Bilime ve Dine Yeni Tanımlamalar
Bilginin ve değerlerin böyle karşıt konumlara yerleştirilmiş olması, örgütsel dinlerin de, gerçeklerden, bilgiden ve bilimden koparak sağlıksızlaşmasına, hatta bilimsel bilgiye düşman bir duruma gelmelerine neden olmuştur. Bunun sonucu olarak da, din kurumu daha öğrenilebilecek bir şeyin kalmadığı kanısına sahip olmaya itilmiştir.
Ama şimdilerde, hem dinde, hem de bilimde, en azından bu kurumların içinde bulunan daha akılcı ve bilgili temsilcileri tarafından bir takım değişimler yapılmaya başlanmıştır. Bu değişimler, dini sorulara dar bir biçimde yaklaşan bilim insanının en azından daha doğalcı, insancıl bir yaklaşım sergilemesine olanak vermektedir. Bu tür yaklaşımların geçmişte de sık sık tekrarlanmış olduğunu söyleyebiliriz.
Bilimin, bir zamanlar örgütlenmiş dinin bir parçası olmuş olması ve sonra kendisini özgürleştirmek üzere ondan ayrılmış olmasına benzer bir özgürleşme süreci, değerlerle ilgili sorunlar, ahlak, ruhsallık ve töresel olan konularda da kendisini göstermeye başlamıştır. Bu konular, kurum haline getirilmiş kiliselerin özel egemenliği altından çıkarılarak, yavaş yavaş yeni bir tür insancıl bilim insanının -tüm ahlak ve inançlarla ilgili soruların tek arabulucusu olduğunu iddia eden kurumlaşmış dinlerin fikrine karşı çıkan bir bilim insanı- araştırma alanına girmektedirler.
Din ve bilim arasındaki bu ilişki, karşıtlık içeren ve rekabete dayanan bir ilişki olarak ortaya koyulabilir ama ben bunun böyle olmasının pek de gerekli olmadığına -derin inanca sahip bir kişinin, bu değerlerle ilgili sorularına kendisinden önce gelen kimselerden çok daha iyi bir biçimde yanıt bulduğuna ve bu konuda daha güçlü, ümitlendirici ve yüreklendirici olabileceğine- inanıyorum.
Ergeç, bilime ve dine yeni tanımlamalar getirmek zorunda kalacağız. Her zaman olduğu gibi, birbirine zıt konumlara getirme her iki tarafı da sağlıksızlaştırmaktadır. Ve sağlıksız bir ilişki de yoğun zıtlıklar içerir. Bir bütünün iki bağıntılı, birbirine gereksinim duyan, gerçekten birbirlerinin ‘parça’ları olan maddelerini birbirinden ayırmak, her ikisini de sağlıksızlaştırmakta, kirletmekte ve çarpıtmaktadır. Bu ayrım, sonunda bu parçaları yaşayamaz duruma bile getirebilmektedir. Bu konuya uygun bir örneği Philip Wylie’nin ‘The Disappearance’ adlı etkileyici ve harika romanında bulabilirsiniz. Erkek ve kadın, iki ayrı ve ayrışmış dünyalarda kaybolduklarında, her ikisi de uyumsuzlaşmakta, yozlaşmakta ve sağlıksızlaşmaktadırlar. Buradan çıkaracağımız basit sonuç, her iki tarafın da kendilerini varedebilmek için birbirlerine kesin bir biçimde gereksinim duyuyor oldukları gerçeğidir.
