Kişioğlunun Yeryüzündeki Çözümlenememiş Tarihsel Çatışmalarına İlişkin Üç Soru
Sana üç sorusuyla bildirdiği, kabul etmediğin, kitaplarda adı "yol şaşırtıcı" diye geçen şeylerden daha bir gerçek şey var mıdır? Aslında, yeryüzünde gerçek, ulu bir mucize olmuşsa, o gün, bu üç soru bir mucizeydi. Yalnızca denemek için şöyle düşünebilsek: Ürkünç ruhun sorduğu bu üç soru kitaplardan silinip gitse, onları yeniden bulup, düşünüp kitaplara yazmak gerekse; bunun için dünyanın en bilge kişilerini -yöneticilerini, din bilginlerini, bilim adamlarını, filozoflarını, şairlerini- toplayıp şöyle deseler: Düşünün taşının, üç soru bulun, ama bu soruların, gerçekle çelişmemelerinden başka, üç sözcükte, yalnızca üç tümcede dünyanın, kişioğlunun bütün geleneğini anlatmaları gerekmektedir. Yüce, zeki ruhun çölde Sana gerçekten de sorduğundan kuşku edilemeyecek o üç soruya güç, derinlik bakımından yaklaşabilecek bir soru bile bulunabileceğini sanıyor musun? Yalnızca bu sorular, onların ortaya çıkışındaki mucize bile karşısındakinin geçici, dünyasal değil ölümsüz, gerçek bir zeki olduğunu göstermeye yetiyor. Çünkü insanlığın geleceği tüm olarak bu sorularda dile gelmiş, kişioğlunun yeryüzündeki çözümlenememiş, tarihsel çatışmaları bu sorularda biçimlerini bulmuştur sanki. O zaman şimdiki kadar açık seçik olamazdı bu sorular, böylesine rahat anlaşılamazdı. Çünkü geleceği bilemez insan. Ama şimdi on beş yüzyıl geçti aradan, her şeyin bu üç soruda öylesine kesinlikle haber verildiği, olayların burada söylenenlere öylesine uyduğu kanısındayız ki, bunlara bir şey eklemek, ya da çıkarmak olamaz! s. 282
Birinci soruyu anımsa. Kelimesi kelimesine olmasa bile, anlamı aşağı yukarı şöyleydi: "İnsanların arasına katılmak istiyorsan, hem ele elin kolun boş... Özgürlük sözcüğünü götürüyorsun onlara yalnızca, oysa onlar basit, doğuştan bayağı yaratıklar oldukları için bu sözcüğü anlayamayacaklardır. Korkacaklardır, dehşete düşeceklerdir. Çünkü kişioğlu için özgürlük sözcüğünden daha anlamsız bir şey olamaz! Oysa şu kızgın çöldeki taşları görüyor musun? Onları ekmek yap, insanlar koyun sürüsü gibi gelirler peşinden. Elini çekeceksin, ekmekten onları yoksun edeceksin diye korkudan tir tir titreyerek uysal uysal geleceklerdir peşinden." Ama kişioğlunun özgürlüğünü elinden almayı istemedin sen, bu öneriyi reddettin. "Onların bana bağlılıklarını ekmekle satın alırsam özgürlük nerede kalır?" diye düşündün. "Kişioğlu yalnızca ekmekle yaşamaz" dedin. Ama Toprak Ruhunun bu ekmek uğruna Sana baş kaldıracağım, Seninle cenkleşeceğini, Seni yeneceğini, bütün insanların "Bu canavarın dengi yok, bize gökten ateşi indirdi" diye bağırarak onun peşinden koşacağını biliyor musun? Yüzyılların geçeceğini, insanların kendi akılları ve bilim ağzıyla konuşmaya başlayacaklarını, dine karşı suç işlemek diye bir şeyin, dolayısıyla günahın olamayacağını, yalnızca açların bulunduğunu söyleyeceklerini biliyor musun? Sana karşı kaldırılan, senin tapınağını yıkacak olan sancakta "İnsanı doyur, sonra erdem iste ondan! " diye yazıyor. Tapınağının yerinde yeni bir yapı, yine ürkünç bir Babil Kulesi yükselecek. Gerçi eskisi gibi o da tamamlanamayacak ya, bu yeni kuleden yine de kaçınabilir, kişioğlunun acısını bin yıl