Acı, Kötülük ve Cehennem Sorunu
Bu kitabın tek amacı acıların yarattığı düşünsel sorunu çözmektir. Acıların sabır ve dayanma gücünü öğretmek gibi birçok yüce bir görevi vardır. s. 5
Acıların doğduğu yerde, küçük cesaretin büyük bilgiden, küçük bir anlayışın
büyük cesaretten daha çok yardımı dokunur. s. 6
Canlılar birbirlerini avlıyor. Alt yaşam biçimleri öylece ölüp gidiyor, üst
yaşam biçimlerinde ise bilinç var ve acı çekiyorlar. Canlılar acı çektirmek
için dünyaya geliyor, çevrelerine acı veriyor ve acı çekerek ölüyor. İnsan ise
akıl sahibi, acıları önceden zihninde canlı bir şekilde yaşamaya başlıyor.
Yaşamaya devam etmek istediği halde kendi ölümünü bile önceden görüyor. Aklını
kullanarak akıl sahibi olmayan diğer canlılardan çok daha korkunç acılara neden
oluyor. İnsanlık kendi elindeki bu akıl gücünü sonuna kadar sömürmüş. Tarih
suçlar, savaşlar, hastalıklar ve terörle dolu. Bunların arasındaki molalarda o
kadar kısa mutluluklar var ki onların da kaybedeceği kuruntusu insanları yiyip
bitiriyor. Zaman zaman insanlığın durumu biraz iyileşiyor ve uygarlık denen şey
ortaya çıkıyor. Ama bütün uygarlıklar geçip gidiyor. Zaten kaldıkları sürece,
kendilerine özgü daha büyük acılara neden oluyorlar. Bizim uygarlığımız hiç
kuşkusuz böyle yapmıştır ve büyük olasılıkla bizden öncekiler gibi geçip
gidecektir. Kalsa bile ne farkeder? İnsanlık mahkumdur. Evrenin neresinde
olursa olsun, tüm canlılar böyledir. s. 8
Eğer bunların sevecen ve her şeye gücü yeten bir ruhun eseri olduğuna
inanmamı beklerseniz, bütün kanıtların tam tersi yönde olduğunu söylerim.
Evrenin arkasında ya hiçbir ruh yok, ya iyilik ve kötülük karşısında kayıtsız
kalan ya da düpedüz kötü olan bir ruh var. s. 8
Eğer evren bu kadar ya da bunun yarısı kadar kötüyse insanlar onu nasıl
bilge ve iyi bir Yaratıcı'ya bağlıyorlardı? İnsanlar akılsız olabilirdi, ama bu
kadar da olamazdı. Evreni insan deneyimiyle kavramak asla inancın temeli
olamaz. Evrenin görünümü, başka bir kaynaktan edinilen inanca karşıt gibidir. s. 9
İnsan yaşamının acısı ve kaybı her dönemde çok belirgindi. Bilimin
keşifleri arasına acı yerleştirmek sadece saçmalık olur. Dünyadaki olayların
akışına bakarak iyi ve bilge bir Yaratıcı olduğu sonucuna varmak çok güç
olurdu. İnancın başka bir kaynağı vardır. Benim asıl amacım kökeni
tanımlamaktır. Acı sorununu doğru yere oturtmak için bence bu gereklidir. s. 10
Yaşadığımız bir tehlike duygusu, esrarengiz bir şeyin uyandırdığı ürkme
duygusudur. Belki buna dehşet demek daha doğru olur. Esrarengiz bir şeyin
varlığı huşu duygusunun başlangıcıdır. Bu durumda, hem derin bir hayret, hem de
ürkmeyle dolar içiniz. Böyle bir durum karşısında yetersizlik duygusuyla baş
etmekte güçlük çekersiniz. s.
10
İnsanlar çok erken tarihlerde
evrenin ruhlarla dolu olduğuna inanıyorlardı. Profesör Otto bu ruhların huşu
ile karşılandığını öne sürer. Bunu kanıtlamak olanaksızdır, çünkü huşu
duygusunu ifade eden terimlerle tehlike duygusunu ifade eden terimler birbirine
çok benzerdir. Bu nedenle insanların bu ruhları sadece tehlikeli olarak gördüğü
ve kaplanlara nasıl yaklaşıyorlarsa onlara da aynı şekilde yaklaştığını
söyleyebiliriz. Kesin olan bir şey varsa, o da huşu deyiminin devam ettiğidir.
Bu duyguyu oldukça eski tarihlere kadar takip edebiliriz. s. 11
Huşu duygusunun tarihte nereye kadar gittiğini bilmiyoruz. En erken insan,
inandığı şeylerin uyandırdığı duyguları yaşıyordu, dolayısıyla huşunun insanlık
kadar eski olduğunu söyleyebiliriz. Ama bizim için asıl önemli olan şey, öyle
ya da böyle var olması ve yaygın olması, bilgi ve uygarlıkla akıldan
silinmemesidir. s. 12
Huşu, gözle gördüğümüz evrenden çıkarılan bir sonuç değildir. Tehlikeden
esrarengize, oradan da huşuya geçiş söz konusu değildir. Çevresi gerçek
tehlikelerle çevrilmiş ilk insanın, korkulara kapılarak esrarengiz ve huşu
uyandıran şeyleri uydurmuş olduğunu söyleyebilirsiniz. En eski atalarımızla
aynı insan doğasını paylaştığımız için bunun doğal olduğunu hissedersiniz.
Tehlikeli ıssızlıklara aynı tepkiyi gösterirsiniz ve bu gerçekten de insan
doğasına uygundur. s. 12
İnsan fiziksel korkuyu geride bırakıp huşuya geçtiğinde büyük bir atlama
yapar. Fiziksel gerçeklerin ve mantıksal çıkarımların asla yaratamayacağı bir
duyguyu tadar. s. 12
Huşu duygusuyla ilgili açıklama girişimlerinin çoğu açıklanan şeyi önceden
varsayar. Antropologlar bunu ölülerden korkmaya bağlar ama ölülerin bu duyguyu
nasıl uyandırdığını açıklayamaz. Bütün bu girişimler karşısında dehşet ve
huşunun korkunun farklı boyutları olduğunu söylemeliyiz. Bunlar insanın evrenle
ilgili yorumunda ya da evrenden aldığı izlenimde yatar. ss. 12-13
''Eğer Tanrı iyi olsaydı yaratıklarının kusursuz bir mutluluğu yaşamasını
isterdi. Eğer Tanrı'nın gücü her şeye yetseydi bu isteğini yerine
getirebilirdi. Ancak yaratıkları mutlu değildir. Demek ki Tanrı ya iyilikten ya
da güçten veya belki her ikisinden yoksundur.'' En basit ifadeyle acı/kötülük
sorunu dediğimiz şey budur. s.
15
Eğer iyi, her şeye gücü yeten ve mutlu terimlerinin bildik anlamlarıyla
yola çıkarsak o zaman yukarıdaki soruya verecek cevabımız yoktur. s. 15
Tanrı'nın gücü herşeye yeter yetmesine, ama kökten olanaksızlıklara değil,
kökten olan olanaklı olan şeyleri gerçekleştirmeye yeter. Tanrı'nın gücünün
sınırı yoktur, ama eğer, ''Tanrı özgür iradeli bir canlı yaratabilir ve aynı
zamanda onu özgür iradeden mahrum bırakabilir'' derseniz Tanrı hakkında hiçbir
şey söylememiş olursunuz. s.
17
Gerçekten de Tanrı için her şey mümkündür. Ama kökten olanaksızlıklar
hiçbir şey değildir. Birbirini tümüyle dışlayan alternatiflerin ikisini bir
arada devam ettirmek, en zayıf yaratıkları için ne kadar olan olanaksızsa,
Tanrı için de o kadar olanaksızdır. Bu durumda Tanrı'nın gücü bir engelle karşılaşır
ve sözünü ettiğimiz Tanrı bile olsa, saçmalık saçmalık olarak kalır. s. 17
Zaman zaman olanaksız olan şeylerin mümkün olduğu sanısına kapılırız. Bu
nedenle, her şeye gücü yeten Tanrı'nın bile gerçekleştiremeyeceği kökten
olanaksızları tanımlarken çok dikkat etmeliyiz. , s. 17
Doğan'ın değişmez yasaları, duanın gücü ile bir kenara bırakılamayacak bir
şekilde, insan acılarını hiçe sayarak işlev görür. s. 17
İlk bakışta, Tanrı'nın iyiliğine ve gücüne karşı görünür bu durum. Şunu
bile söyleyebiliriz: Her şeye gücü yeten Tanrı bile aynı anda hem özgür
insanlardan oluşan bir toplum hem de bağımsız ve çetin bir doğa yaratamaz. s. 17
Özbilinçle, yani bir canlının kendisini algılamasının, kendisi olmayan
başka bir canlıyla kıyaslama yapmadan mümkün olduğunu söyleyemezsiniz. ''Ben''
bilinci, belli bir çevrede, toplumsal bir ortamda, başka insanlardan oluşan bir
çevrede anlam kazanır. ss.
17-18
Canlının özgürlüğü, seçme özgürlüğü anlamına gelir ve seçmek de
seçeneklerin var olmasını gerektirir. Dolayısıyla özgürlük, tıpkı özbilinç gibi
başkalarının varlığını gerektirir.
Öz bilincin özgürlüğün en küçük koşulu, canlının Tanrı'yı kavraması,
kendisini de Tanrı'dan ayrı olarak kavramasıdır. s. 18
Yaratıklarının özgür iradelerini kötüye kullanmalarıyla bozulan dünyayı
Tanrı'nın hiç durmadan düzelttiğini hayal edin! Sonuç: özgür irade boşa
çıkacaktır. Bu ilkenin mantıksal sonucuna bakacak olursak, kötü düşünceler bile
olanaksız olacak, çünkü kötülük tasarlamak için kullandığımız beynimiz bunu
engelleyecektir. Kötü bir bireyin semtindeki madde, tahmin edemeyeceğimiz
değişikliklere maruz kalacaktır. s.
21
Satranç oyununda, kalenizi kurban edebilir ve hatta hastamızın düşüncesizce
yaptığı bir hamleyi geri almasına izin verebilirsiniz. Ama her an ona uyan bir
ödün verirseniz - yaptığı her hamleyi geri alabilse veya onun hoşuna gitmeyen
bütün taşlarınız tahtanın üzerinde kayboluverse- o zaman ortada oyun diye bir
şey kalmaz. Bu dünyada insan yaşamları için de aynı şey geçerlidir. Sabit
yasalar, yani neden ve sonuç ilişkisinin gerektirdiği sonuçlar, bireylerin
yaşamlarını sınırlar ve hatta yaşayabilmelerini mümkün kılan temeli oluşturur.
