İnsanoğlu Binlerce Yıl Önce Özgürlüğünü Yitirmiştir - Wilhelm Reich
İnsanoğlu binlerce yıl önce özgürlüğünü yitirmiştir, acıklı yazgısına ağlayıp Mesih'in gelişini düşlerken kendisini bağlayan ipleri sıkmayı sürdürmektedir.
Tanrı duygusunu yitirmiş insanlar, öteden beri, İsa kadar olmasa bile, Yaşam saçan insanların çevresinde toplanmışlardır. Onlardan biraz güç alabilmek üzere, İsa müsveddeleri, siyaset cambazlarının çevresine üşüşmüşlerdir. İsa müsveddeleri baştacı edilmiş, onlar da insanların kendilerine tapınmasından büyük haz duymuşlardır. Kendilerine gösterilen hayranlığı, yöneltilen övgüleri, söylenen şarkıları, yapılan dansları sevmişlerdir; talihsizlerin derdini dile getirmeleri için yapılan çağrılar yüreklerini ısıtmıştır. İlk oymak başkanları, krallar, dükler, önderler, paşalar, onbaşılar, Stalinler, Hitlerler, Mussoliniler işte böyle tahta oturtulmuş, son derece akılsal nedenlerle halkın eliyle işbaşına getirilmişlerdir: bütün o insancıklar, kendilerinde bulunmayan iç gücün, inancın, güvenlik duygusunun yerini tutacak dıştan gelme bir enerjiye şiddetle gereksinme duyuyorlardı. Yaşamsal işlevlerinin kendiliğindenliğini yitirdiklerinden, koltuk değneklerine başvurmak zorundaydılar. Bugün de durum aynıdır. Peki ama, sözkonusu durum binlerce yıl nasıl sürebildi? Neden geçmişteki insanların derdin temeline el atmaları yasaktı? Tanrı'yı ve Yaşamı bilemeyeceksiniz. İnsanlığın tepesine çöken en amansız, en ulu buyruk budur. İnanılmaz, gülünç bir şey, ama doğru...
İsa
bütün bunları, bilmese de, duyumsamaktadır. Halk onu önderi, kurtarıcısı,
mutluluk savaşçısı seçmiştir. Ama işin tatsız yanı, İsa'nın arzulan ve yaşamı çağdaşlarınınkilerden
öylesine ayrıdır ki, aralarında hiçbir zaman bir uyum kurulamayacaktır.
İsa
yeryüzündeki Cennet'ten sözettiğinde, insan denen memeli hayvanın iç dünyasındaki
özgürlükten, her türlü yaratışın temelinde yatan yasal özgürlükten dem
vurmaktadır. İsa onlara Adem'in -ya da aynı kapıya çıkmak üzere- Tanrı'nın Oğlu'yum
derken, sahici, doğru, asal bir gerçeği dile getirmektedir: O Yaşam'ın, çok iyi
tanıdığı, içinde açık seçik duyumsadığı evrensel gücün yavrusudur. Ama çevresindekiler
bunu anlamamaktadır. Onu gerçek kimliğini açıklamaya, kutsal gücünü kanıtlamaya
çağırmaktadırlar. Ondan, tanrısal bir varlık olduğunu gösteren işaretler
beklemektedirler. Bu, İsa'nın ilerki masallaştırılmasının kökenidir.
İsa'nın
dış görünüşü, güzel bir ilkbahar sabahında güneşli bir çayırı andırır. Gözünüzü
dikip ona bakamazsınız, ama vebalı değilseniz, duyumsarsınız. Onu seversiniz, o
da içinizi ışıtır, bir kızıl buyurgan ya da duygusal küçük kentli gibi, karşısına
geçip gülmezsiniz. İsa, Işık saçan, kokulu bir çiçek gibidir, bunun farkındadır,
bundan ötürü mutludur; onlarda bulunmadığını bildiğinden, ilk davranışı
duygularını yoldaşlarına aktarmak olacaktır. Bu duygulardan yoksun olduklarını,
kendi içlerindeki duygulan öldürdüklerini bilmektedir, ama yeryüzünde en çok
arzuladıkları bu duygulardan nefret ettiklerinin farkında değildir. Ayrıca,
daha doğar doğmaz sünnet ederek, gözüne yakıcı ilaçlar damlatarak, hoşgeldin
yerine kıçına bir şaplak yapıştırarak her yeni doğmuş çocukta bu duyguları öldürdüklerini
bilmemektedir. İnsanların bunu farkedebilmeleri için, binlerce yıl yoksulluk çekmeleri,
yüzlerce Ermiş'in ateşe atılıp yakılması, savaş alanlarında dağlar gibi insan ölüsünün
yığılması gerekecektir. İsa'nın talihsizliği işte bunu bilmemesidir. O, yoldaşlarının
yalnızca bilgisiz olduklarına, çetin işlerle açlığın onları alıklaştırdığına
inanmaktadır. Bilgeliğinin, susamışları çeken çeşme gibi onları kendine çektiğini
sanmaktadır. Sonunda, insanlar onu öldürecektir.
