu tür hazırlıkların çoğunun boşuna olduğu ortaya çıktı.91Deprem
muhtemelen çok şiddetli olmasa da, merkezi anlaşıldığı kadarıyla kenti denizden
gelecek müdahalelere karşı koruyan kalenin tam altındaydı. Yer sarsıntısı sadece yeni inşa edilmiş Sancakburnu Kalesi'ni tahrip etmekle kalmadı; İzmir'in kiliselerinin,
camilerinin ve sinagoglarının çoğunu da yıktı. Şiddetli rüzgarın büyüttüğü bir
yangın tüm Frenk Sokağı'nı ve deniz ile -Pagos Tepesi arasında yer alan
mahallelerin çoğunu kasıp kavurdu. Kontrol edilemeyen yangın tahta yapıları
yaktı, taş yapıları tahrip etti, sayısız yerleşimciyi kavrulan enkaz içinde
hapsetti. Rüzgar hafiflediği, artçı şoklar durduğu ve yangın şiddetini
kaybettiğinde, kent harabeye dönmüştü. On-on beş bin kişi hayatını kaybetti ve
neredeyse tüm mallar tahrip oldu.
Bu trajedinin ardından İzmir'i yeniden inşa etme kararı pek sıradan bir
iş değildi. Osmanlı ülkesi boydan boya, depremin harabeye çevirdiği köyler,
kasabalar, hatta kentieric doluydu."2 Devlet yeniden yapımı finanse edecek
yardım kurumlarına sahip değildi; ayrıca İzmir'in durumunda olduğu gibi, kentin
deprem, yangın ve salgın gibi felaketleri artık yaşamayacağının da bir
garantisi yoktu. Yeniden inşa kararı, bir yerin tarihi önemi ne veya iktisadi
öneminin sürüyor olmasına bağlıydı; 1688'in ardından İzmir'i yeniden yapım kararının çıkmasına işte bu önem neden oldu.
İzmir'in görünürde bir alternatifi yoktu. Sakız ve diğer adaların limanları,
Batı Anadolu'nun temel ürünlerinden ve doğuya giden kervan yollarından çok
uzaktı. Foça ve Kuşadası gibi anakara kasabaları ise İzmir'inki kadar geniş ve
demidemeye uygun limana sahip değildi; buralardan Anadolu hinterlandına ulaşmak
da zordu. Manisa ve diğer iç kesim kent ve kasabalarında yabancıların isyanlardan,
genel karışıklıklardan ve doğal afetlerden korunmak için güçlü bir biçimde
takviye edilmiş gemilerine sığınma şansı yoktu ( 1688'de yangından ve artçı
şoklardan korunmak için böyle gemilere kaçamayan birkaç Batı Avrupalı hayatını
kaybetmişti). Daha önemlisi, Osmanlı yönetimi iaşeci politikasını (ya da belki
de sadece alışkanlığını) sürdürüyordu ve Batı Anadolu kıyısında bir başka
ticari merkezin oluşmasına karşıydı.
İzmir'deki tüccarların, memurların ve yerleşimcilerin bu yüzden kenti
yeniden inşa etme ve bu işe hemen başlama dışında seçenekleri pek yoktu. Bu
işin göz korkutucu olmasına ve Osmanlı yönetiminin de çok az parasal destek
sunmasına rağmen, birtakım teşvik edici unsurlar kentin restorasyonunu
kolaylaştırdı. Bunların ilki, yabancı tüccarların ve şirketlerinin evlerin,
kiliselerin, bedestenlerin ve çeşitli kamu binalarının yeniden yapılmasına
yardımcı olmak için kaynaklarını seferber etmekteki gönüllülüğüydü. Örneğin
Fransız cemaati, sadece konsolosluklarına ait yeni bir pansiyon ve kendileri
için ticari binalar yapmakla kalmadı, aynı zamanda Kapuçin St. Polycarpe
Kilisesi'nin yeniden inşasına da nezaret etti.93 İkincisi, İzmir'deki kamu
yapılarının birçoğunun inşasında Köprülü Ahmed Paşa'nın d:ıha önceki
sponsorluğu -s:ılt:ınat :ıilesi t:ınfınd:ın desteklenen dini vakıflara
sağladıkları gelirle birlikte- onun mirasçılarının cb yıkılmış hanların, su
yollarının, çeşmelerin yenilenmesinin finanse edilmesine yardımcı olmasına
neden oldu. Üçüncüsü, depremin bölgedeki ürünlerin birçoğunun hasadının
hemen öncesinde olması, yeniden inşa için hızla para elde edilmesini sağladı.
Bu vaziyet, bu büyük girişimde herkesin işbirliği yaptığı anlamına gelmiyordu.
Dayanıklı ve yeraltındaki bölmelerde depolanmış ürünler, molozların altında
kalmıştı. Bunbrın çıkarılması esnasında zaman zaman bir den çok tüccar veya cemaat onlar
üzerinde hak iddia ediyordu. Ayrıca Osmanlı memurları da aksi iddialarda
bulunuyorlardı. Gerçekten de bazı durumlarda çeşitli konsoloslar, diğer hak
iddia edenlere karşı destek bulmak üzere İstanbul'a başvurmuştu.
Şehir böylesi sorunlu durumlara karşın iki yıl içinde tekrar ayağa kalkmasını
ve yoluna devam etmesini, temelde, Osmanlı uyruklu aracıların, burada oturan
yabancı tüccarların, bölgenin ileri gelenlerinin ve kentte dini vakıflarla
bağlantılı ve başka çıkarları olan bazı İstanbullu ailelerin çabalarına
borçluydu. Bununla birlikte sonraki iki yüzyılda da yer sarsıntıları, yangınlar
ve veba bu liman kentinin müzmin dertleri olmaya devam etti.
Riskli Bir Kentte
Hayat
Sonraki hiçbir depremin 1688'dekiyle kıyaslanabilecek düzeyde olmamasına
karşın, bunların bazısı ciddi zararlar verdi; ayrıca çeşitli psikolojik etkiler
de bıraktı. Örneğin 1737'teki nispeten küçük bir sarsıntının ve sonucunda çıkan
yangının ardından, birçok yerleşimci evde kalma korkusuyla tanıştı. Bu korku
insanları yıldızların altında uyumaya yöneltti ve sayısız tüccar, mallarını hiç
de uygun olmayan gemi güvertelerine yığdı. Bu dehşetin yaşanmasından ancak
aylarca sonra kent eski sosyal ve ticari hayatına geri dönebildi. Bir İngiliz
seyyahın 176 5 'te gerçekleşen bir başka depremi anlatışı, böylesi kaygıların
hangi temellere dayandığını gösterir: " l l Temmuz'da bütün evi sallayan
bir yer sarsıntısı yaşadık; tepemizde çatının ek yerleri ve kiremitleri
çatırdadı. .. Öylesine heyecan vericiydi ki sanki yeryüzü yüzmeye başladı
sandım. Yaşanan büyük bir dehşetti."
Yangınlar sadece bu tür depremler sonrasında çıkmıyordu. Kundakçılık,
ayaklanma ve dikkatsizlik de yoksul insanların harap evlerini, hatta sık sık
yer sarsıntılarına dayanmaları için bir kısmı taştan inşa edilmiş daha pahalı
yapıları bile perişan eden yangınlara yol açıyordu. Hem Osmanlı hem de Avrupalı
kaynaklar, belki de halka açık binalara resmi karşıtlığı ve bu karşıtlığın
doğurduğu uygulamalara eşlik eden potansiyel siyasi muhalefeti yansıtır
biçimde, 116 bölgede 1600 ya da 1601de ortaya çıkan tütün bağımlılığının,
özellikle de dayanıksız ve kolay yangın çıkabilen kahvehane· ler ve
meyhanelerde yaygın biçimde içilmeye başlanmasından itibaren, yangın
tehlikesini artırdığında ısrar ederler.97 Çok daha sonraları başka bir seyyah,
"evlerin yapımında ne kadar çok tahta kullanıldığı ve her toplum· sal
kesimde, her yerde tütün içmenin ne kadar yaygın olduğu hatırlandığında"98 İzmir'deki yangınların sıklığında şaşılacak bir şey olmadığı göz önünde bulunuyordu. 1742'de çıkan 18. yüzyılın en kötü yangını, muhtemelen
kötü niyetli kişiler tarafından çıkarıldı ve kentin belki de üçte iki· sini
tahrip etti.
Tehlikelerin en büyüğü, 18. yüzyılda neredeyse her bahar ve yaz mevsiminde İzmir'in üzerinden dehşet saçarak geçen bubonik vebaydı. Hastalığın
kenti en teci ziyareti 1757 ile 1772 yılları arasında oldu ve şehri bir kefen
gibi sararak nüfusunun yüzde on beş ya da yirmisini yok etti . 1764· 65'te
aylarca İzmir'de kalan İngiliz Richard Chandler, salgının niteliğini tarif
ediyor ve gelişimindeki yoğunluğu belirtiyordu. Hastalık bahar son· larında
kenti az rastlanan bir şiddetle vurunca, Chandler, çok sayıda başka insanla
birlikte, kendini telaşla nispeten güvenli köylere ve açık kırsal alana attı. O
yaz, salgının hızı kesildikten sonra İzmir'e döndüğünde, hastalığın ne kadar
korkutucu olduğunu gözlemlemişti:
Türk mezarlıklarından geçerken ve hayatın her aşamasında zayıf bir
gövdenin belirsiz yazgısını sergileyen ve ölümün yaş ve seçkinlik ayrımı
yapmadığına dair ekstra kanıt sağlayan farklı boyutlardaki birçok mezarın yanından
geçiyorduk. Daha ileride yarı yanmış ev yıkıntıları vardı; bunlar genel bir
yangın felaketiyle karşı karşıya kalmıştı son zamanlarda. Kışın kalabalık olan
Frenk Sokağı'nda düşünceli bir yüz ifadesi olan birkaç insanla karşılaştık.
Bu bölgenin nispi tenhalığı üzerimize çöken karanlık düşünceleri güçlendirdi.
Bu kamusal felaket ve özel acı hepsinin başındaydı ama bazıları mucizevi bir
şekilde konııımuştu. Frenk Sokağı'nın kapısındaki yeniçeri tarafından coşkuyla
karşılandık.
Bu pasajın yazarı, en karanlık düşünediler dışındaki herkesle, dehşetli
bir şaşkınlığı paylaşıyordu. Üstünkörü araştırmaları sonucunda, zorlama bir
biçimde vebayı "muhtemelen gözle görülemeyen , küçücük, yuvalarını insan
vücudunda yapan ve orada gizlenen bazı hayvanokiardan ortaya çı kan... sadece
değilse de temelde temas yoluyla bulaşan" bir hastalık olarak düşünmesi
bunu göstermektedir.