Acı çekme olasılığını doğanın düzeninden ve özgür bireylerin varoluşundan
çıkarırsanız, bizzat yaşamı çıkarmış olursunuz. s. 22
Tanrı'nın özgür bireylerin ortak varoluşu sonucundan yola çıkarak koşullara vardığını düşünmemeliyiz. Tanrı tutarlı ve tek bir yaratma eylemiyle, bizim gözümüze birçok bağımsız unsur gibi görünen ama aslında birbirine bağımlı olan maddeleri yaratmıştır. Ortaya koyduğum şekliyle karşılıklı gereksinimler kavramının ötesine geçerek bireyleri ve maddeyi birbirinden ayıran ve birleştiren aracı maddeyi tek bir çoğunluk kavramının altında inceleyebiliriz. s. 22
Belki de evren diğer olası
evrenlerin en iyisi değildir; belki de tek olası evrendir. Olası dünyalar
yalnızca Tanrı'nın yaratabileceği halde yaratmadığı dünyalar anlamına gelir.
''Tanrı'nın yaratabileceği ama yaratmamış olduğu'' düşüncesi bile, Tanrı'nın
özgürlüğü kavramının fazlaca insanca ifade edilmesidir. İnsan özgürlüğü ne
anlama gelirse gelsin, Tanrı'nın özgürlüğü alternatifler arasında kararsız
kalmak ve sonunda onlardan birini seçmek anlamına gelmez. Tanrı'nın özgürlüğü,
eylemlerini kendisinden başka hiçbir nedenin planlamaması ve bunları hiçbir dışsal engelin
durduramamasıdır. Tanrı'nın eylemlerinin kökü O'nun iyiliğidir ve O'nun her
şeye yeten gücü bu eylemlerin çiçek açmasını sağlar. s. 23
Bu da bizi İlahi İyilik konusuna
getiriyor. Şöyle bir itiraz var: Madem acı çekme olasılığı evrende baştan beri
vardı, o zaman Mutlak İyilik evreni hiç yaratmasaydı. Bu itiraza yanıt
verilmedi. Bu konuda bir uyarıda bulunmak isterim. Yaratmanın yaratmamaktan
daha iyi olduğunu kanıtlamaya çalışmayacağım. Böyle olağanüstü bir soruyu
tartacak insan terazisi yoktur. Varoluşun bir haliyle başka bir halini
karşılaştırmak mümkündür, ama varolmak ile varolmamayı kıyaslama girişimi sadece
sözcüklerle son bulur. ''Benim için var olmamak daha iyidir.'' Hangi anlamda,
''benim için''? Hiç varolmamış olsaydım var olmanın yararını nereden
bilebilirdim? Hem dünyanın acı çektiğini, hem de Tanrı'nın iyi olduğunu
kabullenmek, bu iyiliği ve bu acıları çelişki olmadan kavramaktır amacımız. s. 23
Tanrı bizden daha bilge olduğu için sadece iyilik ve kötülük üzerinde değil
birçok konu üzerindeki yargısı bizden çok farklı olacaktır. Dolayısıyla, bizim
gözümüzde iyi olan, O'nun gözünde iyi olmayabilir. Bize kötü gibi gelen de kötü
olmayabilir. s. 25
Öte yandan Tanrı'nın ahlaksal yargısı, bize ''kara'' gelen O'na ''ak''
gelecek şekilde farklılık gösteriyorsa, O'na iyi dememizin hiçbir anlamı
yoktur. Çünkü Tanrı iyidir derken, O'nun iyiliğinin bizimkinden tümden farklı
olduğunu söylüyoruz ve aslında ''Tanrı bizim bilmediğimiz bir şeydir'' demeye
getiriyoruz. Eğer Tanrı, bizim anladığımız şekilde iyi değilse sözünü
dinleyecek bile onu korkudan ötürü, her şeye gücü yettiği için yaparız. s. 25-26
Hiç kuşkusuz Tanrı'nın iyiliği bizimkinden farklıdır: Tanrı'nın ahlakıyla
sizin ahlakınız arasındaki fark ortaya çıktığı zaman zaten daha iyi olduğunu
bildiğiniz bir yönde ilerlemeniz gerektiğini göreceksiniz. s. 27
Peygamberler insanları tövbeye çağırır. Tanrı'nın standartları, insanların
bildiği ve ulaşamadığı standartlardan tümüyle farklı olsaydı, bu çağrı anlamsız
olurdu. Tanrı bizim zaten var olan ahlaki yargımıza seslenir. ''Doğru olana
neden kendiniz karar vermiyorsunuz?'' (Luka 12: 57) s. 27
Tanrı'nın iyiliğiyle
bugünlerde kastedilen hemen hemen sadece O'nun şefkatidir ve bu doğrudur. Bu
bağlamda, sevgiden söz ederken çoğumuz şefkati düşünürüz. Kendimizden çok
başkalarını mutlu görme, şu ya da bu anlamda mutlu değil, yalnızca mutlu görme
isteğini kastederiz. Zevk aldığımız ne varsa, bunları yapmamıza izin veren bir
Tanrı bizi gerçekten tatmin ederdi. Tanrı'nın evrenle ilgili tasarısı,
insanların ''günlerini vur patlasın çal oynasın'' diyerek geçirmelerini
sağlamak değildir. Ancak böyle bir evrende yaşamadığımız son derece açıktır.
Dolayısıyla, hayal ettiğimiz sevgi kavramının düzeltilmesi gerekir. Sevginin
şefkatten çok daha ciddi ve muhteşem bir şey olduğunu öğrenmek için şairleri
bile dinlemek yeterlidir. Şefkatin tek amacı, hedefini acıdan kurtarmaktır;
onun iyi ya da kötü olmasına aldırış etmez. s. 28
Yaratıcı ile yaratık arasındaki ilişki elbette eşsizdir ve bir yaratığın
diğeriyle olan ilişkisi ile kıyaslanamaz. Tanrı, bize tüm diğer varlıklardan
hem daha uzak hem de daha yakındır. Bizden uzaktır, çünkü varoluşunun temeli
kendisi olan bir Varlık ile varoluşunu ona borçlu olan bir varlık arasında
böyle büyük bir fark vardır. Tanrı yaratandır, biz ise yaratılan. Tanrı köktür,
bizler ise türevi. Hayatımız her an Tanrı'nın desteğiyle devam etmektedir.
Bedenlerimizde bulunan ufacık, mucizevi özgür irade gücümüz sadece O'nun süren
enerjisiyle varoluşunu sürdürmektedir. s. 29
İnsan acılarını, sevgi ile dolu bir Tanrı'nın varlığıyla uzlaştırma sorunu,
yalnızca ''sevgi'' sözcüğüne hafif bir anlam yüklediğimiz ve insanı her şeyin
merkezinde gördüğümüz takdirde çözülmez olur. İnsan merkez değildir. Tanrı
insanın hatırı için var olmamaktadır. İnsanın varlığı da kendisinin hatırı için
değildir. Yaratılışımızın en temel amacı -amaçlardan biri bu olsa gerek- bizim
Tanrı'yı sevmemiz değildir, Tanrı'nın bizi sevmesi var O'nun ilahi sevgisinin
odak noktası olmamızdır. Tanrı Tanrıdır ve O'nun sevgisinin her şeyden önce
karakterimizdeki lekeleri itici ve rahatsız edici bulunması gereklidir. Bizi
sevdiği için sevimli yapmak amacıyla emek vermektedir. s. 35
Hayvansever kişi sevdiği köpeğinin vahşi saldırgan ve eğitimsiz kalmasını
hoş göremezdi. Şu anda ve burada ''mutluluk'' adını verdiğimiz şey, Tanrı'nın
asıl hedefi değildir. Ancak Tanrı'nın bizi engelsizce sevebileceği kişiler
olduğumuzda gerçekten mutlu olacağız. s. 35
İlahi iyiliği anlayabilmek için sadece ahlak anlayışımızın ters yüz
edilmesini kabullenmemiz istenmemelidir. Ama kabullenmemiz istenen şeyin tam da
bu ters yüz durumu olduğuna itiraz edilebilir. Benim Tanrı'ya affettiğim sevginin,
insanların ''bencilce'' ya da ''sahiplenici'' diye tanımladığı sevgi türü
olduğu, öncelikle sevilenin mutluluğunu ve sevenin memnuniyetini arayan başka
bir sevgi türüyle hoş olmayan bir şekilde çeliştiği söylenebilir. İnsan sevgisi
hakkında bile böyle hissettiğimden emin değilim. Sadece benim mutluluğumla
ilgilenen ve dürüst olmayışıma itiraz eden bir sevgi türüne değer veremem.
Egoist ve özverili sevgi arasındaki bu karşısav, Tanrı'nın yaratıklarına
yönelik sevgisine uyarlanamaz. Bencillik ya da özveri arasındaki çıkar ve
fırsat çatışmaları sadece ortak dünyayı paylaşan varlıklar arasında
gerçekleşir. Tanrı da kendi yarattıklarıyla rekabet içinde olamaz. s. 36
Ama her şeyi aşkın Tanrı - yani bütün koşulların koşulsuz temeli- söz
konusu olduğunda O'nun hakkında kolay kolay aynı şekilde düşünemeyiz. İnsan
sevgisi, sevilenin ihtiyaçları pahasına kendi ihtiyaçlarını karşılamayı
amaçladığından bencilleşir. Tanrı'nın bir insanla ilişkisinde bu koşulların
hiçbiri yoktur. Tanrı'nın ihtiyaçları yoktur. Plato'nun bize öğrettiği gibi,
insan sevgisi yoksunluğun çocuğudur. ss 36-37
Tanrı'nın sevgisinin nedeni, sevilendeki iyi bir şeyden kaynaklanmaz, çünkü
zaten sevilendeki her iyi şeyin kaynağıdır. Tanrı iyiliktir. İyiliği verebilir,
ama iyiliğe ihtiyaç duymaz. Bütün duygulardan aşkındır Tanrı. s. 36
Eğer Tanrı'nın, duygularından aşkın olan yüreği, kendi yarattığı
kuklalardan ötürü kederlenebiliyorsa, buna bütün anlayışı aşan bir
alçakgönüllülükle her şeye gücü yeten İlahi Kudreti izin vermiştir. s. 37
Dünyanın varoluş nedeni bizim Tanrı'yı sevmemizden çok O'nun bizi
sevmesiyse, bu gerçek çok derin bir anlamda bizim yararımızadır. Hiçbir
ihtiyacı olmayan Tanrı, bize ihtiyaç duymayı seçiyorsa, ihtiyaç duyulmaya
ihtiyacımız var demektir. Dinden öğrendiğimiz kadarıyla, Tanrı'nın insanla
bütün ilişkilerinin önünde ve arkasında ilahi verme etkinliği ve insanın hiç
yokluktan Tanrı'nın sevgilisi olmak üzere seçilmesi vardır. Bu etkinlik bizim
hayrımızadır. s. 37
Epikürcü felsefe insanları sonsuz ceza korkusundan kurtarma iddiasındaydı. s. 41
Hristiyanlık da ölümcül hastalığa yakalandığını bilen insanlara şifa haberi
getirdi. s. 42
Kötü olduğumuzu söylemekle yetindiğimiz zaman, Tanrı'nın gazabı barbarca
bir öğreti gibi görünür. Ama kötülüğümüzü algılamaya başladığımız anda gazabın
yalnızca Tanrı'nın iyiliğinin bir gereği olduğunu görürüz. s. 44
Birçok düşünce ekolü sorumluluğu bizim omuzlarımızdan alıp insan doğasına
ve böylece dolaylı olarak Yaratıcıyı atar. Bu görüşün sevilen biçimleri kötülük
adını verdiğimiz şeyin atalarımızdan kaldığını öne süren evrimci öğreti ya da
sınırlı varlıklar olduğumuzu mazeret gösteren idealci öğretidir. s. 50
Birçok düşünce ekolü sorumluluğu bizim omuzlarımızdan alıp insan doğasına
ve böylece dolaylı olarak Yaratıcıyı atar. Bu görüşün sevilen biçimleri kötülük
adını verdiğimiz şeyin atalarımızdan kaldığını öne süren evrimci öğreti ya da
sınırlı varlıklar olduğumuzu mazeret gösteren idealci öğretidir. s. 50
Söz dinlemezliğe düşeriz ve günah işleriz. İlk şokun etkisi geçince
alçakgönüllülüğün sevindirici bir erdem olduğu görülür. Asıl üzücü olan
defalarca hüsrana uğradıktan sonra insan doğasına güvenmeye devam eden
imansızın durumudur. s. 51
Kötülüğün kökeni hakkında başlıca iki öğreti vardır. Bunlardan biri,
Tanrı'nın iyiliğin ve kötülüğün üzerinde olduğunu, her ikisine de tarafsız
yaklaştığını ve her ikisinin de kaynağı olduğunu öne süren monizm (tekçilik)
dir. Diğeri ise, Tanrı'nın iyiliğin kaynağı olduğunu, O'na eşit olan ve
bağımsız başka bir kaynağında kötülük ürettiğini öne süren düalizm (ikicilik)
dir. Bu iki görüşerek karşılık, Hıristiyanlık Tanrı'nın iyi olduğunu, ama O'nun
yarattığı iyi şeylerden biri olan ve akıl sahibi canlılara bağışlanan özgür
iradenin, doğasından ötürü kötüye kullanılması olasılığını içerdiğini belirtir.