Aslında,
yanındakiler susamış birinin çeşmeye seğirtişi gibi koşmaktadırlar onun Yaşamsal
Gücü'ne. Hepsi, kocaman yudumlar almaktadırlar bu çeşmeden. Canlandıklarını
duyumsamakta, çevrelerine tatlı bir ışık saçmakta, zaman zaman kafalarında
birtakım şimşekler bile çakmakta, birtakım akıllı sorular sorabilmekte, bu da
Usta'nın onları bereketine daha çok ortak etmesine izin vermektedir. Hepsi bu
kaynağa eğilip kana kana içmektedir. Ve Usta, kendisine koşanları, çevresini kuşatanları
ağzından dökülen dupduru sözcüklerle, bedeninden yayılan güçle, öğütleriyle,
engin bilgeliğiyle doyurmaktadır. Eliaçıklığı dört bir yana yayılır. Küplerini
o Yaşam kaynağından doldurmaya gelen, yalınlığıyla dolu dolu yaşayışını içlerine
çeken susamış kadın ve erkeklerin sayısı gittikçe artar.
Bunlar,
sabahları kırlarda gezintiye çıktığı zaman ona eşlik eder, Tanrı'nın yaratışı
konusunda ettiği güzel sözleri dinlerler. O kuşların dilinden anlar gibidir,
hayvanlar ondan kaçmaz. Yüreğinde en küçük bir öldürme arzusu yoktur. Ezgili
sesi çok şey anlatır. Bu ses daralmış bir gırtlaktan ya da kaskatı kesilmiş bir
göğüsten değil, doğrudan doğruya bedeninden gelmektedir. Gülmeyi, sevinç çığlıkları
atmayı bilmektedir. Sevgisinin dile gelişine en küçük bir köstek vurmamaktadır;
kendini yanındaki insanlara bıraktığında, saygınlığından hiçbir şey
yitirmemektedir. Yürürken, her adımda kök salmak, sonra bu kökü sökmek, ikinci
adımda yeniden salmak istercesine, ayakları yere sağlam basmaktadır. Yürüyüşü
hiçbir yanıyla bir peygamberin, bir bilgenin ya da yüksek matematik öğretmeninin
yürüyüşüne benzememektedir. Düpedüz yürümektedir. Onu yürürken görünce, kendi
kendinize: Kim bu? Neci? diye sorarsınız. Öylesine benzersizdir. Yanındakilerin
herbirinin yürüyüşü birşeyler, kendi yürüyüşüyle ilgisi bulunmayan birşeyler
anlatır. Kimisi ezile büzüle yürür. Kimisi derin düşüncelere dalmış biri gibi.
Kimisi de, büyük bir korkuya kapılmışçasına, kaçar gibi. Kimisi kral gibi,
kimisi kendisini efendisine adamış bir uşak gibi. Kimisi ceylan gibi. Kimisi
tilki gibi. İsa Efendi'yse düpedüz yürür. Ceylan gibi bile yürümez. Kendi gibi
yürür.
Tek
başına yürüyüşü bütün okul öğretilerine, Yanıltmacalığa, Tekbenciliğe, Tevratçılığa,
Varoluşçuluğa kafa tutma gibidir. Davranışı her türlü "cılığa" öylesine
karşıttır ki, bir insan "sınıflandırma" ustası bile onun hangi dünya
görüşüne sahip çıktığını söylemekte güçlük çeker. Buysa, ölümlülerin çoğunu
rahatsız eder, çünkü onların herbiri bir şeye sahip çıkar, bir şeye sahip çıkmak
zorundadır, yoksa bozgunculukla suçlanır. Herkes bir loncaya, bir Kurulu'a, bir
rahip sınıfına bir Derneğ'e, bir Birliğ'e üye olmalıdır. İsa, iyi bir konuşmacı
ve öğretmen olarak tanınmaktadır. Ama, bu haliyle bile onu sınıflandırmak güçtür.
Herşeyden önce insana paldır küldür sorular sormaktadır. Buysa tatsızdır.