Bütün bunlar, ‘dinsel’ olarak -doğalcı/seküler ve doğaüstücü/metafizik bir biçimde- nitelendirildiğinde, bilimden, bilgiden, ilerletici buluşlardan, olası şüpheci araştırmalardan, doğrulamalardan ya da doğrulamamalardan ayrı tutulduğunda, sonuç olarak saflaşma ve gelişim olasılığından da aynı karşıt kutuptaki din gibi ayrı tutulacaktır. Din, bu nedenle bilginin açığa çıkma sürecinin tamamlandığını, mükemmel ve son durumunu aldığını ve bilginin sonsuz olduğunu iddia etmeye eğilim göstermiştir. Gerçeği, tüm gerçeği içerdiğini ve daha öğrenilecek bir şey kalmadığını öne sürmüş olması, değişmeye direnç gösteren, salt tutucu, akıldışı, bilimdışı, dindar ve sonuç olarak boyun eğici olma noktasına kadar gelmiş birçok kilisenin yok olmasına neden olmuş ve kendisini sonuç olarak doğal gerçeklerle çatışan bir konuma getirmiştir.
Böyle ayrıksı bir din, bütün gerekli ve önemli kavramların, ayrı ve kendilerini tam yansıtmayan anlamlara bürünmesine de neden olmaktadır. Örneğin, tamamen doğalcı bir anlamı olan inanç; Fromm’un yazılarından örnek verecek olursak, anti entelektüel olan kilisenin elinde bulunmakta ve kilise tarafından ‘kör inanç’a dönüştürülmektedir. Her ne olursa olsun, dinde böylesi bir tutum, sorgusuz bir boyun eğişe ve sonsuz bir bağımlılığa doğru ilerlemeye yol açmaktadır. Doğal olarak da insandan çok koyun üretmekten, keyfi yasalar koymaktan ve otorite kurmaktan yana bir eğilime neden olmaktadır.
‘Kutsal’ sözcüğü de sağlıksız bir biçimde ayırmaya ve ayrıştırmaya bir örnektir. Eğer kutsallık, ayrıcalıklı bir rahip sınıfının tekeline girerse ve eğer varsayılan geçerliği sadece doğaüstücü/metafizik kurumlar tarafından üstlenilirse, o zaman bu sözcük doğal olanın ve insan doğasının alanının dışında bırakılmaktadır. Dünyevi ve laik olandan kesin bir biçimde karşıtlandığı ve bunlarla hiçbir ilgisi kalmadığı gibi, bir de bunlarla çelişen bir duruma düşmektedir. O zaman, özel bazı ritlerle ve ayinlerle, özel bir dille, haftanın özel bir günüyle, özel bir binayla hatta özel bazı müzik aletleriyle ve belirli bazı özel yiyeceklerle bağdaştırılan bir duruma gelmektedir. Yaşamın tümünü içermek yerine, sadece bir bölümüne ait bir duruma gelmektedir. Günlük kullanımdan müzelik bir parça gibi ayrılmakta ve insanın günlük ilişkilerindeki olası kullanımından uzaklaşmaktadır. Sonuç olarak böylesi bir din, gerçek olanı ideal olandan ayırmak zorunda kalmakta ve bu ikisi arasında olması gereken dinamik ilişkiyi de ortadan kaldırmaktadır. Aralarındaki diyalektik, ortak etkileşim ve geri bildirim; birbirini düzenli bir biçimde oluşturma ve yapılandırma, birbirleri için gerekli oluş, hatta birbirleri için mutlak gereklilikleri bozulmakta ve doyumlu bir ilişki içinde olmaları imkansızlaşmaktadır. Peki sonuç? Tarihte sıkça ve yeterli bir biçimde gördüğümüz gibi, kilise insanları gerileme ve sömürü söyleminin tam ortasında yer almakta, dinin ve bilimin sanki birbirleri ile hiç ilişkisi yokmuş gibi davranmaktadırlar -Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim-. Böylelikle, göklere ait olan, cennetle kendine özgü ve değişmez bağını öne süren, cennetin apayrı bir yerde olduğunu savunan, insan gelişiminin bu dünya üzerinde imkansız olduğunu ve bunun ancak dünyayı terk ettiği zaman olası olabileceğinin savunucusu olan din, günlük kötülüklerin destekçisi durumuna gelmektedir.