kısaltabilirdin. Çünkü kuleyle bin yıl uğraştıktan sonra nasıl olsa bize gelecekler! O zaman yine yer altında, katakomblarda saklanır bulacaklar bizi (çünkü yine kovulacağız, eziyet edecekler bize), bulunca şöyle bağıracaklar: "Karnımızı doyurun, bizlere göklerden ateş indirmeyi vaad edenler sözlerini tutmadılar." O zaman biz tamamlayacağız onların kulesini, çünkü karınlarını kim doyurursa onun başaracağı iştir bu. Karınlarını da ancak biz, Senin adına, Senin için yalan söyleyerek doyurabiliriz. Ah, hiçbir zaman, biz olmasak hiçbir zaman doymaz karınları. Özgür kaldıkları sürece hiçbir bilim ekmek sağlamaz onlara. Ama sonunda özgürlüklerini getirip ayaklarımızın dibine bırakacaklar," Köleniz olalım daha iyi, yeter ki doyurun karnımızı" diyecekler. Özgürlükle ekmeğin ikisinin bol ölçüde bir insanda bulunmasının anlamsız olduğunu, çünkü bu iki şeyin hiçbir zaman uzlaşamayacaklarını sonunda kendiliklerinden anlayacaklardır! Güçsüz, ahlaksız, zavallı, baş kaldıran oldukları için hiçbir zaman özgür olamayacaklarına da inanç getireceklerdir. Göksel ekmek vaad ettin onlara, ama yine söylüyorum, Senin bu ekmeğin güçsüz, sonsuza dek lanetlenmiş, nankör kişioğlunun gözünde dünya ekmeğinin yerini tutabilir mi hiç? Hem göksel ekmek için binlerce, on binlerce insan Senin peşinden gelse bile, göksel ekmek uğruna dünyasal ekmekten vazgeçebilecek kadar güçlü olmayan milyonlarca, milyarlarca zavallı ne olacak? Yoksa yalnız on binlerce büyük, güçlü insan mı değerlidir Senin için? Geri kalan milyonlarca güçsüz, ama Seni seven insan, büyüklerin, güçlülerin gereci mi olacaktır? Hayır, güçsüzler de değerlidir bizim için. Ahlaksızdırlar, baş kaldırandırlar, ama sonunda söz dinler de olacaklar. Bize hayran kalacaklar. Başlarına geçip, onları özgürlükten kurtardığımız için bize Tanrı gözüyle bakacaklar... s. 283, 284
Özgürlük öylesine ağır gelmeye başlayacak onlara sonunda! .. Ama biz, Senin yolunda olduğumuzu, Senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz. Yine kandıracağız onları, çünkü bir daha yanımıza yaklaştırmayacağız Seni. Bizlerin acılarımız da bu kandırmada toplanacak, çünkü yalan söylemek zorunda kalacağız. İşte çölde sorulan ilk sorunun anlamı buydu. En değer verdiğin özgürlük uğruna işte bunu reddettin. Öte yandan, bu soruda dünyanın büyük bir sırrı da yer almaktaydı. "Ekmek" sözcüğüne itiraz etmeseydin, insanlığın en büyük sorunlarından birini halletmiş olurdun. "Kime tapınmalı?" sorunudur bu. Kişioğlu için, başıboş kalınca hemen tapacak bir şey bulmak telaşından daha acılı bir kaygı yoktur. Ama hiç kimsenin kuşku edemeyeceği, büyüklüğüne herkesin bir anda inanacağı, önünde eğileceği bir şey arar kişioğlu. Çünkü bu zavallı yaratıkların asıl dertleri, benim ya da başka birisinin tapınabileceği bir şey bulmak değildir. Herkesin inanacağı, önünde eğileceği, herkesin hep birlikte tapınacağı bir şey bulmak isterler. İşte tapınmaktaki bu genellik her insanın, tüm insanlığın yüzyıllardan beri en büyük acısıdır. Hep birlikte tapınmak için birbirlerini öldürmüşlerdir. Kendilerince Tanrılar yaratıp birbirlerine şöyle seslenmişlerdir: "Tanrılarınızı bırakın, bizim Tanrımıza tapının. Yoksa sizi de Tanrılarınızı da öldürürüz!" Dünyanın sonuna dek böyle olacaktır