Sunday, 13 June 2021

Cinler Üzerine

Nâs Sûresi, Vesvâs, Hannâs ve Cinler Üzerine 

“(De ki; ben, insanların rabbine, melikine, ilahına sığınırım.) İnsanların kalplerine vesvese veren o sinsi ayartıcının şerrinden, gerek cinlerden, gerekse insanlardan olan!” [Nâs, 114/4-6]

Kur’an’da cin kelimesinin geçtiği ilk ayet, nuzül sıralamasına göre 21. sure olan nâs sûresindekidir. Aslında cinlerle ilgili tüm ayetler Mekkîdir. 

Vesvese; insanın kendi kendine konuşmasıdır, ölçüp-tartmasıdır. Egonun, alt benin, şuur altının fısıltılarıdır. Etrafta insanları ayartmak için soluk soluğa koşturan bir şeytan yoktur.

“Vesvâs” yalnızca şeytanın isimlerinden biri değildir. O aynı zamanda nefsani arzulardır, şehvettir, şöhret arzusudur, hasisliktir, bencilliktir vs. 

“Nefsinin ona neler fısıldadığını biz biliriz.” [Kâf, 50/16] İşte bu ayet demek istediğimizi en net olarak ifade etmektedir. Fısıldayan, sessizce konuşan nefsimizdir. 

Kişi nefsinin kötü arzularından hayatın anlamı olan Allah’ı anınca kurtulmaktadır. İstiaze ile ferman dinletemediği gönlünü Allah’a teslim etmektedir. Ayetteki “cin” kavramı Mekkelilerin cin kelimesine yükledikleri muhtemel anlamlara en yakın kullanımdır. Bununla birlikte buradaki “cinler” kesinlikle şeytanlar anlamındadır. Yoksa, halk kültüründeki üç harfli cinler değildir.

Kur’an Arapların kavramlarıyla konuyu anlatmaya başlamakta, daha sonra bu kavramları bulundukları mitolojik seviyeden anlaşılabilir aklî bir seviyeye taşımaktadır. Bununla birlikte Kur’an baştan sona yeni bir dil inşa etmez! İlahî mesaj muradını o toplumun diliyle ifade edecektir. Ki bir toplumun dili o toplumun kültürüdür, mitolojisidir, kozmolojisidir, vs. her şeyidir. Cin konusunda bu kadar tartışma da aslında o toplumun kültürel kodlarında saklıdır. Bunlar ortaya çıkarılamadan Kur’an’daki “cin” ile ilgili ayetlere doğru dürüst anlam vermek mümkün değildir. 

Araf, 7/38

Hak Teâlâ: “Girin bakalım sizden önce gelip geçen cin ve insan topluluklarıyla beraber ateşe!” buyurur. Her ümmet oraya girdikçe, yoldaşına lânet eder. Nihayet hepsi birbiri ardından gelip orada bir araya gelince, sonrakiler öndekileri göstererek: “Ey Rabbimiz, derler. İşte şunlar bizi saptırdılar, onun için onlara iki kat ateş azabı çektir. “O da: “Her birinize iki misli azap var, lâkin siz bunu bilmiyorsunuz!” buyurur. [Araf, 7/38]

Araf Suresi, Adem ve İblis kıssasıyla başlar.

Şeytan sizin onu göremeyeceğiniz yerden sizi görür. Yani; şeytan sizin zaaflarınızdan ve zayıf yönlerinizden yakalar. Biz şeytanları inanmayanların velisi yapmışızdır. (27.ayet)

Ne zaman bu Mekke Müşrikleri çirkin bir iş yapsalar, ‘Biz atalarımızdan böyle gördük. Allah bize böyle emretti’ derler. Oysa Allah fahşâyı emretmez! (28. Ayet) 

Hac ibadetini yalnız O’nun için yapın, inancınızı şirkten arındırarak bütün kalbinizle yalnız O’na yönelip, O’na dua edin! (29.ayet) 

Allah kimi insanları hidayete erdirdi. Kimileri de Allah’ı bırakıp şeytanları veli (rab) edindiği için haklarında dalalet kaçınılmaz oldu! (30.ayet)

38. Ayete gelirsek; “Allah da şöyle diyecek; Hadi bakalım! Sizden önceki ins ve cin topluluklarının arasına katılın bakalım. Her bir topluluk cehenneme girdiğinde kendi yoldaşına lanet okuyacak! Tüm topluluklar cehenneme dolunca, sonradan girenler önce giren liderlerini göstererek, ‘Rabbimiz! Bizi yoldan çıkaranlar bunlardır. Bunların azabını iki kat ver! diyecekler!”

Buradaki cinler; cehenneme girdiklerine göre kâhinler gibi insî şeytanlar olmalıdırlar. Çünkü Arap toplumunda epey saygı gören bu kâhinlerin cinlerle irtibatlı olduğu, cinlerin de Allah ile yakınlığı, en azından göğe çıkıp, haber çaldığı ve çaldıkları bu haberleri de kâhinlere getirdiğine dair bir batıl inançları vardı. Bu kâhinler / Cinciler Araplar arasındaki bazı anlaşmazlıkları çözerlerdi. Yani bir çeşit hakim (hüküm koyan) di. Ya da din vaz eden, din büyüğü konumundaydılar. Çünkü bir önceki ayette Allah hakkında asılsız isnatlarda bulunan, bu haramdır, bu helaldir şeklinde hükümler vaz eden kimselerden daha zalim kim olabilir şeklinde bu kimseler kınanmaktadır.

38. ayette geçen cinlerin yine “Kad Halet Min Kablikum” lafzının delaletiyle bunların İslam’dan önce Arap yarımadasında yaşamış toplumlar olduğu aşikardır. “Rabbena Hâulai Edallûnâ” ibaresindeki, “Allah’ım bizi şunlar saptırdı, onlara iki kat azap ver.” diye şikayet edilen kimseler kâhinler olmalıdır. Çünkü onlar şu helaldir, bu haramdır şeklinde hükümler vaz etmekteydiler. Bir önceki ayette zaten “Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” şeklinde bunlar mevzu bahis edilmişti. Kâhinlerle cinler arasında var kabul edilen alakayı izah etmeye gerek yoktur. Müşrik Arap kabullerine göre, kâhinlere cinler semadan haber getiriyordu. Güya kâhinler semanın/ilahi alemin sözcüsüydüler.

Cahiliye çağında Araplar, kâhinlerin her şeye kadir olduklarına inandıklarından her işte onlara başvururlardı. Aralarında çıkan anlaşmazlıklarda onların aracılığına ve verecekleri kararlara önem verirlerdi. Bunlardan başka içinden çıkamadıkları konularda onların fikirlerini sorarlar, düş gördüklerinde onlara yordururlar, gelecekte başlarına ne geleceğini onlardan, öğrenmek isterlerdi. Bu bakımdan kâhinler, Babillilerde, Fenikelilerde, eski Mısırlılarda ve başka bütün eski uluslarda nasıl bir mevkie sahip idiyseler cahiliye çağı Araplarında da, ilim, felsefe, tababet, hakimlik gibi işlerle meşgul olan sınıfı ve din adamları sınıfını yani bu alanlarda uğraşma imtiyazını ellerinde bulunduran ruhani liderleri temsil ediyorlardı.

Araplar, kâhinlerin her şeyi bildiklerine ve bu bilgileri onlara ruhların öğrettiğine inandıklarından, cahiliye çağı Arapları, kâhinlerin gaybe ait bilgileri meleklerden öğrenerek açıkladıklarına, puta tapıcılar ise putlarda bir takım ruhların mevcut olduğunu ve bu ruhların kâhinlere ve puthane bakıcılarına tabiat sırlarını açıklayıp öğrettiklerine kani bulunuyorlardı. Araplara göre putların içinde cinler bulunur, bu cinler kâhinlerle konuşur ve kâhinlere gökte neler olup biterse haber verirlerdi.

Müşkül bir iş hakkında fikri sorulsa, remil atarak veya bir ipe düğüm çalıp üzerine üfürerek mütalaa beyan ederdi. İki davacı bir kâhini hakem kabul edip başvursalar kâhin, kur’a okları çekmek suretiyle onların müşküllerini hallederdi. Kimin yaptığı belirsiz bir hırsızlık için başvurulduğunda bir güğüme üflemek veya buna benzer şeyler yapmak suretiyle hırsızın kim olduğunu belirtmeğe çalışırdı. Görülen bir düşün yorulmasında da bunun gibi acayip şeyler yapar veya sözler söylerdi.

Her kâhin, kendisine sorulan her şeyi halle çalışır idi ise de bazen her birinin, hasta iyi etmekte, düş yormakta, iz aramakta veya anlaşmazlıkları halletmekte özel bir ihtisası bulunurdu. [1] 

Araf, 7/179

“Andolsun ki yarattığımız ins-ü cinlerden birçoğu (yaratılış gayelerine uygun davranmadıkları için) cehennemlik olmayı hak etmiştir. Çünkü böylelerin kalpleri vardır ama bu kalplerle hakikati idrak etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler. Hasılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.” [Araf, 7/179]

Bu ayet bizlere cinlerin insan olduğunu dair en güçlü argümanı sunmaktadır. Birincisi cinlerin kalplerinin, gözlerinin ve kulaklarının olduğunun vurgulanmasıdır. Öyleyse cinler soyut varlıklar olamazlar. Yemesi, içmesi, evlenmesi olan, insanlar gibi mükellef varlıkların “nefs sahibi olması, nefes alması, bir bedeni” olması gerekir. Nefs sahibi olmayan soyut/ muhayyel/sanal varlıklar sorumlu olamaz! Akletmek için kalbi olan, görmek için göze ihtiyaç duyan ve işitmek-anlamak için kulağa ihtiyacı olan cinler soyut varlıklar olamaz!

Olsa olsa bizim gibi nesnel bedenleri olan, nefs sahibi varlıklardır. Kalbi olanın içinde kanı da olur. Kulağı, gözü olanın başı da olur. Bundan daha da önemlisi bu kalp, göz, kulak sahibi varlıkların somut, nesnel elle tutulan hayvanlara benzetilmesidir. Hayvan canlı demektir. Nefes alıp veren, nefs sahibi demektir.

Yine ayeti bağlamıyla ele alırsak, ayette bahsedilen cinler 175. Ve 176. ayette zikredilen Bel’am b. Baura veya bunun gibi kimselere tabi olanlardır. Bel’am; dini bilgisi olan bir bilgin olmasına rağmen, Hz. Musa’ya muhalefet eden birisiydi. Yani ilmini şeytani yollara sarfeden, şeytanlaşmış kimselerdir.

Diğer bir rivayete göre Ümeyye b. Ebi’s-Salt gibi şairlerdir. Bu zat bazı dini kitaplar okumuş ve bir peygamberin geleceğine, o peygamberin de kendisi olacağına inanmıştı. Cahiliye algısına göre şairlerin birer cini vardı. Bir kısım cinlerin işi gücü de, şairlere gökten haber çalıp, aktarmaktı. Şairler, bu yüzden sıradışı insanlar olarak görülüp, saygı görürdü.

Bir başka rivayete göre ayette zikredilen bu kimse cahiliye devrinin rahiplerinden biri olan Ebû Âmir er-Rahip’tir. Bu gnostik Hz. Peygamberin davetini kabul etmemiş, daha sonra Şam taraflarına gitmiş, oralarda Hristiyan olmuştur. Daha sonra geri döndüğünde çevresine adamlar toplamış bir mistiktir. Uhud savaşı öncesi adamlarını geri çekecek, Mescid-i Dırar hadisesine karışacak olan bu rahip o devirde yeni yeni oluşan İslam toplumu için ciddi bir sıkıntı kaynağı olacaktır. 

Ümeyye b.Ebi’s-Salt es-Sakafî ile Ebû Âmir’in her ikisi de hanif idi. Zahit/ ruhban olup, etraflarına adam toplamış, taraftarları olan kimselerdi. Eskilerin kitaplarını okumuşlar, son peygamberin geleceğini biliyorlardı. İçlerinde vahiy kırıntıları olan sahifelerden haberdardılar. “Ona ayetlerimizden vermiştik, ama o ayetlerimizle bağını kopardı, şeytana tabi oldu..” [Araf, 7/175] ayeti buna işaret etmektedir. Allah bu gibi kimselerin halini Musa (a.s)’nın kavminden olan Bel’am b. Baura’ya benzetmiştir. “Onlara bu kıssayı anlat!” [Araf, 7/176] ifadesi bu şahsın daha eski tarihlerde yaşadığını göstermektedir. Kur’an genellikle burada olduğu gibi şahıs ismi vermez. Kur’an her devirde bulunan böyle kimselerin birer prototipini önümüze alem-i ibret olsun diye serer. Zaten ayet şöyle devam eder; “İşte bu mesel ayetlerimizi yalanlayan toplum(ların her devirde bulunan) misalidir.”

“Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz şu kimsenin kıssasını anlat! O kimse ki, ayetlerimizi elinin tersiyle itip, şeytana uydu ve sonunda sapık olup çıktı.” ayetine baktığımızda “Şeytana uydu” ifadesi bahsedilen kimsenin insan olduğuna dair açık bir delildir. Şeytana uyan Bel’am, Ebû Âmir veya Ümeyye b. Ebi’s-Salt’tır. Yani cin şeytanı değil, insan şeytanı olduğu kesindir. Yine devamındaki ayette gelen “Hevasına uydu” ifadeleri şeytanı dahi tefsir etmektedir. Uyduğu şeytan aslında; kendi hevasıdır, ihtirasıdır, egosudur. vs.

Şeytan; insanın heva ve heveslerinin, kötü arzularının teşhis’inden (şahıslaştırılmasından) ibarettir.

İşte tüm bunlardan sonra “insanlardan ve cinlerden çoğunu cehennemlik yapmışızdır.” ifadesi gelmektedir. Zaten Araf Suresi yukarıdan beri önceki ümmetlerden yani; cinlerden / ecnebilerden bahsetmektedir. Adem’den başlayıp, oradan Nuh (as)’a, Âd kavmine gönderilen Hûd’a, Semûd kavmine gönderilen Salih’e, Lût (as)’a, oradan Medyen ahalisine gönderilen Şuayb Peygambere ve en nihayet Musa (as) ve İsrail oğullarına konu dönüp, dolaşıp gelmektedir. Tüm bu ayetlerde kısa bir tarihi gezinti yapılmakta, insanlığın ibret dolu hikayesi resmedilmektedir. 

Ayetlerimizi yalanlayan kavimlerin meseli/ durumu işte o alçak kimsenin durumu gibidir. Ey peygamber! Bu kıssayı anlat! Anlat ki, belki düşünürler, ibret alırlar! Ayetlerimizi yalanlayan, böylece kendilerine yazık eden o toplumun meseli/örnek hali ne kadar da kötüdür!

Yine fark edileceği üzere, “cinler” lafzı vahyin muhataplarından daha önceki tarihlerde yaşamış toplumlar için kullanılmıştır. Yani; yukarıdan beri gelen kural değişmemiştir.

İşte tanıdığınız ve tanımadığınız “bütün insanlık ailesi” anlamında “ins-ü cinni” sınadık! Çoğu yaratılış gayelerine uygun davranmadıkları için cehennemi hak ettiler, zira onlar akıllarını kullanmadılar, hakikati görmediler, vahye kulaklarını tıkadılar. İşte bu kimseler davarlar gibidir, denilmektedir.

Görüldüğü üzere cinler Ümeyye, Ebû Âmir, Bel’am gibi şahıslar ve onların etrafında kümelenen kimseler gibi somut varlıklardır. Kalpleri, gözleri, kulakları (mideleri, ciğerleri, elleri ayakları) olan bedenlenmiş varlıklardır. Sizden önce yaşamış, gerçek yaşam öyküleri ile âleme, elâleme ibret olan bir toplumdur. O kadar somut varlıklardır ki, davar gibi etkemik yığınıdır. Ruhsuz, hissiz, düşüncesiz, vicdansızdırlar. Yani; soyut/manevi niteliklerini kaybetmiş kimselerdir.

Hâlâ bu kadar somut delile karşın, bu ayetten soyut, sezilgen, sanal üç harfli cinleri çıkarabiliyor musunuz? Öyle mi? Hayret!