Özgür iradelerini bu yönde kullanan canlılar kötülüğe teslim olmuşlardır. s. 53
Hiç kuşkusuz, ilk günahın sonuçlarını bir mucizeyle ortadan kaldırmak Tanrı
için mümkündü. Ancak ikinci günahın, üçüncü günahın ve sonraki sayısız
günahların sonuçlarını da ortadan kaldırmaya hazır olmadıkça bunun pek bir
yararı olmayacaktı. Mucizelerin arkası kesildiğinde yine şu anki yürekler acısı
durumumuza dönecektik. Sürekli Tanrı'nın müdahalesiyle çekidüzen verilen bir
dünyada insan seçiminin hiçbir önemi ve anlamı kalmayacaktı. Hatta seçimin en
temel niteliği bile yok olacaktı. Çünkü önümüzdeki alternatiflerden biri hiçbir
sonuç doğurmayacak ve bu nedenle alternatifler de kalmayacaktı. ss. 54 55
İlk günah, insanın (varoluşunu kendisine değil, bir başkasına borçlu olan
muhtaç bir canlının) varoluşunu kendi ellerine alma ve kendisi için var olma
girişimidir. (Aziz Augustinus)
İlk insan daha ilk andan itibaren hem Tanrı'nın hem de kendisinin
farkındadır.Tanrı'nın Tanrı olduğunu bildiği gibi kendisinin de kim olduğunu
bilmektedir. Dolayısıyla, varlığının merkezine ya Tanrı'yı ya da kendisini yerleştirmek gibi
korkunç bir seçimle karşı karşıyadır. Bu günahı her gün, bir toplumda yaşayan
insanlar da işliyor. İlk günah her bireyin yaşamında her gün işlenmeye devam
ediyor. Bütün günahların ardındaki en temel günah budur. s. 58
Tanrı yüzyıllar boyunca, insanlık bilincini taşıyacak ve kendi sûretinde
olacak hayvan biçimini yetkinliğe erdirdi. Tanrı, ona her parmağa dokunabilecek
bir baş parmağı, konuşabilecek dişler, bir ağız ve boğaz yapısı, akılcı
düşüncenin doğduğu ve eyleme hazırlandığı karmaşık bir beyin verdi. Belki de bu
yaratık insana dönüştürülmeden önce çağlar geçti. Hatta belki insan olmadan
önce çağdaş arkeologların insanlığın kanıtı olarak gördüğü şeyleri yapabilecek
zekaya dahi sahipti. Ama henüz insan değildi, çünkü bütün fiziği ve fiziksel
süreçleri yalnızca maddeye ve doğal amaçlara hizmet ediyordu. Sonra, zamanı
geldiğinde, Tanrı bu organizmaya hem psikolojik hem de fizyolojik açıdan
dokunarak yeni bir bilinç kazandırdı. Artık insan ''ben'' ve ''benim''
diyebiliyor, Tanrı'yı tanıyabiliyor, gerçek, güzellik, iyilik gibi değerleri
görebiliyor, algılayabiliyordu. Bu yeni bilinç bütün organizmaya egemen oldu ve
onu aydınlatarak her parçasına ışık saçtı. s. 62
İlk insanlar kendi kararlarını almak, kendi geleceklerini planlamak,
zevklerini ve güvenliklerini bağımsız bir şekilde tasarlamak istediler. Başka
bir deyişle kendi canlarının sahibi olmak istediler. Ancak canımız bizim
değildir, bu bir yalanı yaşamak demektir. Tanrı'ya ''Bu senin değil bizim
meselemiz'' diyebilecekleri bir köşe olsun istediler. Oysa evrende böyle bir
köşe yoktur. Sadece sıfat oldukları ve öyle kalmaları gerektiği halde onlar
isim olmak istediler. Bu isteklerini hangi eylemlerle ortaya koyduklarını
bilmiyoruz. Görebildiğimiz tek şey, bu eylemlerin bir meyvenin yenilmesinde
temsil edildiğidir. s. 62
O ana kadar, insan ruhu organizmayı tümüyle denetliyordu. Hiç kuşkusuz,
Tanrı'nın sözünü dinlemekten vazgeçtikten sonra da bu denetimin devam edeceğini
sanıyordu. Ama organizma üzerindeki yetkisi, Tanrı'dan kaynaklanan bir
yetkiydi. Bu kaynakla ilişkisi kopunca, denetim de kayboldu. Kendisini
varoluşunun kaynağından koparan insan, gücün kaynağından da koptu. ss. 63-64
İnsan, organizması daha dışsal
bir şekilde yönetmeye, ruhun değil doğanın yasalarını kullanmaya başladı.
Dolayısıyla, artık insanın iradesi tarafından yönetilmeyen organlar, sıradan
biyokimyasal yasaların kontrolüne tabi oldu. Bu yasaların getirdiği acılar,
bunaklık ve ölüm işlevleri devreye girdi. İnsanın zihni kendi seçiminin değil,
biyokimyasal ve çevresel etkenlerin yönlendirdiği düşüncelerle doldu. s. 64
Sadece doğanın güdümüne giren irade, yeni düşünceleri ve arzuları sadece
kendi kuvvetine dayanarak bastırmaya çalıştı ve bu zorlu asiler insanın
bilinçaltını oluşturdu. Bu süreç herhangi bir insanda görülebilen bozulma
süreci değil, insan türünün toptan statü kaybı olarak görülmelidir. s. 64
İnsanın ilk günah yüzünden kaybettiği şey özgün doğasıydı: ''Topraktan
yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.'' İnsanın ruhsal varlığını giydiren
bütün organizma, ilk doğal konumuna döndü. Tanrı bitkilerin yaşamını hayvanlar
için, kimyasal süreci bitkilerin yaşam için, fiziksel süreci ise kimyasal süreç
için yaratmıştı. İnsan, yaratılış sürecindeki bu ilk basamağa düştü. Böylece
insanın zihinsel bilincinin efendisi olması gereken insan ruhu, kendi evinde
bir kiracı, hatta bir mahkum haline geldi. Zihinsel bilinçse, beyindeki
işlevlerin küçük bir parçasına hapsoldu. Ne var ki, ruhun güçlerinin
kısıtlanması, ruhun kendisindeki bozulmadan çok daha küçük bir kötülüktür.
İnsan ruhu Tanrı’ya sırt çevirerek kendi putunu oluşturdu. Tanrı'ya
dönebilmesi, acı verici bir çabayla ve kendisine dönük eğilimi bastırmasıyla
mümkün olabiliyordu. Gurur ve hırs, kendi gözünde sevilme, bütün rakipleri
bastırma ve aşağılama, kıskançlık, açgözlülük, güvenlik arayışı gibi arzular
ona en kolay gelen eğilimler oldu. ss. 64-65
İnsan ruhu artık sadece kendi doğası üzerinde zayıf bir kral değil,
basbayağı kötü bir kraldı. Bu koşul, kalıtım yoluyla tüm diğer kuşaklara
aktarıldı. Yepyeni bir insan türü ortaya çıkmıştı. Tanrı'nın yaratmadığı,
günahın yarattığı yeni bir canlı türüydü bu. İnsanın maruz kaldığı değişim,
yeni bir alışkanlığın edinilme sürecine paralel değildi; varlığının kökten
değişmesi, insanı oluşturan tüm kısımlar arasındaki ilişkinin altı üstü olması
ve bu kısımlardan birinin içten çürümesiydi. s. 65
Tanrı bir mucizeyle bu süreci değiştirebilirdi. Ancak böyle yapsaydı,
dünyayı yaratma amacına ters düşerdi. Tanrı, dünya yaratırken kendisine isyan
etseler dahi, özgür iradeye sahip canlıların oluşturduğu bir sahnede iyiliğini
ortaya koymaya kararlıydı. Burada Tanrı'nın dünyayı tasarlama ve yaratma
sürecinin iyilik amacını taşıdığından ve iyiliğin canlıların özgür iradesiyle
bozulduğundan çok fazla söz ederken ortaya çıkabilecek bir anlamsızlığı
düzeltmek için dram, dans ve senfoni simgelerini kullanmak yararlı olabilir.