Chandler salgınla kısa süre yüz yüze gelmesinin ardından derhal İzmir'in
dehşetinden kaçtı. Bu davranış, kentin sadece sıradışı topografik narinliğini
göstermekle kalmayan, aynı zamanda onun nüfus açısından gelişmesini de
engelleyen deprem, yangın ve veba -ve onlara eşlik eden yağma ve karışıklık-
tehlikelerinin büyüklüğünü kanıtlıyordu. Şehrin etrafını dolduran sular ve
tepeler aynı kaldı; ancak binalar ve insanlar sürekli hareket halindeydi.
Doğal tehlikelerin yanında insan yapısı olanlar da vardı . Sancakburnu
Kalesi'nin yapımı ve yeniden inşası İzmirlileri yabancı saldırganlardan
koruyabiliyordu; bununla birlikte, Osmanlı olan saldırganlar, kenti ve
çevresini hem karadan hem de denizden tehdit etmeye devam ediyorlardı. Bölgenin
Osmanlı kapudanpaşalığına bağlanması, İzmir'i donanmanın denetimi altına soktu
ve şehir daha zenginleştiği için Osmanlı kapudanpaşası donanmasının gemilerini
giderek artan bir sıklıkla limanda demirletir oldu . Limanın zenginliği de, 168
6 Ocağında Felemenklerin kapudanpaşayı Jimanda demirli Felemenk gemilerinden
kanunsuz geçiş parası almakla suçlamasına yol açan olaydaki gibi, onu ve
adamlarını "koruma parası" toplamaya teşvik etti.102 Bu ziyaretler
aynı zamanda kentin cadde ve meyhanelerinin Osmanlı levendleriyle dolmasına yol
açıyordu; bu tür "kabadayılar" zaman zaman Osmanlı ve şeriat
yasalarının açık bir biçimde suiistimal edildiği düşüncesiyle öfkelenerek,
dinlere, geleneklere ve İzmir'de özellikle de Frenk Sokağı'nda ikamet eden
şahısların kişiliklerine yönelik tacizlerde bulunuyorlardı.I03 Böylesi olaylar
zaman zaman yaralanmalarla, hatta ölümlerle sonuçlanıyordu. 1689'da Felemenk
konsolosu, Cezayirli bir levendi, ticari temsilcilerinden birini öldürmekle
suçluyordu.
İzmir'in hinterlandından gelen tehlikeler de, devletin taşrada daha sıkı
düzenlemelere gitmesine rağmen, devanı ediyordu. Aslında Osmanlılada yabancılar
arasındaki tartışmalara sık sık devlet temsilcilerinin adı da karışıyordu. 1696'da
İngiliz konsolosu Raye, büyükelçisine, İzmir'e yeni gelmiş birtakım İngiliz
denizcilerinin "Gloucester"e atanması hakkında bilgi veriyordu. Bu
denizcilerin karaya çıkış izni çabucak ellerinden alınmıştı.
Varışlarından dört gün sonra, Glocesterlilerin bazıları kıyıya çıkan ve
Konstantinopolis kaymakamlığına bağlı KiJizman Voyvodası onların onunu yakaladı
ve zincire vurdu. Bunu duyar duymaz onların serbest bırakılması ya da adaletin
yerine getirilmesi için Kadıya başvurdum, Voyvoda buna uymayı geciktirince ikinci
bir mektup yolladım, onları kente suçlular gibi getirdi Voyvoda. Ama sürekli
ısrarlarım ve gelinceri gerektiğine dair başvurularım üzerine salınmalarını
sağladım ve dışarı gönderdim. Kadıyı, Voyvoda'ya karşı adamlarımızı haksız
tutukladığından harekete geçmesi için sıkıştırmanın makul olduğunu düşündüm ve
önce bu vaatte bulunuldu. Ama sonra Voyvoda'dan yana kaydı ve onun
yakınmalarına kulak verdi. . . Bizim denizcilerimiz 50 gün boyunca onlara günde
50 esedi doları hasar vermiş, meyveleri tahrip etmiş, ağaçlarını kesmiş, dahası
15.000 zeytin ağacının yanmasına sebep olmuşlar. 105
Bu olaydaki doğru ve yanlışları yakalamak mümkün değildir. Her ulustan
ve dinden denizciler kabadayılıklarıyla ünlenmişti; Osmanlı voyvodaları ve
diğer küçük rütbeli memurları ise çok kötü bir biçimde rüşvete alışmıştı.
Açıkça anlaşıldığına göre 17. yüzyıl sonlarında eşkıyaların bile artık İzmir
civarında tüccar ve yolcuları taciz etmemelerine karşmın, kültürel bölünmenin her
iki tarafında da kötü davranışlar (en azından üzücü anlaşmazlıklar) devam
ediyordu.
Üçüncü ve özellikle hayal kırıklığı yaratan bir gerilim alanı da İzmir'deki
Osmanlı çalışanlarına yönelik yabancı tehdidiyle ilgiliydi. Kentin 17.
yüzyıldaki olgunlaşmasıyla birlikte, bazı açılardan ortaçağ Hıristiyan
Avrupa'sınm)onca sistemini andıran, girit!: ve tekelei bir kent esnafi örgütlenmesi
gelişti. Buna karşın Frenk Sokağı'nda yaşayan Avrupalılar, aşina oldukları
yiyecek ve giysiler istiyorlardı. Bu unsurlar sadece Londra, Paris ve Amsterdam'dakilerin
taklidi meyhaneler ve kahvehaneler kurmakla kalmıyor, aynı zamanda
vatanlarından ücretli fırıncı ve terziler getirtiyorlardı. Osmanlı terziler ve
ekmek yapımı işinde tekelleşmiş fırıncılar, bu potansiyel rakiplerden korku
duyuyorlar ve bu hususun Fransızlara, İngilizlere ve Felemenklere verilmiş
imtiyazlar içinde yer alınasına karşın, onlara engel olma arayışına
giriyorlardı. Fırıncılar loncası bunu yabancıların kent pazarlarından un satın
almasını önleyerek yapmaya çalışıyordu.106 Osman lı
uyruklarının yabancı terzilik üzerinde kontrol sağlaması ise, kumaş yabancı
ticaretin başlıca dayanağı olduğu için, daha güçtü. Buna rağmen yine de
engelleme çabalarını sürdürdüler. 1684 veya 1685'te İzmir'deki Felemenk
cemaati, giysilerini Felemenk bir terziye diktirdiler. Yerel terziler loncası
bu şahsın çalışmasına karşı çıkınca, Felemenk konsolosu sonunda kendini
İstanbul'dan, terzinin taciz edilmesine son verilmesi yolunda bir buyruk
istemek zorunda hissetti.107
Batı Anadolu Ticareti
için Uluslararası Rekabet
Bu sorunlar, özellikle 17. yüzyıl sonlarında Batı Anadolu ticareti için
verilen mücadelede İngilizler ve Fransızlar karşısında yenilgiye uğramalarından
dolayı, Felemenklerin başına bela oldu. Bununla birlikte, diğer ticari ve
siyasi gruplar, tekrar tekrar yaşanan bütün bu krizler boyunca, bir yolumı
bulup İzmir'in sadece ayakta kalması değil, aynı zamanda gelişmesini sürdürmesi
için de mücadele ettiler (zaman zaman birbirleriyle de sert çatışmalara girseler
bile). Bu karmaşık oyunun temel aktörleri İngiliz ve Fransız -giderek azalan
bir biçimde de Felemenk ve Venedikli- tüccarlar, Babıali, bazı önde gelen
aileler (özellikle Karaosmanoğlu ailesi), Batı Anadolu'nun çiftçileri ve
Ermeni, Ortodoks Rum, Yahudi ve Müslüman komisyonculardı. Bu grupların 18. ve
19. yüzyıllardaki ilişkileri, hem İzmir, Batı Anadolu, İstanbul ve Batı
Avrupalı devletler arasındaki bağlantının dinamiklerini hem de bölgedeki
iktisadi ve sosyal eğilimler gelişmeleri resmetmektedir.
Siyasi mülahazalara daima Osmanlıların ticari ilişkiler hakkındaki kararları
yön vermekle birlikte, bu yüzyıllarda Batı Avrupa yönetimleri de politik çıkar
için kendi uyruklarının ticari faaliyetine müdahale etmeye başladılar.
İngiltere'deki iç savaş sırasında hem kralın hem de parlamentonun, İngiliz
Levant Şirketi'ni ve temsilcilerini birbirlerine karşı kullanmaya
kalkışması,ıos devlet müdahalesi sürecini hızlandırdı. Özellikle Oliver
Cromwell'in Felemenklere karşı savaşlarının bir yan ürünü olarak şirketin meselelerine
karışan İngiliz Uluslar Topluluğu, 1660'da tahtını sağlamlaştıran II. Charles'a
kraliyerin Doğu Akdeniz ticareti üzerindeki kontrolünü çarpıcı bir biçimde
artırma yolunu açtı. Fransız devleti de bu yola başvurmakta gecikmedi. 1666'da
Fransız Maliye Bakanı Jean Baptiste Colbert, özellikle Akdeniz dünyasındaki
Fransız ticari faaliyetini yönetmek ve İngilizler ve diğer rakipleriyle yarışa
girmek üzere bir Levant Şirketi kurdu. Bu girişim Marsilya'nın ticari
özerkliğinin çöküşünü hızlandırdı ve Doğu Akdeniz üzerinde siyasi ve iktisadi
egemenlik sağlamaya yönelik bir büyük güç rekabeti sürecinin önünü açtı.ı09
Bu değişikliklerin bir sonucu olarak, İzmir'deki İngiliz ve Fransız tüccarların
(ki Felemenk ve Venedik ticari faaliyetlerinin iyice azalması için çaba
harcamışlardı) serbestçe ve yeni yöntemlerle ticaret yapmaları daha güç hale
geldi. Kendilerini giderek artan bir biçimde yasal düzenlemeler ve devlet
çıkarları gereği yapılan uygulamalarla sınırlanmış bir durumda buldular.
Bununla birlikte, Fransız tüccarların rakipleri karşısında bir avantajları
vardı; çünkü Colbert'in özellikle Doğu Akdeniz pazarını hedefleyerek tekstil
imalathaneleri kurma politikası meyvelerini vermişti. 1720'lerde fransız
malları tekstil ticaretine hakim oldu. İngilizlerin İzmir konsolosu 1718'de
nafile bir biçimde yakınıyordu: "Fransa canlı bir ticari faaliyet
yürütmeye devam ediyor ve onların kumaşları mağazalarına gelir gelmez
satılıyor" .ı ı o Dahası, Fransızların siyasi ve ticari politikalarının
başarısı, 1740'ta onlara en çok kayırılan millet konumu veren yeni kapitülasyonlarla
kalıcı hale geldi.