Cin, 72/1-17

(Ey Muhammed!) De ki: “Bana cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinledikleri ve kendi toplumlarına gidip şöyle söyledikleri vahyedildi: “Şüphesiz biz doğruya ileten hayranlık verici bir Kur’an dinledik ve ona inandık. Bundan böyle, hiç kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.” [Cin, 72/1-2]

Cin suresi Mekkîdir. Nüzul sıralamasına göre 40. Suredir. İbn-i Teymiyye’ye göre Cin kıssasında anlatılan hadise hicretten üç sene evvel meydana gelmiştir. [6]

Ahkâf sûresindeki “nefer” ile bu suredeki “nefer” dikkat çekicidir. Türkçe de her ne kadar nefer tek kimse için kullanılsa da Arapça’da; sayıları 3 ile 10 arasında olan insan topluluğuna /kavmine denir. Yine lügat örfünde “erkek” için kullanılır. Bazı esbab-ı nüzul rivayetlerinde Cin suresinde adı geçen erkeklerin/ yabancıların Ahkâf suresinde zikredilen kimselerle aynı olduğu belirtilir. Gerçekten de aşağıdaki ayetleri okudukça bu cinlerin Ahkâf suresindeki cinler olduğu daha net görülecektir. Her iki surede aynı olay –konum gereği- farklı hikaye edilmiş gibi görünmektedir. Yine bu cinlerin iyi düzeyde Arapça bildikleri anlaşılmaktadır. Arapça’ya vakıf olmasalardı, Peygamberin okuduğu Kur’an’ı anlamaları ve de “hayranlık verici Kur’anı” takdir etmeleri mümkün olmazdı.

Gerek Ahkâf, gerekse Cin suresindeki bu ecnebiler halk kültüründeki üç harfli cinler olsaydı, insanlarla kendileri arasında dil problemi yaşanması kaçınılmazdır. Yeryüzünde binlerce konuşulan dil vardır. Öyle ya enerjiden, radyasyondan oluşan (!) bu soyut varlıklar hangi dili konuşmaktadır? İngilizce mi? Çince mi? Hintçe mi? Konuşurken bizler gibi ağızlarıyla, dudaklarıyla mı konuşurlar? Konuşma esnasında ses ve harflere ihtiyaç duymakta mıdırlar? Bir tanesini yakalasak da sorabilsek! Eskiden ortalık cinlerden, perilerden, devlerden geçilmezdi. Şimdilerde sırra kadem bastılar.

Yine gerek Ahkâf, gerekse Cin suresindeki bu cinler/yabancılar rivayet kültürünün ileri sürdüğü gibi dinledikleri ayetler sadece Fatiha suresinden ibaret değildir. “Anladık, inandık” demeleri, İslam ile kendi dinlerini mukayese edip, müzakere etmeleri onların o güne kadar inmiş ayetlerin hepsini ya da pek çoğunu dinlediklerini ihtar etmektedir. 

“O Allah Teâla’nın şanı çok yücedir. O ne bir eş, ne de çocuk edinmiştir.” [Cin, 72/3]

Bu ayetten de anladığımıza göre bu cinler mümin olmadan önce Allah’a eş/hanım ve çocuk isnat etmekte imişler. Ki artık bu inançtan vazgeçmişler.

“Meğer bizim sefihimiz (haham veya papazlarımız, dini önderlerimiz) Allah hakkında haddi aşmışlar, saçma sapan şeyler söylemişler.” [Cin, 72/4]

Cinler küfre düşme nedenini görmüşler ve Allah’a oğul, kız, eş isnat etmelerinin dini önderlerini sorgulamaksızın tasdik etmekten kaynaklandığını anlamışlar.

“Oysa biz ins-ü cinnin Allah hakkında yalan söylemeyeceğini zannederdik.”

Cinler cinlerden dert yanmaktadır. Yani bu yabancılar saflıklarının kurbanı olduklarını itiraf etmekteler. Allah hakkında insanları aldatmak ne büyük bir cürümdür. Nasıl olur da insanlar/ din adamları böyle bir şeye kalkışabilirler? Hiç kimse böyle büyük günaha cesaret edemez zannetmiştik. İnsanları Allah ile kandıranlar maalesef din adamlarıdır.

Haham ve rahiplerin çoğu hem insanların mallarını haksız yere yer ve hem de Allah yolundan saptırır. [Tevbe, 9/34]

“Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da, O cinler de kendilerine sığınanların günahını, taşkınlığını artırırdı.” [Cin, 72/6]

Cahiliye Arapları yolculuk esnasında ıssız bir vadiye uğradıklarında ve burada gecelemek istediklerinde “Eûzü bi’s-Seyyidi hâzel vâdî min şerri süfehâihi / Bu vadinin sefihlerinin şerrinden, Bu vadinin efendisine sığınırım!” derlerdi. [10]

Ne var ki bu ayette anılan, kendilerine sığınılan cinler “metruk harabelerin, ıssız vadilerin var olmayan cinleri” değildir. Bunlar olsa olsa azılı İslam düşmanı kabile reisleri olabilir. Nitekim devamındaki ayette de görüleceği gibi, bu cinler kendisine uyanların inançlarını bozmakta, Allah’ın kimseyi peygamber göndermeyeceğine veya kimseyi ölümünden sonra diriltmeyeceğine inandırmak suretiyle onların sapıklıklarını arttırmaktadır.

Bu ayetteki; “Ricalün min’el cinni” lafzı cinlerin adam/insan olduğunun en net kanıtlarından biridir. Rical; eril/müzekker olup açıkça adam/ insan demektir! Yine ayetteki “Ricalün min’el cinni” lafzındaki “min” harf-i ceri erkekleri/adamları açıklayan “min-i beyaniye” dir. “Min’el-cinni” şibh-i cümlesi “ricalün” kelimesinin sıfatıdır. Haliyle ayette asıl olan adamlardır, insanlardır. Hiçbir hayvanın erkeğine “racül/adam” denmediğine göre bu “cinden adamlar” ibaresi de insan türüne delalet etmesi gerekir. [11]

Onlar da sizin zannettiğiniz gibi Allah’ın hiç kimseyi peygamber göndermeyeceğini (ya da Allah’ın hiç kimseyi ölümden sonra diriltmeyeceğini) zannetmişlerdi.” [Cin, 72/7]

Bu ayetin başındaki “atıf vav’ının” iki ayrı yere bağlanma ihtimaline binaen iki ayrı anlam çıkar. Birincisi; “hüm/onlar” zamiri insanlara, “kema zanentüm/zannettiğiniz gibi” hitabı da cinleredir. Yani cinler birbirlerine “insanlar sizin zannettiğiniz gibi zannettiler” derler. İkincisi; bu atıf vav’ı ta birinci ayetteki “ennehüstemea” ya gider. Bu durumda “ennehüm” deki “hüm/onlar” zamiri cinlere, “kema zanentüm/zannettiğiniz gibi” hitabı da insanlaradır. Yani; birinci anlam; “Ey o cinlere sığınan insanlar! O cinler de sizin gibi zannetmişlerdi. İkinci anlam da; “Ey o Kur’an’ı dinlemiş cinler! O size aldanan insanlar da sizin gibi zannetmişlerdi ki, Allah ebediyyen peygamber göndermeyecek! [12]

Demek ki, bu cinler animist putperest Arapların kır tanrıları, perileri değilmiş. Kendilerine sığınanlara nübüvveti, haşri-neşri inkar ettirecek kadar donanımlı, felsefi alt yapısı olan entelektüel kimselerdir. Kur’an’ı dinleyerek hidayete ermiş olan cinler, kendilerini aldatan iblisleri, şeytanlaşmış cinleri (küfrün ve şirkin önderlerini) tarif ediyorlar. Kendilerinden medet umulan cinler, bırakın sadra şifa bir şey vermeyi tam aksine kendilerine sığınanların günahını arttırmakta. Yani cinlerin kimseye zarar verebilecek güçleri yok, tam aksine zararı cinlere sığınanlar kendi kendilerine veriyorlar. 

Allah’ın artık peygamber göndermeyeceğini zanneden bu kimselerin Yahudiler ve Hristiyanlar olması ihtimali de vardır. Hassaten Yahudiler kendi milletlerinden başkasına peygamberlik gelmeyeceğini iddia ediyordu. Bu yüzden Hz. Peygamberin peygamberliğine şiddetle muhalefet ettiler.

“(Yine cinler dediler ki; Biz bilgi çalmak maksadıyla) göğü yokladık. Yokladık ama onu güçlü bekçilerle ve şihaplarla/alev toplarıyla dolu bulduk.” [Cin, 72/8]

Bu cinlerin astroloji ile uğraştığı anlaşılmaktadır. Müneccimlik yaptığı anlaşılmaktadır. Buradaki “lemese” elle dokunmak değil, mecazi anlamda yıldız falı bakmak için ne var, ne yok diye araştırmak istedik demektir. Zira cinlerin göğe çıkamadıklarına dair [Enbiya, 21/32; Hicr, 15/17; Saffât, 37/6-7; Mülk, 67/3-5; Rahman, 55/33-5] gibi birçok ayet vardır. Yine bizzat bu ayet cinlerin göğe çıkamadığını açıkça beyan eder. Haliyle “lemese” hiçbir surette, uzaya gidip-gelmek, astral seyahat etmek, elle dokunmak anlamında olamaz. 16. ayette söz konusu bu cinlerin suya muhtaç oldukları anlaşılmaktadır. Uzaya çıkabilen cinlerin su problemi diye bir dertleri olamaz. Göğe çıkabilme gücüne sahip olanlar her tarafta bol miktarda olan soğuk pınarlara, ırmaklara erişebilir.

“Halbuki biz vaktiyle gökyüzünün bazı noktalarında gizli bilgi/haber çalmak için müsait yerler bulurduk. Ama şimdi kim haber çalmaya kalkacak olsa, hemen yakıcı bir alevle karşılaşıyor.” [Cin, 71/9]

Gördüğümüz üzere cinler birbirleriyle konuşmaktadır. Allah da bunu peygamberine vahiy ile bildirmektedir. İman etmeden önceki hallerini anlatan cin/ler, daha önce müneccimlik yaptıklarını, sürekli rasathanelere oturup beklediklerini, ama gökte yıldız ve şihap/meteorlardan başka bir şey bulamadıklarını itiraf etmektedir. Yoksa ayet bazılarının okuduğu gibi literal olarak okunursa işin içinden çıkılması mümkün olmaz! Ne sadece dünya seması yıldızlarla doludur. Ne de meteorlar göğe çıkan cinleri taşlamak için düşer. Her şey Cahiliye Arap algısına göre anlatılmaktadır. Doğrusu da budur.

Ayetin demek istediği İslam geldi kâhinlerin, müneccimlerin çanına ot tıkandı. Cin olmadan adam çarpmaya kalkan cincilerin spekülatif haber üretme devri bitti. Yıldızlardan fal tutma devri kapandı, örneğin. Gayb/gelecek/kader konusunda konuşanları parlak alev gibi olan Kur’an ayetleri çarpıverir. Artık kimse kutsal hakkında atıp-tutamaz! Arş-ı Âla’dan gelen vahyin menbaına cinler, şeytanlar vs. ulaşamaz. Haliyle tertemiz olan vahyi bulandıramaz.

Şihaplar/meteorlar, Hz. Peygamber’in peygamber olarak gönderilmesinden önce de vardı. Dünyamız bazen meteor bulutları içine girer. Ve nohut kadar olan bu göktaşları atmosferimize girdiklerinde, sürtünmeden dolayı yanar. Ne var ki gökyüzünde muazzam bir parlaklık oluştururlar. Biz de bunları meteor sağanakları olarak görüyoruz. Yani göktaşlarının şeytan/cin taşlama ile alakası yoktur.

Dünya semasının yıldızlarla donatılması meselesi de, Cahiliye Araplarının kozmoloji algısına göre anlatılmaktadır. Çünkü o devirde kabul edilen Batlamyus kozmolojisine göre birinci kat sema sabit yıldızlarla doluydu. Diğer her bir sema/kürede/felekte ise Ay, Güneş, Merih, Utarit vs. bir gezegen vardı. Kur’an’da onların bu bilgilerini esas alarak, muhataplarına hitap etmektedir. Bunda şaşılacak herhangi bir şey yoktur. Bugün biliyoruz ki, bütün uzay yıldızlarla doludur.

“Ve (anladık ki) gerçekte biz (gaybı) bilmiyormuşuz; Mesela yeryüzündekilere şer mi murad edilmiş, yoksa rableri onlara hayır mı diledi.” [Cin, 72/10]

Ya da Mukâtil’in verdiği anlama göre; “(İnsanlar son peygamberi yalanlayacak da) Allah onları helak mı edecek? (Yoksa onlar peygambere itaat edecekler de) Allah onları hidayete mi erdirecek? İşte biz bunu bilmiyoruz.” [13]

Bildiğimiz şu ki, içimizde salihler de var, olmayanlar da! Bir de birçok tarikatlere ayrılmışız, klik klik bölünmüşüz. (Türlü türlü yollar tutturmuşuz.)” [Cin, 72/11]

Bu ayet ilginçtir, Yahudilerin anlatıldığı Araf Suresi, 168.ayetinin hemen hemen bir benzeridir.

“Biz onları yeryüzünde parça parça topluluklara ayırdık. İçlerinden salihler de var, olmayanlar da.” 

Aynı sûrenin 175-6.ayetlerinde Bel’am ve 179. ayetinde ise cinler zikredilmektedir. Bu kadar benzerlik tesadüf olamaz! Öyleyse bu sûrede kendi aralarında durum değerlendirmesi yapan cinler Yahudileri iyi tanıyan bir gruptur. 

Muhammed Esed’e göre Yahudiler öteden beri astrolojiyi geleceği okumanın bir aracı olarak görüyorlardı. [15]

“Artık biz kesinkes anladık ki, yeryüzünde Allah’ı asla aciz bırakamayız. Ve yine anladık ki Allah’ın hükmünden de kaçamayız.” [Cin, 72/12]

“Evet, biz hidayet rehberi Kur’an’ı dinleyince ona iman ettik. Her kim rabbine inanıp güvenirse, ne mükafatını az alacağından ne de haksızlığa uğrayacağından endişe eder.” [Cin, 72/13]

“İçimizde Müslüman olanlar da var, (İslam’dan sapıp da şirk ve küfre) sapanlar da! Allah’a teslim olanlar var ya, işte onlar doğru yolu arayıp bulan, ona layık olanlardır.” [Cin, 72/14]

“Doğru yoldan sapanlara gelince, onlar da cehenneme odun oldular.” [Cin, 72/15]

“(Ey Peygamber!) Eğer o cinler (Allah’ın gösterdiği dosdoğru) yolda yürüselerdi, biz de onlara bol bol yağmur gönderirdik, onları sulardık.” [Cin, 72/16]

İşte bu sûrede on altı ayettir zikredilen cinlerin insan olduğuna bir delil daha. Bu cinlerin suya, yağmura ihtiyacı varmış. Yaşadığı bölgelerde o tarihlerde susuzluk, kıtlıkla başları dertte olmalı. Üç harfli soyut cinler suyu ne yapsınlar, değil mi?

Bu ayetin bir benzeri Ehl-i kitaba hitap eden -yine ne tesadüftür- [Mâide, 5/65-6] ayetleridir. “Eğer Kitap Ehli iman etmiş, ona karşı gelmekten sakınsaydı onların kötülüklerini örter ve nimeti bol olan cennetlere koyardık. Eğer onlar Tevrât’a, İncîl’e ve kendilerine Rablerinden indirilen Kur’ân’ıa uysalardı şüphesiz nimetler içinde yüzerlerdi.”

Artık iyice anlaşıldı ki, bu sûrede bahsedilen cinler Yahudilere aşina, onları iyi tanıyan küçük bir gruptur.

Bu son ayette artık cinlerin kendi aralarında yaptıkları konuşmalar ve de bunların aktarılması bitti. “Deki; Bana vahyolundu/bildirildi” diye ilk ayette Peygamberine seslenen Cenab-ı Allah sözü devraldı. “Ve onları onunla da sınayalım. (Bol bol su, rızık verdikten sonra nasıl davranacaklarına da bir bakalım.) Kim rabbinin zikrinden/öğüdünden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, bilsin ki rabbi onu gittikçe artan bir azaba sürükler.[Cin, 72/17]

İşte halk inançlarında bulunan, ilkel pagan kavimlerinden kalmış cin inancını ispatlamak için bazı kimselerin “Cinler hakkında Kur’an’da müstakil sûre var.” Dedikleri cin suresindeki cinlerin serancamı bundan ibaret. Hem de Allah cinleri konuşturarak, halk kültüründeki cin inancını yer ile yeksân etti.

Neml, 27/17

“Bir gün Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen ordusu toplandı ve düzenli birlikler halinde yola koyuldu.” [Neml, 27/39]

Neml sûresi de Mekkîdir. Nüzul sıralamasına göre 48. sıradadır.

