Moğolların Batıya Tesirleri
Şimdi de, Moğol fütuhatının yaptığı tesiri ele alalım. Bu fütuhat, Avrupa’ nın muhayyilesini uzak diyarlar konusunda tahrik etti. Bir müddet, Büyük Han’ın hükümdarlığı sıralarında, Asya ile Batı Avrupa arasında münasebetler kurulup devam etti, bütün yollar açıldı ve Karakurum sarayına bütün milletlerden temsilciler gitti. Hıristiyanlıkla İslâmiyet arasında din konusunda mevcut olan düşmanlığın Avrupa ile Asya arasına diktiği mânialar kalktı. Papalar, Moğol’ların Hıristiyan edilmesi yolunda büyük ümitler beslediler. Moğol’ların o zamana kadarki biricik dinleri putperestliğin iptidai bir şekli olan Şaman dini idi. Papa'nın elçileri Hind'den gelmiş Buddist rahipler, Paris’li, İtalya’lı, Çin’li sanatkârlar, Bizans’lı ve Ermeni tüccarlar, Moğol sarayında Arap memurları, Pers ve Hind astronomları ve matematikçileri ile buluşup kaynaşıyorlardı. Tarihlerde Moğol’ların yaptığı seferlerden katliamlardan haddinden fazla bahsedilmesine mukabil, onların öğrenme merak ve arzuların dan kâfi derecede söz edilmez.
Moğol’lar, bilimin ve metodun nâkili olarak tarihte pek önemli bir rol oynamışlardır. Cengiz ve Kubilây Han’ların müphem ve romantik şahsiyetleri hakkında elimizde mevcut bilgiler bu adamların en az o coşkun, fakat hodbin Büyük İskender kadar veya siyasî hortlaklar yaratmada pek usta olan o enerjik, fakat cahil Charlemagne (Carolus Magnus) kadar zekî ve yaratıcı hükümdarlar oldukları intibaını kuvvetlendirmektedir.
Moğol sarayını ziyaret edenlerin en enteresanlarından biri, bütün gördüklerini sonradan seyahatname halinde yayınlamış olan Marco Polo adında bir Venedik’lidir. Bu seyyah, 1272 yılı civarında, evvelce Çin’e gelmiş olan babası ve amcası ile birlikte bu memlekete gitti. Baba ile amca, ilk seyahatlerinde Büyük Han’ın üzerinde derin bir tesir yaratmışlardı. Onlar, Han’ın gördüğü ilk Lâtin’lerdi. Han, gerek mahiyetini öğrenmek istediği Hıristiyanlık hakkında, gerekse ilgilendiği sair Avrupa hususları hakkında lüzumlu bilgileri bilginlerden öğrenip kendisini aydınlatmaları için bu iki adamını memleketlerine göndermişti. Bu sefer, Marco ile yaptıkları ziyaret ikinci ziyaretti.
Polo’lar bu defaki yolculuğa ilk seferde olduğu gibi, Kırım ’dan değil, Filistin’den başladılar. Yanlarında büyük Han tarafından verilmiş olan bir serbest geçiş ruhsatnamesi ve seyahatlerini kolaylaştırmaya mahsus birtakım ve sikalar vardı. Büyük Han, Kudüs’teki Merkad-i-İsa’da yanan kandilden biraz yağ alınarak kendisine getirilmesini istemişti. Böylece, yolculuklarına Filistin’den başladıktan sonra, Kilikya yolu ile Ermenistan’a gittiler. Kuzeye doğru yönelmelerinin sebebi o zamanlar Mısır Sultanının Moğol hükümdarına tâbi memleketleri talan etmesiydi. Yolcularımız Ermenistan’dan, sanki bir deniz yolculuğu yapacaklarmış gibi, Mezopotamya yolu ile Basra Körfezi’ndeki Ormuz’a gittiler. Burada, Hindislan’lı tacirlere rastladılar. Her ne sebeptense gemiye binmeyip yine Kuzeye yönelerek, İran çöllerine daldılar, Belh ve Pamir yolu ile Kaşgar’a ve Kotan ve Lob-Nor yolu ile Hwang-Ho vâdisine, oradan da Pekin’e ulaştılar. Bu şehirde bulunan Büyük Han yolcuları çok iyi karşıladı.