Bu diplomatik ve ticari kazanımlar, Osmanlının zaafinm (hem uluslararası,
hem de ülke planında) bir yansıması olduğu kadar, Fransız gücünün de
göstergesiydi. Fransız-Osmanlı ilişkilerinin 16. yüzyıldan beri yakın olmasına
karşın, Babiali'nin 18. yüzyıl başlarında Habsburg, Rus ve Safevi devletleriyle
girdiği çatışmalar devletin kuzey ve doğu sınırlarını tehlike altına sokmuş ve
maddi kaynaklarım çok tazla zorlamıştı. Osmanlılar, Fransız siyasi ve askeri
desteği karşılığında ticari haklar vermeye tamamen razıydı.
Devlet, dış düşmanlarına karşı tüm imkanlarını birleştirmiş olsa da
(kısmen de onlarla yoğun mücadelelerin sonucu olarak), Köprülülerin yönetimi
altındaki yeniden merkezileşme dönemi sona erdi. İstanbul'un taşra üzerindeki
nüfuzu zayıfladı; Balkanlar'da, Anadolu'da ve Arap topraklarında bir yerel
liderler (ayan ve derebeyi) grubu türedi. Bu ileri gelenler, Osmanlı vergi
sisteminin yeniden organizasyonunun (özellikle de malikane denen iltizaın
biçiminin yaratılınasınm) onlara yasal meşruiyet sağlaması dışında, Cennetoğlu
gibi kanundışı unsurlardan çok da farklı değildi ler. ı ı ı Sonuçta bunlar
Osmanlı yöneticileri olmaya başladılar; sık sık ya meziyetlerinden dolayı ya
da yönetimden satın alarak unvanlar ve gelirler elde ettiler. Bundan dolayı
güçleri devlet onaylı ve nispeten meşnıydu. 18. yüzyılda Batı Anadolu
siyasetinde bu türden iki aile baskın rol oynadı: Bunların birisi Bergama'da
üslenmiş Araboğulları, diğeri güç merkezleri Manisa'da bulunan
Karaosmanoğulları'ydı.
Bu ailelerin her ikisinin de İzmir merkezli geniş bir alana yayılmış
ticaret ağı üzerinde ciddi bir nüfuza sahip olmalarına karşın, rekabette öne
çıkma ve liman kentinin hinterlandına yayılma arayışındaki fransızlar ve diğer
yabancılar, özellikle Karaosmanoğulları'yla görüşme yapıyorlardı . Bu ailenin
güç kazanma sürecindeki yükselişi, 17. yüzyılda, sultana hizmet ederek
başlamıştı . Kara Osman, 1690'larda BabıJ.Ii'nin asi Osmanlı askerlerinin
mallarına el koymasına yardım ederek servet ve güç biriktirmişti. Onun
mirasçısı Karaosmanoğlu Hacı Mustafa, atasının devlete hizmet tarzını devam
ettirdi. 1739'da İzmir civarındaki eyaletlerde eşkıyalığın kökünü kazKiı ve
bunun karşılığında bölgede güçlü bir idari ve askeri konum elde etti. Bazı
dramatik tersliklere rağmen (Osmanlı yönetimi 1756'da Mustafa'yı idam etti ve
oğlumın unvanları da kısa süre sonra geri alındı), yüzyıl ortalarında aile
Manisa, İzmir ve onlara en yakın vilayetlerde üretim (en iyi toprakların çoğunu kişisel tımarları haline getirerek)112 ve vergi toplamada belirleyici konuma
geldi.
Aile yalnızca İzmir pazarına ve oradan geçmek durumundaki kervanlara
yönelik hububat, meyve ve diğer ürünler üretilen geniş topraklara hükmetmekle
kalmadı, ayrıca İzmir kentinin yaşadığı siyasi süreçlerde de başat bir
pozisyona sahip oldu. Karaosmanoğulları, bölgedeki hububat üretimi ve satışı
üzerinde ciddi bir tekel oluşturmalarının yanı sıra, belki yöresel kimliklerin
odağı olarak da işlev gördüler. Ailenin Osmanlı devleti ve Araboğulları gibi
rakip ailelerle sürekli çatışma içinde olmasına karşın, yabancı tüccarların
onlarla anlaşma dışında fazla seçeneği yoktu.
Fransız konsolosu Charles de Peyssonel büyük oranda ve bir yüzyıl önce
Nicholas Orlando'nun Cennetoğlu'yla ilişkisindeki kadar büyük bir başarıyla,
Karaosmanoğlu Mustafa Bey'e arka çıktı. Bununla birlikte, önceki örnekten farklı olarak Peyssonnel, Mustafa'yı, temelde koruma parası yoluyla değil, onun
BabıaIi'deki gözü kulağı olarak destekledi. Karaosmanoğulları'nın rakipleri
yıllar boyu onların unvanlarını ve böylece güçlerini ellerinden alma peşindeydi
ve İstanbul sürekli onları konumlarından etme girişimlerinde bulunuyordu. Bu
yüzden I752'de Fransız konsolosu, Mustafa'yı uyarıyordu:
Babıali, Hidayet Ağa'dan [Karaosmanoğlu Mustafa'nın damadı] gelecek yıl
valilik [İzmir'in] için para aldıktan sonra, Kasaba, Kırkağaç ve özellikle de
Manisa valiliklerini onun kayınpederinden alıp Çelik Paşa'ya verme kararı aldı ... Görülüyor ki hasım, Karaosmanoğulları'nı kuşatma arayışında_ ı ı 3
Mustafa'yla ilişkilerinin sorunlu tarafları olmasına rağmen, Peyssonnel
yine de, kişisel çıkarı kolay erişilebilir bir kırsal alan ve katlanılabilir
vergilerde (belki de elde edilmiş malikaneler aracılığıyla) olan böylesi bir
kişiyi. memuriyet satın almak için harcadığı ciddi meblağları kısa sürede
telafi etmek için tüccarlardan ve köylülerden zorla büyük vergiler toplama
peşin· de olacak Mehmed Çelik Paşa gibi bir devlet hizmetkarına tercih ediyor·
du. Bu dönemde Fransız konsolosunun Karaosmanoğlu Mustafa gibi yerel bir
hükümranı destekleme yönündeki öngörüşlülüğü, Fransızlara Os· manlı
ekonomisiyle bağlarında ciddi bir esneklik kazandırdı ve bölge ticaretindeki
Fransız belirleyiciliğine katkıda bulundu.
Bununla birlikte, Fransızlar İzmir'in hinterlandını kendi iktisadi alan·
larının bir parçası yapamadılar. Batı Avrupalıların, Karaosmanoğlu gibi yerel
ileri gelenlerin egemenliği altındayken bile Batı Anadolu vilayetlerim
girmelerine yardımcı olacak aracılara olan ihtiyacı devam etti. Örneğin tercüman Paraskeva, karmaşık tartışma süreçlerinde Peysonnci ile Mustafa
(ayrıca Karaosmanoğulları'nın rakibi Araboğlu İsmail Ağa) arasında arabuluculuk
yaptı. Aslında Fransızlar ve öteki yabancıların imparatorluk içinde daha etkili
hale gelmesiyle, bu tür aracıların diğer Osmanlılar kaşısındaki ekonomik gücü
giderek arttı. Bu gelişme büyük oranda kapitülasyonların ve çeşitli
anlaşmaların, sadece diğer Avrupalı devletler karşısın da Osmanlının iktisadi
gücünü zayıflatmakla kalmayıp imparatorluğun Hıristiyan Ermeni, Ortodoks Rum,
Yahudi ve Müslüman uyrukları arasın daki nazik dengeleri altüst eden özel
unsurlar da getirecek biçimde, yeni den akdedilmesinin bir sonucuydu. Batı
Anadolu ticaretinde bu güçlerin yeniden tanımlanmasından en zararlı çıkanlar
Yahudiler ve Müslümanlar en karlı çıkanlar ise Hıristiyan Rumlar oldu.
Ticaret ve Siyasette
Osmanlı Uyrukları
Bununla birlikte, söz konusu değişim tamamen Avrupalı müdahalesinden
kaynaklanmıyordu. İmparatorluğun uyum içinde bir arada var olma biçiminde
etnik-dini cemaatlere bölünmesine olanak sağlayan Osmanlı millet sistemi de
onların ticari çabaları için dikkate değer bir hareket alanı sağlıyordu. Eğer
17. yüzyıl İzmir'inde Yahudiler mültezimlik ve simsarlıkta, Müslümanlar
bölgesel alışverişte, Ortodoks Rumlar bölgeler arası ticarette, Ermeniler de
uluslararası ticarette baskın idiyseler, bu, dini, etnik ya da milli
tutuculuktan değil, onlara rakipleri karşısında üstünlük sağlayan etkin
uzmanlık, tesadüfi bağlantılar veya demografik rastlantılardandı.
Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ve Avrupa'daki çeşitli iktisadi ve demografik
eğilimler, 17. yüzyıl sonları ve 18. yüzyıl başlarında İzmir'de ve başka yerlerde,
Rum cemaatinin ticari öneminin rakiplerinin aleyhine artmasına sebep olmuştu.
Ticari hakimiyetleri İstanbul'dan Balkanlar'a, Anadolu'ya, İtalya'ya ve hatta
Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanan, Osmanlı yetkililerine danışmanlık
yapmalarından kaynaklı siyasi güçleriyle iktisadi güçlerini bütünleyen
Fenerliler, Ortodoks Rumların ticaret ve endüstrideki başarılarının can
damarını oluşturuyorlardı. Sakız, İzmir, Manisa ve diğer Batı Anadolu
merkezlerindeki Rum unsurlar da bu ticari ve siyasi ağı kullanıyorlardı. l l
"
Rum yükselişinin temelleri belki uzun vadeli iktisadi ve demografik
eğilimlerde yatıyordu; ancak cemaatin öne çıkışı, davetsiz misafir Hıristiyan
Avrupalıların ideolojilerinden büyük yardım gördü. Avrupa'nın yükselen güçleri,
anlaşmalar ve kapitülasyonlarda, Osmanlı içindeki dindaşlarını ( Katolik,
Ortodoks Rum veya Protestan olsun) korumaya yönelik özel hükümler talep
ediyorlardı. Denizaşırı ülkelerden gelen bu müdahalelerin sonuçlarından birisi,
Osmanlı Hıristiyanları (özellikle de Ortodoks Rumlar) üzerindeki egemenliğin,
İstanbul'un hakimiyetinin adım adım gerilemesi ve kağıt üzerinde kalması ve
yabancı denetiminin daha somut biçime bürünmesiyle, gitgide iki kutuplu bir hal
alınasıydı. Bu kapitülasyon rejimi altında, İzmir'de giderek daha fazla sayıda
Hıristiyan Osmanlı himaye buluyordu. İkinci bir sonuç, Osmanlı Ortodoks
Rumlarının, siyasi himaye için yüzlerini Avrupalılara dönmeleri ve onlardan,
kendi siyasi düzenlerinin temellerinin birçoğunu tehdit eden siyasi bir
literatür (bundaki en önemli kavram siyasi milliyetçilikti) öğrenmeye
başlamalarıydı.