İlk günahın Tanrı için sürpriz olduğu ve tasarısını saptırdığı gibi gülünç bir
düşünce oluşabilir. s. 65
Dünya, Tanrı'dan gelen iyiliğin, canlılardan gelen kötülükle bozulduğu bir
dans gibidir. Bu çatışma, kötülüğün ürettiği, acı çeken doğayı bizzat Tanrı'nın
üstlenmesiyle çözüldü. İlk günah öğretisi, Tanrı'nın iyiliğinin daha karmaşık
bir türünün görülmesine zemin hazırlayan kötülüğün, Tanrı'nın değil insanın
katkısı olduğu düşüncesini uyandırır. Ama insan masum kalsaydı, Tanrı eşit
derecede muhteşem bir senfoni yaratamazdı diyemeyiz. s. 66
O halde şimdiki durumumuz, bozulmuş bir canlı türünün üyeleri olmamız
gerçekliğiyle özetlenebilir. Acılarımızın nedeni, uzak bir atamızın isyanından
ötürü ahlaksal bir sorumluluk taşımamız ya da elimizden gelmeyen bir şekilde
davranmaya çalışmamız değildir. Şu anki durumumuzu ilk talihsizlik olarak ilk
olarak değil de ilk günah olarak tanımlamamızın nedeni, ruhsal deneyimimizin
bunun başka türlü tanımlanmasına olanak vermemesidir. Teorik olarak şöyle
diyebiliriz: ''Evet haşerat gibi davranıyoruz, çünkü biz haşeratız. Ama o bizim
hatamız değildir.'' s. 66
Bu bölümün savı, insanlığın kendisini bozmasıdır. Şu anki durumumuzun
düzelmesi ve iyileşmesi bunun kabullenilmesiyle başlayacaktır. Şimdi acının bu
düzelme ve iyileşmede ne gibi bir rol oynadığına bakacağız. s. 69
Artık yetişkin olan bizler, çocukluğumuzdaki kadar yırtılıp tepinmiyoruz. Bunun bir nedeni, büyüklerimizin irademizi kırma ya da öldürme sürecini daha biz çocukken başlatmalarıdır. Başka bir neden ise aynı tutkuların artık daha sinsi biçimlere bürünmesi ve çeşitli tavizlerle bunları öldürmekten kaçınmayı öğrenmiş olmamızdır. s. 73
İnsan ruhu her şey yolunda gittiği sürece bencil iradeyi teslim etmeyi aklından bile geçirmez. Günah ve yanılgı ne kadar derinse, kişi bunların varlığından o kadar az kuşkulanır: maskeli kötülüktür bu. Acılar bu kötülüğü maskesini çıkarır; acı çeken her insan bir şeyin yanlış gittiğini bilir. s. 74
Acılar olmasaydı, günahlarımıza ve akılsızlığımıza batmış bir şekilde mutlu mutlu oturmaya devam ederdik. s. 74
Ne var ki acılar dikkatimizi uyandırır. Tanrı bize zevklerimizle fısıldar, vicdanımızla konuşur, ama acılarımızla bağırır. Acılar, Tanrı'nın sağır bir dünyaya seslenmek için kullandığı megafondur. Kötü ve mutlu bir insan, eylemlerine yanıt olmadığını, bunların evrenin yasalarına uymadığını fark edemeyen insandır. s. 75
Kötü insanların acı çekmesi gerektiğine ilişkin evrensel insan beklentisinin altında yatan şey bu gerçeğin algılanmasıdır. Bu beklentiyi yok saymak beyhudedir. En hafif tabiriyle bile herkesin adalet duygusuna seslenir bu beklenti. s. 75
Bazı aydınlar misilleme kavramını tümüyle reddetmek, ceza yerine caydırıcılığı ya da suçunun ıslahı gibi yöntemleri koymak istiyor. Böyle yapmakla, cezayı tümden adaletsizmiş gibi gösterdiklerini fark etmiyorlar. Başkalarını caydırmak adına bana hak etmediğim bir acı yaşatmaktan daha büyük bir ahlaksızlık olabilir mi? Ama eğer hak ediyorsam, o zaman misilleme iddiası da kabul edilmiş oluyor. Beni yakalayıp da rızam olmayan hak edilmemiş bir ahlaki ıslah sürecine teslim etmekten daha büyük bir insafsızlık olabilir mi? s. 75
Atalarımız Tanrı'nın günahtan intikam alırken neden olduğu acılardan ve kederlerden söz ederken, Tanrı'ya kötü sıfatlar yaklaştırmadılar. Misilleme düşüncesideki iyilik unsurunu gördüler. s. 76
Kötü insan, varoluşumundaki açık kötülüğü acılar sayesinde görene dek bu kötülüğe tutuklu kalacaktır. İçinde acı uyandığı zaman, gerçek evrenin bir şekilde karşısında durduğunu bilecektir. O zaman ya isyan edecek ya da kendini düzeltmeye girişimlerinde bulunarak inanca yönelecektir. Günümüze oranla Tanrı'nın varlığının daha yaygın bilindiği çağlarda bu iki sonuç da daha kesindi. Ama günümüzde bile bunların işler gördüğüne tanık olabiliriz. Kimi ateistler Tanrı'nın varlığını kendilerince kabul etmeseler dahi, O'na öfke ile isyan edebilmektedir. s. 67-77
Tanrı'nın megafonu olarak kullanıldığında acılar korkunç bir gereçtir; kişiyi kati ve tövbesiz bir isyana götürebilir. Ama kötü kişinin kendine çeki düzen verebilmesi için bunlar tek fırsattır. Örtüyü kaldırır ve isyancı bir ruhun kalesine gerçeğin bayrağını diker. s. 77
Acılar her şeyin yolunda gittiği yanılgısını parçalamaya yönelik ilk ve en alt düzeydeki işlevi tamamladığı zaman sıra ikinci yanılgıya gelir. Bu yanılgı, bizim iyi ya da kötü kendimize ait ve kendimize yeterli olduğumuzdur. Hayatımızda her şey yolunda gittiğinde, düşüncelerimizi Tanrı'ya yöneltmenin ne kadar zor olduğunu hepimiz fark etmişizdir. ''Her istediğime sahibim'' sözleri, ''her'' terimi Tanrı'yı içermiyorsa korkunç bir deyiştir. Aziz Augustinus'un dediği gibi, ''Tanrı bize bir şey vermek ister ama veremez, çünkü ellerimiz doludur ve koyabileceği hiçbir yer yoktur.'' ''Benim hayatım'' dediğimiz şey hoşumuza gittiği sürece, onu Tanrıya teslim etmeyiz. O halde, Tanrı'nın hayatımızı daha az hoş bir hale getirmekten ve bizi sahte mutluluk kaynağından yoksun bırakmaktan başka seçeneği var mı? İşte bu noktada Tanrı'nın sağlayışı bize ilk bakışta çok zalimce görünür. Oysa En Yüce Olan'ın alçakgönüllülüğü, bizlere eğilmesi övülmeye lâyıktır. ss. 77-78
Kimseye zararı dokunmayan, nezih ve değerli insanların başına bir talihsizlik geldiğinde hayrete düşeriz. Hayatını çalışmaya adayan anneler, kıt kanaat geçinen esnaf küçük mutluluk birikimlerini haketmiştir. Bu nezih insanları yaratan Tanrı'nın onların küçük birikimini ve çocuklarının mutluluğunu onlar için hazırladığı kutluluk için geçerli görmediğini mi düşüneceğiz burada? En sonunda sahip oldukları her şeyi kaybedip sefil olacaklarsa, Tanrı'nın onlara sıkıntı veriyor olması ve bir gün keşfedecekleri yetersizliği önceden keşfetmeleri için uyarıda bulunuyor olması, ''benim hayatım'' diyerek sarıldıkları şey, onlarla gerçek ihtiyaçları arasında engeldir ve bu nedenle Tanrı o hayatı daha tatsız kılmaktadır. Bu ilahi alçakgönüllülüktür işte. Çünkü gemimiz batarken Tanrı'ya teslim bayrağını çekmek, son çırpınışta O'na dönmek, artık elimizden tutmanın hiçbir yararı kalmadığında kendimizi O'na sunmak zavallılıktır. Tanrı gururlu olsaydı, bizi bu koşullarda kabul etmezdi. Ama Tanrı gururlu değildir, bize sahip olmak için eğilmektedir. Biz Tanrı yerine başka her şeyi yeğlediğimizi gösterdiğimiz ve elimizde daha iyi bir şey kalmadığını düşündüğümüz zaman O'na döndüğümüz halde bizi kabul eder. s. 78
Yaratığın kendi kendine yeterli olduğu yanılgısı, yaratığın kendi hayrına parçalanmalıdır. Tanrı kendi yüceliğinin indirgenmesi pahasına da olsa yeryüzünde dertlerle, dert korkularıyla ya da cehennemin sonsuz ateşlerinin dehşetiyle bu yanılgıyı parçalayacaktır. Kendi kendine yeterli olma yanılgısı dürüst, nazik ve ölçülü insanlarda son derece güçlü olabilir ve bu nedenle böylelerinin başına da talihsizlikler gelmelidir.
Tanrı'nın sefahat ve sorumsuzluk gibi kötülüklere dünyasal başarıya götüren kötülüklerden daha ılımlı yaklaşması kendine yeterliliğin açık tehlikelerini gözler önüne serer. Asıl tehlike de olanlar, gururlu, aç gözlü ve kendi gözlerinde doğru olan kişilerdir. s. 79
Acıların üçüncü işlevini kavramak biraz daha zordur. Herkes seçim yapmak için bilinç gerektiğini bilir; seçebilmek için seçim yaptığımızı bilmemiz gerekir. Cennet bahçesindeki insan, daima Tanrı'nın iradesini seçiyordu. Bunu yaparken kendi arzuları da tatmin oluyordu, çünkü Tanrı'nın iradesi kendisinin kusursuz eğitimiyle uyum içindeydi. İlk insan için zevk Tanrı'ya sunulan makbul bir sunu gibiydi, çünkü sunmak bir zevkti. Ancak bizim miras aldığımız arzular sistemi, yalnızca Tanrı'nın iradesiyle çatışmakla kalmayıp yüzlerce yıllık gasp edilmiş özerkliğin ardından O'nun iradesini düpedüz yok sayar. ss. 79-80
Acılar bazen yaratığın kendine yeterliliğini parçaladığı gibi büyük denemeler ve özveriler de, gerçekten onda olması gereken kendine yeterliliği öğretir. Çünkü o zaman kendisine gökten verilen gücü keşfeder. Tüm doğal güdülerden ve destekten yoksun kaldığında, başvurabileceği tek kaynağın bu güç olduğunu ve bu güce kavuşmanın tek yolunun da iradesini Tanrı'ya teslim etmekten geçtiğini anlar. s. 83
Ben acıların acı verici olduğunu söylemiyorum. Acı can yakar. Zaten sözcüğün anlamı budur. Sadece Hıristiyanlığın ''acılarla yetkinleşme'' öğretisinin neden inanılır olduğunu göstermeye çalışıyorum. s. 85
Büyük acılara katlanan bazı insanlarda müthiş bir ruh güzelliğine tanık oldum. İlerleyen yıllara rağmen kötüleşmek yerine iyileşen insanlar gördüm. Ağır hastalıkların umulmadık insanlarda dayanma gücü ve yumuşaklık gibi hazineler ürettiğini gördüm. s. 88
Dünya gerçekten de insanların ruhunu geliştirme yeriyse işini iyi becerdiğini söyleyebilirim. s. 88
İsa'nın ifadeleriyle, ''yoksulluk mutluluktur'' ama yine de ortadan kaldırılmalıdır. s. 88
Peki ama acı çekmek iyi bir şey ise, o zaman ondan kaçınmak yerine onu aramak gerekmez mi? Yanıt olarak, acı çekmenin kendi içinde iyi olmadığını söylemeliyim. Her acı verici bir deneyimin iyi olan yanı, acı çeken kişiye iradesini Tanrı'ya teslim etme fırsatı vermesidir. Acı verici bir deneyimin seyirciler, için de acıma ve merhamet eylemlerinde bulunma fırsatı doğar. Günahlı evrende şu gerçekleri görebilmeliyiz.