“Ordunun “önde cinler, sonra insanlar ve en sonda da kuşlar” şeklinde tertip edilmesi bu cinlerin yine insan olduğunun bir diğer kanıtıdır. Bir nevi piyon olarak kullanılarak, köleler/cinler en önde savaştırılarak, İsrail kavmi korunmuş oluyordu. Esasen bu cinler soyut varlıklar olsalardı, bunlara kılıç, ok, mızrak işlemeyeceğinden, böyle bir orduya karşı hiçbir ordu karşı koyamazdı. İnsanların savaşmasına gerek de kalmazdı.

Neml, 27/39

Cinlerden bir ifrit, “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim” dedi.” [Neml, 27/39]

Bu ayet, üzerinde pek çok tartışmalar yapılan bir ayet. Bizim esas konumuz ise bu İfrit’in üç harflilerden, yani soyut varlıklardan mı, yoksa; iki bacaklı insanlardan mı olduğudur?

Tevrat’tan öğrendiğimize göre –ki; Kur’an onu tasdik etmektedir- Süleyman’ın cinleri insandır. Hiçbir olağanüstü vasıfları yoktur. Süleyman bunları anlaşmalı olarak çalıştırmaktadır. Süleyman her yıl Hiram’a sarayının yiyecek gereksinimi olarak yirmi bin kor buğday, yirmi kor saf zeytinyağı verirdi. [16: Ahd-i Atik, I. Krallar, 5] Tevrat’ın yüzlerce ayeti bunu oldukça ayrıntılı anlatmakta, bugünkü Müslümanların birçok efsanevi unsur katarak, hiçbir fizik, kimya kanunun işlemediği, sadece Süleyman’ın krallık dönemine has olarak düşündüğü bir Alis Harikalar Diyarı formatında sunmamaktadır. Kral Süleyman’ın saltanatını, zenginliğini, ustalarını, bu ustaların yaptığı sanat eserlerini sırdan bir olaymış gibi anlatıyor.

Haliyle bu ayette zikredilen” İfrît”in de Süleyman’ın cinlerinden bir cin, yani insan olması iktiza eder. Öyleyse bu İfrît; cinlerin en uyanığı, maharetlisi, kurnazı, düzenbazı olmalıdır.

Elmalı “İfrît” kelimesinin insan için de kullanıldığını belirtir. ”Afere” güreşti, yere yıktı demektir. Bazı alimlere göre İfrît; şeytanlıkta ileri gitmiş, tuttuğunu deviren, kuvvetli, becerikli, ele avuca sığmaz bir kerata demektir. [17]

Devamındaki ayete göre bu tahtı bu üç harflilerden biri getiremez de, “Kitap’tan yanında bir ilim olan bir âdem göz açıp kapayana kadar getiririm” deyiverir. [Neml, 27/40]

Tevrat Hz. Süleyman’dan bu kadar bahsetmesine rağmen, Sebe melikesi Belkis’ten fazla bahsetmez. Özellikle bu tahtın olağandışı bir şekilde getirilişinden hiç bahsetmez. Kraliçenin getirdiği hediyelere, altın ve baharatlara değinilir. Süleyman da ona bol hediyeler verir. Kraliçe ona sorular sorar. Süleyman’da hepsine cevap verir. Süleyman gücünü, sarayını kraliçeye gösterir. Kraliçe hayranlığını ifade eder ve sen duyduğumdan da büyükmüşsün der. [18]

İsra, 17/88

“De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” [İsra,17/88]

Bu sûrede Mekkî surelerdendir.

Bu ayet Hz. Peygambere ruhun/vahyin mahiyeti ile ilgili sorulan sorunun cevabı mahiyetinde nazil olan ayetlerdendir. Cevaben; Ruh’un mahiyetini tam olarak bilinemez! İsterse Allah Peygamberine vahyettiği Kuran’ı unutturabilir. (86.ayet) Ama Allah Muhammed’e olan lütfu dolayısıyla bunu yapmaz.

(Ey Peygamber) “De ki; Yemin ederim, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek için bir araya gelseler ve hatta birbirlerine yardımcı olsalar bile yine de onun bir benzerini getiremezler. Andolsun biz bu Kur’an’da insanlara gerçekleri her türlü mesel / örnekle açıklamışızdır.” [İsra, 17/ 88-9]

Buradaki cinler kesinlikle insanlar olmalıdır. Şöyle ki:

İnsanlar hiçbir surette üç harfli soyut varlıklarla temasa geçememektedirler. Oysa Allah bu ayette bir meydan okumada bulunmaktadır. Öyleyse olmayacak bir şey istememektedir. 

Her ne kadar burada Kuran’ın bir benzerini getirin denilmişse de, diğer bazı ayetlerde daha da avans verilir, on sûre getirmesi istenir [Hud/11;13] Daha sonra da [Yunus, 10/38, Bakara, 2/23] tek sûreye indirilmiştir. Yani Allah oyunun kurallarını ben belirlerim deyip, işi zorlaştırmıyor, bilakis son derece yalın, basit ve kolay bir şey istiyor. İmkânsız bir şey istemiyor. Eğer istenen şey hiçbir zaman temas kuramadığımız üç harflileri bulup, Kur’an’ın bir benzerini getirmek için ortaklaşa çalışma yapmak olsaydı, bu gerçekleşmesi mümkün olmayan bir talep olurdu. Çünkü bugüne kadar tarihte böyle bir olay hiç vuku bulmamıştır. Öyleyse istenen şey çok basittir. Tanıdığınız, tanımadığınız kimselerden, Mekke’de yaşayan Hıristiyan ustalardan, kölelerden yani; kitap ehlinden, şiirlerini Kâbe’ye astığınız içinizde yaşayan, kendileriyle iftihar ettiğiniz şairlerden, özellikle de cinleri, ilham perileri olduğuna inandığınız şairlerinizden yardım alabilirsiniz! Madem Kur’an’a şiir, Muhammed’e şair diyorsunuz, buyurun cinli şairlerinizle yardımlaşın ve Kur’an’ın bir benzerini getirin.

Cahiliye Arap inancına göre şairler cinlerle iç içedir. Cinler onlara ilham getirir. Buyurun! Ey şairler, cinlerinizi yardıma çağırın! Belağat ve fesahat bakımından edebî bir şaheser olan Kuran’ın bir benzerini getirsinler. Eğer Muhammed’e gelen vahiy Muhammed’in cinlerinden diyorsanız? Öyle ya Kuran’a nazire yapabilecek kimseler, akla ilk gelen bu işin erbabı olan şairlerdir.

[İsra, 17/85] ayetin sebeb-i nüzulü hakkındaki rivayetlere bakılırsa Mekke Müşriklerine, Cenab-ı Peygambere “ruh (vahyin mahiyeti) hakkında soru sormasını” isteyenler Medineli Yahudilerdir. Bu ayetteki meydan okuma sanki bu soruyu soranlar kadar, o soruyu sorduranlaradır, onların akıl hocalarınadır. Ayet zımnen şöyle seslenmektedir; “Ey Yahudiler! Yabancılar! Ecnebiler! Ey ilahi vahye daha önce muhatap olmuş Kitab ehli! Eğer Bu Kur’an Allah kelamı değil diyorsanız, Mekkelilere yardım edin de, bu Kur’an’ın bir benzerini getirin!” Yani meydan okuma, cin olmadan adam çarpmaya kalkan insî şeytanlaradır! Medineli cin fikirli Yahudileredir.

[İsra, 17/88] ayetinin sebebi nüzulü hakkında şöyle rivayetler vardır; Nadr b. Hâris [19] veya Kureyş’ten bir topluluk [20] “Ey Muhammed! Bize bu Kur’an’dan başka mucize getir. İstesek biz bunun bir benzerini getirebiliriz” [Enfal, 8/31] demişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Bu takdirde ayet ilham perilerinin, cinlerin yanlarından ayrılmadığı cinlenmiş şairleri bu kadar bol olan bir topluma meydan okumadır.

Cahiliye Arap inancına göre şairler cinlerle iç içedir. Cinler onlara ilham getirir. Buyurun! Ey şairler, cinlerinizi yardıma çağırın! Belağat ve fesahat bakımından edebî bir şaheser olan Kuran’ın bir benzerini getirsinler. Eğer Muhammed’e gelen vahiy Muhammed’in cinlerinden diyorsanız? Öyle ya Kuran’a nazire yapabilecek kimseler, akla ilk gelen bu işin erbabı olan şairlerdir.

Yine bu ayetteki “ins-ü cin” tabiri tanıdığınız-tanımadığınız herkes anlamında umum ifade eden bir kelimedir. Kur’an’ın benzerini getirmek için bütün insanlar bir araya gelsinler, yine getiremezler anlamında!

Ayetin bağlamı vahyin icazıdır, erişilmezliğidir, taraf-ı ilahiyeden oluşudur. Yoksa cinlerin varlığını ontolojik olarak ispat etmek değildir. Miladî altıncı asırda yaşayan Müşrik Araplar “cin” kavramına ne anlamlar yüklüyorlarsa, işte bu varlıkların acziyeti söz konusudur. Yani; ayetten cinlerin varlığına dair ispat değil, nefiy ve tezyif çıkar!

Bu ayetin başındaki “Le-in” edatı “Andolsun, insanlar ve cinler bir araya gelseler..” şeklinde cümleyi yeminli şart cümlesi yapmaktadır. Cevap da; “onun bir benzerini getiremezler cümlesidir. Yani; insanlar ve cinler bir araya gelebilirler. Ama Kur’an’ın benzerini getiremezler. Oysa reel âlemde insanoğlu hiçbir surette soyut cinlerle (melekler ve şeytanlar) bir araya gelememektedirler. Demek ki ayette zikredilen cinler soyut varlıklar değil, somut varlıklardır.

Ayetin bir benzeri Hûd Suresi 13-4. ayetleridir. “O müşrikler, Kuran’ı Muhammed mi uydurdu diyorlar! O halde sende onlara şöyle söyle; ‘Eğer bu iddianızda samimiyseniz, Kuran’ın surelerine benzeyen on sure de siz uydurunuz! Hem sona bu işin üstesinden gelmek için Allah’tan başka yardım alabileceğiniz kim varsa (cinli şairleriniz, secili sözler söyleyen kâhinleriniz, size akıl hocalığı yapan Medineli Yahudi dostlarınız, vs.) hepsini işbirliğine çağınız! Eğer çağırdıklarınız size icabet edemiyorsa, artık o zaman anlayın ve bilin ki, bu Kur’an’ı O indirmiştir. Ondan başka ilah yoktur. Öyleyse artık teslim (Müslüman) olacak mısınız?”

Ayette geçen Allah’tan başka kimseler anlamındaki “men” ism-i mevsulü de, bu kimselerin insan olduğuna kuvvetli bir karinedir. Yani İsra suresindeki [İsra, 17/88] bu ayeti daha sonra nazil olan Hûd Suresindeki [Hûd, 11/13] ayeti tefsir etmektedir. Sözkonusu bu cinlerin insan olduğunun altını çizmektedir.

Bu meydan okumadan sonra Mekkelilerin istekleri değişir. Bu sefer Peygamberden hissi/duyusal mucize istemeye başlayacaklardır. [İsra/17; 90-3]

Hûd, 11/119

“Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım” sözü kesinleşti.” [Hûd,11/119]

Hûd Sûresi de Mekkîdir. Nüzul sıralamasına göre 52. sûredir. Hicretten bir sene önce nazil olduğu nakledilmektedir. [21] 

Sûrenin konuları Araf Sûresindeki gibidir. Nuh kıssası, Hûd (as), Salih ve İbrahim nebiler, Lut (as) ve kızları, Şuayb ve Musa Peygamber kıssaları anlatılmaktadır. Tüm bu peygamberler ve kavimlerinin mücadelesi şunun için anlatılmaktadır. Ey Nebi Peygamberler sonunda kazandı, sen de sabret, Peygamberlerin hasımları kaybetmeye mahkumdur. Şakiler er geç cehenneme girecektir. (106.ayet) Saidler de gökler ve yer durdukça sonsuza kadar cennette kalacaklardır. Görüldüğü üzere Peygambere moral verilirken, Müşriklere de tehdit vardır. (109. Ve 110. ayetler) Zaten bu sûrenin sonunda açıkça ifade edilir. Biz bu peygamber kıssalarını senin kalbini teskin için, sana moral olsun diye anlatıyoruz. Siz de ey kâfirler elinizden geleni ardınıza koymayın! (120. ve 121. ayetler)

Sakın müşriklere meyletmeyin, emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun. (112. ve 113. ayetler) Namazınızı kılın (dayanışmayı sürekli/daim kılın)! İyilik yapın! Hasenat seyyiatı giderir. Sabredin! Ne yazık ki, sizden önce yaşadıkları topraklarda fesadı engellemeye yönelik çaba sarfedenler –küçük bir azınlık dışında- pek çıkmadı. Zulme eğilimli çoğunluk ise refah ve zenginlik içinde şımardı, böylece günah bataklığında kaybolup gitti. (116.ayet) Senin Rabbin halkı salih olan kimseleri nâ-hak yere helak edecek değildir. (117. ayet) Rabbin dileseydi herkesi (tevhid inancını benimsemiş) tek bir ümmet/toplum yapardı. Ama imtihan gereği yapmadı! Bu yüzden onlar farklı görüşler benimseye gelmişlerdir.

Konumuz olan ayete gelince:

“Ancak rabbinin merhamet ettiği o azınlık tevhid inancından başka inanç benimsemez. Sonuçta Allah insanları farklı inançları benimseyecek şekilde yaratmıştır. Böylece rabbinin,  Andolsun, (iman yerine inkarı seçen) bir kısmı insanlardan bir kısmı da cinlerden olmak cehennemi tıka basa dolduracağım.’ sözü de yerini bulacaktır.” [Hud, 11/119]

Buradaki cinler, daha önce yaşamış toplumlar anlamındadır. Bu yüzden siz onları pek tanımıyorsunuz! Çünkü görmediniz! Bunlar ünsiyet kuramadığınız ümmetler, ecnebilerdir. Bunun kanıtı üç ayet yukarıdaki 116. ayettir. Yani yukarıdaki kural yine değişmedi.

“Ne olurdu, sizden önceki asırlarda yeryüzünde insanları fesattan/bozgunculuktan alıkoyan aklı başında nesiller olsaydı.” Musevî, Hristiyan gibi eski dinlere mensup olanlar arasında hayra çağıran, fenalıktan alıkoyan hayırlı kimseler ne yazık ki çok az çıktı!

Yine bunu destekleyen bir başka güçlü delil de, Hûd Suresinin yukardan beri bu kadim ümmetlerin akıbetlerini anlatmasıdır. Bu ayetin bir benzeri “Kendilerinden önce gelip geçen ins ve cin toplulukları..” [Ahkaf, 46/18] ayetidir. Bu ayette de eski ümmetlere cin denilmektedir.

Yani bu ayetlerden de Cinlerin ontolojik olarak ispatına dair bir delil çıkmaz!

Allah dileseydi tüm insanları tek ümmet yapardı ayetindeki tek ümmetin zıddı ins ve cin topluluklarıdır. Herkestir. Yani; dili, dini, kültürü farklı, çeşitli toplumlardan, kavimlerden oluşan cehenneme girecek kâfirler güruhudur.

Allah tevhidi benimsemeyen tanıdığınız (ins) ve tanımadığınız (cin) kimseleri cehenneme koyacaktır. Bir kısmı sizden, bir kısmı yabancılardan! Bir kısmı çağdaşlarınızdan, bir kısmı ise önceki milletlerden! Bir kısmı size yakın coğrafyalardan, bir kısmı hiç tanımadığınız dünyanın öbür ucundan!

Hicr, 15/27

“Biz cânnı/cini de yakıp kavurucu bir ateşten yarattık. [Hicr, 15/27]

Bu ayetteki cânn’ın cinlerin atası İblis'e [22] atıf olması daha makuldür. Zira ayetin öncesinde (17. ayet) şeytana, sonrasında da (32-3. ayetler) İblis’e atıflar vardır. İblis’in Âdem’e secde etmemesinin nedenini, kendisini Âdem’den üstün görmesidir. İblis; kendisinin ateşten, secde etmesi istenen Âdem’in ise kurumuş balçık gibi değersiz bir şeyden yaratıldığı mazeretine sığınmaktadır.

17. ayette cinlerin, vahyin kaynağına bir şeyler katmak için, onun saf mahiyetini, ilahi yönünü bozmak için göğe çıkamayacakları, zira göğün korunmuş olduğu vurgulanarak, Mekkelilere kafalarındaki muhayyel cinlerin göğe çıkamadıkları bildirilmektedir. 32-3.ayetlerde ise;  Âdem ve şeytanın biyolojik, elementer kökenine dair bilgi vermekten ziyade, bir ilahi prolog (lisan-ı hâl) halinde melekler ve şeytan konuşturulmaktadır. İblis’in gururunun nelere mal olduğu anlatılmaktadır. Toprak tevazuyu, ateş kibri temsil etmektedir. İnsana da topraktan, hem de çok değersiz bir çamurdan yaratıldığı hatırlatılarak, kibri, gururu terk etmesi istenmektedir.