bu, yeryüzünde Tanrılar kalkınca bile değişmeyecektir durum: Bir şeyi değiştirmez Tanrıların kalkması, putların önünde yere kapanırlar. Kişioğlunun yaratılışındaki bu en önemli özelliği biliyordun Sen. Bilmemen olmazdı, ama insanları Sana tapmak zorunda bırakacak gerçek bayrağı, dünyasal ekmek bayrağını özgürlük uğruna, göksel ekmek uğruna kabul etmedin. Öteki yaptıklarına da şöyle bir göz at. Ne yaptıysan hepsi özgürlük uğrunadır! Söylüyorum Sana, zavallı kişioğlunun, doğuştan sahip olduğu özgürlüğünü bir an önce verebileceği bir varlık aramaktan daha bir acılı kaygısı yoktur. Ama kişioğlunun özgürlüğünü, onun vicdanını kim huzura kavuşturursa o elde edebilir ancak. Ekmek Senin için büyük bir fırsattı: Ekmeği verince Sana taparlardı, çünkü ekmekten daha güçlü bir şey yoktur. Ama bu arada Senden başka biri de onun vicdanını ele geçirirse... Senin ekmeğini bile fırlatır atar o zaman, vicdanını çelenin peşinden gider. Bu bakımdan haklıydın. Çünkü kişioğlunun varoluş sırrı, yalnızca yaşamakta değil yaşamanın nedenindedir. Kişioğlu, niçin yaşadığını kesin olarak bilmeyince, dünya nimetine boğulmuş olsa bile, yaşamaktansa bir an önce ölmeyi yeğler. Böyledir bu, ama ne oldu: Kişioğlunun elindeki özgürlüğü alacağına, daha çoğunu verdin ona. İyiyle kötüyü seçmekte özgür olmanın kişioğlu için huzurdan, hatta ölümden daha istenmeyen bir şey olduğunu unuttun mu yoksa? Kişioğlunca vicdan özgürlüğünden güzel, ama aynı zamanda da acı bir şey yoktur. İşte böylece kişioğlunun sonsuz huzurunun temelini atacağına; olmayacak, bilinmez, belirsiz şeyler aldın ele, insan gücünü aşan yolu tuttun, yani kişioğlunu sevmiyormuş gibi davrandın, hem de kim yaptı bunu: Onların uğruna ölmek için dünyaya gelen Sen! Kişioğlunun özgürlüğünü eline alacak yerde, çoğalttın bu özgürlüğü, insanlığın ruhsal dünyasına sonsuza dek sürecek acılar kattın. Kişioğlunun özgür olmasını istemen, onun Sana bağlanarak, Seni içten severek peşinden gelmesini özlemendi. Eski doğal yasalar yerine yeni bir yasa getirdin: Kişioğlu, Senin önderliğinde, neyin iyi neyin kötü olduğuna özgür olarak kendisi karar verecekti artık. Ama seçme özgürlüğü gibi ürkünç bir yükün altında ezilen kişioğlunun sonunda Senin önderliğini, hatta gerçeğini de reddedeceğini düşünmedin mi hiç? Gerçeğin Sende olmadığını bağırmaya başlayacaklardır sonunda. Çünkü öyle olsa, arkanda bunca çözülmemiş sorun bırakıp onları şaşkınlığa, acıya salmazdın, diye düşünecekler. Böylece, krallığının yıkılmasına kendin fırsat vermiş oldun, bundan böyle kimseyi suçlama artık. Oysa bu muydu Sana önerilen. Bu güçsüz baş kaldıranları, yine onların mutluluğu için yenecek, sonsuza dek tutsak edecek üç güç vardır yeryüzünde, bunlar: Mucize, sır, bir de otoritedir. Üçünü de reddettin Sen, bu durumun suçlusu Sensin. Ürkünç, sonsuz zeki ruh Seni tapınağın tepesine çıkarıp, "Tanrı'nın oğlu olup olmadığını öğrenmek istiyorsan kendini aşağı at, çünkü Tanrı oğlunu meleklerin tutacağı, bir yeri incinmesin diye onu yere yavaş yavaş indireceği söyleniyor. Tanrı'nın oğlu olduğunu kanıtla, babana ne denli inandığını göster," dediğinde kabul etmedin, atmadın kendini aşağı. Ah, soylu, gurur dolu, Tanrı'ya yaraşır bir davranış bu elbette, ama insanlar, zavallı baş kaldıran yaratıklar ne anlarlar bundan! Ah, bir adım öne atsan, aşağı atlamak için yerinden kıpırdasan, o anda inancını yitirmiş olacağını, kurtarmaya geldiğin yeryüzüne çarpıp parçalanacağını, yolunu şaşırtmaya gelen zeki ruhun istediğinin de bu olduğunu anlamıştın. Ama yine söylüyorum, Senin eşin var mı ki? Bir an için bile olsa, insanların da böylesi bir ayartmaya karşı koyacak güçte olabileceklerini düşünebildin mi? s. 285