a) İyilik yalın haliyle Tanrı'dan kaynaklanır
b) Yalın kötülük isyancı yaratıklardan kaynaklanır
c) Tanrı bu kötülüğü kendi kurtarma amacı için kullanılır,
d) Teslim olunan acılar ve tövbe karmaşık bir iyilikle sonuçlanır. s. 89-90
Tanrı'nın yalın kötülüğü karmaşık iyiliğe dönüştürebilmesi yalın kötülüğü yapanlar için mazeret olamaz. Günahın çoğaldığı yerde lütuf da çoğalır, ama bu gerçek günah işlemeye devam etmek için bir mazeret değildir. İsa'nın çarmıhta acı çekmesi tarihsel olaylar içerisinde en iyi ve en kötü olaydır, ama Yahuda'nın rolü düpedüz kötüdür. Merhametli bir kişi, komşusunun iyiliğini düşünür. Tanrı'nın isteği de böyle olduğu için, bu kişi bilinçli olarak yalın iyilik aracılığıyla Tanrı'yla işbirliği yapmaktadır. Zalim kişi, komşusuna kötülük eder ve böylece yalın kötülük eyleminde bulunmuş olur. Ancak böyle bir kötülükte bulunmakla, kendi bilgisi ya da rızası olmadan Tanrı tarafından karmaşık iyilik amacıyla kullanılmaktadır. Birinci kişi Tanrı'ya bir oğul olarak, ikincisi ise bir alet olarak hizmet etmektedir. Nasıl davranırsanız davranın, Tanrı'nın tasarısını gerçekleştirmiş olursunuz; ister İsa ister Yahuda gibi. Bütün sistem, iyi insanlarla kötü insanlar arasındaki çatışmaların hesabına dayanır. Zalim kişinin zalimliğine izin veren dayanma gücü, sabır, acıma ve bağışlama gibi iyi ürünler, iyi kişinin her zamanki gibi yalın iyilikte kalmaya devam edeceğini varsayar. ''Her zamanki'' deyişini kullanıyorum, çünkü insan bazen bir başkasına acı verme hakkını kazanır. Acil, çözümsüz, amacın açıkça iyi olduğu ve genellikle acı veren kişinin bunu yapmaya yetkili olduğu bir durumda böyle bir hak doğabilir. Ana ve baba bu hakkı doğadan, yargıç ya da asker sivil toplumdan, cerrah da genellikle hastadan alır. Ancak bu olayı insanlığa acı çektirmek için genel bir imtiyaza dönüştürür, ''acı onların iyiliğine'' derseniz Tanrı'nın ilahi tasarısını bozmamış, bu tasarıda Şeytan'a ait olan rolü oynamış olursunuz. Eğer onun işini yapıyorsanız ücretine de hazır olmalısınız. ss. 90-91
Ancak, ne gibi erdemleri olursa olsun kendimize acı çektirmek Tanrı'nın verdiği sıkıntılardan farklı bir şeydir. Herkes oruç tutmanın, yoksulluğun getirdiği açlıktan farklı bir şey olduğunu bilir. Oruç tutmak, iştaha karşı iradeyi kullanmaktır. Bunun ödülü özdenetim, tehlikesi ise gururdur. İstem dışı açlık çekmek, iştahı ve iradeyi Tanrı'nın isteğine sunar, böylece hem kendimizi teslim etme fırsatı, hem de isyan tehlikesi doğar. Acı çekmenin kurtaran etkisi, isyancı iradeyi kırma eğilimi taşır. Çileci uygulamalar iradeyi güçlendirdikleri halde, iradeyi yalnızca insanı tümüyle Tanrı'ya sunma amacına hazırladıkları sürece yararlıdırlar. Araç olarak gerekli olabilirler ama amaç haline dönüştüklerinde iğrençtirler. Sıkıntılar, insanların kendi doğal kötülüklerinden meşru araçlarla kaçınmaya ve doğal iyiliklere ulaşmaya çalıştıkları bir dünyada işe yarar. ss. 91-92
Hiç kuşkusuz, kendi acılarımızdan kaçınmaya büyük özen gösteririz. Ama meşru yoldan kaçınma niyeti, doğayla uyum içindedir, yani yaratıklara özgü yaşamın etkin sistemine uymaktadır. s. 92
Özlem duyduğumuz güvenlik, yüreklerimizi bu dünyaya yaşamamıza neden olurdu ve Tanrı'ya dönmemizin önünde engel oluştururdu. s. 94
Acı, bütün kötülüklerin steril ve dezenfekte edilmiş olanıdır. Düşünsel kötülük ya da hata tekrarlanabilir. Çünkü ilk hatanın nedeni olan ayartı işlev görmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra, günahlı alışkanlıklar ve zayıf bir vicdan da günahı devam ettirir. Acılar, diğer kötülükler gibi tekrarlayabilir. Çünkü acının ilk nedeni -hastalık ya da düşman- işlev görmeye devam etmektedir, ama acının kendi içinde devam etme eğilimi yoktur. Acı bittiğinde biter ve ardından sevinç gelir. ss. 94-95
Bir hatadan sonra, sadece nedenleri ortadan kaldırmanız yetmez; hatayı düzeltmeniz de gerekir. Günah işledikten sonra yalnızca ayartıyı ortadan kaldırmakla yetinmeyip günahtan tövbe etmeniz de zorunludur. Her durumda bir düzeltme gereklidir. Oysa acı, böyle bir düzeltme gerektirmez. Sadece acıya neden olan hastalığı iyileştirmeniz gerekir ve acı bir kez geçince artık sterildir. Düzeltilmeyen her hata ve tövbe edilmeyen her günah, yeni hatalara ve yeni günahlara yataklık eden taze bir pınar gibidir. Hataya düştüğümde, bunu bana inanan herkese bulaştırmış olurum. Günahım insanların arasındaysa, seyirciler ya bunu hoşgörür ve böylece suçumu paylaşır ya da kendi alçakgönüllülüğü ve iyiliği pahasına bunu mahkum eder. Ne var ki acılar, seyircilerde -olağan dışı bir yozlaşma içinde değillerse- kötü değil iyi bir etki yaratır: acıma duyguları uyandırır. Böylece, Tanrı'nın karmaşık iyiliğe dönüştürmek için kullandığı o kötülük, aslında genelde kötülüğün en kötü niteliği olan bulaşıcılıktan ve yozlaştırma eğiliminden yoksundur. s. 95
Cehennem
Oynanan bir oyun varsa onu kaybetmek de mümkün olmalıdır. Bir yaratığın mutluluğu kendisini teslim etmesinde yatıyorsa, bunu onun yerine bir başkası yapamaz. Kendimizi teslim etmek gibi tümüyle bize bağlı olan bir seçim, nasıl biz istemeden olur? ''İradeleriyle'' dersem, aklım ''eğer teslim olmazlarsa nasıl olur?'' yanıtını verir. s. 98
Cehennemle ilgili bilgiler, düşünsem merakımıza değil vicdanımıza ve irademize seslenir. Bunlar bizi ikna edip eyleme geçirdiklerinde, amaçlarını gerçekleştirmiş olurlar. Ne var ki, bir çok kişi bu öğretiye dayanarak dini barbarlıkla ve suçlamış ve Tanrı'nın iyiliği tekzip edilmeye çalışılmıştır.
Cehennem öğretisinin iğrenç bir öğreti olduğu öne sürülmüştür. Buna inanmanın insan yaşamında yarattığı bazı trajedileri tahmin edebiliyorum. Öte yandan buna inanmamanın yarattığı trajediler pek anlatılmıyor. Asıl sorunumuz, Tanrı'nın bazı yaratıklarını katı bir mahvoluşa göndermesi değildir. s. 98
Cehennem öğretisinin tahammül edilebilir olduğunu kanıtlamaya çalışmıyorum. Yanlış yapmayalım. Bu öğreti tahammül edilir gibi değildir, doğru. Ama bence, öğretiye karşı yöneltilen ve hissedilen tüm itirazlarına karşı öğretinin ahlaksal olduğunu göstermek mümkündür. s. 99
Öncelikle, birçok kişinin düşüncesinde böyle bir misilleme cezası vardır. Eğer haklı karşılığı ve misillemeyi ortadan kaldırırsak, ceza düşüncesini tümüyle adaletsizmiş gibi göstereceğimizi söylemiş, kötülüğe karşılık verme düşüncesinin özünde doğruluk olduğunu belirtmiştik. Kötü kişi kendi kötülüğünde mutlu ve mesut bir şekilde bırakılamaz, başkaları onun kötülüğünü nasıl görüyorsa, kendisinin de öyle görmesinin sağlanması gerekir. Acılar, isyancı bir kaleye gerçeğin bayrağını diker. Acıların tövbeye yöneltebileceğini de söyledik. Peki ya yöneltmezse, bayrağın dikilmesi arzulanan sonucu vermezse ne olacak? Kendimize karşı dürüst olmaya çalışalım. Hainlik ve zalimlikle büyük bir zenginliğe ya da kudrete kavuşan bir adam hayal edin. Kurbanlarının soylu davranışlarını kendi bencilliği için sömürüyor, bu arada onların basitliğiyle alay ediyor. s. 99
Bu şekilde başarıya ulaştıktan sonra, başarıyı şehvet ve nefret için kullanıyor. Üstelik bunları içsel bir vicdan azabı ya da pişmanlıkla falan yapmıyor. Tanrı'yı ve insanları kandırmış olmanın verdiği büyük bir pişkinlikle dünyaya aldırış etmeden, keyifli ve gamsız bir tavırla günlerini geçirmeye devam ediyor. s. 100
İntikam tutmasına teslim olmak ölümcül bir günahtır. Ama soru bu değildir. Onun tövbe etmediğini varsayarsak, sonsuz dünyada onun için nasıl bir gelecek öngörürsünüz? Böyle bir kişinin, bu haliyle şimdiki mutluluğunu ebediyen devam ettirmesini, gerçekten de pişkinliğinin onaylanmasını ister misiniz? Acaba bunu tahammül edilebilir buluyorsanız, bunun nedeni sizin kendi kötülüğünüzü olabilir mi? Yoksa aşağıdan değil de yukarıdan geldiğini hissettiğiniz adalet ile merhamet çatışması mı zihninizde etkin? s. 100
Merhamet bile böyle bir kişinin sonsuza dek olduğu gibi devam etmesini hoş göremez. Aristo'nun utanç hakkında söylediklerini Thomas Aquinas acılarla ilgili olarak tekrarladı. Acıların kendi içinde iyi olmadıklarını, ama belli koşullarda iyilik doğurabileceklerini belirtti. Başka bir deyişle, kötülük varsa, kötülüğe kıyasla daha iyi olan acılar, kötülüğün fark edilmesini sağlar. Aksi takdirde, insan ruhu kötülüğü ya da kötülüğün kendi doğasına ne kadar ters olduğunu fark etmeyebilir. Bu durum açık bir şekilde kötüdür. s. 101
Tanrı'nın bu adam olduğu gibi affetmesi gerektiğini talep etmek, göz yummak ile bağışlamak arasındaki bir karışıklıktan kaynaklanıyor. Kötülüğe göz yummak, onu görmezden gelmek, ona sanki iyilikmiş gibi muamele etmektir. Suçlu olduğunu kabul etmeyen birisi bağışlanmayı da kabul edemez.