Şeytan bunun üzerine yeryüzünde günahları onlara süslü göstereceğim ve onları “kadınla, evlatla, malla, geniş arazilerle” [Al-i İmran, 3/14] yoldan çıkaracağım der. Yani şeytan damarlarımızda dolaşan şehvet, şöhret, servet, siyaset (hükmetme) ateşimizdir. Hırsımızdır. Nefsimizin “Mülk-ü lâ yeblâ” isteyen yönüdür. Yani kısaca; kötü arzularımızdır.

En’am, 6/100

“O müşrikler (Allah’ın kudretine işaret eden bunca delile rağmen) tuttular (cin diye anılan) bir melek taifesini Allah’a ortak koştular. Halbuki onları da yaratan Allah’tır. Yine o müşrikler, hiçbir sahih bilgiye dayanmaksızın Allah’a bir takım oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Allah onların bu çirkin yakıştırmalarından münezzehtir!” [En’am/ 6;100]

Ayetin bağlantılı olduğu pasaj 95. ayetten başlar. Pasaj kevnî ayetlerle doludur. Tohumun çatlamasından, ölüden diri, diriden ölü çıkarılmasından, gecenin ve gündüzün belli bir düzen dahilinde hareket ettirilmesinden, yıldızların yol göstericiliğinden, tüm insanların tek bir nefisten yaratılmasından, gökten su indirilişinden ve de o yağmur ile türlü türlü meyvelerin ikram edilmesine kadar! Tüm bunlarda Allah’ın varlığına ve eşsiz kudretine işaret eden, ibret alınacak nice ayetler, kevnî mucizeler vardır.

Muhammed Esed’e göre bu ayette bahsedilen cinler tabiat kuvvetleridir. Bu ayetteki cin kelimesi; “kendilerini bize öz gerçeklikleri ile değil de tezahürleri ile duyuran tabiat güçlerini göstermek için kullanılmıştır” der. [23] Gerçekten de ayetin öncesi bu görüşü desteklemektir. Yani Müşrikler yağmurun yağması gibi tabiat hadiselerini, tabiat kuvvetlerini ruhlara, cinlere, astrolojiye vs. bağlıyorlardı. Örneğin yıldızlara, güneşe aya tapıyorlardı. Bu gök cisimlerinin/feleklerin dünyanın işleyişi üzerinde dahli/nüfûzu olduğuna inanıyorlardı.

Yine bu ayet; Müşriklerin cin vs. gibi konularda hiçbir sahici bilgi sahibi olmadıklarını belirtmesi açısından dikkate şayandır. Çünkü Mekkeli Müşrikler cin/melek, ruh, felek vs. gibi konularda kadim mitolojinin kabullerine körü körüne bağlanmışlardı. Günümüzdeki pek çok Müslüman gibi!

Bu takdirde, Müşriklerin cinleri Allah’a ortak koşması şu anlama gelmektedir; onlar tabiat kuvvetlerinin hakiki fail olduğunu zannediyorlardı. Yağmuru yağdıran, bulutu gönderen, rüzgarı estiren Allah değil de tabiat kuvvetleri /cinler olduğuna itikat ediyorlardı. Bu hepimizin bildiği şirk-i esbab’tan (doktor-şifa)  başka bir şey değildir. Sebeplerin hakiki fail olduğuna itikat etmektir. Böylece O’nun uluhiyetine, kainat üzerinde yegane ilah olduğuna itiraz etmektir. İşte bu şirktir. Cinlerin/tabiat kuvvetlerinin O’na ortak koşulması demektir. Cahiliye Arab’ının animist /ruhçu olduğunu göz önünde bulundurursak bu izah tarzının daha da anlamlı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu animistlere/ruhçulara göre her bir hadise, tabiat olayı cinlerin, ruhların işiydi. Örneğin onların itikadına göre kum fırtınası cin kavimlerinin savaşları neticesinde çıkıyordu. [24] Devamındaki 101. ayet de, Allah’ın uluhiyetine ve ortağı olmadığına vurgu yapmaktadır. [En’am,  6/101] ayeti zaten 95. ayetten itibaren okunursa bu cinlerin üç harfli ya da yabancı/ecnebi anlamında insan olmadığı çok açık olarak ortaya çıkmaktadır.

Elmalılı Hamdi Yazır [En’am, 6/100] ayetin tefsir sadedinde dediği gibi; “Allah’a cinleri türlü türlü ortak yaptılar. Cin genel adı altında bulunan, gözlerden gizli karanlık yaratıklara veya gözle görünmez, tabiat ötesi kuvvetlere ve ruhanî cevherlere ilahlıktan veya rablıktan veya yaratıcılıktan pay vererek Allah’a –denk veya aşağı- ortaklar yaptılar. Kimi meleklere, kimi şeytan cinsine, kimi hepsine çeşitli adlarla taptılar veya (onlara) zâtî kudret ve tesir isnat ettiler…İbn-i Abbas buradaki cin kelimesinin “ruhanileri” de kapsadığını söyler.”

Cin kelimesinin şemsiye bir kavram olduğunu, dolayısıyla Meleklere de cin denildiğini tekrar hatırlayalım. Bugün bizim Mikail’i tüm tabiat olaylarından sorumlu olan melek olarak görmemize benzer biçimde, Müşrikler de bunun bir benzerini cinler/melekler hakkında itikat etmiş olmalıdırlar. Onları kainatın idaresine ortak yaptılar.

Şimdi 95. ayetten sonrasını birlikte okursak bu yorumun ne kadar doğru olduğu ayan beyan ortaya çıkacaktır. Taneyi /tohumu, meyve çekirdeğini yarıp çıkaran, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran Allah’tır. Karanlığı yarıp sabahı çıkaran, geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kılan O’dur. Karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O’dur. Sizi bir tek nefisten yaratan O’dur. O’dur gökten su indiren. İşte biz o suyla her türlü bitkiyi, meyveyi çıkarırız. Türleri farklı, renkleri farklı, tatları farklı! Çiçekleri bir başka güzel, meyveleri daha da güzel! Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır. Tüm bunları yapan cinler/melekler/tabiat kuvvetleri değildir. Buna rağmen nasıl oluyor da cinleri /melekleri /tabiat kuvvetlerini Allah’a ortak koşuyorsunuz? Bilen, düşünen bir toplum için ayetleri (Allah’ın eşsiz, benzersiz olduğuna işaret eden delilleri) ayrı ayrı açıklamışken! Nasıl oluyor da haktan çevriliyorsunuz?

Şimdi bu ayetten kim üç harfli cinlerin var olduğuna dair Kuran’dan bir delil getirebilir? Belki tam aksine müşriklerin cin inancı yerle bir ediliyor. Ayette isbat değil, nefy/inkar vardır! Onları müşrik yapan cin inancı yerle bir edilmektedir. Biz de tutmuşuz, Müşriklerin aynı batıl cin inancını İslam’a taşımışız!

En’am, 6/112

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” [En’am, 6/112]

Ayette geçen “ins ve cin şeytanları” açıkça kâfirlerin en muannitleri için kullanılmış olmalıdır. Zira; önceki ayetlerde beyan edildiği üzere, bu kimseler o kadar şeytanlaşmışlardır ki, kendilerine mucizeler gösterilse -inanmayacak oldukları halde inanacaklarına dair Allah’a en ağır yeminlerle yemin ederler. Allah; bu kimselerin yalancı olduklarını, inançsızlıklarının mucizelere tanıklık etmemekten kaynaklanmadığını, aksine işledikleri günahlar yüzünden kalplerinin kapalı, gözlerinin kör olduğunu beyan eder. Bu yüzden bu “ins ve cin şeytanlarının” azgınlık ve taşkınlık girdabında, küfür ve isyan batağında debelenip durmaları için bulundukları hale terkedildiğini, bunlara imanın nasip olmadığını belirtir. Bu şeytanlaşmış kimselere istekleri doğrultusunda onlara melekler indirsek, ölüler de diriltilip kendileriyle konuşsa, Kuran’ın da Allah kelamı olduğuna delalet edecek tüm mucizeleri toplayıp, gözlerinin önüne sersek onlar yine de inanmazlar!

İşte ayetin devamında ins ve cin şeytanlarının peygamberlere düşman olduğu ifade edilmektedir. Gerçekten buradaki şeytanların insanlar oldukları çok açıktır. Çünkü ayetin ma-kablinde mucize isteyenler, mucizeye tanıklık etseler iman edeceklerine dair yemin edenler Mekkeli muannit müşriklerdir. Çünkü Müslümanlar üç harfli cinleri görüp de onların yemin ettiklerine tanık olmamışlardır. Yani ayet kısaca şeytanlaşmış kimselerin tarih boyunca Peygamberlere düşmanlık ettiklerini ifade etmektedir. Bu da işin doğası gereğidir. İman-küfür, tevhid-şirk mücadelesinde herkes kendine yakışanı
yapmaktadır.

Ayrıca “her bir peygamber/ tüm peygamberler” ibaresi üzerinde de durmakta yarar var. Allah soyut varlıklara/ cinlere peygamber göndermediğine göre –en azından bunu bize bildirmediğine göre- peygamberleri insan olarak kabul etmek zorundayız. Zira Peygamberler kendi cinsinden olan insanlara peygamber gönderilir. Üç harflilere değil! “İçinizden size ayetlerimi anlatan peygamberler gelmedi mi?” [En’am, 6/130] ayetindeki “min-küm” lafzı aslında bu konuda fazla söze hacet bırakmamaktadır. Bir peygamber ancak kendi hemcinslerine “üsve-i hasene” olabilir. [İsra, 17/94-5] ayeti bize bu konuda başka seçenek bırakmamaktadır. Ayetin beyan ettiği üzere; “yeryüzünde dolaşan melekler (cinler) olsaydı Allah’da bu takdirde melek bir peygamber gönderirdi.” Kur’an’da çeşitli milletlere gönderilen peygamberlerin kendi içlerinden seçildiği ve kendi dillerini konuştuğu önemle vurgulandığına [Bakara 2/129, 151; İbrahim, 14/4] dair ayetlerin mevcudiyetine bakarak cinlere insan peygamber gönderilmesinin mümkün olmadığını söyleyebiliriz.

Yine bu surenin 71. Ayetinde geçen “yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse” ifadesindeki “şeytanlar” lafzı; kötü arkadaşlar, insan şeytanları için kullanılmıştır. İns ve cin’lerin birbirine vahyetmesi ise; söz konusu bu şeytanlaşmış kimselerin, insan türünün en azgınlarının İslam’a karşı işbirliği yapma sürecinde kendi aralarında konuşmaları, yardımlaşmaları, fikir alış verişidir. Bu şeytanlaşmış kimseler birbirlerini içi boş, dışı süslü-yaldızlı sözlerle kandırırlar. Rabbin dileseydi –ama dilemedi- bunu yapamazlardı. Onlar yalan ve iftiraları içinde debelenip dursunlar. Dursunlar ki, ta aradıkları belalarını bulsunlar.

Buradaki ins-ü cin tabiri yine Kuran’da çok sık geçen tanıdığınız-tanımadığınız kimseler anlamındadır.

Enam, 6/128

“Gün gelecek, Allah onların hepsini huzurunda toplayıp: “Ey cin topluluğu! İnsanlardan çoğunu yoldan çıkardınız ha!” diyecek. İnsanlardan onlara uymuş olanlar diyecekler ki: “Ey Ulu Rabbimiz! Kimimiz kimimizden faydalandık ve bize tayin ettiğin müddetin sonuna ulaştık. “O buyuracak ki: “Meskeniniz ateştir. Allah’ın diledikleri hariç, hepiniz içinde ebedî kalmak üzere oradasınız.” Gerçekten Rabbin hakîmdir, alîmdir.” [Enam, 6/128]

Bu ayette geçen “cin topluluğu” da En’am-112 de geçen kimseler gibi azgınlaşmış/şeytanlaşmış kimselerdir. 

[En’am/128] ayetinin konusu da 112. Ayetin konusunun devamıdır. İnsan şeytanlarının insanları ayartmak için kullandıkları bir takım yaldızlı cümleler söylerler. 114. ayette yine mevzu Mekke’nin kodamanları, zorbaları, şeytanlaşmış/azgın kimselerdir. Bu ayette Aziz Peygamberden Allah’ın indirdiği Kitab’ı bırakıp da aralarında Yahudi-Hristiyan din bilginlerinin hakem olmasını isteyen müşrikler vardır. [26] Müşriklerin bu teklifine cevaben; Peygamberin ağzından “Allah’ı bırakıp da, O’ndan başka bir hakem kabul edemeyeceği beyan edilir. 116. ayette Mekkeli Müşriklerin isteklerine uymaması emredilir. Allah’ın adı anılmadan kesilmiş murdar hayvanların etinin yenmemesi istenir. Şeytanlar (şeytanlaşmış kimseler) bu tür murdar hayvan etlerini yemenin helal olduğu konusunda sizinle uğraşıp bu konuda ikna olmanız için müşrik dostlarına telkinde bulunurlar. Nitekim bu ayette geçen “Şeytanlar” İkrime’ye göre şeytan tabiatlı Mecusilerdir. [27] Rivayete göre İranlı Mecusilerle Mekkeli müşrikler arasında dostluk olup, karşılıklı yazışırlardı. Leşin haram olması üzerine Mecusiler “Muhammed ve ashabı Allah’ın emrine uyduklarını sanıyorlar, sonra da kendi kestiklerinin helal, Allah’ın kestiklerinin haram olduğunu kanaatinde bulunuyorlar” diye yazmışlardı. İşte bu Mecusi şeytanları görünür görünmez pislikleri yedirmeğe teşvik ediyorlar, Müşrik dostlarına bu minval üzere telkinde bulunuyorlardı. [28]

Bu telkinlere kanan bazı müşrikler Peygambere gelip şöyle dediler; “Ey Muhammed! Bize haber ver bakalım, bir koyun öldüğünde onu kim öldürmüştür? Peygamber; Allah öldürmüştür dedi. Bunun üzerine Müşrikler; sen ve arkadaşlarının öldürdüğü helal, köpeğin öldürdüğü helal, Allah’ın öldürdüğü haram öyle mi? dediler. [29]

Zaten 121. ayette bunlar tekrar “Şeytanlar (şeytan tabiatlı kimseler) dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyederler/telkinde bulunurlar.” şeklinde zikredilir. Bu da göstermektedir ki; bu kimseler çok bariz biçimde insandır. Şeytanlaşmış kimselerdir. Cenab-ı Allah bunları azgınlıkta aşırılıkları dolayısıyla şeytan olarak tanımlamaktadır. Zira Arap örfünde her azgına şeytan denilmektedir. Ünlü dil bilimci ve müfessir Ebû Ubeyde’nin (ö. 209/824) de tarif ettiği üzere şeytan; “gerek insan ve cinlerden, gerekse hayvanlardan kötü huylu ve azgın olanların” genel cins ismidir.

Müşriklerle bu konuda tartışmalar olduğu hem ayetlerin muhtevasından hem de esbab-ı nüzul rivayetlerinden anlıyoruz. [31] Müşriklerin akıl hocaları burada konumuz itibariyle bir kat daha ehemmiyet kazanmaktadır. Ki onlar da İranlı Mecusilerdir. İnsî şeytanlardır.

123. ayette; bugün müşrik zorbaların hüküm sürdüğü Mekke’de olduğu gibi her memlekette azgın günahkarlara iktidar imkanı veririz. Derken onlar kendi memleketlerinde gerek iktidarlarını sağlamlaştırmak, gerekse insanları hak ve adalet yolundan saptırmak için türlü entrikalar çevirirler.

124. Ayette ise; (Ebû Cehil ve Velid b. Mugîre gibi entrikacılara/şeytanlara) herhangi bir ayet tebliğ edildiğinde, Peygamberlere verildiği gibi bize de verilmedikçe, yani Cebrail vahiy getirmedikçe, bize de mucizeler verilmedikçe asla inanmayacağız dedikleri haber verilmekte. İşte bu günahkarlar çevirdikleri entrikalar sebebiyle Allah’ın huzurunda aşağılanacaklar ve azaba düçâr olacaklar.