Karmaşık sorulara verdiği yanıtlar son derece yalındır, hem de, yüzyıllardır
binlerce bilgeye kök söktüren, gizlerini yanlarında götürmüş düşünürleri kara
kara düşündürmüş sorulara. O, doğuştan bir halk önderidir. Halk bunun farkındadır.
Hep aynı soruyu yöneltirler ona: Kimsiniz? Nesiniz? Tanrı'nın habercisi
misiniz? Bizi kurtarmaya mı geldiniz? Mesih misiniz? Öyleyse, söyleyin! Sizi
onurlara boğar, ardınıza düşeriz. Düşmanlarınızı yenesiniz diye sizi işbaşına
getiririz. Gerçek kimliğinizi ortaya vurun. Bize bir işaret verin, kim olduğunuzu
göstermek üzere bir mucize yaratın!
Usta
hiç sesini çıkarmaz, karşılık vermez. Kırlarda dolaşır, onlarla birlikte bir sürü
köyü gezer. Karmaşık sorulara yalın karşılıklar vermeyi, onlara bir tek kitap açmadan
çevrelerine bilgelik yayma gücü aşılamayı sürdürür.
Tanrı'nın
habercisi bu besbelli, diye düşünürler. Başkalarına benzememekle kalmamakta,
gerçek doğası ve görevi konusunda inatla susmaktadır. Mutlaka bir görevi olmalıdır.
Halka, yoksullara yardım etmeye, halkını kölelikten kurtarmaya gelmiş olması
gerekir... Çevresindekiler, çarpık bir Tanrı'nın Oğlu görüntüsü yaratmışlardır
kafalarında; O ise, aslında, yozlaşmamış Kozmik Yaşama Gücünün Oğlu'dur. Susması;
doğası, görevi, görüşleri, işaretleri, güçleri konusunda sorduklarına verecek
yanıtının bulunmayışındandır. Onları kendisinden ayıran şeyin bilincindedir,
yoksa tepkilerinin başka türlü olması gerekirdi. Ama niçin kendisinden doğaüstü
mucizeler/işaretler beklediklerini, neden varlığının arkasındaki gizi ortaya
vurmasını istediklerini bir türlü anlayamamaktadır: Varlığının gizlisi saklısı
yoktur çünkü. Tanrı'nın oğlu olduğunu kendisi de duyumsamaktadır, ama kendini
hiçbir kutsal görevle görevlendirilmiş saymamaktadır. En azından, böyle bir görevden
sözetmemektedir. İçinde belli bir görev verilmiş duygusu yoktur. Bu düşünce
yavaş yavaş kafasına çevresi, hayranları, ülküdaşları, öğrencileri tarafından
sokulmuştur. Başlangıçta, hiçbir kutsal görev ardında değildir. Yalnız dülgerlik,
rençberlik, yara sarıcılık yapmaktadır. Sonradan hem onun, hem de birçok kadının,
erkeğin, çocuğun canına malolacak masalı kafasına ötekiler, Kurtuluş'a, sevgiye
susamışlar sokacaktır. Onun bütün yaptığı başka türlü çalışmak, yaşamak, konuşmak
ve yürümektir. O kadar. BİR DE İNSANLARI SEVER. Onların bütün dertlerini bilir.
Ve her geçen gün, onları daha yakından tanır. Onları nasıl iyileştireceğini
bilemez. Ancak, yavaş yavaş, onlara yardım ETTİĞİNİ farkeder. Onları yüreklendirme,
avutma gücüne sahip bulunduğunu anlar. Bu inanç, yavaş yavaş, zorunluluğa dönüşür.
İnsanlar acı çekiyorlarsa, onlara yardım etmek, onlar için elinden geleni
yapmak, elimizdekini vermek, bir lokma bir hırkayla yetinmek gerekir. İçinizde
kutsal bağış olarak duyumsadığınız şeyi yaşamak öylesine kolaydır, sizi öylesine
zenginleştirir ki ondan kız ve erkek kardeşlerinizi YARARLANDIRMAMAK akıl
alacak şey değildir. Böylece tanrısal bağışla insana özgü avunma gereksinmesi
bir yerde buluşur. Biri kendini verir, öbürleri verileni alır, içer, içlerine çeker,
bir köşeye yığarlar.