Kişioğlunun yaratılışı mucizeyi reddetmeye elverişli midir? Hayatın böylesine ürkünç anlarında, ruhunun en azap veren, yıldıran asıl sorunlarını çözmeye çalışırken yalnızca kalbin sesini dinlemeyebilir mi? Ah, yüce davranışının kitaplarda saklanacağını, zamanın, yeryüzünün en uzak sınırlarına varacağını biliyor; kişioğlunun da, Senin peşinden gelerek, mucizeye gereksinmeden Tanrı'ya kavuşacağını umuyordun. Ama kişioğlunun, mucizeyi reddettiği anda Tanrı'yı da reddedeceğini, çünkü onun Tanrı'dan çok mucizeyi aradığını bilmiyordun. Mucize olmadan yaşayabilecek gücü yoktur kişioğlunun. Hemen yeni yeni mucizeler bulur kendine. Tanrıtanımaz, dinsiz, baş kaldıran olsa bile, üfürükçülerin, büyücü kadınların önünde diz çöker. Alay ederek, Seni küçümseyerek "Çarmıhtan in, Tanrı'nın oğlu olduğuna inanalım," diye bağırdıklarında inmedin çarmıhtan. Kişioğlunu mucizenin gücüyle değil de, içten gelen özgür bir sevgiyle kendine bağlamak istediğin için inmedin. Özgür sevgi tutkusuyla yanıyordu için. Kölelerin, onları ezen büyük güce duydukları kölece hayranlıktan nefret ediyordun. Ama fazla büyüttün gözünde insanları, çünkü her ne kadar baş kaldıran olarak yaratılmışsa da, köle olduklarından kuşku edilemez onların. Çevrene bakıp kendin söyle: Hangi birini kendi düzeyine çıkarabildin? Yemin ederim ki, Senin sandığından çok daha güçsüz, bayağı yaratılmıştır insan! Senin yaptığını yapabilir mi o hiç? Ona böylesine saygı duyduğun için, ona artık acımıyormuş gibi davrandın, gücünü aşan şeyler bekledin ondan. Hem kim yaptı bunu, onu kendinden çok seven Sen! Daha az saygı duysaydın, daha az şey isterdin ondan, sevgiye de daha yakın olurdu bu, çünkü yükü daha hafiflerdi. Güçsüzdür kişioğlu, bayağıdır da. Günümüzde bize baş kaldırmış, baş kaldırıyor diye gurur duymuş, ne önemi var bunun? Çocukça bir gururdur bu. Sınıfta kazan kaldırıp, öğretmeni kovan küçüklerden farkları yoktur bunların. Ama çocukcağızların heyecanı da dinecektir bir gün, pahalıya mal olacaktır onlara bu heyecan. Tapınakları yıkacaklar, yeryüzünü kana bulayacaklar. Ama sonunda, baş kaldıran olsa bile, kendi baş kaldırmalarına dayanamayan güçsüz baş kaldıranlar olduklarını anlayacaklar bu budala çocuklar. Ahmakça gözyaşı dökerek, kendilerini baş kaldıran olarak yaratanın, kuşkusuz onlarla alay etmek istediğini söylemeye başlayacaklar. Umutsuzluk içinde söyleyecekler bunu, böyle söylemekle Tanrı'ya küfür etmiş olacaklar, bu küfür daha da mutsuz kılacak onları, çünkü insan yaratılışı küfrü kaldıramaz, her zaman kendi kendinden öcünü alır bunun. Özgürlüğe kavuşması için öylesine acılar çektiğin kişioğlunun şimdiki durumunu görüyorsun işte: Huzursuzluk, kargaşalık, mutsuzluk içinde kıvranıp duruyor! s. 286