Cin topluluğunun geçtiği konumuz olan 128. Ayete gelirsek:

“Bir gün Allah herkesi huzurunda toplayıp, ‘Ey Cin/şeytanlar topluluğu! Siz dünyada insanları yoldan çıkarmak için tüm imkanlarınızı kullandınız’ diyecek. Bunun üzerine onların insî dostları olan Müşrikler de şöyle diyecekler; ‘Yâ Rabbi! Evet, biz dünyada iken birbirimizden istifade edip işbirliği yaptık. Nihayet bize tanıdığın süre doldu.’ Allah da, ‘sizin varacağınız yer cehennemdir’ buyuracak.” 

“Birbirimizden yararlanırdık” ayetini en güzel [Cin,72/6] ayeti tefsir etmektedir. “Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı da onların şımarıklığını, azgınlığını artırırlardı.” Kendileri gibi insan olan Mecusilerden din öğrenmeye kalkarlardı.

En’am, 6/100’den 130’a kadar bahsedilen cinlerin/şeytanların hep Mecusilerle alakası vardır. 100. ayette Allah’a ortak koşulan cinler/şeytanlar Mecusilerin şer tanrısı olma ihtimali vardır. Şeytana da ontik bir gerçeklik veren, iyi şeyleri Hürmüz, kötü şeyleri Ehrimen’nin yarattığını söyleyen Zerdüştiliğe bir reddiye var gibidir.

Elmalılı Hamdi Yazır,  burada şöyle bir izahta bulunur; Allah cin toplumunu insanların çoğunu yoldan çıkardınız diye azarladığında hiçbir cin cevap vermediği halde, onların dostları olan insanlar dostlukları gereğince ortaya atılarak sorumluluğu üzerlerine alarak cinleri mazur göstermeye çalışmalarından hareketle şöyle bir tespitte bulunur; Cin ayrı, insan ayrı bir toplum değildir. Hepsinin aynı vicdan, aynı kazanç, aynı sorumluluk taşıyan ve aynı cezayı haketmiş bulunan bir sosyal topluluk olduklarını ikrar ve isbat edeceklerdir. [32]

[En’am/129] “Evet, İşte biz işledikleri günahlar yüzünden zalimleri (müşrikleri, haddi aşan insan şeytanlarını) birbirlerinin peşine takarız. Bir kısmını diğer kısmına veli yaparız.

En’am, 6/130

Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? “Ey Yüce Rabbimiz! Kendi aleyhimize şahidiz.” diyecekler. Onları fani dünya hayatı aldatmıştı. Böylece kâfirlikleri hakkında kendi aleyhlerine şahitlik edecekler.” [En’am, 6/130] 

İslam alimleri arasında cinlere de peygamber gönderildiği konusunda ittifak vardır! Bununla birlikte bu peygamberlerin ins mi, cin mi olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Cumhur, cinnîlere kendi cinsinden değil de, insan cinsinden peygamber gönderildiğini söyler. Azınlık ise “Ey cin ve insan toplulukları! Size içinizden peygamberler gelmedi mi?” ayetini delil olarak getirerek cinlere gönderilen peygamberlerin insî olamayacağını söylerler. Cumhurun bu ayete rağmen insî peygamberlerin cinlere de gönderildiği iddiasının altında peygamberimizin “resulü’s-sekaleyn” sıfatını koruma niyeti vardır. [33]

Oysa bu ayetteki “min-küm” lafzından anlıyoruz ki, Peygamberimiz (üç harfli) cinlere peygamber gönderilmemiştir. Peygamberimiz için kullanılan “rasulu’s-sekaleyn / insanların ve cinlerin rasulü” sıfatı Kur’an’a aykırıdır. Pek tabii bu ayetteki “cinler” ile halk kültüründeki muhayyel üç harfli cinler arasında hiçbir bağ yoktur. Muhtemelen cumhurun görüşünü şu hadis belirlemiştir; “Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise kırmızılara (Acemlere) ve siyahlara (Araplara) da gönderildim.” [34] Bu hadisten aynı zamanda Acem/Arap olmayanlara “cin” denildiğini de öğrenmekteyiz! En azından o tarihlerde ulemanın kanaati bu yönde imiş. Hz. Peygamberin cinlere Peygamber olabilmesi için; cinlerin de insan türünden olmaları gerekir. Hz. Peygamber görülmeyen, hangi dili konuştuğu belli olmayan üç harflilere ‘üsve-i hasene- örnek/model insan’ olması mümkün değildir! Bazılarının animistlerin cin telakkilerini savunabilmek için geliştirdikleri “cinlerin başka bir boyutta, ya da yüksek enerji düzeylerinde yaşayan varlıklar” gibi fantastik söylemleri de Kur’an’a uymaz. Zira peygamberimiz “içimizden biridir” bir insandır ve insanlara elçi gönderilmiştir.

Eğer Taberî’nin rivayetini dikkate alırsak buradaki cinler İran Mecusileridir. Yani cinler bildiğimiz ecnebiler, yabancılardır. Ki; bu anlamda Kur'an’ın birçok ayetinde kullanılmaktadır. Gerçekten Mekkeli Müşrikler ile İranlı Mecusiler arasında ittifak vardır. Müslümanlar ehl-i kitap olmalarından dolayı Hristiyanları/Bizansı tutarlarken, Müşrikler de İran taraftarıydı. O devirde Arabistan yarımadası Bizans ile Pers hükümdarlıkları arasındaki nüfuz mücadelesine tanık olmaktaydı. Arabistan’da dinar (altın para) İranlıların parasıdır. Dirhem (gümüş para) ise; Bizans parasıdır.

Saffat, 37/158

“O müşrikler Allah ile cinler (melekler) arasında bir neseb/soy bağı uydurdular. Hâlbuki melekler çok iyi bilirler ki böyle bir iddiada bulunanlar mutlaka Allah’ın huzurunda hesaba çekilecek (ve cehenneme atılacaklardır.) Allah onların nitelemelerinden münezzehtir!” [Saffat, 37/158]

Ayetin bağlamı 149. Ayetten başlar. “Sor bakalım o müşriklere; (değersiz gördükleri) kız çocukları senin rabbinin, erkek çocukları kendilerininmiş, öyle mi? Ne o yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar buna şahit mi olmuşlar?” [Saffat/ 37; 149-150] 

Onlar düpedüz Allah doğurdu, çocuk sahibi oldu diyorlar. Onlar kesinlikle yalancıdırlar. Allah kızları oğlanlara tercih etmiş öyle mi? [Saffat/ 37; 151-3] 

(Ey Müşrikler!) Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Nasıl olur da Allah’a böyle çirkin isnatlarda bulunursunuz? O’na çocuk isnat etmenin ne büyük günah olduğunu hiç düşünmez misiniz? [Saffat/ 37; 154-5]

Ayetlerden anlaşıldığına göre; Müşrikler meleklerin dişi olduğuna ve bunların da Allah’ın kızları (alt tanrılar) olduğuna inanmaktaydılar! Ki; taptıkları putlar da bu meleklerin /kızların timsalleriydi. Semavi akılların sembolleriydi. İlahlarının hepsi müennes isimlere sahiptir. İlâhe, tanrıça isimleridir. Bundan sonra konumuz olan ayet gelir.

“O müşrikler Allah ile cinler (melekler) arasında bir neseb/ soy bağı uydurdular. Halbuki Melekler çok iyi bilirler ki böyle bir iddiada bulunanlar mutlaka Allah’ın huzurunda hesaba çekilecekler (ve cehenneme atılacaklardır.) Allah onların nitelemelerinden münezzehtir!” [Saffat/ 37; 158-9]

Ayette geçen “el-cinne” cin kelimesinin çoğuludur. Cin kelimesi daha önce ifade edildiği gibi şemsiye kavramdır. Melekleri, şeytanları, tabiat kanunlarını ve görünmez, gizli, bilinmez her bir şeyi kapsamına almaktadır. Bu ayetteki cin kelimesi melek anlamında kullanıldığı çok nettir. 151. Ayetten itibaren müşriklerin Allah’ın kızları olan nitelendirdikleri meleklerden bahsedilmektedir ve bu düşünceleri ironik bir şekilde reddedilmektedir. Bunların melekler olduğu şuradan da bellidir; Böyle söyleyenlerin Allah’ın huzurunda hesaba çekileceğini, cezalandıracağını yakinen bilen meleklerdir. Müşriklerin muhayyel cinleri bu gerçeğe yakinen inansaydılar günah işlemezlerdi.

Buradaki “el-cinne/cinler”, Mekkeli müşriklerin ruhlardan, görünmez varlıklardan korkuyorlar, onlardan yardım istiyor olduklarını gösteriyor. Onların dünyaları cinlerle, ruhlarla, gizemli güçlerle doluydu. Bu Müşriklerin putperestliği kaba animistlikten (Ruhçuluk’tan) putperestliğe evrilmişti. Allah’a inanmakla birlikte melekler, ruhlar, cinler, kâhinler/tağutlar vs. alt tanrıları da vardı.

Yine o yıllarda Ortadoğu’yu kasıp-kavuran Sudurcu Panteizme göre zaten her bir şey tanrıdan sudur etmişti. Allah’tan sudur eden melekler, ruhaniler, semavi akıllar vs gibi muhayyel varlıkların Allah’a daha yakın olacağı, O’ndan bir parça olduğu, tanrısal niteliklere sahip olacağı vs. gibi felsefi düşünceler bu söz konusu cahiliye inancının oluşmasına felsefi katkı sunmuş olmalıdır. Örneğin Tanrı’dan önce “ilk akıl” doğmuş, ondan evrenin ruhu/külli nefs doğmuştu. Bizim Farabi ve İbn-i Sina gibi filozofların bile ay altı âlemde tüm kevn-ü fesattan sorumlu olan bir faal akılları, bir alt tanrıları vardır! Bu faal akla Cebrail de diyorlardı. Biz Sünnîlerde de hâlâ devam eden bir inanca göre; tabiat olaylarından Mikail denilen bir melek sorumludur. Yani; filozoflarımızın faal aklı, bizim Mikail inancımız ve müşriklerin melek inancın arasında pek bir farkı yoktur.

Yani özetle buradaki “el-cinne” kelimesi melekler de dahil olmak üzere, tüm metafizik güçler, bütün ruhaniler demektir. Bu takdirde buradaki cinler insanlar değil, Müşriklerin muhayyilesindeki “adları var, kendileri yok varlıklardır.”

Sebe, 34/12-4

“Kimi cinler de rabbinin izniyle Süleyman’ın emrinde çalışıyordu. Emrimizin dışına çıkanları da cezalandırıyorduk.” [Sebe, 34/12]

Onlar Süleyman için mihraplar (mabetler/askeri karargâhlar) heykeller, havuz genişliğinde lengerler, sabit kazanlar yapıyorlardı…” [Sebe, 34/13]

“Biz Süleyman’ın ölümüne hükmedince cinler onun öldüğünü ancak asasını kemiren bir ağaç kurdu sayesinde fark edebildiler. Süleyman yere yığılınca anlaşıldı ki cinler onun ölümünü vaktinde fark edebilmiş olsalardı, o ağır işlerde çalışmaya devam etmezlerdi.” [Sebe, 34/14]

Burada Süleyman’ın cinleri şeklinde zikredilenler, Enbiya 21/82 ve Sâd, 38/37’de de zikredilen şeytanlardır. “Biz kimi şeytanları Süleyman’ın emrine verdik. Onlar Süleyman için dalgıçlık yapar, yine onlar (büyük inşaatlar, heykeltraşlık ve bakırcılık gibi) başka işler de yaparlardı. Biz onları gözetim ve denetim altında tutardık.” [Enbiya 21/82] 

“Ayrıca şeytanlar arasında ne kadar becerikli bina ustası ve mahir dalgıç varsa hepsini onun hizmetine verdik. Ve yine zincirlere bağlanmış olan diğer kavimlere mensup kimseleri de onun emrine verdik. (Süleyman’a şöyle dedik; bütün bu emrine amade kılınan insanlar) bizim sana olan sınırsız ihsanımızdır. İster onları serbest bırak, ister elinde tut. (Bu senin bileceğin iştir.) ” [Sâd, 38/37-9] Yani; yukarıda her üç ayette zikredilen “cinler, şeytanlar” Süleyman’ın asi/yabancı kavimlerden boyunduruğu altına aldığı, zorla çalıştırdığı kimselerdir. Mahir, zeki, çalışkan ustalardır. Bildiğimiz krallık ve kralın köleleri.

Mantıken de bir peygamber ile şeytanın yan yana gelmesi, işbirliği yapması mümkün olmadığı gibi, vahye de gölge düşürür. [En’am, 6/112]'de de ifade edildiği üzere; insan ve cin şeytanları Peygamberlerin iflah olmaz düşmanlarıdır. Haliyle Süleyman’ın emrindeki şeytanları ele geçirilen esirler, ya da ücretli dalgıçlardır. Gerçi bu ayetteki şeytanlar da insandır.

“Dalgıçlık yapan şeytanlar” ifadesi; bugün de dünyanın pek çok bölgesinde inci ve sünger çıkarmak için denize dalan insanları hatırlatmaktadır.

“Demir halkalarla bağlı cinler” ifadesi bunların insan/köle olduğunu ancak bu kadar izah edebilir. Soyut cinler demir halka ile mi tutulur?

Ahd-i Atik’de şöyle denilmekte; “Süleyman İsrail halkının yok etmediği bu insanların torunlarını angaryaya koştu. Ancak İsrail halkından hiç kimseye kölelik yaptırmadı. Onlar savaşçı, birlik komutanı, savaş arabalarıyla atlıların komutanı olarak görev yaptılar.” [35] 

Kuran’ın anlattığı kıssalar onun ilk muhatapları tarafından biliniyordu. Haliyle Kur’an çok ayrıntıya girmeksizin bazı telmih ve hatırlatmalarla kıssaya/ hikaye edilen tarihi olaya göndermeler yapar. Zaten sure Mekkîdir. Muhatap ehl-i kitap değil, vahyin ilk muhataplarıdır. Süleyman’ın hükümdarlığı Ahd-i Atik’in I. Krallar ve II. Tarihler bölümlerinde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Ahd-i Atik, Süleyman peygamberin hizmetinde olan kişilerin, babası Dâvûd peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ile onlara usta başılık yapan Sur kralı Hiram ve onun emrindeki hünerli kişiler, zanaatkârlar olduğunu kaydetmektedir. [36] O kadar çok yabancı(cin) çalışmaktadır ki, Süleyman’ın İsrail’de yaşayan yabancıların sayısını belirlemek için yaptırdığı sayıma göre 153. 600 kişidir. [37]

Tevrat’ta Süleyman’ın birçok işi Sur kralı Hiram’a yaptırdığına dair epey ayrıntılar vardır. Yani; Kur’an Tevrat’ı tasdik etmektedir.[38] Böylece Tevrat’ta zikredilen Süleyman’ın emrinde çalışan hünerli sanatkârlar, Kur’an’da şeytan nitelikli cinlere dönüşmektedir.

“Sur Kralı Hiram, Süleyman’ın babası yerine kral olarak seçildiğini duyunca, elçilerini Süleyman’a gönderdi. Çünkü Davut’la hep dostça geçinmişti. Süleyman Hiram’a şu haberi gönderdi: “Bildiğin gibi, babam Davut savaşlar yüzünden rabbine bir tapınak yapamadı. Rab, ‘Tahtına oturtacağım oğlun benim adıma bir tapınak yapacak’ diye babama söz verdi. Ben de Tanrım adına bir tapınak yapmaya karar verdim. Şimdi bana Lübnan’dan sedir ağaçları kesmeleri için adamlarına buyruk ver. Benim adamlarım da seninkilerle birlikte çalışsın. Adamların için istediğin ücreti vereceğim. Aramızda Saydalılar kadar ağaç kesmede usta adamlar olmadığını biliyorsun. Hiram, Süleyman’dan bu haberi alınca çok sevindi ve sonra Hiram Süleyman’a şu haberi gönderdi: Gönderdiğin haberi aldım. Sedir ve çam ağaçlarıyla ilgili bütün dileklerini yerine getireceğim. Adamlarım tomrukları Lübnan’dan denize indirecekler, ben de onları sallar halinde bağlatıp belirteceğin yere kadar yüzdüreceğim. Orada adamlarım onları çözer, sen de alıp götürürsün. Sarayımın yiyecek gereksinimini karşılamakla, sen de benim dileğimi yerine getirmiş olursun. Hiram Süleyman’a istediği kadar sedir ve çam tomruğu sağladı. Süleyman her yıl Hiram’a sarayının yiyecek gereksinimi olarak yirmi bin kor buğday, yirmi kor saf zeytinyağı verirdi. Süleyman’la Hiram arasında barış vardı. Aralarında bir antlaşma yaptılar. Kral Süleyman angaryasına çalıştırmak üzere bütün İsrail’den otuz bin adam topladı. Süleyman’ın yük taşıyan 70 000, dağlarda taş kesen 80 000 adamı vardı. Ayrıca, işin yürümesini sağlayan ve işçileri yöneten 3300 kahyası vardı…” [39]

Hiram tunç işlemede bilgili, deneyimli, usta biriydi. [40] Hiram’ın Süleyman’a kazanlar, kürekler, leğenler, altın sofralar, şamdanlar vs. yaptığı bugünkü Tevrat’ta kayıtlıdır. [41] Ayrıca Tevrat’ın II. Tarihler, 2-5. bablarında, Sur kralı Hiram’ın Süleyman için yaptıkları bir başka şekilde anlatılmaktadır. 