Cehennemin, Tanrı'dan gelen olumlu bir misilleme cezası olduğunu söyleyerek başladım, çünkü öğretinin insanları en itici gelen yönü budur. s. 101
Kaybolan insanların niteliği, kendileri dışında her şeyi reddetmeleridir. Egoist, önüne gelen her şeyi benliği için bir atlama tahtası olarak görmektedir. Bedeni onu dış dünyayla temasa çekmedikçe iyilik kapasitesi tümüyle bastırılmış durumdadır. s. 102
Cehenneme yönelik bir itiraz da, tek bir canın kati kayboluşunun her şeye gücü yeten Tanrı'nın yenilgisi olduğu itirazıdır. Belkide bu bir yenilgi değil, bir mucizedir. Her şeye gücü yeten Tanrı, özgür iradeli canlılar yaratmakla böyle bir yenilgi olasılığını daha baştan belirlemiştir. Çünkü kendi ellerinden çıkan ama kendisine karşı koyabilen canlılar yaratmak Tanrı'ya atfedilebilecek en şaşırtıcı, hayal gücünü en zorlayan özelliklerden biridir. s. 105
Netice olarak, cehennem öğretisine itiraz eden herkese verilecek yanıt, bir soruda yatıyor: ''Tanrı'nın ne yapmasını istersin?'' İnsanların bütün günahlarını ücretsiz bir şekilde silsin, yeni bir başlangıç yapmalarını sağlasın, zorlukları yumuşasın ve mucizelerini mi sunsun? Onları bağışlasın mı? Yalnız mı bıraksın? Evet, bence Tanrı öyle yapacak.
Son olarak, çağdaş düşünceli insanları bu konudaki yanılgılar hakkında düşündürmek için bu bölümde çok kötü bir kişi resmettim. Cehennemde ilgili bütün konuşmalarda gözümüzün önüne ne düşmanlarımızı ne de dostlarımızı, sadece kendimizi getirmeliyiz. Bu eşiniz, oğlunuz, Nero ya da Yahuda İskaryot hakkında değildir. Benim hakkımda ve sizin hakkınızdadır.
Bir düzeltme gereklidir. Oysa acı, böyle bir düzeltme gerektirmez. Sadece acıya neden olan hastalığı iyileştirmeniz gerekir ve acı bir kez geçince artık sterildir. Düzeltilmeyen her hata ve tövbe edilmeyen her günah, yeni hatalara ve yeni günahlara yataklık eden taze bir pınar gibidir. Hataya düştüğümde, bunu bana inanan herkese bulaştırmış olurum. Günahım insanların arasındaysa, seyirciler ya bunu hoşgörür ve böylece suçumu paylaşır ya da kendi alçakgönüllülüğü ve iyiliği pahasına bunu mahkum eder. Ne var ki acılar, seyircilerde -olağan dışı bir yozlaşma içinde değillerse- kötü değil iyi bir etki yaratır: acıma duyguları uyandırır. Böylece, Tanrı'nın karmaşık iyiliğe dönüştürmek için kullandığı o kötülük, aslında genelde kötülüğün en kötü niteliği olan bulaşıcılıktan ve yozlaştırma eğiliminden yoksundur. s. 106-107
Bu dünyayı mutlu bir yere çevirmek yerine hayallerimizde mutlu bir dünya yaratmakla suçlanıyoruz. Cennetin bir rüşvet olmasından, menfaatçiliğe düşmekten korkuyoruz. Oysa bu doğru değildir. Cennet ticari bir kişinin arzulayabileceği bir şey sunmuyor. İnsanın niyetini kirletmeyen ödüller de vardır. s. 122
Kaynak: Clive Staples Lewis (1898–1963) - Acı Sorunu, 1940, Çev. Yok. Haberci Basın Yayın Dağıtım Turizm San. ve Tic. Ltd. Şti., 1. Basım Eylül 2009, İstanbul
Artık yetişkin olan bizler, çocukluğumuzdaki kadar yırtılıp tepinmiyoruz. Bunun bir nedeni, büyüklerimizin irademizi kırma ya da öldürme sürecini daha biz çocukken başlatmalarıdır. Başka bir neden ise aynı tutkuların artık daha sinsi biçimlere bürünmesi ve çeşitli tavizlerle bunları öldürmekten kaçınmayı öğrenmiş olmamızdır. s. 73
İnsan ruhu her şey yolunda gittiği sürece bencil iradeyi teslim etmeyi aklından bile geçirmez. Günah ve yanılgı ne kadar derinse, kişi bunların varlığından o kadar az kuşkulanır: maskeli kötülüktür bu. Acılar bu kötülüğü maskesini çıkarır; acı çeken her insan bir şeyin yanlış gittiğini bilir. s. 74
Acılar olmasaydı, günahlarımıza ve akılsızlığımıza batmış bir şekilde mutlu mutlu oturmaya devam ederdik. s. 74
Ne var ki acılar dikkatimizi uyandırır. Tanrı bize zevklerimizle fısıldar, vicdanımızla konuşur, ama acılarımızla bağırır. Acılar, Tanrı'nın sağır bir dünyaya seslenmek için kullandığı megafondur. Kötü ve mutlu bir insan, eylemlerine yanıt olmadığını, bunların evrenin yasalarına uymadığını fark edemeyen insandır. s. 75
Kötü insanların acı çekmesi gerektiğine ilişkin evrensel insan beklentisinin altında yatan şey bu gerçeğin algılanmasıdır. Bu beklentiyi yok saymak beyhudedir. En hafif tabiriyle bile herkesin adalet duygusuna seslenir bu beklenti. s. 75
Bazı aydınlar misilleme kavramını tümüyle reddetmek, ceza yerine caydırıcılığı ya da suçunun ıslahı gibi yöntemleri koymak istiyor. Böyle yapmakla, cezayı tümden adaletsizmiş gibi gösterdiklerini fark etmiyorlar. Başkalarını caydırmak adına bana hak etmediğim bir acı yaşatmaktan daha büyük bir ahlaksızlık olabilir mi? Ama eğer hak ediyorsam, o zaman misilleme iddiası da kabul edilmiş oluyor. Beni yakalayıp da rızam olmayan hak edilmemiş bir ahlaki ıslah sürecine teslim etmekten daha büyük bir insafsızlık olabilir mi? s. 75
Atalarımız Tanrı'nın günahtan intikam alırken neden olduğu acılardan ve kederlerden söz ederken, Tanrı'ya kötü sıfatlar yaklaştırmadılar. Misilleme düşüncesideki iyilik unsurunu gördüler. s. 76
Kötü insan, varoluşumundaki açık kötülüğü acılar sayesinde görene dek bu kötülüğe tutuklu kalacaktır. İçinde acı uyandığı zaman, gerçek evrenin bir şekilde karşısında durduğunu bilecektir. O zaman ya isyan edecek ya da kendini düzeltmeye girişimlerinde bulunarak inanca yönelecektir. Günümüze oranla Tanrı'nın varlığının daha yaygın bilindiği çağlarda bu iki sonuç da daha kesindi. Ama günümüzde bile bunların işler gördüğüne tanık olabiliriz. Kimi ateistler Tanrı'nın varlığını kendilerince kabul etmeseler dahi, O'na öfke ile isyan edebilmektedir. s. 67-77
Tanrı'nın megafonu olarak kullanıldığında acılar korkunç bir gereçtir; kişiyi kati ve tövbesiz bir isyana götürebilir. Ama kötü kişinin kendine çeki düzen verebilmesi için bunlar tek fırsattır. Örtüyü kaldırır ve isyancı bir ruhun kalesine gerçeğin bayrağını diker. s. 77
Acılar her şeyin yolunda gittiği yanılgısını parçalamaya yönelik ilk ve en alt düzeydeki işlevi tamamladığı zaman sıra ikinci yanılgıya gelir. Bu yanılgı, bizim iyi ya da kötü kendimize ait ve kendimize yeterli olduğumuzdur. Hayatımızda her şey yolunda gittiğinde, düşüncelerimizi Tanrı'ya yöneltmenin ne kadar zor olduğunu hepimiz fark etmişizdir. ''Her istediğime sahibim'' sözleri, ''her'' terimi Tanrı'yı içermiyorsa korkunç bir deyiştir. Aziz Augustinus'un dediği gibi, ''Tanrı bize bir şey vermek ister ama veremez, çünkü ellerimiz doludur ve koyabileceği hiçbir yer yoktur.'' ''Benim hayatım'' dediğimiz şey hoşumuza gittiği sürece, onu Tanrıya teslim etmeyiz. O halde, Tanrı'nın hayatımızı daha az hoş bir hale getirmekten ve bizi sahte mutluluk kaynağından yoksun bırakmaktan başka seçeneği var mı? İşte bu noktada Tanrı'nın sağlayışı bize ilk bakışta çok zalimce görünür. Oysa En Yüce Olan'ın alçakgönüllülüğü, bizlere eğilmesi övülmeye lâyıktır. ss. 77-78
Kimseye zararı dokunmayan, nezih ve değerli insanların başına bir talihsizlik geldiğinde hayrete düşeriz. Hayatını çalışmaya adayan anneler, kıt kanaat geçinen esnaf küçük mutluluk birikimlerini haketmiştir. Bu nezih insanları yaratan Tanrı'nın onların küçük birikimini ve çocuklarının mutluluğunu onlar için hazırladığı kutluluk için geçerli görmediğini mi düşüneceğiz burada? En sonunda sahip oldukları her şeyi kaybedip sefil olacaklarsa, Tanrı'nın onlara sıkıntı veriyor olması ve bir gün keşfedecekleri yetersizliği önceden keşfetmeleri için uyarıda bulunuyor olması, ''benim hayatım'' diyerek sarıldıkları şey, onlarla gerçek ihtiyaçları arasında engeldir ve bu nedenle Tanrı o hayatı daha tatsız kılmaktadır. Bu ilahi alçakgönüllülüktür işte. Çünkü gemimiz batarken Tanrı'ya teslim bayrağını çekmek, son çırpınışta O'na dönmek, artık elimizden tutmanın hiçbir yararı kalmadığında kendimizi O'na sunmak zavallılıktır. Tanrı gururlu olsaydı, bizi bu koşullarda kabul etmezdi. Ama Tanrı gururlu değildir, bize sahip olmak için eğilmektedir. Biz Tanrı yerine başka her şeyi yeğlediğimizi gösterdiğimiz ve elimizde daha iyi bir şey kalmadığını düşündüğümüz zaman O'na döndüğümüz halde bizi kabul eder. s. 78
Yaratığın kendi kendine yeterli olduğu yanılgısı, yaratığın kendi hayrına parçalanmalıdır. Tanrı kendi yüceliğinin indirgenmesi pahasına da olsa yeryüzünde dertlerle, dert korkularıyla ya da cehennemin sonsuz ateşlerinin dehşetiyle bu yanılgıyı parçalayacaktır. Kendi kendine yeterli olma yanılgısı dürüst, nazik ve ölçülü insanlarda son derece güçlü olabilir ve bu nedenle böylelerinin başına da talihsizlikler gelmelidir.