Yüce bilgen, kitabında, ilk dirilişe katılanları gördüğünü, her boydan on ikişer bin olduklarını söylüyor. Böylesine çok olduklarına göre insan değildiler demek, her biri birer Tanrı'ydı. Senin acına tanık oldular, kupkuru çölde böcek, bitki kökü yiyerek yıllarca yaşadılar... öyleyse bu özgürlük çocuklarıyla, bu özgür sevgiyle, Senin için yapılan bu özgür, yüce fedakârlıkla övünebilirsin. Ama şunu unutma, topu topu birkaç bindi onlar, hem Tanrıydılar... ya geri kalanlar? Geri kalan güçsüzler, güçlülerin dayanabildiklerine dayanamadıysalar ne yapmalı? Güçsüz bir ruh, böylesine ağır bir mutluluğu kaldıramadı diye suçlu sayılabilir mi? Yoksa yalnız seçkinler, seçilmişler için mi geldin yeryüzüne? Eğer öyleyse, burada bizlerin anlayamayacağımız bir sır var demektir. Sırrı kabul edince de, bu sırrı insanlara anlatmaya, kalplerinin özgür kararının, sevgilerinin önemli olmadığını, körükörüne, hatta vicdanlarının sesine kulak asmadan baş eğmek zorunda oldukları sırrın önemli olduğunu onlara öğretmeye hakkımız var demektir. Biz de öyle yaptık. Yapıtına başka bir biçim verdik, mucize, sır, otorite temeline dayandırdık onu. İnsanlar da yeniden sürüye dönüşmelerine, onlara öylesine acı veren bu ürkünç yükten sonunda kurtulmalarına sevindiler. Söyle, böyle davranmakta haklı mıydık? Kişioğlunun güçsüzlüğünü sezinleyerek yükünü hafifletmemiz onu sevdiğimizi göstermez mi? Niçin geldin, niçin engel olmak istiyorsun bize? Hem niçin öyle durgun, sevgi dolu bakışlarla bakıyorsun yüzüme? Öfkelen, Senin sevgini istemiyorum. Ben de Seni sevmiyorum çünkü. Hem ne diye saklayayım bunu? Karşımdakinin kim olduğunu bilmiyor muyum sanki! Sana söyleyebileceğim her şeyi daha ben söylemeden bildiğini gözlerinden okuyorum. Sırrımızı ben mi saklayacağım Senden? Belki bir de benden dinlemek istersin onu, dinle öyleyse: Seninle değil, Onunlayız, sırrımız bu işte! Hanidir bıraktık Seni, sekiz yüzyıldan beri Onunlayız. Tam sekiz yüz yıl önce, Senin nefretle reddettiğin şeyi, yeryüzü krallıklarını göstererek Sana vermek istediği o son mükâfatı aldık ondan: Roma'ya, Sezar'ın kılıcına sahip olunca yeryüzünün tek hakimi ilan ettik kendimizi. Yapıtımızı kesin bir sonuca erdiremediysek suç kimin? Ah, hala başındayız işin, ama başladı ya bir kez. Sona daha çok var. Toprak ana çok çekecek daha, ama amacımıza varacağız, yeryüzünün tek hakimi olacağız, kişioğlunun topluca mutluluğunu da o zaman düşünürüz. Oysa daha o zaman sahip olabilirdin Sezar'ın kılıcına. Niçin teptin bu son bağışı? Yüce ruhun bu son bağışını kabul etseydin kişioğlunu, yeryüzünde aradığı her şeye kavuştururdun. Kime tapınacaklarında, vicdanlarını kimin ayaklarının dibine bırakacalarında kuşkuya düşmezlerdi. Gürültüsüz patırtısız, hep bir arada kardeş kardeş yaşarlardı. s. 287
Çünkü hep birlikte olmak isteği kişioğlunun üçüncü, son acı kaynağıdır. İnsanlar hep birlikte olmaya yönelmişlerdir her zaman. Büyük uluslar çok olmuştur tarihte, ama bir ulus büyüdükçe mutsuzluğu da o oranda artmıştı. Çünkü yeryüzündeki bütün insanların hep bir arada yaşaması isteği öteki uluslardan daha güçlü yakmaya başlamıştır içini. Timur, Cengiz Han gibi büyük fatihler bütün dünyayı elde etmek amacıyla yeryüzünde bir kasırga gibi esip geçmişler, ama onlar da -belki bilmeden- hep kişioğlunun birlikte olmaya duyduğu o aşırı tutkuya