Hıristiyan Osmanlılarla yabancı tüccarlar arasında böylece kendine özgü
bir ittifak tarzı ortaya çıktı. Bununla birlikte bu, iki yanı da keskin bir bıçaktı.
Temelde Ortodoks Rumların, İzmir'den doğuya doğru yayılan ticari ağların
denetimi peşindeki Felemenk, İngiliz ve Fransızları engellenmekle kalmayıp aynı
zamanda Akdeniz ve Atlas Okyanusu dünyalarını birbirine bağlayan deniz
hatlarına girmelerini sağlayan düzenlemeleri de yapınaları ironikti. Rum
gemileri Atlas Okyanusu kıyısındaki tüm limanlara gidip geliyordu. Rum
tüccarlar, tam bir yüzyıl önce Portekiz Yahudilerinin yaptığı gibi, Amsterdam
ve Marsilya'da ticarethaneler kurdular ve Londra ve diğer yerlerde de
ticarethaneler oluşturma tehdidi yarattılar. İzmir'deki İngiliz konsolosu bu
tehlikenin farkındaydı ve 1804'te, tekel durumundaki ticari şirketlerin
kendilerini dağıtma sürecinde olmasına karşın, İngiliz Levant Şirketi
"Osmanlı uyruklarını bizim ticaretin dışında tutsun... İngiliz uyrukları
ve iyi işleyen bir şirketin üyeleri olarak yabancılara verilen her adil avantajcla
hakkımızın olduğunu düşünüyoruz," talebinde bulunuyordu. ı ıs
Ortodoks Rum, Hıristiyan Ermeni ve hatta Yahudi tüccarlara Avrupa'nın
kapılarını, uluslararası alanda görülen serbest ticaret kavramına doğru
sürükleniş açtı. Bununla birlikte bu unsurlar, sonuçta İngiliz deviyle aşık
atamadı. Avrupa'daki Fransız ve Endüstri devrimlerinin ve Napolyon Savaşları'nın
yol açtığı gelişmelerin İngiltere'ye büyük yardımı oldu. Ada ulusu sonuçta,
sadece Osmanlı Ortodoks Rumlarıyla değil, aynı zamanda Fransızlar ve Felemenklerle
denizde girdiği mücadeleleri kazandı . Tıpkı İngiltere'nin denizler üzerinde
özel imtiyazlar dele etmeye çalıştığı gibi, İngiliz tüccarlar da Batı Anadolu
çevrelerinde üstünlük arayışındaydılar. Bu alanda daha az etkiliydiler.
Ayrıcalıklarını kıskançlıkla muhafaza eden Türk ayan kesimi,
Karaosmanoğulları'nın ve diğer ileri gelenlerin meselelerini çözen Ermeni
vekiller, İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerinde çok yüksek bir siyasi ve
iktisadi güce sahip Ortodoks Rumlar, İzmir ve hinterlandındaki pazara hakim
Yahudi simsarlar ve mesleklerinde tekel olmuş sarraflar, Frenk Sokağı
sakinlerini egemenlik kurma peşindeki taşradan hala ayrı kılan kültürel ve
dilsel uçurum, bölgenin üretimini yutma ve köklü değişikliklere uğratma
yolundaki yabancı girişimleri ciddi biçimde engelliyordu. İngilizler ve diğer
Avrupalılar, 19. yüzyılın son onyıllarına kadar Batı Anadolu ekonomisindeki
konumlarını koruyan hatta daha da geliştiren Osmanlı aracılarla (Ortodoks
Rumların \'anı sıra Yahudi, Ermeni ve Müslümanlar) ne boy ölçüşebildiler, ne de
onları etkisiz hale getirebildiler.
19. Yüzyılın
Getirdiği Yenilikler
Bununla birlikte, 19. yüzyılda bölgenin ticari ağını yönlendiren çeşitli
kesimlerin nispi nüfuzları değişime uğradı. İleri gelenlerin gücü hem siyasi
hem de iktisadi anlamda geriledi ve gayrimüsliın aracılar, ayanın istemeye
istemeye terk ettiği konumlara yerleştiler. Bu dönüşümün temel katalizörleri,
İstanbul'da girişilen reformlar, Batı Avrupa'nın hızlı endüstrileşmesi ve Batı
Avrupalı güçlerin Osmanlı devletini ayakta tutmaktaki siyasi ve iktisadi
çıkarının artmasıydı.
19. yüzyıl ortalarında Babıali, gelir toplamayı merkezileştirme ve standartlaştırma
hamlesinin bir parçası olarak, ayanın Batı Anadolu ekonomisi ve toplum üzerindeki tekelini ciddi biçimde kırdı. 1831'de toprak üzerindeki tasarruf
hakkına yönelik geleneksel sistemin parçalanması, bu yeniden merkezileşme
aşamasının önünü açtı; bu süreç 1858'de toprakta Batı tipi özel mülkiyeti
getiren yeni bir kanunun kabul edilmesiyle en üst noktasına ulaştı. Sultan ve
danışınanları, taşra muhalefetini ezmekten büyük bir memnuniyet duymuş
olmalıydı. İzmir'deki yabancı tüccar topluluğu ise bu memnuniyeti
paylaşınıyordu. Karaosmanoğulları gibi yerel ileri gelenler Osmanlı otoritesini
tehdit ediyor ve Osmanlı tebaası tüccarlar- la köylüler üzerinde baskı
uyguluyor olabilirlerdi; ancak birçok yabancı onların sert yönetiminin, zorbaca
olsa da, sakin ve uygun ticari koşullar sağladığını düşünüyordu. Bu unsurlar,
II. Mahmud ve ardıllarının merkezileşme reformları sonucunda ailenin
çöküşünden dolayı üzgündüler. 1880'lerde bile İngiliz tüccarlar hala eski güzel
günleri yad ediyorlardı:
[Karaosman] Oğlu ailesi kuralları çiğneyenlere "Jedbourgh
adaleti"* dağıttığı zaman ...hızlı ceza korkusu, anında idam olmasa bile,
dönemin hırsız ve eşkıyaları üzerinde çok etkili oldu ve kişiye ve keseye karşı
suçlar son derece nadirdi. Şimdi işler daha kötüye gitti ve ortalıkta dolaşan
bir yabancı, kağıt üzerinde Türk hükümetinin koruması altında da olsa, silahlı
olsa ve refakatçi bulundursa ve sürekli tetikte olsa iyi eder, yoksa tepelerin
renkli eşkıyaları tarafından fidye için kaçınlabilir ya da kulaklarını
kaybedebilir. 117
Bu pasaj, Batı Anadolu'daki sosyal ve iktisadi düzende, neredeyse tamamen
hayal ürünü bir çürüme tasviri sunar. Yazar, bölgenin arazi yapısının Osmanlıların
eşkıyalığın kökünü kazımalarını her zaman imkansız hale getirdiğini,
Karaosmanoğulları'nın kendilerinin de eşkıyalarla flört ettiğini (devletin
saptadığı gibi), yabancıların iki yüzyıldır kendilerini Osmanlı uyrukları gibi
gösterdiklerini ve İzmir dışına çıkışlarında yeniçeri konımalar
kiraladıklarını, Anadolu yolları ve ara yollardaki yerleşik unsurların yerine
başıbozuklar geleli çok zaman olduğunu kolayca unutmaktadır.
Bu arada İngiltere'deki endüstrileşme, Batı Anadolu ile Atlas Okyanusu kıyısı
arasındaki ticaretin temellerini tamamen dönüşüme uğrattı. İngiltere'nin
endüstriyel sıçrayışı sadece kendi tüccarlarının Fransız, Felemenk, hatta
Ortodoks Rum rakiplerini bir kenara savurmalarına yol açınakla kalmadı; bunun
yanı sıra yeni buharlı makinelerin hammadde konusunda neredeyse doymaz
açlıkları ve dev miktarlarda ucuz, fakat kaliteli mal üretme kapasiteleri,
uluslararası ticareti yeniden şekillendirdi. İngiliz tüccarlar İzmir ve
çevresinde bir yandan mamul malları için pazar ararlarken, öte yandan
endüstrilerinin ve memleketlerinde giderek artan kentli nüfusun ihtiyacı olan
pamuk, hububat ve diğer maddeleri topluyorlardı. Ve bölgenin potansiyelleri
konusunda nasıl da ağızları sulanıyordu! Cocluan'ın 1887'deki övgüsü bunu tam
olarak yansıtıyordu:
Gerçekten de Avrupa'da ya da Anadolu'da, büyük Aydın vilayeti hududları
içinde yetiştirilemeyecek hiçbir bahçe ya da çiftlik ürünü olmadığı haklı
olarak iddia edilebilir. Bununla birlikte bu, ürünlerin hemen yakınında hiçbir
zaman aksamayan bir pazar, gelecek yılların artık ürünleri için denizden ucuz
bir çıkış gibi önemli avantajlarıyla, bu İzmir yakınındaki geniş ovalar ve
verimli yamaçlara, geçmiş dönemlerin batıl inançları ve zirai efsanelerinden
etkilenmeyen bir bilimsel çiftçiler nesli yerleştiğinde olacaktır. l l/!
İflah olmaz boş inançlara sahip Türk köylüsünden söz eden Yazar, 19.
yüzyıl sonlarının ırksal özelliklere dayalı teorilerini benimsemektedir. Kaleme
aldığı eserin başka bir yerinde, kendisinin Rumların üstün tarım teknikleri
geliştirmiş olduklarına inanmasına rağmen, verimli toprakla.nn tüm kapasiteyle
işlenmesi için İngilizlerin gayretli ve çalışkan İskoçyalıları Anadolu'ya
göçmeye teşvik etmesi gerektiğini dile getirir.I19
Batı Anadolu'nun sonınsuz geçmişi, mevcut etnik yapısı ve sakin geleceği
üzerine bu tür romantik ırkçı düşünceler, bölgenin arzulanan değişime
ulaşmasının güçlüğünü gösterir. Bir zorluk, doğnıdan İngiliz kolonisi olan
yerlerden farklı olarak, İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğu'na, Avrupa
devletlerinin iktisadi amaçlarına erişmelerini sağlayacak siyasi bir hattı
rahatça dayatamamasıydı. İngiliz hükümeti, bedetlerini gerçekleştirebilmek için
yerli siyasi seçkinlerle anlaşmaya varmak zorundaydı. Bunu yapma kararlılığı, 19. yüzyılda gündeme
gelen Osmanlı reformlarının neden İstanbul kadar Londra'nın da hırsarını
yansıttığını açıklar. Eski iaşecilik politikasını boğan ve İzmir ve diğer
Osmanlı limanlarını Avrupa ( başta İngiliz) mamullerinin etkinliğine terk eden 1838
Serbest Ticaret AntIaşması'nda ilk göze çarpan olgu bu iki kutupluluktur.