"Daha iyiye ulaşma yolundaki çaba, inançla yönlendirilmelidir, katı gerçekliklere sıkı sıkıya bağlılıkla değil" diye belirtiyor John Dewey. Bu da bizi karşıt diğer uca itilmiş elmanın diğer yarısına, yani bilime getiriyor. Ayrı tutulan bilim için tüm söyleyeceklerimiz, ayrıştırılmış din için söylediklerimize çok benzer ya da tamamlayıcı nitelik taşımaktadır.
Örneğin, ideal ve gerçek olanın bölünmesinde karşı uçta konumlanan bilim sadece varolanla ilgilendiğini ve ideallerle -yani amaçlarla, hedeflerle ve yaşamın amacına ilişkin konularla- hiçbir biçimde ilgisi olmadığını iddia etmektedir. Bu konumlanmada, diğer yarıyı oluşturan dine getirilecek her türlü eleştiri, yani kör inançlara, ‘soyuta indirgemeye’, salt gerçeğe bakıştaki körlüğe karşı getirilen eleştiri, bütünleyici bir biçimde öbür yarıya, ‘somuta indirgeme’ ve Golgstein’in açıkladığı gibi görülene, duyulana ve dokunulabilir olana indirgemesi açısından, bilim yarısına da getirilmelidir.Ahlaki sınırların dışında olma, hatta bazen ahlak dışı ve insanlık dışı olma, herhangi bir kişi tarafından, herhangi bir nedenle satın alınabilme özellikleri -Nazilere, koministlere ya da Amerikalılara aynı eşit coşku ve gayretle çalışan alman ‘bilimadamları’nın yaptığı gibi,- son yıllarda bize göstermiştir ki, bilim satranç oyununa benzer biçimde kavrandığı, tek amacı varolanı keşfetmek, öznel deneyimleri varolandan ve keşfedilebilir olandan ayırmak olduğu sürece, tehlikeli bir duruma gelebilmekte ve biliminsanlarını da birer canavara dönüştürebilmektedir.
Bu ‘kutsal’ ve aşkın olanın bilimin sınırları dışına itilmesi için de geçerlidir. Bu ise, çalışmaları ilke olarak imkansız bir duruma getirmektedir.
Burada dinin ve bilimin, gerçeklerin ve değerlerin -sadece ve sadece- karşıt uçlarda konumlandırılması yönünden bu yüzyılla ilgileniyorum ve böylesi bir karşılıklı reddedişin, sakat bir bilim, sakat bir din, sakat gerçeklikler ve sakat değerler yaratacağına inanıyorum.
Açıkçası, böylesi bir sonuç aynı zamanda bunlara duyulan gereksinim ve açlık nedeni ile de, ruhsal ve ahlaki değerlerle ilgilidir. Daha açık söylemem gerekirse, böyle değerler ve böyle gereksinimler herhangi bir kilisenin korumasına bırakılamaz ve insani olandan, insani bilgi alanından, deneysel olanın ve deneysel araştırmaların alanından çıkarılamaz. Ama Ortodoks biliminin bunu yapmak istediğini ve bunu gerçekten yapabileceğini anlatmaya çalıştım. Bu nedenle, bize gerekli olanın, daha geniş metodlar ve güçlerle donanmış, genişletilmiş, değerler üzerinde çalışılabilen ve insanlığa bunları öğretebilecek bir bilim olduğunu belirtmek istiyorum.
Böyle bir bilim ‘dini’ olarak tanımlananı da zaten içermektedir ve içermelidir de. Aslında bilimin ilgi alanı içinde, dinin içinde bulunan doğalcı gözleme dayalı uygulanabilir her şey barınmaktadır.