Kubilay, Marco Polo’dan bilhassa hoşlandı. Marco, genç ve zekî olduktan başka, Tatar dilini de iyice öğrenmişti. Kendisine resmî bir ünvan verilen Marco, özel vazifelerle birçok yerlere ve bu arada güneybatı Çin’e gönderildi. Bu seyahatlerinde gördüğü göz alabildiğine uzanıp giden güleç ve müreffeh memleketleri anlatırken bahsettiği hanlar ve kervansaraylar, bereketli tarlalar, verimli bağlar ve bahçeler, Buddist keşişlere mahsus manastırlar, ipek, sırma, tafta gibi kıymetli kumaşlar, yol boyunca birbirini tâkibeden mâmur şehir ve kasabalar gibi şeyler AvrupalIlar tarafından ilkin şüphe ile karşılandı, fakat sonradan onların muhayyilelerini tutuşturup alevlendirdi.
Marco Polo, Burm a’dan, bu memleketin yüzlerce fili olan büyük ordularından, Moğol okçularının bu orduları nasıl bozguna uğrattıklarından bahsediyor ve Moğol’ların, Pegu’yu nasıl fethettiklerini anlatıyordu. Polo, Japon’lardan da söz ediyor ve bu memleketteki altın miktarını mübalâğalı bir dille anlatıyordu, Marco Polo üç yıl müddetle Yangşov (veya Yang-Şeu) valiliğinde bulundu ve ihtimal her hangi bir Tatar validen farklı bir idare tarzı tatbik etmiyerek ora Çin’lilerini hayrette bıraktı. Marco özel bir vazife ile Hindistan’a da gönderilmiş olabilir. Çin tarihi 1277'deki İmparatorluk Divanında Polo ad’ında bir adam bulunduğundan bahseder ki bu da Marco Polo’nun anlattıklarının genel olarak doğru olduğunu gösteren kıymetli bir delildir.
"Marco Polo Seyahatnamesi"nin yayınlanması Avrupa'lıların muhayyilesi üzerinde büyük bir tesir yarattı. On beşinci yüzyıl Avrupa edebiyatı ve bilhassa o devrin romanları, Marco Polo’nun seyahatnamesinde adı geçen Kathay (Kuzey Çin) ve Kambulak (Pekin) gibi isimlerle doludur.
İki yüzyıl daha sonra, Marco Polo Seyahatnamesi’ni okuyanlar arasında Cristoforo Colombo (Kristof Kolomb) adında Ceneve’li bir denizci de vardı. Bu adam, batı istikametinde deniz yolu ile Çin’e ulaşmayı tasarladı. İspanya’nın Sevilla şehrinde vaktiyle Colombo’nun sayfa kenarlarına notlar yazmış olduğu bir Seyahatname nüshası vardır. Cenevizlilerin batıya doğru yönelmelerinin birçok sebepleri vardır.
1453 yılında Türkler tarafından zaptedilinceye kadar Konstantinopolis, Batı âlemi ile Doğu âlemi arasında tarafsız bir ticaret şehriydi ve Cenevizliler orada serbestçe alış-veriş ediyorlardı. Fakat Cenevizlilerin en büyük rakibi olan "Lâtin" Venedikliler, Türk’lerin müttefikiydiler ve Yunanlılara karşı Türk’leri desteklemişlerdi. Türkler, Konstantinopolis’e gelince, bu şehir Cenevizlilerin ticaretini kösteklemeye çalıştı. Çoktan beri unutulmuş bir kesif olan dünyanın yuvarlaklığı yavaş yavaş insanların aklını yeniden meşgul etmeye başladı ve bunun pek tabiî bir neticesi olarak Çin’e, batı yolu ile ulaşmak fikri vücut buldu. Bu teşebbüsü kolaylaştıran iki âmil daha vardı. Pusula icad edilmiş bulunduğundan, artık insanlar, gemilerinin, seyir yönünü tâyin etmek için yıldızlı gecelere muhtaç değillerdi. Norman’lar, Katolonya’lılar, Ceneviz’ler ve Portekizliler de Atlas Okyanusunda Canaria, Madeira ve Açores (Asor) adalarına kadar açılmışlardı.