hizmet etmişlerdir. Sezar'ın kılıcını alıp bir yeryüzü krallığı kurabilirdin Sen de, yeryüzüne huzur getirebilirdin. Çünkü kişioğlunun vicdanını, ekmeğini elinde bulundurandan başka kim hükmedebilir insanlara? Biz Sezar'ın kılıcını da aldık, kılıcı ele geçirince Seni de inkar edip, Onun peşinden gittik Ama özgür akıl, bilim, yamyamlık rezaletinin sona ermesine daha yüzyıllar var. Çünkü Babil Kulesini bizsiz yükseltmeye koyulan kişioğlunun en son yapacağı şey yamyamlıktır. Ancak o zaman sürünerek gelecek yanımıza hayvan, ayaklarımızı yalayacak, kanlı gözyaşları dökerek ağlayacak Biz de sırtına bineceğiz, üzerinde "Sır!" yazılı kupayı havaya kaldıracağız. Ancak o zaman, evet ancak o zaman huzura, mutluluğa kavuşacak kişioğlu. Seçkin insanlarınla övünüyorsun, ama yalnız onlar var Sende, fakat biz tüm insanlığı huzura kavuşturacağız. Dahası var: Seçkin olabilme mutluluğuna erişmiş güçlülerin birçoğu Seni beklemekten yoruldular artık, ruhsal güçlerini başka alanlara aktardılar, aktaracaklar da. Sonunda özgür bayrağı Sana karşı kaldıracaklar. Ama kendin verdin onlara bu bayrağı. Oysa bizde herkes mutlu olacak, Senin özgürlüğünde olduğu gibi her yerde baş kaldırmayacak, birbirini öldürmeyecekler. Ancak bizim için özgürlüklerini teptikleri, bize boyun eğdikleri zaman özgür olabileceklerine inandıracağız onları. Ne dersin, haklı mı olacağız böyle söylemekte. Yoksa aldatacak mıyız onları? Haklı olduğumuza kendiliklerinden inanacaklar, çünkü Senin o özgürlüğünün onları ne denli korkunç bir köleliğe, kargaşalığa sürüklediğini anımsayacaklar. Özgürlük, özgür akıl, bilim öylesine çıkmaza sokacak onları, öylesine mucizeler, çözülmemiş sırlar çıkaracak karşılarına ki, bazı dik başlılar, azgınlar kendi kendilerini yiyecekler, öteki az güçlü dik başlılar birbirlerini yok edecekler, geri kalan güçsüzler, mutsuzlarsa sürünerek bizim ayaklarımızın dibine gelecek, şöyle bağıracaklar: "Evet, haklıydınız, O'nun sırrı yalnız sizin elinizdeymiş. Size geliyoruz, kendi kendimizden kurtarın bizi." Bizden ekmeği alırken, bunda mucize falan olmadığını, taşı ekmek yapmadığımızı, onların yaptığı ekmeği, yine onlara vermek için ellerinden aldığımızı açık seçik görecekler elbette. Ama ekmek bulduklarından çok, onu bizim elimizden aldıklarına sevinecekleri Çünkü bizden önce yaptıkları ekmeğin ellerinde taş olduğunu, oysa bize dönünce ellerindeki taşın ekmek olduğunu hiç unutmayacaklar. Boyun eğmenin değerini çok iyi anlayacaklar! Kişioğlu bunu anlamadığı sürece mutsuz olacaktır. Bu anlayışsızlığın suçu kimindir? Söyle. Sürüyü kim dağıttı? Kim bilinmez yollara sürükledi onu? Ama gene toplanacaktır sürü, yine yola gelecektir. O zaman sakin, huzur dolu bir mutluluk vereceğiz onlara, onlar gibi güçsüz yaratıkların aradığı mutluluktur bu. Sonunda öğreteceğiz onlara gururlu olmayı. Çünkü yükselttin onları Sen, gururlu olmaya alıştırdın. Güçsüz yaratıklar, zavallı çocuklar olduklarını, asıl tatlı olanın da çocukların mutluluğunun olduğunu kanıtlayacağız onlara. Ürkecek, gözümüzün içine bakmaya başlayacaklar, korkuyla bize sokulacaklar. Şaşacaklar bize, korkacaklar, böylesine heyecanlı milyarlık bir sürüyü sakinleştirecek kadar akıllı, güçlü olduğumuz için övünecekler bizimle. Öfkelenmemizden