Bunu bir başka biçimde söylememe izin verin; 19. yy ateist biliminsanı, kendi evini yeniden inşa etmek yerine yakıp yıkmış, yerle bir etmiştir. 19. yy. biliminsanı bütün dini soruları ve bunların yanıtlarını bir kenara itmiştir çünkü böylesi yanıtları, baştan reddetmek zorunda kalmıştır. Yani, bütün dini girişimlere ve gelişmelere sırtını dönmüştür çünkü din, kendisine akılcı yolla kabullenemeyeceği ve görmezden geleceği kanıta dayanmayan bir dizi yanıt sunmuştur. Ama öğrenme sürecinde olan, daha akılcı ve bilgili günümüz bilim adamı, örgütlenmiş dinlerin bu gibi sorulara verdiği yanıtlara karşı çıkması gerektiğini, dini soruların ve sorunların, gereksinimlerin bilimsel olarak araştırmaya değer, insanın doğasının üzerinde temellenen, üzerinde çalışılabilir, tanımlanabilir, bilimsel olarak incelenebilir olduğunu ve kiliselerin de zaten bu insani soruları yanıtlamaya çalışmış olduğunun bilincindedir. Kilisenin bu sorulara verdiği yanıtlar kabullenilebilir olamamakla beraber, soruların kendileri her zaman için tamamen ve mükemmel bir biçimde kabullenilir olmuşlardır.
Aslında çağdaş varoluşçu ve insancıl psikologlar, varoluşçu bir biçimde bu tür ‘dini’ sorularla ve sorunlarla ilgilenmeyen bir kişiyi, varoluşçu bakış açısından, hasta veya normal olmayan olarak kabul etmelidirler.
Kaynak: Abraham Maslow - Dinler - Değerler - Doruk Deneyimler, s. 34-40
Burada eskisinden daha net görebildiğimiz, bir önemli noktayı da belirtmeden geçemeyeceğim: Psikolojinin önemli bir özelliği, insanın ‘yüksek doğası’nı ortaya koyma amacında oluşudur. Eğer insan doğasına, geçmişteki dinsel kavramlarla bakacak olursak -ki aslında çok geriye gitmemize gerek yok, çünkü aynı doktrine Freud’da da rastlıyoruz-, içsel ahlaki çöküşe ait herhangi bir doktrinin ya da insanın hayvansal doğasına ait herhangi bir kötülük kavramının varlığının, karşılıklı biçimde, iyi, erdemli, aziz, fedakar ve kutsal olan üst bir insanın varlığına ait bir yoruma yol açabildiğini görmekteyiz. Eğer insan kendi doğası ile açıklanamıyorsa -ki açıklanmak zorundadır- o zaman, insan doğasının dışında bir takım kavramlarla açıklanması gerekmektedir.
Doğaüstücü/metafizik yasalara göre, şimdilerde din'e inancın azalıyor olmasının bir nedeni de, insan doğasının daha yüksek olasılıklarına - yeni bilgilerin ışığında*- duyulan inanç olduğu açıkça görülmektedir. Doğalcı/seküler olanın ışığında yapılan açıklamalar yetersiz olmakla beraber, bunlar eğitilmiş kişiler için doğaüstücü kavramlarla yapılan açıklamalardan daha doyurucu olmaktadırlar.
Ne var ki, bu sürecin de bir bedeli var. Özellikle toplumun daha az bilgili olan bölümü ya da ortodoks dine üye olan belli bir oranı için... Onlar için, Dostoyevski, Nietzsche ve diğerlerinin çok açıkça görmüş olduğu ‘‘Eğer tanrı öldüyse, o zaman her şeye izin vardır ve her şey olasıdır’’ görüşü geçerlidir. Eğer ‘manevi’ olan için geçerli olacak tek yasa doğaüstücü/metafizik bir yasa ise, o zaman böylesi bir yasayı göz ardı etmek ve yok saymak diğer bütün yüksek değerleri de yok saymak anlamına gelecektir.