Ne var ki, Tevrat bu kimseleri cinler ve şeytanlar olarak zikretmemektedir. Muhtemelen Araplar geçen yüzyıllar içinde Süleyman’ın krallığı hakkında anlatılanları masallaştırmış, hikayeye şeytanlar, cinler vs. gibi mitolojik bir çok unsurda katmışlar. Kur’an’ın anlatımı da ya; Arap kodeksine, zevkine göre yapılmış, ya da; binlerce yıl içinde Müslümanların cin algısı bozulmuş, normal insanlar mitolojik varlıklara dönüştürülmüş! 

[Sebe, 34/14] ayetinde geçen cinlerin gaybı bilmediği meselesine gelirsek, buradaki cinler Süleyman’ın yabancı usta ve işçileridir. Eğer ayeti literal olarak okursak bu durumda ayetin vermek istediği mesaj şudur; vahyin muhatapları/müşriklerin zihinlerine yerleşmiş olan “adı var, kendisi yok” cin imajını tashih etmektir. İşte bu “olmayan cinler” gaybı bilemezler!

Yok eğer ayeti literal değil de, mecazi olarak okursak bu durumda ayetin mesajı oldukça değişir. Mesela; ayette geçen “asa” Süleyman’ın saltanat sembolüdür. İşte bu saltanatı, hükümranlığı içten içe kemiren “dabbetü’l-arz” ise oğlu Rehoboam’dır. Rehoboam’a devlet yönetiminde babası yetki vermiş fakat oğlu bu yetkiyi çok kötü kullanmıştır. İşte Süleyman’ın emrinde kerhen çalışan bu cinler, devletin içten içe çöktüğünü, gücünü kaybettiğini uzun süre anlayamamışlar, ağır işlerde çalışmaya devam etmişlerdir. Yani; Süleyman’a isyan etmemişlerdir.

Bu okuyuş çok daha isabetli durmaktadır. Nasıl Süleyman’ın ustaları, onun cinleri ve şeytanları olarak ifade edildiyse, “asa ve dabbetü’l-arz” metaforu da, aynı şekilde “kinayeli” bir anlatımdır. Yine “Süleyman’ın tahtına bir ceset bıraktık.” [Sâd, 38/34] ifadesi de kinayeli bir anlatım olmalıdır. Belki bu “ceset” Süleyman’ın hayırsız oğlu Rehoboam’dan kinayedir.

Tevrat’a göre Rehoboam babası ölünce tahta oturdu. Rakibi Yeroboam, Süleyman zamanında konan ağır vergilerin hafifletilmesini istedi. Rehoboam ise, vergileri düşürmenin bir zayıflık işareti olacağını düşünerek vergileri daha da arttırdı. “Babam size ağır bir boyunduruk yüklediyse, ben boyunduruğunuzu daha da ağırlaştıracağım. Babam sizi kırbaçla te’dip ettiyse, ben sizi akreplerle te’dip edeceğim” Bunun üzerinde kuzeydeki on kabile Rehoboam’dan ayrılarak İsrail Krallığı’nı kurdular.[42] Hükümdarlığının beşinci yılında Mısır firavunu Şişak ordusuyla gelip birçok şehri aldı ve Kudüs’ü kuşattı. Rehoboam vergi olarak tapınaktaki bütün hazineleri Şişak’a vermek zorunda kaldı. [43]

Kısaca; Süleyman peygamberin asası onun hükümdarlığını; asasını yiyen kurt ise Süleyman peygamberin ülkesini parçalayan dirayetsiz, basiretsiz oğlu Rehoboam’ı simgeler.

Eğer ayeti böyle okumaz da tamamen literal olarak okursak, tamamen akıl dışı olan şu sonucu kabullenmek zorunda kalırız. Bastonuna dayanmış kalmış, ölü bir kral! Aylarca bozulmadan kalmış bir ceset! Aylarca bu halde kalan bir kralın öldüğünü bilmeyen maiyetindeki binlerce asker, bürokrat, hizmetçi, sayıları yüzlerce olduğu ifade edilen eş ve çocuk! Ne zaman ki, bir ağaç kurdu bastonunu kemirecek, en nihayetinde baston kırılacak ve Süleyman’ın cesedi yerlere yuvarlanacak! Böylece kralın öldüğünü cin fikirli cinler ancak fark edebilecek! Olacak şey değil! Böyle bir izah, akılla alay etmek olur.

Sebe, 34/40-1

“Kıyamet günü Allah o müşriklerin hepsini huzurunda toplayacak ve meleklere “bunların taptıkları siz miydiniz?” diye soracak.” [Sebe, 34/40] Melekler şöyle cevap verecek;” Hâşâ! Seni tenzih ederiz. Bizim velimiz, rabbimiz sensin! Hayır, onlar bize değil, cinlere (şeytanlara) tapıyordu. Çoğu o şeytanların vesvesesine inanıyordu.” [Sebe, 34/41]

Meleklerin Allah’tan başkasını veli/rab edinmediği, ilahlık iddiasında bulunmadığı meleklerin ağzından söyletilmektedir. Yine melekler müşriklerin kendilerine değil, cinlere (şeytanlara) ibadet ettiğini, onlara iman ettiğini söylemektedirler. Konumuz olan ayetin bağlamına bakacak olursak, ana tema ahiret ve hesaba çekilmedir. Müşrikler, peygambere kendi uydurduğu yalanları Allah’a isnat eden bir müfteri ya da cinlerle ilişkisi olan bir mecnun gözüyle bakmaktadırlar. (9.ayet) Davud ve oğlu Süleyman (as)’a verilen nimetler sayılır. Süleyman’ın cinleri (komşu ülkeden getirttiği mahir ustalar) ona mabetler, heykeller, dev kazanlar yaptığı hikaye edilir. Cinler, kendilerini ağır işlerde çalıştıran Süleyman’ın ölümünü çok sonradan öğrenebilmişlerdi. (10-4.ayetler) Daha sonra Güney Arabistan’da yaşamış Sebe’lilerin nankörlüğü ve bir sel felaketiyle darmadağın edilişi anlatılır. (15-9.ayetler).

Ey müşrikler! O dua edip-yalvardıklarınız yerde ve gökte zerre kadar bir şeye mâlik değildir. Allah’tan başka şefaatçi yoktur. Yerden ve gökten size sayısız nimetler veren O’dur. (22-4.ayetler) Daha sonra kıyamet günü kafirlerin birbirlerini suçlamalarına geçilir. Herkes suçu birbirine atar. Zayıf, güçsüz müşrikler suçu azgın liderlerine, öncülerine atarlar. Gece gündüz işiniz gücünüz bizi yoldan çıkarmaktı. Allah’a endad/benzerler uydurmaktı. Her devirde ilk önce mütrefler Peygamberlere karşı çıkmışlardır. (31-5.ayetler)

Sebe Suresi, 40. ve 41.ayetin bağlamına baktığımızda insanları ayartan müşrik önderlerdir. Cibt ve tağuttur. Şeytanlara pabucunu ters giydiren insanlardır. Bunu son ayetten net olarak çıkarıyoruz. Mekkeliler meleklere (onların timsalleri olan putlara) tapıyorlardı. Oysa melekler böyle bir şirk eyleminde en ufak bir dahli yoktu. Mekkelileri meleklere tapmaya teşvik eden müşrik ileri gelenleridir. Akıl hocaları kahinlerdir.

Cinlere (şeytanlara) ibadet/itaat ediyorlardı. Çoğu da onlara inanıyordu. 

Cin kelimesinin şemsiye kavram olduğunu, şeytan anlamında da kullanıldığını biliyoruz. Yine şeytan kelimesinin birçok ayette insan anlamına kullanıldığını biliyoruz. Konumuz olan ayetin devamındaki ayette de; Ey müşrikler (cinlere/şeytanlara uyan ahmaklar ve de bu ahmakları ayartan ey şeytanlar/ şirk önderleri!) boşuna çekişmeyin! Birbirinize ne fayda ne de zarar verebileceksiniz! Tadın bakalım cehennem azabını! [Sebe, 34/42] Ey Allah’ın peygamberine mecnun /cinlenmiş diyenler! Onda cinnet, delilik namına en ufak bir eser yok. O sadece bir uyarıcıdır. [Sebe, 34/46] Adeta Allah fehva’l-hitap (yoruma, inceleme ve içtihatta bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın) şöyle seslenmektedir; Ey Müşrikler! Cinlere /meleklere tapan siz iken, cinlere/şeytana tabi olan siz iken, hatta şeytanın mücessem hali siz iken o saf, tertemiz nebiye mecnun/cinlenmiş diyorsunuz, öyle mi?

Zaten müşrikler cinler hakkında hiçbir sahici bilgiye sahip değillerdir. Bu konuda sadece zanna uymaktadırlar. [En’am/ 6;100]

Fussilet, 41/25

“Biz o kâfirlere birtakım kötü arkadaşlar musallat ettik. Bunlar da onların yaptıkları ve yapacakları kötü işleri kendilerine süslü gösterdi. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan (tüm kâfir) cin ve insan toplulukları ile ilgili o azap hükmü bunlar hakkında da mukadder oldu. Çünkü onlar ziyana uğrayanlardı.”  [Fussilet 41/25]

Fussilet suresi de Mekkîdir. Nüzul sıralamasında 6. sûre olduğu belirtilir. Yine bu sûrede de cinler daha önce yaşamış ümmetler/topluluklar için kullanılmıştır. Çok açık ki burada da cin tabiri insanlar için kullanılmıştır. Buradaki kötü arkadaşlar vahyin nazil olduğu dönemde, vahyin muhatapları olan Müşrikleri ayartan, onlara siz doğru yoldasınız diyen, işledikleri cürümleri süslü gösteren kendi yakın arkadaşları olmalıdır. Zira devamındaki ayet bunu açıkça belirtmektedir. “O müşrikler birbirlerine şöyle derler; Bu Kur’an’a kulak vermeyelim, onun hakkında ileri geri konuşalım. Yaygara koparıp, onun etki gücünü kıralım.” [Fussilet, 41/26]

“Onların başına şeytan gibi yakın arkadaşlarını sararız” ayetini bir başka ayet hemen hemen aynı lafızlarla tefsir etmektedir. 

“Kim (Kureyş’in yaptığı gibi) Kur’an’dan yüz çevirirse, Biz ona ondan hiç ayrılmayan yakın bir şeytanı musallat ederiz.” [Zuhruf, 43/36]

Bu şeytanın Mekkeli birisi/birileri olduğu Zuhruf Suresindeki bu ayetin devamından çok net anlaşılmaktadır.

“Şüphesiz ki bu şeytanlar onları doğru yoldan çıkarırlar. Buna rağmen onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet kıyamet günü Kur’an’dan yüz çeviren kimse huzurumuza gelince, arkadaşına: “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!” diyecek. [Zuhruf, 43/37-8]

(Ey Muhammed!) O halde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanlara sen mi doğru yolu göstereceksin? [Zuhruf, 43/40]

“Öyleyse sen, sana vahyedilen Kur’an’a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin. Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.” [Zuhruf, 43/43-4]

Demek ki şeytanlar müşriklerin önderleri, en azılılarıdır; yani insanlardır. 

İşte o kafirlere (insanları Kuran’dan uzaklaştırmak isteyen şeytan tîynetli kimselere) yaptıklarına karşılık, azabın en şiddetlisini tattıracağız. Allah düşmanlarının cezası ateştir. Orası onların ebedi yurdu olacaktır. (Fussilet, 41/27-8. ayetler).

Fussilet, 41/29

“(Şeytanların ayarttığı, kötü arkadaş kurbanı olan) Kafirler cehennemde Allah’a şöyle yalvarırlar; “Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster! Onları ayaklarımızın altına alıp çiğneyelim de selsefil olsunlar.” [Fussilet, 41/29]

Görüldüğü üzere Fussilet suresi 25.ve 29. ayetler bir bütünlük arzetmektedir. 29 ayetteki cinler “Bu Kur’an’a kulak vermeyelim, onun hakkında ileri geri konuşalım. Yaygara koparıp, onun etki gücünü kıralım.” [Fussilet, 41/26] diyen müşriklerdir. Yani her devirde bulunan, insanları vahyin mesajından uzaklaştırmak isteyen insanlardır.

“İnsanlardan kimi vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı hâlde, Allah hakkında tartışmaya girer ve her azgın şeytanın ardına düşer.” [Hac, 22/3] Bu ayette zikredilen şeytan da Müşriklerin ileri gelenlerinden Nadr b. Hâris’tir. [44] Yine Bedir savaşında müşriklere “Ben de sizin yanınızdayım” diyen savaş kızışınca da sıvışıp kaçan şeytan Sürâka b. Mâlik’tir. [45]

Ahkâf, 46/18

“İşte böyleleri, kendilerinden önce gelip geçen ve haklarında azap hükmü kesinleşen kâfir insanlar ve cinler toplumuna dahildir. Şüphesiz onların hepsi hüsrana uğramışlardır.” [Ahkâf, 46/18]

Ahkâf Suresi Mekkî’dir. Nüzul sıralamasında 66. suredir. [46] Hemen hemen Cin Suresiyle aynı tarihlerde nazil olmuştur. Her iki surede de Kur’an’ın mesajını dinleyen cinler, yabancı heyetler vardır. Bu heyetlerin Kur’an’ı dinlemeleri ve onu dinleyip, hakikate teslim olmaları hikâye edilmektedir. Müslümanların Mekke’den hicreti düşündüğü, yeni yurtlar aradığı, yabancı heyetlerle (Akabe biatı gibi) görüştükleri zaman dilimidir. Bu ayette de yine yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi cinler “önceki ümmetler” anlamında zikredildi.

Ayetin bağlamı hayırsız evlat hakkındadır. Anne-babasının; “Yavrum Allah’ın ölüm sonrası diriliş vaadi hak” nasihatine kulak tıkayan, ahireti inkar eden, sizin nasihatiniz eskilerin masalları diyen hayırsız evladın kendilerinden önceki kâfirler güruhuna dahil olduğu haber verilmektedir.

Evlat; kız veya oğlan neden cinler, üç harfli soyut varlıkların içine dahil edilsin ki! Bunun bir mantığı yoktur. Öyleyse buradaki cin toplumları, kendilerinden önce gelmiş-geçmiş önceki toplumlardır. Burada da ins-ü cin tabiri şu anlamda kullanılmıştır. Tanıdığınız ve tanımadığınız kimseler. Haklarında azap hükmü kesinleşenlerin bir kısmı tanıdığınız, çağdaşınız, bir kısmı ise tanımadığınız kimseler!

Günahkar insanlar, günahkar insanların arasına götürülür.

Surenin adı olan “ahkâf/kum tepeleri anlamına gelir. Hûd (as) gönderildiği Âd kavminin yaşadığı Güney Arabistan’daki kum tepelerinden müteşekkil ıssız çöllerin bulunduğu bölge! Burası önemli. Zira çöllerde yaşayan ecnebi, yabanî, bedevî insanlara da cin denilmektedir. Bu surede iki yerde cinlerden bahsedilmesini bu yüzden anlamlı bulmaktayız.

[Araf, 7/179] sûresinde zikredilen “kalpleri olup da bunlarla hakikati idrak etmeyen, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen cinler” iki defa cinlerden bahsedildiği bu surede de aşağı yukarı aynı şekilde geçer.  Ahkaf bölgesinin halkı da kalplere, gözlere ve kulaklara sahip olduğu, ne var ki bunları kullanmadıkları için helak oldukları belirtilir. [Ahkâf, 46/26]

Yani [Araf, 7/179] da bahsedilen cinler ile [Ahkâf 46/18] ayetinde bahsedilen cinler aynı niteliklere sahiptir. İnsanların sahip oldukları niteliklere!