çok korkacaklar. Akılları zayıflayacak, çocuklar, kadınlar gibi sulu gözlü olacaklar, ama en küçük bir işaretimizle hemen neşeleniverecekler, gülmeye, çocuksu bir mutluluk içinde şarkı söylemeye başlayacaklar. Evet, çalışmaya zorlayacağız onları, ne var ki boş zamanlarında yaşantılarını çocukça bir oyuna çevireceğiz, koroyla çocuk şarkıları söyleteceğiz, masum danslar ettireceğiz. Ah, günah işlemelerine de izin vereceğiz. Zayıf, güçsüz yaratıklardır onlar, günah işlemelerine izin veriyoruz diye çocuksu bir sevgiyle bağlanacaklar bize. Bizim iznimiz olursa her çeşit günahın bağışlanacağını söyleyeceğiz. Onları sevdiğimiz için izin vereceğiz günah işlemelerine, bu günahların cezasını da üzerimize alacağız. O zaman, günahlarının sorumluluğunu Tanrı önünde üzerine alan velinimetler diye aşırı saygı duyacaklar bize. Bizden gizli hiçbir şeyleri olmayacak. Karılarıyla, metresleriyle yaşamalarına, çocuk yapmalarına -hep bize gösterecekleri bağlılığa bakarak- ya izin verecek, ya da vermeyeceğiz. Seve seve, gönülden dinleyecekler sözümüzü. Vicdanlarının en acı sırlarını, her şeylerini bize açacaklar, biz karar vereceğiz, bizim söylediğimize sevinerek inanacaklar, çünkü vereceğimiz karar büyük bir üzüntüden, şimdiki özgür karar vermenin korkunç acısından kurtaracak onları. Herkes, birkaç yüz bin yönetici dışında milyonlar mutlu olacak. Yalnızca bizler, sırrı ellerinde bulunduran bizler mutlu olmayacağız. Milyarlarca mutlu çocuğun yanında, iyilikle kötülük kavramının lanetini üzerlerine almış yüz bin çilekeş bulunacak. Senin uğruna sessizce ölecekler. Ama bizler sırrı saklayacağız. Onların mutluluğu için göksel, ölümsüz mükafatla bu yana çekeceğiz onları. Çünkü öte dünyada birşeyler olsa bile, böyleleri için değildir bu. s. 288-289
Bir gün yine geleceğini, seçtiğin gururlu güçlülerinle geleceğini, yine yeneceğini söylüyorlar, ama biz de onların yalnızca kendilerini kurtardıklarını söyleyeceğiz. Hayvanın sırtında oturup elinde sırrını tutan şaşkının alaşağı edileceğini, güçsüzlerin yeniden baş kaldırarak sırtlarındaki rahibin cüppesini parçalayacaklarını, "iğrenç" bedenini çırılçıplak edeceklerini söylüyorlar. Ama o zaman ben ayağa kalkacağım, günahı tanımayan milyarlarca çocuğu göstereceğim Sana. Bizler, onların mutluluğu için günahlarını kabullenen bizler, karşıma dikilip şöyle bağıracağız: "Elinden gelirse, yapabilirsen bizi yargıla. Şunu bil ki, ben korkmuyorum Senden. Şunu bil ki, ben de çöldeyim, ben de böcek, bitki kökü yedim, insanlara bağışladığın özgürlüğü ben de kutsadım, "sayıyı tamamlamak için" Senin o seçkinlerinin, güçlülerinin arasına girmeye ben de can atıyordum. Ama kendime geldim, çılgınlığa hizmet etmekten kaçındım Geri dönüp, Senin yapıtını düzelten gruba katıldım. Gururlulardan ayrıldım, onları mutlu kılmak için alçakgönüllülerin yanına döndüm. Sana bu söylediklerim gerçekleşecektir, krallığımız yükselecektir. Yine söylüyorum, yarın göreceksin bu söz dinler sürüyü: Bir işaretimle, bize engel olmak için Seni yakacağım ateşi tutuşturmaya koşacalar. Evet, yakılmayı en çok hak eden biri varsa, o Sensin. Yarın yakacağım seni. s. 290
Kaynak: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler, İletişim Yayınları
No comments:
Post a Comment