Fakat Colombo, tasarısının tatbikine yarayacak gemileri tedarik etmekte birçok güçlüklere uğradı. Avrupa saraylarının birinden ötekine dolaşıp durdu. Nihayet, İspanya Araplarından henüz geri alınmış olan Granada (Kamata) da Ferdinand ile Isabela’nın himayelerini sağlayarak üç küçük gemi ile Okyanus’ta meçhule doğru yelken açtı. İki ay on gün süren bir yolculuktan sonra karaya çıktı. Orasını Hindistan sandı. Halbuki orası Hindistan değil, Eski Dünyanın o zamana kadar varlığından bile haberleri olmadığı yeni bir kıt’a idi. Colombo İspanya'ya altın, pamuk, garip hayvanlar ve Hıristiyan etmek istediği iki yerli ile döndü. Bu yerlilere Hintliler denildi, çünkü Colombo ömrünün sonuna kadar, bulmuş olduğu toprakların Hindistan olduğunu zannetti. Yeni kaynaklariyle o koskoca Amerika kıtasının keşfedilmiş olduğunu insanlar yıllarca sonra anlayabildiler.
Colombo’nun başarısı denizaşırı teşebbüsleri teşvik etti. 1497 yılında Portekizliler Afrika’nın etrafından dolanarak Hindistan’a gittiler; 1515te Cava’da Portekiz gemileri vardı. 1549 da, İspanya hizmetinde bir Portekiz denizcisi olan Magellan (Femando de Magelhaes) Sevilla’dan beş gemi ile batı istikametinde denize açıldı. Bu gemilerden biri olan Vittoria 1522'de Guadalquivır (Vâdiulkebir) nehri mansabı yolu ile Sevilla’ya avdet etti. Dünyayı devreden ilk gemi olan Vittoria’da, yola çıkan 280 kişiden arta kalan otuz bir kişi vardı. Bizzat Magellan da Filipin adalarında öldürülmüştü.
İşte böylece, kâğıda basılmış kitaplar, en uzak yerle rine ulaşılabilen bir dünya hakkında edinilen yeni fikir, garip memleketler, garip hayvanlar ve bitkiler, garip âdetler ve yaşayış tarzları, denizaşırı ülkelerde ve astronomi alanında yapılan keşifler, Avrupalıarın düşünce ve muhayyilelerinde büyük bir gelişme meydana getirdi. Pek uzun zamandan beri unutulmuş bulunan Yunan klâsikleri süratle basılıp tetkik ediliyor, insanların muhayyileleri Eflâtunvari hayallerle, insan haysiyet ve hürriyetine saygı gösteren bir Cumhuriyet çağına ait hayallerle renkleniyordu. İlkin Roma hâkimiyeti Batı Avrupa’ya kanun ve nizam getirmiş, Lâtin Kilisesi de bu durumu yeniden tesis ve ihya etmişti. Fakat gerek putperest Roma gerekse Katolik Roma devirlerinde, öğrenme teceddüt arzuları teşkilât tarafından önlenmişti. Lâtin ruhunun hâkimiyeti artık sona eriyordu. On üçüncü ve on altıncı yüzyıllar arasında Avrupalı Arîler gerek Sami ve Moğol tesirleri sayesinde' gerekse Yunan klâsiklerinin yeni baştan keşfedilmesi sayesinde Lâtin gelenekleriyle irtibatlarını keserek yeniden insanlığın maddî ve manevî önderliğine yükseldiler.
Kaynak: Herbert George Wells - Kısa Dünya Tarihi, ss. 228-233
No comments:
Post a Comment