İngilizlerin Osmanlı siyasi ve iktisadi altyapısını yönlendirme çabası, Kırım
Savaşı sonrası 1860'lar ve 1870'lerde gerçekleştirilen ve kısmen imparatorluğun
hukuk sistemini Avrupalı tüccarlar ve Osmanlı müşterileri lehine değiştiren
reformlarda billurlaştı.
Bu cüretli girişimlere rağmen, İngiliz tüccarları, Batı Anadolu'yu kendi
küresel ekonomik yapılarına entegre etmeye yönelik mütecaviz amaçlarına hemen
ulaşamadılar. Bununla birlikte, en etkili karşı koyuşu Osmanlı devletinden
ziyade Osmanlı tüccarlar sergilediler. Özellikle, gemi taşımacılığı ve finans
alanında geniş nüfuza ve İstanbul'da güçlü bağlantılara sahip Ortodoks Rum
ticaret adamları, Babıali'nin taşra üzerinde yeniden şekillenen otoritesinden
yararlanmak üzere hemen harekete geçtiler ve yerel ileri gelenlerin merkezi
yönetime boyun eğmesiyle ortaya çıkan ticari ve siyasi boşluğu doldurmaya
yöneldiler. Zaten uzun süredir Manisa, Aydın ve diğer vilayet merkezlerini
İzmir'e bağlayan ticari yolları denetleyen bu aracılar, kısa sürede Batı
Anadolu 'da hem gelir toplamada, hem de tefecilikte hakim unsurlar haline
geldiler. Aynı zamanda bölgenin yeni gelişmeye başlayan endüstriyel üretimine
de yatırımlar yaptılar.
Gayrimüslimlerin Batı Anadolu'daki tefecilik ve endüstriyel faaliyete
müdahalesi bazı gerilimleri tırmandırdı; bu gerilimler kısa zamanda Osmanlı
toplumunun, kendilerini sadece özel bir dinin mensupları olarak değil, ayrıca
dilsel, kültürel, hatta etnik olarak kendine has unsurlar olarak görerek
tanımlamaya başlayan çeşitli topluluklar halinde bölünmesine yol açtı. Osmanlı
devletinin İslami ideolojisi ve Osmanlı kimliğindeki dini farklılıklar her
zaman bir miktar gerilim yaratmıştı. Ancak 19. yüzyıl bu ideolojik oluşuma
güçlü liberal milliyetçi fikirleri kattı. 1880'lerde bu fikirler Balkanlar'da
çeşitli ulus devletlerin doğuşuna yardım etti. Bununla birlikte, bu yeni
ideolojinin etnik-kültürel özü, yerleşik bazı unsurları yabancı olarak
tanımlayan yeni devletler yarattı ve Güneydoğu Avrupa'da yaşayan çok sayıda
Müslüman, İzmir ve başka Osmanlı yerleşim birimlerine sığındı.
Bu arada, Batı Anadolu'nun idari yapısını yeniden merkezileştiren bu
reformlar, aynı zamanda bölgenin tarım hayatını da dönüştürdü. Islahatlar,
yeniden düzenlenen vergi sisteminin gerçek ağırlığını üzerlerinde hisseden,
temelde Türk olan çok sayıda küçük toprak sahipleri yarattı. Buna karşın artık
bu vergileri toplayanlar güçlü Türk ayanı değildi. Daha ziyade, oluşan vatandaşlık
kuruımmun teorik anlamda eşit saydığı gayrimüslim tüccar ve sanayiciler, yeni
iltizamların birçoğunu satın almışlardı. Bunun sonucunda köylüler,
"devlet"e olan eski kızgınlıklarını Rum, Yahudi ve Ermeni komşularına
çevirdiler ve birçoğu, ekonomik baskıyı etnik-milli temelde algılamaya başladı.
Gayrimüslim Osmanlılar yalnızca Batı Anadolu'da Osmanlı reformlarını
uygulamakla yetinmediler, Avrupa endüstri ürünlerinin girişine de öncülük
ettiler. İngiliz fabrikalarının ürettiği tekstil ürünlerini, özellikde de
yüzyıl ortasında görülen üretim ve pazarlamadaki patlama sırasında, İzmir'in
hinterlandına dağıtanlar en başta Ermeni, Ortodoks Rum ve Yahudi tüccarlardı.
Batı Anadolu'daki pamuklu tekstil ürünleri dokumacılığı, bu akını canlı tutmakla
birlikte, köylülerin birçoğunun geçim kapısı olan pamuk eğirme işini de
öldürdü.121l Ermeni, Yahudi, ve Ortodoks Rum mültezim, banker, simsar ve
sanayicilerin giderek artan sayıdaki borçlu Türk Batı Anadolu köylüsü
karşısında birbirine yakınlaşması, sadece etnikınilli düşmanlıkları artırdı ve
bölgenin toplumsal çözülüşünü hızlandırdı
Dünya İktisadi Düzeni
İçerisinde İzmir
İzmir kenti, yeni iktisadi düzenden yararlanan başlıca Osmanlı şehriydi.
Bir ticari merkez olma konumundan kaynaklanan zenginliği, kökten değişiklikler
yaratan bir yeni iktisadi düzenin bozucu etkilerini örtüyordu. Aslında 19.
yüzyıl sonlarında kent sadece daha b büyüyen bir metropol haline gelmedi,
aynı zamanda dünyanın en tanınmış kültürel ve ticari merkezlerinden biri oldu. Şehrin
Ortodoks Rum nüfusu Müslüman nüfusuyla rekabet ediyordu ve büyük Ermeni ve
Yahudi mahallelerinin yanı sıra, ciddi İngiliz, Fransız, İtalyan, hatta
Avusturyalı ve Amerikan göçmen toplulukları vardı.
Bu muhteşem çok kültürlülük, zarif bir toplumun ortaya çıkmasına zemin
hazırladı . Çeşitli basımevlerinin çıkardığı kitaplar, dergiler ve gazetelerle
İzmir yayıncılık alanında bir dünya merkezi haline geldi. Spectatour Oriental
(kuruluşu 1823), Courrier de Sınyrne (1828), Journal de Smyrne (1830), Amaltiya
(1830), I/Echo de /'Orient (1839), lmpartial (1840), Aurore de l'Ararat (1840),
Abeille Ionien (1850), Aydın Gazetesi (1869), Devir (1873), İntibah (1874),
İzmir Gazetesi (1877), Nevruz (1884) ve Hizmet ( 1886) gibi çeşitli dillerde gazeteler çıktı. l l l Çoğunun
ömrünün kısa sürmesine ve hükümetin zaman zaman sansür uygulama girişimlerinde
bulunmasına karşın , bunlar kentte verimli ve yaygın bir entelektüel havanın
varlığını gösteriyorlardı.
Bu gazete bolluğu, 19. yüzyıl İzmir'inin özelliklerinden biri olan çok
sayıda okulun aydınlattığı, alışılmadık yoğunlukta okur yazar, tahsilli ve
tartışmaya açık bir nüfusa işaret ediyordu. Okullar genellikle cemaatlerin
izledikleri doğrultuya uygun bir biçimde kuruluyorlardı ve tiilen her cemaatin
en az bir okulu vardı. 1830'larda ve 1840'larda çeşitli Fransız okulları ve 1878'de
de bir Yahudi kız okulu açıldı. Aynı dönemde fransa Yahudileri, Doğu
dünyasındaki kardeşlerini, temelde modernleştirme ve Batılılaştırmaya yönelik
bir eğitim yoluyla "geliştirme" amacıyla Alliance Israclite
Universelle'i devreye soktular.ı22 İzmir'deki Alliance kurumları kısa sürede,
kentin Yahudi cemaatinin düşünsel ve ruhani ihtiyacını karşılamaya yönelik daha
geleneksel öğrenim kurumlarıyla karşı karşıya geldi. Ermeni ve Ortodoks Rum
cemaatlerini eğitmeye ve geliştirmeye çalışan benzeri okullar da aynı durumla
karşılaştı. Bu tür okulların ideolojik önermelerinin istikrarı
bozabileceğinden kaygılanan Osmanlı yönetimi de, kısa sürede reform yanlısı
okullar açarak karşılık verdi _ ı B
İzmir'de oturanların daha eğitimli ve kentte oluşan havanın giderek daha
şevk verici hale gelmesine karşın, hızla artan nüfusun ağırlığı altında
zorlanan altyapı çatırdamaya başladı. Denizden bakıldığında görülen, etkili
cazibesini sürdüren manzaranın ardında şehir dillere düşecek kadar pislik
içindeydi ve başlıca caddeleri bile rahatsızlık verici bir biçimde, zaman zaman
neredeyse geçilemeyecek darlıktaydı. İngiliz Cochran bu durumu canlı bir tarzda
resmediyordu:
Ana caddeler çok canlıdır; bunlar dar olmakla birlikte, az miktarda
insan, atlar, eşekler, develer, sığırlar ve arabalada bu ülkenin daha geniş
yollarında olduğundan daha fazla bir şov sergiler. .. Ziyaretçi, bileklerini
incitmemek için bir arabaya atlayabilir, ama on dakika sonra dayanmak zorunda
kaldığı şiddetli sallantı ve sürekli boşluklara düşmekten her kemiğinin
çıkmasından konınmak istiyorsa inmek için şiddetli bir istek duyar. Hanmra
dönüşmeden ya da orijinal protaplazma haline dönmeden önce, sürücüye durmasını
emreder ve arabadan inip bir ata, hatta eşeğe biner. .. Şimdi mutlulukla
gülümser ve zorlukların üstesinden geldiğini düşler. Boş bir umut! Sonraki
köşeyi döndüğünde karşısına yeşil otla yüklü bir dizi iri deve çıkar; ayrıca
kömür çuvalları da vardır. Her yönde çukurlar uzanır, ayrıca pamuk balyaları,
halılar veya çalı demetleri. Yol dardır; devderin yükü her iki yanlarından
sarkar. Geçecek bir yol görünmemektedir. .. Yabancı, kuyruğunu kıstırıp geri
döner l 24
Pasajda, böylesine renkli bir biçimde anlatılan engebeli ve bozuk yollar,
deprem, salgın ve yangının yol açtığı sorunların artık kontrol altına alındığı
kentteki çok hızlı büyümenin bir yansımasıydı. Bu, böylesi felaketterin
artık şehrin b:ışına bela olmadığı anlamına gelmez. 1688'deki kadar büyük bir
depremin bir daha yaşanmamasına karşın, 1801'de büyük bir sarsıntı oldu ve 19.
yüzyıl ort:ılarında kent birkaç kez sallandı. Veba salgınları, belki kısmen 1840'ta
uygulanan karantina önlemlerinin etkisiyle, giderek azaldı. 1809, 1812-15
(45.000 civarında cana ınal olduğu iddia edilir), 1826 ve 1837'de kent şiddetli
salgınlar yaşadı; 125 ancak 1830'lardan sonra bir daha büyük veba salgını
olmadı. Ne yazık ki bu, İzmir'in salgın hastalıklardan kurtulduğu anlamına
gelmiyordu; 19. yüzyıl ortalarında kent koleranın vahşi pençesine düştü; 1831,
1849 ve 1865'te birkaç kez salgın yaşandı . Yine de bu h:ıstalık on binieric
değil, binieric ölçülebilecek sayıda cana mal oldu ve şehrin nüfus olarak
büyümesini fazla engellemedi.
17. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadar İzmir'in nüfusu belki 50.000
ila 120.000 arasında gitti geldi; fakat 1840 civarında hızlı bir artış gösterdi.
Yüzyıl ortalarında şehir belki de 150.000 kişi barındırıyordu. 1890'da bu sayı
200.000 dolaylarına yükseldi. 1914-18 Dünya Savaşı'nın ardından nüfus neredeyse
300.000'c çıktı. Bu nüfus artışı kısmen hastalıkların kontrol altına
alınmasından ve yer sarsıntılarının seyrekleşmesinden kaynaklanıyordu; ancak
temel neden kesinlikle İzmir'in hinterlandından kent merkezine göçtü.
Pagos Tepesi ile deniz arasındaki dar alanda yoğunlaşan kalabalık nüfus,
yangın tehlikesini artırıyordu. Yangınlar defalarca şehri tahrip etti. 1825'te
iki bin ev yok oldu; 1834'te büyük bir yangın felaketi merkez çarşı ve Frenk
mahallesinin büyük kısmını yerle bir etti; 1845'te Ermeni ve Frenk mahalleleri
cehenneme döndü; 186 1'de Müslümanların yaşadığı birçok bölge alev alev yandı
ve 1882'de yangın Müslüman ve Yahudi mahallelerini tekrar ziyaret etti . 126
Bununla birlikte, yangın tehdidi, hızla büyüyen kentin sunduğu büyük
fırsatların peşinde koşan insanların göçünü duraksatmaya yetmedi. Aslında
kentin mahallelerini sık sık yoklayan yıkıcı yangın felaketleri, büyük alanları
yeniden gelişmeye hazırladı ve İzmir'in ekonomik ve nüfus açısından büyümesine
eşlik eden modernizasyon programını hızlandırdı.127 İzmir'in 19. yüzyıl
sonlarındaki fiziksel dönüşümü, Osmanlıların Amerikan, İngiliz, Fransız ve
Alınan şirketlerine demiryolu, tramvay, gaz, tütün ve diğer alanlarda tekel imtiyazları
vermesinden cesaret alan yabacı yatırımcılarca finanse edildi. Yapılaşma,
kamusal olduğu kadar özeldi de. Girişimciler ve misyonerlerin hastaneler,
demiryolu bağlantıları ve endüstri merkezleri inşa etmesinin yanı sıra,
işadamları İzmir ve civarında büyük konaklar ve malikaneler de yaptırdılar.128
Buna karşın, daha önceki dönemlerin ticari ve idari yapılarından farklı olarak,
bu kamu binaları, biçimsel ve işlevsel açıdan kesinlikle Batıdan esinlenmişti.
Yeni binaların içinde altmış yataklı bir devlet hastanesi ( 1851), İzmir'i
Aydın'a bağlayan demiryolunun başlangıç noktası olan Alsancak tren istasyonu
(1858), bir tramvay hattı bile bulunan çok geniş bir rıhtım (1875) ve bir
pasaport iskelesi ( 1880'ler) de vardı. 1211 Aynı zamanda servet ve
imtiyazlardaki artış, önemli caddelerin genişletilmesinin finanse edilmesine,
demiryollarının yapımı· na, posta ve telgraf servislerinin kurulmasına ve yeni
bir kanalizasyon sis· teminin yanı sıra önce gaz, ardından da elektrikle
aydınlatma şebekesinin oluşturulmasına yardımcı oldu. 1901'de, Il.
Abdülhamid'in tahta çıkışının yirmi beşinci yılının onuruna, kayzerin armağanı
olan heybetli bir saat kulesi yapıldı. Kule Alman Reich'ının mimari izlerini
taşıyordu ve kentin giderek daha da Batılılaşmasını uygun bir biçimde
sembolize ediyordu.
Bu yenilikler, etkileyici olmalarına karşın, milliyetçiliğin heterojen
Os· ınanlı ülkesine sert bir biçimde soktuğu, patlamaya hazır hoşnutsuzlukları
sürekli engelleyemezdi. İzmir'deki çeşitli cemaatler serpilip gelişiyorlardı;
ancak imparatorluğun ipliklerini söken unsurlar da bunlardı. 1820'1erde
Osmanlılar Yunanistan'ın bir kısmını Yunan milliyetçiliğine kaybetmişlerdi. 1890'larda
Balkanlar dediğimiz diller, dinler ve kültürler harmanı, ateşli bir etnik
milliyetçilik havası içinde bozulma yaşamış, bölgenin parçalanması gündeme
gelmişti. Ermenilerle Müslümanlar arasındaki düşmanlıklar bir irin gibi
birikmiş ve Doğu'da patlama noktasına varmıştı. I. Dünya Savaşı'nın başlarında
Arapların birçoğu, içinde yer aldıkları devleti parçalama peşindeki güçlerin
saflarına katıldı; Osmanlı Yahudilerinin bir kısmı da kısa süre sonra bu yolu
tuttu. Sonuçta ve belki de kaçınılmaz olarak, milliyetçilik İzmir'in
sükunetini de bozdu. Büyük Savaş'ın sıkıntıları İzmir'de cemaatler
arasındaki sakin ilişkileri zorladı; şehrin büyüleyici ve canlandırıcı dünya
kenti havası, savaşın etkisiyle kesin bir biçimde sona erdi.
İzmir, imparatorluğun çoğu yerinden farklı olarak, kent nüfusuna yoksul
ve duygusal olarak yaralı ve şehrin göreli sakinliğini etkileyen göçmenlerin
katılmasına rağmen, I. Dünya Savaşı'ndan fiilen zarar görmekten (en azından
fiziksel anlamda) kurtuldu. Buna karşın savaş sonrasında o kadar şanslı
değildi; Batı Anadolu'yu elde etmeye yönelik Yunan macerası ve Türklerin buna
karşı ulusal bağımsızlık mücadelesine yol açan sert tepkisinin yarattığı
sonraki fırtınanın tam ortasında kaldı. Bir Yunan ordusunun İtilaf Devletleri
korumasında kente çıkarına yaptığı 19 19 Mayısından şehrin büyük kısmının
cehenneme döndüğü 1922'ye kadar geçen üç yıllık kısa süre içinde, cemaatler
arasında yaşanan vahşet, İzmir'in sosyal yapısını bir daha onarılamaz biçimde
parçaladı.
Utanç verici 1922 yangını, kentteki cemaatleri ani, sert ve geri dönüIemez
bir şekilde birbirinden koparan nefretler için uygun bir metafordur. Şehir
halkı yangına tamamen yeni bir tarzda tepki verdi. Osmanlı İzmir'inin
karakteristik özelliklerinden olan yangın felaketleri ya kazayla ya da intikam
peşindeki veya dengesiz kişilerin eylemleri sonucunda çıkardı. Hıristiyan
Ermeni, Ortodoks Rum, Yahudi, Müslüman veya yabancı olsun tüm İzmirliler,
yangınlara karşı birlikte mücadele ederler, can ve mal kayıplarına, göründüğü
kadarıyla birlikte üzülürlerdi. Hiç kimse rakiplerini ortadan kaldırmak için
kasıtlı olarak suçu genellemeyi ve bir dini cemaati ya da milli topluluğu
mahkum etmeyi düşünmezdi. Fakat 20. yüzyıl başlarında, aynı cemaatlerin
mensupları tam da bu yapmadıklarını yaptılar. Neredeyse kimse yangını çılgın bir
kişinin çıkarmış olabileceğini düşünmedi. Türk birliklerinin hızla kent üzerine
yürümesinin yarattığı yaygın panik ortamında, yangının kazayla ya da bir yangın
çıkarma hastasının çaktığı kibritle başlamış olmasının önemi yoktu. Önemli
sayılan tek şey, bu kişinin Ermeni veya Yahudi, Rum veya Türk, Fransız veya
İngiliz olup olmadığıydı. Bu tür bir kimlik tespiti yapılabilseydi, o zaman
bütün bir cemaat sorumlu tutulacaktı. Kısacası bir kişinin kim olduğunun kavranması
değişmişti. Bu gruplara mensup bireyler artık kendilerini bir kentin (İzmir) ya
da bir bölgenin sakinleri veya bir devletin (Osmanlı İmparatorluğu) uyrukları
olarak düşünmüyorlardı; onlar şimdi kendilerini, karşılıklı olarak birbirini
dışlayan ve birbirlerine şiddetli bir biçimde düşman milliyederin unsurları
olarak görüyorlardı.130
1922 yangını sadece 19. yüzyıl sonları İzmir'inin ayırt edici özelliği
olan kozmopolitliği öldürmekle kalmadı. Aynı zamanda, İzmir kadı mahkemeleri
kayıtlarını da (ki bu tür kayıtlar Osmanlı yerel, özellikle de kent tarihine
yönelik temel kaynaklarımızdır) büyük oranda tahrip etti. Bu kayıp son derece
üzücüdür; çünkü mahkeme kayıtları şüphesiz şehirdeki cemaat yaşamının birçok
gizli kalmış yönünü gözler önüne serecekti . ı 9 1O'lar ve ı920'lerdeki gelişmeler
bu ticari alan üzerinden yürüyen cemaat yaşamının özünde yatan karşılıklı
etkileşimin kayıtlı izlerini de silmiş oldu.
17. yüzyıl ve onu izleyen iki yüzyılda Osmanlı İzmir'inin sakinleri, iki
büyük uygarlığın, İslam ve Hıristiyan dünyalarının kesişme noktasında, temelde
kanunlardan muaf bir tarzda işleyen bir liman kenti oluşnırdular. Bu yüzden
kent, neredeyse bağımsız bir şehir devleti (Cenova, Venedik veya Germen Hansa
kentlerinden biri gibi) tarzında işledi. Böylece İzmir Osmanlı İmparatorluğu'nu
giderek Avrupa'nın geriye kalanına bağlayan ticari ve siyasi süreçlerde etkili
oldu ve özel bir tarzda -ikisinin arasında bulunan bir liman kenti olarak- hem
Hıristiyanlık ve İslam dünyalarını yansıtarak, hem de onları birleştirerek
büyüdü.