Ahkâf bölgesinin helakından başka [Hûd, 46/21], Mekke civarında diğer memleketlerin helakından bahsedilir. [Hûd, 46/27] Yani helak olan ecnebilerden, daha önce yaşamış kavimlerden! Allah’a daha çok yaklaştıracağı vehmiyle taptıkları bu varlıklar onlara yardım etmedi. Onları yüz üstü bıraktı. Çünkü bu ilahlar adları var, kendileri yok tanrılardı. Kendi kendilerini kandırmalarının ve düzmece hayallerinin ürünüydü. [Hûd, 46/28]

Acaba onların bu ilahları, kendilerinden korktukları cinler ve şeytanlar mıydı? Bunlara atfedilen şer güçler miydi? Ya da; melekler miydi? Şefaatlerini umdukları. “kurbânen âliheten” şeklinde ayette geçen “kendilerini ona yaklaştırırlar umuduyla” edindikleri aracı ilahlar mıydı? Muhtemelen cevap; evettir!

Devamında [Ahkâf, 46/29-32] yine konu cinlere getirilir.

Ahkâf, 46/29-32

“Ey Peygamber! Cinlerden bir gurubu Kur’an dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onlar gelip Kur’an dinlemeye başlayınca birbirlerine ‘sessizce dinleyelim’ demişlerdi. Ve (okuma) sona erince (dinledikleri ayetlerle) uyarmak için kendi kavimlerine dönmüşlerdi.” [Ahkâf, 46/29]

Cinlere tapanlara, bakınız, bunlar sizler gibi müşrik değildir. Onlar Kur’an’ı dinleyip Müslüman oldular. Bir defa Kur’an’ı dinlediler, sizin gibi diretmediler ve hemen teslim oldular! Ahkâf memleketi ve Mekke civarındaki nice belde vahye kulak tıkadı. Oysa ta uzaklardan gelen bu yabancı heyet Ahkâf memleketi ahalisi gibi vahye sırtını dönmedi. Memleketlerine döndüklerinde, insanları bu dine davet etmeye koyuldular.

İbn Sa’d, Resulüllah’ın Taif dönüşü sırasında Nahle’ye geldiği zaman burada gece namazı kılarken Nusaybin cinlerinden olan yedi kişilik bir cin topluluğunun gelip onu dinlediğini ve dinledikleri şeyleri kabul etmiş olarak döndüklerini anlatır. [47]

Cinlerin (yabancı heyetin) kendi aralarında vaki olan konuşmaları Kur’an şöyle anlatmaktadır:

“Hani Kur’an’ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince birbirlerine, “Susun!” dediler. Kur’an’ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler. Kavimlerine varınca şöyle dediler; Onlar, “Ey halkımız!” diye seslendiler, Musa’dan sonra Muhammed’e indirilen, kendinden önceki kitapları tasdik eden, hakkı gösteren, doğru yola ileten bir kitap dinledik! Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki, O Allah’ta günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem dolu bir azaptan kurtarsın. Kim Allah’ın yoluna çağıran Peygambere uymazsa, bilin ki, onu yeryüzünde Allah’ın azabından kurtarabilecek kimse yoktur. (Öbür dünyada da) onu Allah’a karşı koruyacak hiç kimse bulamaz! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” [Ahkâf, 46/29-32]

Taif’ten eli boş dönen, kalbi kırık Peygamber bu olayla teskin edilmektedir.

Ayetlerden çıkan bir sonuç da bu kimselerin Yahudi milletiyle Medinede içiçe yaşayan topluluk olduğudur. Bu cinlerin Musa’ya indirilen vahyi gayet iyi bildikleri anlaşılmaktadır. Tevrat’tan geriye hakikat namına ne kaldıysa bunları Kur’an’ın tasdik ettiğini anlamışlardır. Yani Tevrat ve Kur’an arasında mukayese yapabilecek kadar Tevrat’a vakıftırlar.

Ayetin devamında ölümden sonra dirilişe inanmayan hayırsız gence cevap verilmektedir. Bu kadar büyük kainatı yaratırken yorulmayan Allah, onları tekrar diriltmeye kadir değil midir? Yine bu ayetin [Ahkâf, 46/33] Kur’an’ı sessizce dinleyip, memleketlerine dönen bu Yahudilerle içiçe yaşayan Medineli grupla alakası vardır. Şöyle ki; ayet Allah’ın yerleri ve gökleri yaratırken yorulmadığını haber vermektedir. Oysa Yahudiler, “Allah dünyayı altı günde yarattı, yorulup, yedinci gün dinlendi” demekteydiler. İşte bu ayette onların batıl görüşlerine bir tür reddiye vardır. [49]

Yine bu cinlerin yeryüzünde yaşadığı anlaşılmaktadır. “Peygambere kim itaat etmez ise, bilin ki, onu yeryüzünde Allah’ın azabından kurtarabilecek kimse yoktur.” Oysa müşriklerin cin inancına göre onlar yerde ve gökte yaşarlardı. Sık sık göğe çıkıp, oralardan haber çalarlardı. Demek ayet müşriklerin cin algılarını tashih etmekte, onu makul bir alana çekmektedir. Cin suresinde “Allah’ı yeryüzünde aciz bırakamayız” [Cin, 72/12] şeklinde cinlerin yeryüzünde yaşadığı gerçeği tekrarlanır.

Aslında cinler diye ne yerde, ne gökte yaşayan böyle bir varlık türü var! Bunlar, ilkel paganların mitolojik, muhayyel “adı var, kendi yok, nominal/ var olduğuna inandıkları canlılar, varlıklar! Cahiliye cin telakkisine göre bunlar şair ve kâhinlere haber toplamak için göklere çıkar, gök ehlinin konuşmalarını dinler, güya Allah meleklere olacak şeyler hakkında bilgi verir, ya da onlara emirler yağdırırken bu cinler de kulak misafiri oldukları şeye ortak çalıştıkları kâhinlere, şairlere getirirdi.

Hâlbuki cinlerin göğe çıkamadığına dair pek çok ayet vardır.

“Biz dünya semasını korunmuş bir tavan yaptık.” [Enbiya, 21/32] Yani cinler dünyadan yükselip, göğü delemezler!

“Onları (gökleri) kovulmuş her bir şeytandan koruduk.” [Hicr, 15/17]

“Biz dünya semasını yıldızlarla süsledik ve onları her bir inatçı şeytandan koruduk.” [Saffât, 37/6-7]

“Biz gökyüzünü yedi tabaka/kat kat yarattık. Bak bakalım gökyüzüne! Gene gene bak! Gökyüzünde (cinlerin göğe çıkabilmeleri için) bir delik, yarık, açık bulabilecek misin? Dünya semasındaki yıldızların bir kısmını, (kâhinlere, müneccimlere haber toplamak için göğe çıktığına inandığınız) cinler/ şeytanlar için taşlamalık yaptık!” [Mülk,67/3-5]

“Ey cinler! Göklerin ötesine geçmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin! Ama geçemezsiniz. Bunu başarmak için Allah’tan güçlü olmanız lazım! (Göğe yükselecek olsanız, bu sefer de) üzerinize yalın bir alev ve kıpkızıl bir duman sevk edilir!” [Rahman, 55/33-5]

Cin sûresinde de cinlerin göğe çıkamadıkları tekrarlanır. [Cin, 72/ 8-9]

Zâriyat, 51/56

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” [Zâriyat, 51/56]

Kur’an’ da cinler ile ilgili ayetler Mekkî surelerde yer alır. Bunun nedeni bu dönemde Kuran’ın Allah kelamı olduğuna dair itirazların olmasıdır. Ayrıca Müşriklerin Hz. Peygamberin peygamber olduğuna dair kuşkuları söz konusudur. İşte bu dönem Hz. Peygamberin nübüvvetinin ispat dönemidir. Kuran’ı Kerim’in harika belagatı ve fesahatı karşısında Müşrikler bu kelamı şairlerin ilhamına ve kâhinlerin secili sözlerine benzetirlerdi. Onların bu ithamına karşı “Bu kâhin, şair sözü değildir” denilir. Çünkü Cahiliye algısına göre şairler bu sözleri “raiy, reiyyu, tâbi” vs. dedikleri cinlerinden almaktaydı. Medenî
surelerde artık cin yoktur. Medenî surelerde cin kelimesi yerine şeytan yani; “cibt ve tağut” kelimesi artar. Artık şeytan Ka’b b. Eşref ve Huyeyy b. Ahtâb gibi iki Yahudi liderdir. Yani cibt ve tağut’a da şeytan denilmektedir. Medine döneminde artık münafıklar, Yahudiler yani; şeytanlar artmıştır.

Kur’an’da geçen “Gecenin şerrinden Sana sığınırım.” [Felak, 113/3] ayetinde olduğu gibi, gece vakti bi zatihi şer üretmez! Gecenin şerrinden Allah’a sığınmak ifadesi buna dair bir müşrik zihniyetini tasrih etmek için gelmiştir. Müşrik inancına göre; geceleyin yolculuk yaparken, kervanları ıssız yerlere uğradığında oraları cinlerin istila ettiğine ve insanlara kötülük yaptıklarına inandıklarından “Eûzü bi’s-seyyidi hâzel vâdî min şerri süfehâihi / Ey bu vadinin efendi cinni! Senin elemanlarının şerrinden sana sığınırım.” derlerdi. Aslında Kur’an burada şunu demektedir; Ey cahil müşrikler! Eğer birisinin himayesine sığınacaksanız, Allah’ın himayesine sığının! Aynı şekilde “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” [Zariyat, 51/56] ayetinin anlamı da; insanların ve cinlerin yaratılış amacını ya da kainatın yaratılış amacını açıklamak değildir. Bu ayetin maksadı; “Ey insanlar! Cinlerden korkup, onlara ibadet/itaat etmeyin!” demektir.

Araplar cin kavramıyla genel anlamda Allah ile kullar arasında vasıta/ilişki kuran bir takım kutsal varlık kategorilerini (melekler, ruhaniler) anlarlar. Bunların Allah katında hatırı olduğuna, insanlar üzerinde dahli olduğuna, insanların hayatına istikamet verdiğine ve ayrıca tabiat olayları üzerinde tasarrufta bulunduğuna inanırlar. Müşrikler bunları Allah’a eş tutmakta, Allah ile cinler/melekler arasında neseb bağı kurmaktaydılar. Bundan dolayı Allah’ın demek istediği şudur; “Sizin bana ortak koştuğunuz, gözünüzde büyüttüğünüz, şerrinden korktuğunuz bu varlıklar var ya! Bunlar tıpkı sizin gibi kullardır. Bunların hakkı kendilerine tapılmak değil, Allah’a kulluk etmektir.”

Yukarıda ayetin ifade ettiği hakikati şu ayet de teyit etmektedir; “Muhakkak ki, Allah’tan başka taptıklarınız da sizin gibi kullardır.” [Araf, 7/193]

Yine yukarıdaki yorumunuzu destekler mahiyette Zariyat sûresi de “İbrahim ve misafirleri, eşi Sâre, Musa-Firavun, Âd ve Semud kavmi” gibi kadim ümmetlerden bahsetmektedir. Yani cinler yine daha önce yaşamış ümmetler olmaktadır. Mekke Araplarının tanımadığı ecnebiler!

Konumuz olan 56. ayet “Sakın Allah ile birlikte başka bir ilah edinmeyin!” [Zâriyat, 51/51] emrinin gerekçesidir. “Allah ile birlikte başka ilah edinmeyin! Çünkü ben taptığınız cinleri de bana kulluk etsinler diye yarattım.” Benimle birlikte ilah edindiğiniz cinleri (melekleri, ruhanileri, felekleri, yıldızları) ben yalnızca bana itaat etsinler diye yarattım. Benden başka ilah yok! Bu yüzden benden başka ubudiyete/kulluğa müstahak ma’bud da yok! 51.ayet insanları tevhid-i ulûhiyete, 56. ayet de, tevhid-i ubudiyete davet etmektedir. Ben sizden önceki ümmetleri de, sizi de, tanıdıklarınızı da, tanımadıklarınızı da sadece bana kulluk etsinler diye yarattım, denilmektedir. Yoksa ayetin birinci hedefi cinlerin ontolojik olarak ispatı veya yaratılış gayesini izah etmek değildir.

Yine bu cinlerin insan olduğuna dair bir diğer delil devamındaki ayettir. Allah’ın ins-ü cin’den kendisini doyurmalarını istemediğini haber vermesidir. İt’am/doyurmak, yemek-içmek, yedirmek gibi şeyler somut şeylerdir. Soyut cinlerin /Ruhanilerin böyle şeylerle alakası olamaz! Tıpkı Allah’ın olmadığı gibi!

Tirmizi; “Araplar, işinde çabuk ve zeki olan kimseleri Cinlere veya Şeytanlara benzetirler” der. İslamiyet’ten önceki şiirlerde Cin kelimesinin, büyük ve cesur insanlar için kullanıldığını gösteren misaller vardır. Sonra Arap dilcileri cin kelimesini “mu’zamü’n-nas” yani insanların ekseriyeti, yahut da beşeriyetin kısmı küllisi olarak izah ediyorlar.” [50]

Kehf, 18/50-2

Kehf suresi de Mekkî’dir. Nüzul sıralamasına göre 69. sûredir.

“Hani bir zaman Biz meleklere: “Adem’e secde edin!” deyince, onlar da derhal secdeye kapanmışlardı. Ne var ki İblis eğilmemişti. Rabbinin emrinin dışına çıktığı için cinlerden (şeytanlardan) oldu. (Ey Müşrikler!) siz beni bırakıp da İblis ve avanesini veli /rabb ediniyorsunuz, öyle mi? Bakın hele şu müşriklerin tercihine! [Kehf, 18/50]

Ne kötü bir takas bu! Ben onları ne yerin, ne göğün yaratılışına tanık kıldım. (Yani Ben kâinatın yaratılışına onları ortak etmiş değilim) Ben, insanları yoldan çıkaran bu varlıkları hiçbir zaman kendime yardımcı edinmiş de değilim.” (Hal böyleyken, siz nasıl olur da onları benim uluhiyetime ortak koşarsınız?!) Hesap günü Allah müşriklere şöyle diyecek, ‘Haydi bakalım, ilahlığıma ortak olduğunu iddia ettiğiniz şu varlıkları çağırın da gelsinler. Müşrikler onları çağıracak, ama bu düzmece tanrılar onların çağrılarına icabet edemeyecekler.’ [Kehf, 18/51-2]

Kehf suresindeki ilgili pasaj 45.ayette başlar, 53. ayete kadar devam eder. Pasajın ana teması ahiret günüdür. Dünya fanidir. Çoluk-çocuk, mal-mülk dünya hayatının gelip geçici süsleridir. Gün gelecek korkunç kıyamet kopacak, insanlar rablerinin huzuruna ilk yaratıldıkları gibi tek başına çıkacaklar. Amel defterleri ortaya konulur. Konumuz olan yukarıdaki üç ayette, Allah müşrikleri hesaba çekmektedir. “Niye cinlere/şeytanlara tabi oldunuz. Cinleri/melekleri veli/rab edindiniz?” şeklinde muaheze etmektedir.

Görüldüğü üzere ayetin maksadı cinlerin mahiyeti hakkında ontolojik, epistemelojik bilgi vermek değildir. Mekkelilerin cin inançlarının ne kadar batıl olduğunu ortaya serdetmekte, onları mevcut cin telakkileri yüzünden kınamaktadır. Mekkelilerin Cinler ile –ki cin kelimesi şemsiye bir kavramdır; melekleri, şeytanları, tüm görünmez varlıkları kapsar- Allah arasında neseb bağı olduğunu iddia ettikleri, Allah’ın kızları olarak gördükleri meleklere/cinlere Allah’ın uluhiyetinden hisse verdiklerini hem bu ayetten, hem de diğer ayetlerden öğrenmekteyiz.

Ayetin hulasası; bir melek olan İblis, Allah’ın emrine karşı gelmekle cinlerden/şeytanlardan olmuştur. İblis’in melek olduğu daha ilk cümleden anlaşılmaktadır. “İblis hariç tüm melekler” ifadesi, “Karga hariç tüm kuşlar” cümlesi gibidir. Karganın kuş olmadığını kimse iddia edemez.

Arap örfüne göre iyi cinlere melek denilir. Kötü cinlere ise şeytan denilirdi. İşte Allah Arap örfündeki bu bilgiyi esas alarak muhataplarına hitap etmektedir. Sizin taptığınız, itaat ettiğiniz veli/rabb edindiğiniz melekler işte bu şeytanlardır. Oysa melekler Allah’a asi gelmez, insanın üstünlüğünü kabul eder! Sizi yoldan çıkaran şeytan ise Allah’ın hilafet görevi yüklemiş olduğu siz insanları kıskandı. Allah’a asi geldi! O halde sizin apaçık düşmanınız olan bu şeytana ve onun zürriyetine/meleklere /cinlere neden kulluk edersiniz? Onlara nasıl olur da Allah’ın uluhiyetinden hisse verirsiniz? Nasıl olur da onlardan korkarsınız? Nasıl olur da onların şefaatini umarsınız?