Tanrı'nın sefahat ve sorumsuzluk gibi kötülüklere dünyasal başarıya götüren kötülüklerden daha ılımlı yaklaşması kendine yeterliliğin açık tehlikelerini gözler önüne serer. Asıl tehlike de olanlar, gururlu, aç gözlü ve kendi gözlerinde doğru olan kişilerdir. s. 79
Acıların üçüncü işlevini kavramak biraz daha zordur. Herkes seçim yapmak için bilinç gerektiğini bilir; seçebilmek için seçim yaptığımızı bilmemiz gerekir. Cennet bahçesindeki insan, daima Tanrı'nın iradesini seçiyordu. Bunu yaparken kendi arzuları da tatmin oluyordu, çünkü Tanrı'nın iradesi kendisinin kusursuz eğitimiyle uyum içindeydi. İlk insan için zevk Tanrı'ya sunulan makbul bir sunu gibiydi, çünkü sunmak bir zevkti. Ancak bizim miras aldığımız arzular sistemi, yalnızca Tanrı'nın iradesiyle çatışmakla kalmayıp yüzlerce yıllık gasp edilmiş özerkliğin ardından O'nun iradesini düpedüz yok sayar. ss. 79-80
Acılar bazen yaratığın kendine yeterliliğini parçaladığı gibi büyük denemeler ve özveriler de, gerçekten onda olması gereken kendine yeterliliği öğretir. Çünkü o zaman kendisine gökten verilen gücü keşfeder. Tüm doğal güdülerden ve destekten yoksun kaldığında, başvurabileceği tek kaynağın bu güç olduğunu ve bu güce kavuşmanın tek yolunun da iradesini Tanrı'ya teslim etmekten geçtiğini anlar. s. 83
Ben acıların acı verici olduğunu söylemiyorum. Acı can yakar. Zaten sözcüğün anlamı budur. Sadece Hıristiyanlığın ''acılarla yetkinleşme'' öğretisinin neden inanılır olduğunu göstermeye çalışıyorum. s. 85
Büyük acılara katlanan bazı insanlarda müthiş bir ruh güzelliğine tanık oldum. İlerleyen yıllara rağmen kötüleşmek yerine iyileşen insanlar gördüm. Ağır hastalıkların umulmadık insanlarda dayanma gücü ve yumuşaklık gibi hazineler ürettiğini gördüm. s. 88
Dünya gerçekten de insanların ruhunu geliştirme yeriyse işini iyi becerdiğini söyleyebilirim. s. 88
İsa'nın ifadeleriyle, ''yoksulluk mutluluktur'' ama yine de ortadan kaldırılmalıdır. s. 88
Peki ama acı çekmek iyi bir şey ise, o zaman ondan kaçınmak yerine onu aramak gerekmez mi? Yanıt olarak, acı çekmenin kendi içinde iyi olmadığını söylemeliyim. Her acı verici bir deneyimin iyi olan yanı, acı çeken kişiye iradesini Tanrı'ya teslim etme fırsatı vermesidir. Acı verici bir deneyimin seyirciler, için de acıma ve merhamet eylemlerinde bulunma fırsatı doğar. Günahlı evrende şu gerçekleri görebilmeliyiz.
a) İyilik yalın haliyle Tanrı'dan kaynaklanır
b) Yalın kötülük isyancı yaratıklardan kaynaklanır
c) Tanrı bu kötülüğü kendi kurtarma amacı için kullanılır,
d) Teslim olunan acılar ve tövbe karmaşık bir iyilikle sonuçlanır. s. 89-90
Tanrı'nın yalın kötülüğü karmaşık iyiliğe dönüştürebilmesi yalın kötülüğü yapanlar için mazeret olamaz. Günahın çoğaldığı yerde lütuf da çoğalır, ama bu gerçek günah işlemeye devam etmek için bir mazeret değildir. İsa'nın çarmıhta acı çekmesi tarihsel olaylar içerisinde en iyi ve en kötü olaydır, ama Yahuda'nın rolü düpedüz kötüdür. Merhametli bir kişi, komşusunun iyiliğini düşünür. Tanrı'nın isteği de böyle olduğu için, bu kişi bilinçli olarak yalın iyilik aracılığıyla Tanrı'yla işbirliği yapmaktadır. Zalim kişi, komşusuna kötülük eder ve böylece yalın kötülük eyleminde bulunmuş olur. Ancak böyle bir kötülükte bulunmakla, kendi bilgisi ya da rızası olmadan Tanrı tarafından karmaşık iyilik amacıyla kullanılmaktadır. Birinci kişi Tanrı'ya bir oğul olarak, ikincisi ise bir alet olarak hizmet etmektedir. Nasıl davranırsanız davranın, Tanrı'nın tasarısını gerçekleştirmiş olursunuz; ister İsa ister Yahuda gibi. Bütün sistem, iyi insanlarla kötü insanlar arasındaki çatışmaların hesabına dayanır. Zalim kişinin zalimliğine izin veren dayanma gücü, sabır, acıma ve bağışlama gibi iyi ürünler, iyi kişinin her zamanki gibi yalın iyilikte kalmaya devam edeceğini varsayar. ''Her zamanki'' deyişini kullanıyorum, çünkü insan bazen bir başkasına acı verme hakkını kazanır. Acil, çözümsüz, amacın açıkça iyi olduğu ve genellikle acı veren kişinin bunu yapmaya yetkili olduğu bir durumda böyle bir hak doğabilir. Ana ve baba bu hakkı doğadan, yargıç ya da asker sivil toplumdan, cerrah da genellikle hastadan alır. Ancak bu olayı insanlığa acı çektirmek için genel bir imtiyaza dönüştürür, ''acı onların iyiliğine'' derseniz Tanrı'nın ilahi tasarısını bozmamış, bu tasarıda Şeytan'a ait olan rolü oynamış olursunuz. Eğer onun işini yapıyorsanız ücretine de hazır olmalısınız. ss. 90-91
Ancak, ne gibi erdemleri olursa olsun kendimize acı çektirmek Tanrı'nın verdiği sıkıntılardan farklı bir şeydir. Herkes oruç tutmanın, yoksulluğun getirdiği açlıktan farklı bir şey olduğunu bilir. Oruç tutmak, iştaha karşı iradeyi kullanmaktır. Bunun ödülü özdenetim, tehlikesi ise gururdur. İstem dışı açlık çekmek, iştahı ve iradeyi Tanrı'nın isteğine sunar, böylece hem kendimizi teslim etme fırsatı, hem de isyan tehlikesi doğar. Acı çekmenin kurtaran etkisi, isyancı iradeyi kırma eğilimi taşır. Çileci uygulamalar iradeyi güçlendirdikleri halde, iradeyi yalnızca insanı tümüyle Tanrı'ya sunma amacına hazırladıkları sürece yararlıdırlar. Araç olarak gerekli olabilirler ama amaç haline dönüştüklerinde iğrençtirler. Sıkıntılar, insanların kendi doğal kötülüklerinden meşru araçlarla kaçınmaya ve doğal iyiliklere ulaşmaya çalıştıkları bir dünyada işe yarar. ss. 91-92
Hiç kuşkusuz, kendi acılarımızdan kaçınmaya büyük özen gösteririz. Ama meşru yoldan kaçınma niyeti, doğayla uyum içindedir, yani yaratıklara özgü yaşamın etkin sistemine uymaktadır. s. 92
Özlem duyduğumuz güvenlik, yüreklerimizi bu dünyaya yaşamamıza neden olurdu ve Tanrı'ya dönmemizin önünde engel oluştururdu. s. 94
Acı, bütün kötülüklerin steril ve dezenfekte edilmiş olanıdır. Düşünsel kötülük ya da hata tekrarlanabilir. Çünkü ilk hatanın nedeni olan ayartı işlev görmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra, günahlı alışkanlıklar ve zayıf bir vicdan da günahı devam ettirir. Acılar, diğer kötülükler gibi tekrarlayabilir. Çünkü acının ilk nedeni -hastalık ya da düşman- işlev görmeye devam etmektedir, ama acının kendi içinde devam etme eğilimi yoktur. Acı bittiğinde biter ve ardından sevinç gelir. ss. 94-95
Bir hatadan sonra, sadece nedenleri ortadan kaldırmanız yetmez; hatayı düzeltmeniz de gerekir. Günah işledikten sonra yalnızca ayartıyı ortadan kaldırmakla yetinmeyip günahtan tövbe etmeniz de zorunludur. Her durumda bir düzeltme gereklidir. Oysa acı, böyle bir düzeltme gerektirmez. Sadece acıya neden olan hastalığı iyileştirmeniz gerekir ve acı bir kez geçince artık sterildir. Düzeltilmeyen her hata ve tövbe edilmeyen her günah, yeni hatalara ve yeni günahlara yataklık eden taze bir pınar gibidir. Hataya düştüğümde, bunu bana inanan herkese bulaştırmış olurum. Günahım insanların arasındaysa, seyirciler ya bunu hoşgörür ve böylece suçumu paylaşır ya da kendi alçakgönüllülüğü ve iyiliği pahasına bunu mahkum eder. Ne var ki acılar, seyircilerde -olağan dışı bir yozlaşma içinde değillerse- kötü değil iyi bir etki yaratır: acıma duyguları uyandırır. Böylece, Tanrı'nın karmaşık iyiliğe dönüştürmek için kullandığı o kötülük, aslında genelde kötülüğün en kötü niteliği olan bulaşıcılıktan ve yozlaştırma eğiliminden yoksundur. s. 95
Cehennem
Oynanan bir oyun varsa onu kaybetmek de mümkün olmalıdır. Bir yaratığın mutluluğu kendisini teslim etmesinde yatıyorsa, bunu onun yerine bir başkası yapamaz. Kendimizi teslim etmek gibi tümüyle bize bağlı olan bir seçim, nasıl biz istemeden olur? ''İradeleriyle'' dersem, aklım ''eğer teslim olmazlarsa nasıl olur?'' yanıtını verir. s. 98
Cehennemle ilgili bilgiler, düşünsem merakımıza değil vicdanımıza ve irademize seslenir. Bunlar bizi ikna edip eyleme geçirdiklerinde, amaçlarını gerçekleştirmiş olurlar. Ne var ki, bir çok kişi bu öğretiye dayanarak dini barbarlıkla ve suçlamış ve Tanrı'nın iyiliği tekzip edilmeye çalışılmıştır.