Bununla birlikte, şehir imparatorluğa büyük oranda milliyetçilik, etnik
grupçuluk, ırkçılık gibi Batılı (ve sonuçta ölümcül) fikirlerin girmesine aracı
oldu. İzmir'in Batı Avrupa'yla olan ilişkisi, sonuç olarak hem kendisinin
dönüşmesine hem de parçası olduğu devletin yıkılmasına yardım etti. Kısacası
iktisadi ve toplumsal işleyişlerini giderek artan bir biçimde milliyetçi ve
ırkçı yaklaşımlarla tarif eden Batı Avrupa, İzmir'i de kendine benzetti.
Hobsbawm bu meseleyi ikna edici bir biçimde ortaya koymaktadır: " 19.
yüzyıl dünya ekonomisi kozmopolit olmaktan ziyade enternasyonaldir.. .
Göründüğü kadarıyla küresel ekonomide, kapitalist dünya ekonomisinin
başlangıcında çok büyük role sahip, gerçekten ülke kanunlarından muaf, ülke
sınırları dışına uzanan ya da farklı dünyaları birleştiren birimler için çok az
boşluk ve alan olduğu görülüyordu."131 Osmanlı İzmir'i de böyle bir
birimdi. Metropol kentin Türkiye Cumhuriyeti'nin bir parçası olarak ticari
konumunun genişleyerek sürmesine karşın, 19. yüzyılda kozmopolitlik biçiminde
yeniden şekillenen, daha önceleri onu tam olarak tanımlayan yaratıcı
heterojenliğini büyük oranda kaybetmiştir. 20. yüzyılda Akdeniz'in en büyük
ticari limanlarından biri olan İzmir, parçası olduğu ulus-devletin
özelliklerini çok fazla yansıtan bir şehir haline gelmiştir.
Kaynak: Doğu İle Batı Arasında Osmanlı Kenti -
Halep - İzmir - İstanbul - Daniel Goffman, s. 100-151
K a y n a k ç a
20 Steensgaard, Asian Trade Revolution, s. 22-59.
21 Bkz. Halil lnaleık, "lmtiyazat", Encyclopedia ofIslam,
ikinci baskı, Leiden, ı960-.
22 Bkz. Daniel Goffman, "Ottoman M i l l ets i n the Early
Seventeenth Century", New Pers-pectives on Turkey ı ı (1994), S. ı 35-58.
inaleık da aynı noktaya güçlü bir vurgu yapar, Economic and Social History, s. 189-92.
23 BOA, Maliyeden Müdevver 6004, s. 124.
24 Bu kavramın devlet yapılanmasındaki önemi için bkz. Frederic Lane,
"Economic Consequences of Organized Violence, Journal of Economic History 18
(1958), s. 410-17.
25 Bu, Osmanlı otoritesinin tümüyle kırıldı!'jı, Osmanlı meşruiyetinin
çok fazla azaldı!'jını iddia etmek de!'jildir. Osmanlılar adaptasyonda
ustaydılar. ı7. yüzyılda Batı Anadolu'da bu konudaki gelişmeler için bkz. Karen
Barkey, Bandits andBureaucrats: the Ottoman Route to State Centralization,
lthaca, NY, ı 994, özell ikle s. 189-228 (Eşkıyalar ve Devlet, İstanbul Tarih
Vakfı Yurt Yayınları, ı 999)..
26 Bkz. Goffman, /zmir and the Levantine World, s. 55-64.
27 lnaleık ve Quataert, Economic and Social History, s. 226-27.
28 Bkz. Daniel Goffman, •Early Ottoman Chios: The Demise of a Commercial
Center: The Mediterranean History Review (basılıyor).
29 Bu olgu ve sonuçları için bkz. Leslie Peirce, The lmperial Harem:
Sovereignty and Women in the Ottoman Empire, Oxford University Press, 1994, s.
45-47.
30 Bkz. Goffman, /zmir and Levantine World, s. 70-72.
31 Baran Louis Deshayes de Courmenin, Voiage de Levant fait par le
Commandement du Roy en /'annie 162 1par /e Sr. D.C., 2. baskı, Paris, 1632, s.
342.
32 Lewes Roberts, The Merchants Mappe of Commerce: wherein the
Universall Manner and Matter of Trade, is Compendiously Handled, Londra, 1638,
s. 118· 19.
33 Richard Lawrance'ın ticari temsileiliği ve kraleılığı konusunda bkz.
Daniel Goffman, Britons in the Ottoman Empire, 1642- 1660, Seattle, WA, 1998,
s. 46-51ve 187-90.
34 Joseph Pitton de Tournefort, Relation d'un vayage du Levant, Lyon,
ı727, c. ll, s. 375.
35 BOA, Ecnebi Defteri 22/ı, s. ı ı0-ı ı.
36 BOA,EcnebiDefteri22/l,s. 102,n.2veı06.
37 Böyle bir izin örneği için bkz. BOA, Ecnebi Defteri, 13/ l , s.
97.
38 Bkz. Niels Steensgaard, "Consuls and Nations in the Levant from
ı 570 to 1650", Seandinavion Economic History Review ı s ( ı 967), ı 3-55.
39 BOA, Ecnebi Defteri 26/ı, s. 5, n. l.
40 BOA, Ecnebi Defteri 26/ı, s. 47-48 ve 48, n . ı .
41 Takip eden olayın meydena geliş koşullarınının daha etraflıca bir
tartışması için bkz. Goffman, Britons in the Ottoman Empire, 5. kısım.
42 Subtilty and Cruelty: or a true relation of Sr Sackville Crow, His
Designe of seizing and possessing himse/fe of all the Estate and the English in
Turky. With the Prog· resse he made, and the Meanes he used in the execution
thereof, Londra, 1649, s. 6:,6 ı : Hetherington ve Zuma'dan Crow'a, 16 Haziran 1646.Böyle
bir izin örneği için bkz. BOA, Ecnebi Defteri, 13/ l , s. 97.
43 Bu, Osmanlı vergi toplama kayıtlarına göre böyledir (bkz. BOA,
Maliyeden Müdev· ver 14, 672). Yerel kaynaklar (hem Osmanlı hem de Batı
Avrupalı) daha yüksek sayılar verir; ancak bunlar ve diğer nüfus istatistikleri
konusunda ciddi bir abartma eğilimi de gösterirler. Seyyah sayısını gösteren
bir liste için bkz. M. Çınar Atay, Tarih içinde /zmir, lzmir, 1978, s. 114-15.
44 Bkz. Joseph Hacker, "The lmpact of the "Sürgün-System on
Jewish Society in the Ottoman Empire in the ıSth-ı7th Centuries", 4.
Uluslararası Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarihi (ı 07 ı - ı 922) Kongresi'nde
sunulan tebliğ, Münih, 4-8 Ağustos ı 986.
45 Bu olgu ciddi biçimde araştırılmıştır. Özellikle bkz. Avigdor Levy,
der., The Jews in the Ottoman Empire, Princeton, NJ, ı994, yanı sıra Daniel
Goffman, "The Quincentennial of ı 492 and Ottoman Jewish Studies",
Shofar: An !nterdisciplinary Journal ofJewish Studies ı ı .4. (ı994), s. 57-67.
46 BOA, Mühimme Defteri 79, no. 4.
47 BOA, Mal iyeden Müdevver, 7266, s . ı ı .
48 BOA, Mal iyeden Müdevver, 6004, s . ı s.
49 Goffman, /zmirandtheLevantine World, s. 88.
50 BOA, Ecnebi Defteri 26, s. 18.
51 BOA, Ecnebi Defteri 26, s. 22, n. 2.
52 BOA, Ecnebi Defteri 26, s. 20, n. 2.
53 Bkz. Goffman, Britons in the Ottoman Empire, 4. kısım.
54 Sevi hakkında en etrafiı ve inandırıcı biyografi için bkz. Gersham
Scholem, Sabbatai Sevi: the Mystica/ Messiah, 1626- 1676, çev. R. J. Zwi
Werblowsky, Princeton, NJ, 1973.
55 Chevalier d'Arvieux, Memoires du Chevalier d'Arvieux, Envoye
Extraordinaire du Ray, ete., J . B . Labat, der., Paris, 1735, c . 1, s. 10 1;
Warren Lewis, Levantine Adventurer: the Travels and Missions of the Chevalier
d'Arvieux, 1653- 1697, New York, NY, 1962, s. 35 içinde alıntılandığı gibi.
56 Jean Du Mont, Voyages de Mr. Du Mont, en France, en /talie, en
Allemagne, a Ma/the, et en Turquie, c. l l, Lo Hoye, 1699. Yeniden baskısı için
bkz. Goffmon, izmir and the Levantine World.
57 Richord Borgrave, A Relation of Sundry Vayages & Journeys made by
mee, f. ı ı . Bu günlük Bodleion Librory, Rowlinson Mss, C. 799'da
bulunmaktadır.
58 Necmi Ülker, "The Rise of lzmir, 1688· 1740", doktora tezi,
University of Michigan, Ml, 1974 ve Barkey, Bandits and Bureaucrats, s. 189-228.
Barkey tüm 17. yüzyılı devlet ile yerel direniş odakları arasında görüşmeler ve
uyarlamalar dönemi olarak görür.
59 Goffman, Britons in the Ottoman Empire, ı O. kısım ve başka yerler.
60 Örnek için bkz. BOA, BADH, A.DVN, dosya 3 ı , belge 47, 29 Ağustos-9
Eylül 1660; burada yönetim, Boğaz kalelerinden biri olan Seddülbahir'den geçen
her geminin, başka yerlerde ödedikleri verginin aynısını ödemeleri buyruğunu
verir.
61 Londra, PRO, State Popers ı05/15ı, f. ı60.
62 BOA, BADH, A.DVN, dosya 30, belge 76. Bu önemli buyruğa dikkatimi
çeken Caroline Finkel'e teşekkür ederim.
63 Evliya Çelebi Seyohatnomesi, c. IX, s. 98-99.
64 Evliya Çelebi Seyohatnamesi, c. IX, s. 99. Bu tarih, diğer belgelerle
ı659 ya do doho öncesi olduğu kanıtlanan, kalenin kullanıma girdiği dönem
olamaz.
65 Ü lker, "Rise of lzmir".