Tanrı'nın
ve doğanın lütfuna ermiş kişinin, yani yozlaşmamış Yaşam'ın bağışını almış kişinin
kafasındaki düşün son derece yalındır: Her canın derinliklerinde Tanrı'nın bağışı
yatar. Susuzluğunun giderilmesi için bende bol bol bulunanı içmesi yeterlidir,
o zaman elde ettiği gücü başkalarına aktaracaktır; böylece coşkusal susuzlukları
giderilenler de kendi güçlerini başkalarının susuzluğunu dindirmekte
kullanacaklardır. Bizim Usta işte burada ilk yanılgıyı tadar. Kendi öz Yaşam'ı
açısından, mantık gereği, kendisinin doyuracağı insanın artık yalnızca başkalarının
susuzluğunu gidermeyi düşüneceğini sanmaktadır. Usta, uzun açlık yıllarının,
kendi eliaçıklığından yararlananlara vermeyi unutturduğunu unutmaktadır. Onlar,
suyu tek yönde akıtan borulara dönmüşlerdir. Onlar dibi delik testi gibidirler.
Ve işte Hazreti İsa'yı ölüme götüren de bu olacaktır.
Verimli
kara toprak ürün verir. Tohumu bağrına alır, yılın her gününde, her teline yaşamsal
enerji, besin, tuz ve su sağlayarak boyatmasına, başka bir tohum üretmesine
izin verir. Tohum olgunlaşıp yele kapıldığında, bir hayvan ya da insan tarafından
devşirildiğinde, toprak sapın bir bölümünü kendinde tutarak zenginleşir. Bu
yolla zenginleşen toprak yeni bir tohuma can verir. Yeni tohum da kendindeki
canı başka bir Can'a aktarır.
Hayvan,
Tanrı'nın arzuladığı dişi/erkek birleşmesiyle tohumu alır. böylece hem kendine
benzeyen, hem benzemeyen bir döl yaratır. Dölü aynı şeyi kendi dölüne yapana
dek bütün enerjisini yavrusuna akıtır. Büyüdüğünde, yavru da aynı biçimde yaşayıp
davranacaktır. Bütün evren almayla vermenin, emmeyle yansıtmanın, açılıp çiçeklenmeyle
can vermenin, evrensel/kozmik enerjiyi bir noktada toplamayla yeniden engin
evrensel okyanusa dağıtmanın birbirini izlediği bu çevrimle yönetilir.
Bir
kuyu, uzun bir kuraklık sonucu kurursa, su toplayabilmek için bir sonraki yağmuru
bekler. Yeniden taşacak kadar dolunca, hem çevresindeki toprağa, hem ıraktaki
derelere su verir; onlar da, aldıkları Yaşam suyunu yeniden Yaşam'a verirler. Böylece
Yaşam durmadan kendini yeniler, ayakta kalır, çoğalır.
Zırhlı
insandaysa böyle olmaz. O, içindeki Tanrı'yı öldürüp Cennet'i yitirdiği gün tek
yönlü boruya dönüşmüştür. Çoğunlukla, Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi önder
insanoğlunun Cennet'i neden yitirdiği sorusuna yanıt bulunmasını. Bu, yasak
binlerce yıldır insanlığı acımasızca kasıp kavuran coşkusal vebanın bir parçasıdır.
Tanrı'yı, ya da bedeninizdeki yumuşaklığı, Yaşam'ı tanımaya hakkınız yoktur!
Yoksa, Tanrı'yı neden yitirdiğinizi anlardınız. Demek ki sonsuza dek bundan
habersiz kalmanız gerekir. Bu saçmalık dünyanın dört bir yanında, binlerce üniversitede
kaçamak ustalarınca insanlara öğretilmektedir. Evet, Yaşam'ı ve Tanrı'yı aramalı,
Yaşam'a ve Tanrı'ya boyun eğmeli, Yaşam'a ve Tanrı'ya tapmalı, Yaşam'a ve Tanrı'ya
tapınaklar kurmalı, Yaşam ve Tanrı adına korkunç kıyımlara girişmeli, Yaşam ve
Tanrı için şiirler yazmalı, besteler yapmalısınız; ama Tanrı'yı Sevgi saymamalısınız,
yoksa öldürülürsünüz. Son birkaç bin yıldır bu kuralın istisnası görülmemiştir.
Dahası, hiçbir kadın ya da erkek bu saçmalık konusunda yüksek sesle soru sormamıştır.
Tanrı'yı
Sevgi saymak, Tanrı'nın varlığını doğrulamaktır. O'nu herkesin ereceği yere
koymaktır. İnsanoğlunu bugün yaşayamadığı şeyi yaşar hale getirmektir: bütün
dinlerin, anayasaların, yasaların, ahlak kurallarının, töre yasalarının, ülkülerin
ve düşlerin gereklerini aksatmadan yerine getiren bir varlık kılmaktır. Ama,
HAYIR! Ama Tanrı'yı ya da Yaşam'ı bedensel sevgi olarak tanımak yasaktır.
No comments:
Post a Comment