Cehennem öğretisinin iğrenç bir öğreti olduğu öne sürülmüştür. Buna inanmanın insan yaşamında yarattığı bazı trajedileri tahmin edebiliyorum. Öte yandan buna inanmamanın yarattığı trajediler pek anlatılmıyor. Asıl sorunumuz, Tanrı'nın bazı yaratıklarını katı bir mahvoluşa göndermesi değildir. s. 98
Cehennem öğretisinin tahammül edilebilir olduğunu kanıtlamaya çalışmıyorum. Yanlış yapmayalım. Bu öğreti tahammül edilir gibi değildir, doğru. Ama bence, öğretiye karşı yöneltilen ve hissedilen tüm itirazlarına karşı öğretinin ahlaksal olduğunu göstermek mümkündür. s. 99
Öncelikle, birçok kişinin düşüncesinde böyle bir misilleme cezası vardır. Eğer haklı karşılığı ve misillemeyi ortadan kaldırırsak, ceza düşüncesini tümüyle adaletsizmiş gibi göstereceğimizi söylemiş, kötülüğe karşılık verme düşüncesinin özünde doğruluk olduğunu belirtmiştik. Kötü kişi kendi kötülüğünde mutlu ve mesut bir şekilde bırakılamaz, başkaları onun kötülüğünü nasıl görüyorsa, kendisinin de öyle görmesinin sağlanması gerekir. Acılar, isyancı bir kaleye gerçeğin bayrağını diker. Acıların tövbeye yöneltebileceğini de söyledik. Peki ya yöneltmezse, bayrağın dikilmesi arzulanan sonucu vermezse ne olacak? Kendimize karşı dürüst olmaya çalışalım. Hainlik ve zalimlikle büyük bir zenginliğe ya da kudrete kavuşan bir adam hayal edin. Kurbanlarının soylu davranışlarını kendi bencilliği için sömürüyor, bu arada onların basitliğiyle alay ediyor. s. 99
Bu şekilde başarıya ulaştıktan sonra, başarıyı şehvet ve nefret için kullanıyor. Üstelik bunları içsel bir vicdan azabı ya da pişmanlıkla falan yapmıyor. Tanrı'yı ve insanları kandırmış olmanın verdiği büyük bir pişkinlikle dünyaya aldırış etmeden, keyifli ve gamsız bir tavırla günlerini geçirmeye devam ediyor. s. 100
İntikam tutmasına teslim olmak ölümcül bir günahtır. Ama soru bu değildir. Onun tövbe etmediğini varsayarsak, sonsuz dünyada onun için nasıl bir gelecek öngörürsünüz? Böyle bir kişinin, bu haliyle şimdiki mutluluğunu ebediyen devam ettirmesini, gerçekten de pişkinliğinin onaylanmasını ister misiniz? Acaba bunu tahammül edilebilir buluyorsanız, bunun nedeni sizin kendi kötülüğünüzü olabilir mi? Yoksa aşağıdan değil de yukarıdan geldiğini hissettiğiniz adalet ile merhamet çatışması mı zihninizde etkin? s. 100
Merhamet bile böyle bir kişinin sonsuza dek olduğu gibi devam etmesini hoş göremez. Aristo'nun utanç hakkında söylediklerini Thomas Aquinas acılarla ilgili olarak tekrarladı. Acıların kendi içinde iyi olmadıklarını, ama belli koşullarda iyilik doğurabileceklerini belirtti. Başka bir deyişle, kötülük varsa, kötülüğe kıyasla daha iyi olan acılar, kötülüğün fark edilmesini sağlar. Aksi takdirde, insan ruhu kötülüğü ya da kötülüğün kendi doğasına ne kadar ters olduğunu fark etmeyebilir. Bu durum açık bir şekilde kötüdür. s. 101
Tanrı'nın bu adam olduğu gibi affetmesi gerektiğini talep etmek, göz yummak ile bağışlamak arasındaki bir karışıklıktan kaynaklanıyor. Kötülüğe göz yummak, onu görmezden gelmek, ona sanki iyilikmiş gibi muamele etmektir. Suçlu olduğunu kabul etmeyen birisi bağışlanmayı da kabul edemez.
Cehennemin, Tanrı'dan gelen olumlu bir misilleme cezası olduğunu söyleyerek başladım, çünkü öğretinin insanları en itici gelen yönü budur. s. 101
Kaybolan insanların niteliği, kendileri dışında her şeyi reddetmeleridir. Egoist, önüne gelen her şeyi benliği için bir atlama tahtası olarak görmektedir. Bedeni onu dış dünyayla temasa çekmedikçe iyilik kapasitesi tümüyle bastırılmış durumdadır. s. 102
Cehenneme yönelik bir itiraz da, tek bir canın kati kayboluşunun her şeye gücü yeten Tanrı'nın yenilgisi olduğu itirazıdır. Belkide bu bir yenilgi değil, bir mucizedir. Her şeye gücü yeten Tanrı, özgür iradeli canlılar yaratmakla böyle bir yenilgi olasılığını daha baştan belirlemiştir. Çünkü kendi ellerinden çıkan ama kendisine karşı koyabilen canlılar yaratmak Tanrı'ya atfedilebilecek en şaşırtıcı, hayal gücünü en zorlayan özelliklerden biridir. s. 105
Netice olarak, cehennem öğretisine itiraz eden herkese verilecek yanıt, bir soruda yatıyor: ''Tanrı'nın ne yapmasını istersin?'' İnsanların bütün günahlarını ücretsiz bir şekilde silsin, yeni bir başlangıç yapmalarını sağlasın, zorlukları yumuşasın ve mucizelerini mi sunsun? Onları bağışlasın mı? Yalnız mı bıraksın? Evet, bence Tanrı öyle yapacak.
Son olarak, çağdaş düşünceli insanları bu konudaki yanılgılar hakkında düşündürmek için bu bölümde çok kötü bir kişi resmettim. Cehennemde ilgili bütün konuşmalarda gözümüzün önüne ne düşmanlarımızı ne de dostlarımızı, sadece kendimizi getirmeliyiz. Bu eşiniz, oğlunuz, Nero ya da Yahuda İskaryot hakkında değildir. Benim hakkımda ve sizin hakkınızdadır.
Bir düzeltme gereklidir. Oysa acı, böyle bir düzeltme gerektirmez. Sadece acıya neden olan hastalığı iyileştirmeniz gerekir ve acı bir kez geçince artık sterildir. Düzeltilmeyen her hata ve tövbe edilmeyen her günah, yeni hatalara ve yeni günahlara yataklık eden taze bir pınar gibidir. Hataya düştüğümde, bunu bana inanan herkese bulaştırmış olurum. Günahım insanların arasındaysa, seyirciler ya bunu hoşgörür ve böylece suçumu paylaşır ya da kendi alçakgönüllülüğü ve iyiliği pahasına bunu mahkum eder. Ne var ki acılar, seyircilerde -olağan dışı bir yozlaşma içinde değillerse- kötü değil iyi bir etki yaratır: acıma duyguları uyandırır. Böylece, Tanrı'nın karmaşık iyiliğe dönüştürmek için kullandığı o kötülük, aslında genelde kötülüğün en kötü niteliği olan bulaşıcılıktan ve yozlaştırma eğiliminden yoksundur. s. 106-107
İnsanın günaha düşmesi, insanlığın hayvanlara
gerilemesiyle ve artık kendisine hakim olamamasıyla sonuçlanmıştır. s. 114
Din, doğa sistemiyle ilgili bütün soruları
yanıtlayan bir vahiy, bir sistem değildir. s. 115
Dinin öngördüğü evren anlayışı, gezegenimizde
bulunan her şeyin insanla ilişkili olduğunu ortaya koyar. s. 119
Cennet
Bu dünyayı mutlu bir yere çevirmek yerine hayallerimizde mutlu bir dünya yaratmakla suçlanıyoruz. Cennetin bir rüşvet olmasından, menfaatçiliğe düşmekten korkuyoruz. Oysa bu doğru değildir. Cennet ticari bir kişinin arzulayabileceği bir şey sunmuyor. İnsanın niyetini kirletmeyen ödüller de vardır. s. 122
Cenneti arzulamadığımızı düşündüğüm zamanlar oldu, ama daha çok yüreğimizde gerçekten bundan başka bir şeyi arzuluyor muyuz diye düşündüm. s. 122
Yüreğinizi derinden etkilemiş olan her şeyde o özlemin ipuçları vardır. s. 123
Her ruhta bulunan bu imza, kalıtımla da geçmiş olabilir, çevreyle de. s. 124
Özlediğiniz şey sizi benliğinizden uzaklaşmaya çağırır. Hatta bunun arzusunu terk etseniz bile, o yaşamaya devam eder. Nihai yasadır bu, tohum ölmek için yaşar. s. 126
Cennetle ilgili şu sözler doğrudur: ''Cennette sahiplik yoktur Orada bir şeyi kendisine mal etmeye kalkışan birisi olursa hemen cehenneme sürülür ve kötü bir ruha dönüşür.'' s. 126
Peki, bu sırrın anlamını neye yoralım? Kurtuluşa kavuşan insanların her biri, İlahi güzelliğin bir yönünü sonsuza dek diğer yaratıklardan daha fazla tanıyacak ve yükseltecektir. s. 126
Elçi Pavlus bir bedeni farklı üyelerin birliği olarak tanımlamıştı. (1. Korintliler, 12:12-30) Cennet bir kenttir ve bir bedendir, çünkü kutluluğa erişenler sonsuza dek farklı kalırlar. Cennet bir toplumdur, çünkü orada herkesin başkalarına anlatacak bir şeyi vardır. Her insan Tanrı'da keşfettiği yenilikleri ''benim Tanrım'' diye taze haberlerle duyurur ve herkes O'nu ''Tanrımız'' diye yüceltir. s. 127
Birbirinden farklı olan unsurlar arasındaki birlik bize her şeyin anlamını gösteren bir ipucudur. Panteizm hem yanlış olan hem de umutsuzca zamanın gerisinde kalan bir inançtır. Yaratılıştan önce her şeyin Tanrı olduğunu söylemek doğru olurdu. Ama Tanrı kendisinden farklı olan canlıları yarattı. s. 127
Tanrı'nın tasarısı O'nunla en yüce birleşmeyi aramamızdır. s. 127
Dünyamız yıldızlara kıyasla nasılsa, hiç kuşkusuz biz insanlar ve bizim kaygılarımız da tüm yaratılışa kıyasla böyledir. Hiçbir insan, Tanrı'nın kendi varlığında kim olduğunu ve baştan sona neler yaptığını kavrayamaz. Çünkü bunların tümü yaratılmıştır ve cisimsizdir. Bu nedenle gözleri onları yanıltır. Daima var olan, daima var olacak olan, başka türlü var olmayan ve karşıtı bulunmayan nihai gerçekliğin tahammül edilemeyen ışığına bakamazlar. s. 130
Kaynak: Clive Staples Lewis (1898–1963) - Acı Sorunu, 1940, Çev. Yok. Haberci Basın Yayın Dağıtım Turizm San. ve Tic. Ltd. Şti., 1. Basım Eylül 2009, İstanbul
No comments:
Post a Comment