66 Poget Popers, falder VIII, letter 85. Bu önemli belge koleksiyonu the
School of Orientol and Africon Studies kütüphanesinde bulunmaktadır. Bono bu
koleksiyon hak· kında bilgi veren kütüphane görevlisi Colin Heywood'o ve onlar
üzerinde çolışmomo ve alıntı yapmomo izin veren Lord Paget'ın varisierine
teşekkürlerimi sunarım.
67 Paget Popers 27, falder VIII, fetter 85.
68 Faroqhi, Towns and Townsmen, çeşitli yerlerde.
69 Elena Frangakis-Syrett'in Commerce of Smyrna in the Eighteenth
Century (1700-1820/de öne sürdü!)ü gibi (Atina, 1992).
70 Paget Papers, falder V, Jetter ı 53.
71 Jonathan lsrael, European Jewry in the Age of Mercantilism, 1550-
1750, Oxford, ı985.
72. BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 67.
73 Bu yaklaşım konusunda bkz. Philip D. Curtin, Crass-Cultural Trade in
World History, Cambridge, ı984.
74 Paget Papers, falder V, letter 153 .
75 Yüzyılın daha önceki bölümlerinde böyle bir başvuru muhtemelen İstanbul'daki
Osmanlı yönetimi üzerinden yapılırdı. 1690'1arda Ingiliz ticari temsilei böyle
bir adımı gereksiz bulmuş, bunun yerine, gerçek emperyalist bir tarzda,
doğrudan Londra ve Amsterdam'daki "esas" yönetimlere başvurmuş
görünmektedir.
76 Paget Papers, foIder V, letter 157.
77 BOA, Ecnebi Defteri 22/ 1, s. 63.
78 Paget Papers, falder VI, letter 52.
79 Paget Papers, falder VI, letter 220.
80 Paget Papers, falder IX, letter ı 49.
81 Public Recard Office, State Popers ı 05/332, s. 4 1.
82 Bkz. Traian Staianavich, "The Conquering Balkan Orthodox
Merchants", Journal af Ecanomic History 20 (ı960), s. 234-3ı 3.
83 Paget Popers 27, foIder VI, letter 56; ve BOA, Ecnebi Defteri 22/ı,
s. 74, n. 2.
84 Bu meselekonusunda örneğin bkz. BOA, Mühimme Defterleri 99, s. 80,
Şubat 1690 ve ı ı, Nisan ı690.
85 BOA, Ecnebi Defteri 22/ı, s. 56.
86 Bkz. Paget Popers 27, folder VI, letters 56, 52, 5ı ve 49 (bu
belgeler tersinden kronolojik sıraya göre düzenlenmiştir).
87 BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 74, n. 2.
88 lzmir ve Türkiye'nin diğer yerlerindeki deprem hareketleri konusunda
bkz. N.N. Ambroseys ve C. F. Finkel, The Seismicity of Turkey andAdjacent
Areas: a Histarical Reviej, 1500-1800, İstanbul, 1995. Özellikle bu deprem için
bkz. s. 90-93.
89 Bkz. William H. McNeil, Plagues and Peoples, Garden City, NY, 1976.
Daniel Defoe, A Journal of the Plague Year, Londra 1969, hastalığın devletle
toplum orasındaki ilişkileri nasıl dönüştürebileceğinin eşsiz bir anlatımı
olarak durmaktadır.
90 Richard Chandler, Travels in Asio Minar, 1164-65, Edith Clay, der.,
Londra, 197 1, s . 223. Müslüman "kaderciliği" uzun süre şarkiyatçı
bir tema olarak kalmıştır.
91 Bu depremin ve sonuçlarının en etraflı anlatımı için bkz. Ülker,
"Rise of lzmir". 92 Ambraseys ve F i nkel, Seismicity.
93 Bu çalışmaya izin veren Osmanlı buyruğu için bkz. BOA, Ecnebi
Defterleri 28/3, s. 20, n. ı . Bu kilise konusunda özellikle bkz. Livio Missir
Reggio Mamchi di Lusignano,Epitaphierdesgrandesfamil/esLatinesdeSmyrne,c.
ll:Lespierrestombo/esde /"glise française Saint-Polycorpe, Brüksel, ı 985.
94 Felemenklerin durumu için bkz. BOA, Ecnebi Defteri 22/ 1, s. 35, ı
9-29 Haziran 1688, and BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 36, 9- ı 9 Ağustos 1688.
95 Chandler,TravelsinAsiaMinor,s.2ı9.
96 Osmanlı yönetimi tütüne karşıydı ve zaman zaman tütün yetiştirilmesi
ve içilmesini yasaklama girişimlerinde bulundu. Bkz. M. C. Uluçay, XVIIinci
yüzydda Manisa'da Ziraat, Ticaret ve Esnaf Teşkilôtı, İstanbul, ı942, s. 42;
Katib Çelebi, Balance of Truth, s. 5ı . lzmir'de tütün yetiştirilmesine karşı
çıkılması konusunda bir belge için bkz. lzmir, see BOA, Mühimme Defterleri 80,
n. 82.
97 Bu konuda, sosyal bir sunum yeri olarak, bkz. Ralph Hattox, Coffee
and Coffeeho· uses: the Origins of a Social Severage in the Medieval Near East,
Seattle, WA, 1985 (Kahve ve Kahvehane/er: Bir Toplumsal /çeceğin Yakındoğu'daki
Kökenleri, lstan· bul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2. baskı, 1998).
98 Wi l l iam Cochran, Pen and Pencil in Asia Minor, Londra, 1887, s.
223.
99 Frangakis-Syrett, Commerce of Smyrna, s. 55-59.
100 Chandler, Travels in Asia Minor, s. 224.
101 Chandler, Travels in Asia M inar, s. 2 ı 9.
102 BOA, Ecnebi Defteri 22/l, s. 21.
103 Örnekler için bkz. BOA, Mühimme Defteri 99, s. ı o ı , ı 2-22 Mart 1690;
ve BOA,
Ecnebi Defteri 16/4, s. 38, 9-ı 9 ?ubat 1701.
104 BOA, Ecnebi Defteri 22/l, s. 4ı, n. 1.
105 Paget Popers 27, falder VIII, letter ı 34.
106 17. yüzyıl sonlarına ait birçok örnek arasında bkz. BOA, Ecnebi
Defteri 22/l , s. 20, ı 4 Eylül 1685; BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 23, Kasım 1685;
ve BOA, Ecnebi Defteri 22/ l , s. 8 ı , n. ı , 2- ı 2 Temmuz 1696. Tarihçi,
belki de dönüşmüş kimliklere (kolektif, şehirli, bölgesel ya da emperyal)
ulaşmanın anahtarını içeren yerel mahkeme kayıtlarının yokluğunu en çok yerel
iktisadi ve sosyal ilişkilerin bu alanında hisseder.
107 BOA, Ecnebi Defteri 22/l, s. 21, n. 3.
108 Bkz. Goffman, Britons in the Ottoman Empire, kısım 4-6.
109 Elbette ilk büyük rekabet olmomasına karşın. 16. yüzyıl boşlarında
Osmanlı-Venedik ilişkilerinin durumu için bkz Brummett, Ottoman Seapower and
Levantine Oiplomacy.
110 Aktaran Necmi Ülker, "The Emergence of lzmir os o Mediterraneon
Commerciol Center for the French and English lnterests, 1689-1740",
International Journal of Turkish Studies 1987, s. 20.
111 Ariel Salzmann, •An Ancien Regime Revisited: 'Privatization' and
Political Eco· nomy in the Eighteenth-Century Ottoman Empire", Politics
and Society 2 1, 1993, 393-423.
112 Böylesi çiftiikierin ortaya çıkışı konusunda bkz. Bruce McGrown,
"The Age of the Ayans·, Economic andSocial History of the Ottoman Empire,
lnaleık, der., s. 680-93.
113 Archives Nationales, Affaires etrangeres Serie sous-serie Bi, ı053,
6 Nisan ı752 Gilles Veinstein ••Ayan' de la region d'lzmir et commerce du
Levant (deuxieme mc itie du XVIlle siecle)" Etudes Balkaniques 12 ( 1976),
s . BO'de aktanldığı üzere.
114 Stoianovich, "Conquering Balkan Orthodox Merchants", s.
234-3 13.
115 Public Record Office, State Popers 105/129, aktaran
Frangakis-Syrett, Commerce ofSmyrno,s. 113.
116 Reşat Kasaba, "Was There o Compradore Bourgeoisie in
Mid-Nineteenth Century Western Anatolia?" Review l l (1988), s. 215-28.
* Jedbourgh lskoçya'da bir yerleşim birimidir. Bölgede bir haydut
çetesinin yargılanmadan asılmasından kaynaklı olabilir, sanığın önce asılıp
sonra yargılanması durumunda bu deyim kullanılmaya başlanmıştır. ç.n.
117 Cochran, Pen and Pencil, s. 57-58.
118 Cochran,PenandPencil,s. 211.
119 Cochran,PenandPencil.
120 Donald Quataert, Ottomon Monufocturing in the Age of the lndustriol
Revolution, Cambridge, 1993.
121 Atay, /zmir, s. ı27-33.
122 Aran Rodrigues, French Jews, Turkish )ews: the Alliance lsraelite
Universelle and the Politics of
Jewish Schooling in Turkey, 1860- 1925, Bloomington, IN, ı990.
123 Selim Deringil, The Protected Domains: ldeology and the Legitimation
of Power in the Ottoman Empire, 1876-1909, Londra, ı993, s. 93-ı ı 1.
124 Cochran, Pen and Pencil, s. 367-68. 125 Çetin, /zmir, s. 127-128.
126 Çetin, /zmir, s. 127-32.
127 19. yüzyılda diÇ)er Osmanlı şehirlerindeki yangınlar ve kentlerin
yenilenmesi üzerine bkz. Zeynep Çelik, The Remaking of İstanbul: Portrait of an
Ottoman City in the Nineteenth Century, Seattle, WA, 1986 (Değişen İstanbul: 19.
Yüzytfda Osmanlt Başkenti, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 2. baskı,
1998).
128 Bu yapılar, Kaya Dinçer tarafından titiz ve mükemmel bir biçimde
resimlenmiştir, bkz. Daniel Goffman ve DoÇjan Kuban, Visions from a Vanishing
Post: Architectu· ral Drawings from /zmir and Western Anatolia, lzmir, 1994.
129 Çetin, /zmir, s. 132-33.
130 Milliyetçiliğin ortaya çıkışı üzerine literatür son derece geniştir.
Benedict Anderson, lmagined Cammunities: Reflections on the Origin and Spread
of Nationalism, Londra, 1983, özellikle açık ve etkili bir tartışmadır.
131 E. J. Hobsbawm, Nations andNationalism since 1780: Programme, Myth,
Reality, 2. baskı, Cambridge, 1992, s. 25.
No comments:
Post a Comment