Doğalcı/seküler yaklaşıma sahip olan, özellikle son on yıllar için geçerli olmuş bu görüş ve pozitivist bilim -birçokları için bilimin tek kuramı-, ahlak ve değerler için yetersiz bir kaynak olduğunu kanıtlamıştır. Akılcı görüşün hakim olduğu son bin yılda, ‘inanç’ bile yok edilmiştir. Ahlaki gelişimin, bilginin artması ve teknolojinin ilerlemesinin kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkan bir yan ürün olduğu inancı da, Birinci Dünya Savaşı, Freud, bunalım ve atom bombasının atılması ile yok olmuştur.
Belki de, özellikle psikologlar için daha sarsıcı olan, refahın kendisinin insanlığı, ruhsallığının soğuk ışığına, ahlaki ve felsefi açlığa itmekte olduğunun anlaşılmış olmasıdır. Bu, eksik olana duyulan kaçınılmaz açlığın, kişiyi yaşamın anlamlı ve yaşamaya değer olduğu inancına sahip olmaya ittiğine duyulan inançtan kaynaklanmaktadır, ama eğer hiçbir eksik yoksa ve açlığı çekilen bir şey kalmadıysa, o zaman ne olacaktır?
Bu nedenle, bugün entelektüellerin kendilerini her konuda şüpheci buldukları, herhangi türden bir inancı arzuladıklarının ve sadece arzulamanın doyurmadığının, ayrıca bu doyumsuzluğun korkunç ruhsal (ve politik) sonuçlarının da tamamen farkında oldukları bir durumla karşı karşıyayız.** Ve bu durumu anomi, yaşamdan haz alamama, köksüzlük, değer patolojisi, varoluş bunalımı, manevi açlık, başarı nevrozları, amaçsızlık gibi sözcüklerle açıklayabilmek için yeni bir sözcük dağarcığına da sahibiz.
Birçok psikoterapist, sadece Amerika değil, bütün refah düzeyi yüksek toplumların büyük bir bölümünün, değerler yoksunluğu içinde olduğu görüşüne katılıyorlar. Terapistlerin çoğu ise bu durumu hâlâ, yüzeysel ve semptomatik bir biçimde karakter bozuklukları, çocuk suçları, olgunlaşmamışlık ve bağımlılık gibi durumlarla açıklamaya çalışıyorlar.
Psikoterapiye yeni bir yaklaşım olan varoluşçu psikoterapi, işte bu soruna çözüm bulmaya doğru ilerliyor. Ama bir bütün olarak düşünecek olursak, psikoterapi kitlelere uygun olmadığından birçok insan bu değer yoksunluğu içinde, kişi ve toplum olarak mutsuz yaşamlar sürdürmeye devam edeceklerdir. İçlerinden küçük bir bölüm ise kaçınılmaz olarak -birçok gözlemcinin böylesi bir dönüşün kökten ve derin bir dönüş olmadığını kabul etmelerine rağmen-, ‘geleneksel din’e bir dönüş yaşayacaklardır.
Kaynak: Abraham Maslow - Dinler - Değerler - Doruk Deneyimler, s. 56-58
(*) Örneğin, ‘kendini gerçekleştiren’, yani tümüyle evrimleşmiş ve gelişmiş insanlar üzerinde yaptığım çalışmalar, kendi doğal halinde ve olabildiğinin en iyisi olabilen -tanrı benzeri, harika, ilahi, esinleyici, sevecen- insanların, eskiden olmuş olduklarından daha fazla takdir edildiklerini açıkça ortaya koymaktadır. Tarih boyunca, insan doğasının azımsanmış olmasının en önemli nedeni, insanın yüksek olasılıklarının ve izin verildiğinde ne kadar gelişebileceğinin bilinmemesi olmuştur.
(**) Partisan Reviev dergisinin, Şubat 1950 sayısındaki ‘Religion and the Intellectuals’’ adlı makaleyi görmenizi tavsiye ederim. Ayrıca, Franklin L. Baumer’in Religion and the Rise of Skepticism, (New York: Harcourt, Brace & Co., 1960), adlı kitabını da görebilirsiniz.
No comments:
Post a Comment