Yani; cinlere tapan Müşrikler ahirette muaheze olunacaklar. Buradaki İblis ve avanesi Arapların Allah’ın uluhiyetine ortak kıldığı cinlerdir. Ki bu cinler Müşriklerin adı var kendisi olmayan tanrısal varlıklarıdır. Ayette, Müşriklerin bu batıl cin inançlarının onları nasıl küfre sürüklediğini anlatılmaktadır.

Bu ayette tartışma konusu olan ve bizim içinde önemli olan “İblis meleklerden miydi? yoksa cinlerden miydi?” şeklinde asırlardır ulema beyninde süregelen tartışmada, bizim çözümümüz yukarıdaki gibidir. Cin kelimesinde vücûh vardır. Bu nedenle biz yukarıdaki ayeti melekler diye çevirdik. İblis meleklerdendi, ama o Âdem'e secde etmedi. 

Buradaki secde de bildiğimiz anlamda yere kapanmak değildir. Bu secde sadece Allah’a yapılır. Yoksa kula kulluğu Allah emretmiş olur. Yani; İblis’in Âdem’e secde etmesi, onun Allah’a secde etmesi gibi değildir. Zira Kur’ân’da “secde” kelimesi birçok farklı anlamda kullanılmıştır. Mesela; “birinin üstünlüğünü kabul etmek, boyun eğmek, hizmet etmek” gibi anlamlarda da kullanılmıştır. “Kapıdan secde ederek girin” [Nisa/154] ayetinde secde; ‘boyun eğmek’ anlamındadır. “Göklerdeki ve yerdeki canlı her bir şey Allah’a secde eder.” [Nahl/49] ayeti “her bir şeyin Allah’ın yasalarına boyun eğdiğini” ifade eder! Yusuf kıssasında olduğu gibi, “On bir yıldız, ay ve güneş bana secde ediyorlardı.” [Yusuf/4] ayetinde secde etmek, ‘onlar bana teslimiyet göstermişlerdi’ anlamında kullanılmıştır. Ya da; “ve harrû lehû sücceden/ve hepsi Yusuf’un huzurunda secde ederek eğildiler” [Yusuf/100] ayetinde olduğu gibi, Yusuf Peygamber kardeşlerini kendisine secde ettirmez! Buradaki secde; o toplumda yaygın olan, baş eğerek saygıyla selamlamadan ibarettir! Kıskançlıklarından dolayı Yusuf’u kuyuya atan kardeşlerinin, gün gelip “Allah seni bizden üstün yaratmış!” deyip, onun üstünlüğünü itiraf etmelerinden ibarettir. Oysa İblis, Âdem ve oğullarının üstünlüğünü kıskançlık ve kibri yüzünden bir türlü itiraf edemedi. İşte bu itirafı yapmış olsaydı, bu onun Âdem’e secde etmesi, onun üstünlüğünü kabul etmesi olacaktı.

İblis’in melek olarak kabul edilmesi de beraberinde birçok soruyu getirmektedir. O halde bir melek olan İblis neden secde etmedi? Bu sorunun cevabını aynı surenin 32-46. ayetlerinde bulmaktayız.

Şeytanın secde etmemesinin başlıca nedeni kahrolası gururudur. Allah’a isyan etme nedeni kibridir, büyüklenmesidir. Bu olay iki arkadaş üzerinden 32-46. ayetlerinde bir başka temsil ile çok güzel anlatılmıştır. İki arkadaştan biri mal ve evlat bakımından kendini arkadaşından üstün görmüştü. Bu bahçenin batacağını hiç sanmam, demişti. Şeytanın mülk-ü lâ yeblâ/sona ermeyecek mülk vadini burada da görmekteyiz. Kıyametin kopacağını inkar etmiş ve Allah’a karşı nankörlükte bulunmuştu. Yani kahrolası gururunu kırıp, Allah’a secde etmedi. İblis gibi gururuna, kibrine mağlup oldu. Sonra bağı-bahçesi harap oldu. Elindeki, avucundaki her şeyi kaybetti. Gururu yüzünden şeytanlaştı.

Yani şeytan insanın kibridir, gururudur. Bu gurur bir melek olan İblis’i bile şeytanlaştıracak kadar menem bir şeydir. Şeytan insanın gurur ve kibrinin şeytan olarak teşhisinden/ şahıslaştırılmasından ibarettir.

“Kâne min-el cinni”َ, bu ayete “İblis Cinlerdendir.” şeklinde bizce yanlış anlam verilmektedir. Halbuki, “O cinlerden oldu” şeklinde bir anlam verilseydi, söz konusu tartışmalar baştan kesilmiş olacaktır. Yani; secde etmedi -tek bir defa emre karşı geldi, o da yetti- melek iken
şeytan oldu. Yine buradaki İblis’in bildiğimiz üç harfli cinlerden olmadığının bir diğer kanıtı da şudur; Eğer bu İblis üç harfli cinlerden olsaydı, tek bir defa değil, belki her gün, her saat başı Allah’a isyan edecekti. Tıpkı biz insanlar gibi. Demek ki; İblis meleklerdendi. “Fe feseka an emri rabbihi” bu ayete  cümlesinin başındaki “ف” harfini de, “fa-i sebebiye” olarak alırsak bu durumda anlam şöyle olur. “Rabbinin buyruğu dışına çıktığı için, o (melek iken) cinlerden oldu.” Tıpkı; “ve kane min-el kâfirîn” [Bakara, 2/34] ayeti gibi! Secde etmekten yüz çevirip, büyüklenince nankörlerden oluverdi. Eğer ayet böyle tercüme edilmez de, “İblis cinlerdendir.” şeklinde tercüme edilirse, bu takdirde [Bakara, 2/34] ayetinin de “O kâfirlerdendi” şeklinde tercüme edilmesi gerekir ki, böyle bir çevirinin tutarsızlığı ortadadır. Dolayısıyla daha önce melekler içinde olan İblis, Adem’e secde etmemesi sebebiyle hem cin hem de kafir olmuştur. Sonuç olarak bu ayetlerde cinlik, aynen kâfirlikte olduğu gibi bir varlığa sıfat olarak bulunmakta olup, ayrı bir varlığı göstermemektedir. Bu çerçevede İblis’in cin olması, kafir olması ve şeytan olması ondaki nitelik değişimine işaret eder, [51] mahiyet değişimine değil!

Ayetin devamından anlaşıldığına göre Müşrikler bunları veli; rab, ilah edinmişlerdir. “Velî” kelimesinin rab ve ilah anlamında kullanıldığı birçok ayet vardır. “Allah’tan başka veli edinir miyim?” [En’am, 6/14] “Şüphesiz ki onlar şeytanları veliler edindiler.” [A’raf, 7/30], Ayrıca [A’raf, 7/3] Yine veli kelimesi birçok ayette ilah anlamında kullanılmıştır. [Casiye, 45/10; Zümer, 39/3] [52]

Bu durumda bu cinin/İblis’in melek olduğuna dair tezimiz bir güçlü destek daha kazanır. O da şudur; Müşrikler meleklere tapmaktadır. Zaten ayetin devamı bunu açıkça beyan etmektedir.

Ey Müşrikler! Nasıl olur da bunları rab edinirsiniz? Üstelik İblis ve avanesi sizin aleyhinize çalışıp dururken! Sizi fuhşa ve münkere çağıran, İblis’i veli edinirsiniz? Ben o melekleri ne yerin ve göklerin, ne de kendi yaratılışlarına ortak kıldım. Ben onları kendime yardımcı edinmiş de değilim. Hal böyleyken onlara nasıl uluhiyetimden hisse verirsiniz? Kıyamet günü nerde –var olduğunu iddia ettiğiniz- benim ortaklarım diyeceğim. Müşrikler de taparcasına sevdikleri, Allah’ın kızları, haremi dedikleri melekleri, aşırı yücelttikleri bir takım ruhanileri çağıracaklar ama cevap veremeyecekler!

Secde, 32/13

Secde suresi de Mekkîdir. Nüzul sıralamasında 75. Sure olduğu belirtilir. [53]

“Eğer dileseydik bütün insanlara hidâyet verir, doğru yola koyardık. Lâkin “Cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım” hükmü kesinleşmiştir.” [Secde, 32/13]

Bu ayet de cinlerin ontolojik varlığını tesbit ve tayin için gelmiş değildir. Yine bu ayet de önceki ayetler gibi siyak ve sibakıyla birlikte okunduğunda bu “cinler”i çok daha sağlıklı anlama imkanı bulmaktayız. Şöyle ki: 

Secde Suresinin daha ilk iki ayetinin bu onüçüncü ayetle doğrudan bağı vardır. Çünkü Mekkeli Müşrikler Hz. Peygamberi, şair ve kâhin olmakla itham ediyorlardı. Ancak bir şair cinleri yardımıyla bu belagat ve fesahat harikası metinleri söyleyebilir diyorlardı. Yine Kur’an ayetlerindeki seci’li /nazımlı/kafiyeli sözleri cinlerle ortaklık halinde olan kâhinlerden sâdır olabilir diyorlardı. İşte bu ithamlarına cevap olarak “Bu Kur’an’ı Muhammed uydurdu mu diyorlar, bilakis o; Alemlerin Rabbi Allah tarafından indirilmiştir.”

Devamındaki ayetlerde kainat kitabındaki kozmolojik/kevni ayetlere değinilmektedir. Allah’ın sonsuz kudretine ve ilmine vurgu yapılır. Dördüncü ayette; “Ey Müşrikler! Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz/rabbiniz, ne de bir şefaatçiniz vardır.” Denilerek Melekleri (geniş anlamıyla cinleri) şefaatçi yapan, onlara Allah’ın uluhiyetinden hisse veren Mekkeli Müşrikler tevhide davet edilmektedir.

Beşinci ve altıncı ayet; Yerdeki ve gökteki her bir işin tedbiri/tasarrufu O’na aittir. O’ndan başka ilah yoktur. Cinlerin bu mevzuda ufacık da olsa ne bir hakkı, ne de bir selahiyeti vardır! O her şeyi bilir. Bundan dolayı hiç kimsenin O’nun huzurunda birisi lehine şefaatçi olmasının/tavassutta bulunmasının anlamı da yoktur, mantığı da yoktur. Mekkeli Müşrikler meleklerin şefaat edeceğine inanmaktaydılar. [Necm, 53/26]

Bundan sonraki yedi ayet (7-14. âyetler) ikinci hayat ve el-ba’sü ba’del-mevt hakkındadır. Sizi bir su damlasından yaratan Allah, sizi ikinci kez tekrar yaratamaz mı? Ey ölümden sonra tekrar diriltilmeyi inkar eden kâfirler! Ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın, ölüm meleği canınızı alacak ve vakti saati gelince hepiniz hesap vermek üzere rabbinizin huzurunda toplanacaksınız! Ah o gün kâfirlerin Allah’ım bizi tekrar dünyaya gönder diye yalvarırken hallerini bir görseniz!

Konumuz olan 13. âyete gelince; “Şayet biz dileseydik elbette herkesi doğru yola yöneltirdik. (Elbette biz bunu yapmadık. Yapsaydık insanların doğru-yanlış yapma seçeneğini kaldırmış olur, dolayısıyla ahlaki sorumluluğunu yok etmiş olurduk.) Lakin (insanları doğru yoldan çıkaracağına ant içen şeytana karşı) benim şu kesin sözüm var; Andolsun bende cehennemi (sana uyan) insanlar ve cinlerle dolduracağım.”

Ayet bildiğimiz anlamda üç harfli cin inancını bırakın ikame etmeyi, tam aksine Müşriklerin cin inancına savaş açmıştır. Müşriklerin “vahiy getiren cin inancı” nefyedilmiştir. Daha sonra Rab edindiğiniz, şefaatini umduğunuz “adları var, kendileri yok” cinleri -bırakın şefaat etmesini, size rabb/veli olmasını- onları Ben cehenneme dolduracağım!

Rahman, 55/15

“Allah cânn’ı (cini) de bir mâriç ateşten yarattı.” [Rahman, 55/15]

Biz cin türünü muhtelit (karışık, her şeye nüfuz edebilen ve karışabilen) bir ateşten yarattık. 

Bir önceki ayette insan türünün de, “salsalin kel fehhâr” diye tabir edilen bir topraktan yaratıldığı haber verilmektedir. Salsal; tıngır tıngır ses veren kuru çamur demektir. Fehhâr da; iyi pişmiş saksı, çın çın ses veren porselen demektir. Yani; hayattan, canlılık emarelerinden bu kadar uzak bir toprak parçasından yarattık! Hal böyleyken Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz!

Rahman, 55/33

“Ey cin ve insan toplulukları! (Allah’a vereceğiniz hesaptan kaçıp kurtulmak için) göklerin ve yerin ötelerine geçmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin! Ama geçemezsiniz! Bunu başarmanız için Allah’tan büyük gücünüz olmalı. (Oysa böyle bir gücünüz yok, dolayısıyla hesap vermekten kurtulamayacaksınız.) [Rahman, 55/33]

Bu ayetin öncesinde “Ey insanlar ve cinler! Sizi yakında hesaba çekeceğiz!” [Rahman, 55/32] buyurulmakta. Sonra hesaptan hiçbir şekilde kaçamayacaksınız, denilmekte. Devamındaki ayette de; (Faraza hesap vermekten kaçıp kurtulmak için uzaya kaçmaya kalksanız) üzerinize yalın bir alev ve kıpkızıl bir duman sevk edilir. Bunu da asla engelleyemezsiniz.” [Rahman, 55/35] buyurulmaktadır.

Rahman sûresi içinde cin kelimesinin geçtiği ilk sûrelerdendir. Haliyle bu sûrede cin kavramı Cahiliye’nin cin algısına yakın olabilir. Zira Kur’an önce muhataplarının din dilini kullanmakta, daha sonra bunu gerekli gördüğü zamanda ve şekilde tashih etmektedir. 

Bu ayette geçen “ins-ü cin topluluğu/insanlar ve cinler” öncekiler sonrakiler, tanıdığınız tanımadığınız, herkes anlamındadır. Ayet büyük bir tehdit içerdiğinden özellikle azılı kafirler, küfrün ve şirkin önderleri kastedilmiş olmalıdır. Ya da meleklere siz mi dediniz, Allah’ı bırakıp da bizi rab edinin? diye onlar da şahitlik için bir araya getirilirler.

Rahman, 55/39

“O gün insanlara ve cinlere günahlarıyla ilgili herhangi bir soru sorulmaz.” [Rahman, 55/39]

Çünkü günahkârlar o gün simalarından tanınacak, derhal yaka paça yakalanıp cehenneme atılacaklar. [Rahman, 55/41]

Buradaki cinler de insanlar olmalıdır. Simaları “yüzleri”, nâsıyeleri “perçemleri, alınları”, akdâm “ayakları, paçaları” vardır. Tüm bunlar insanları tarif etmektedir. Üç harfli soyut cinlerin böyle vasıfları olamaz!

Rahman, 55/74

“Cennette güzel huylu, güzel yüzlü hanımlar vardır. Çadırlarda eşlerini bekleyen ahu gözlü, süt beyaz huriler/dilberler vardır. “Lem yetmıs hunne insün kablehum velâ cânn” Bunlara daha önce ne bir insan, ne de bir cin dokunmuştur.” [Rahman, 55/70-74]

Buradaki ins-ü cin tabiri “hiç kimse” demektir. Çünkü cennet hanımları “ezvâcün mutahhera/tertemiz eşler” müminlerin –bambaşka bir yaratılışla, eşsiz güzellikte yaratılmış- dünyadaki hanımlarıdır. Dünya hanımlarına üç harfli cinler değil, iki ayaklı erkekler dokunur. Ahirette de bu “tertemiz eşler” ebedi gençler olarak, genç bakire kızlar olarak yaratılacak. Kısaca bu ayette cennet hanımlarının bekareti söz konusudur, cinlerin mevcudiyeti değil.

***

Eski dinî paradigmaya göre İnsan davranışları şeytanın vesvesesi/ ayartması ile meleğin ilhamı ile izah edilirdi. İnsan adeta meleklerle şeytanların biteviye birbirleriyle savaştığı bir kadavraydı. Kişi Allah'ı anarsa, şeytandan O'na sığınırsa (istiaze) ya da belli sure ve ayetleri okursa, her daim abdestli bulunursa ancak bu surette şeytanın hilelerinden kurtulabilirdi. 

 Şeytanın hileleri aslında insanın kendini savunma mekanizmalarından başka bir şey değildir. Başka bir ifadeyle şeytan insanın herkesten saklamaya çalıştığı karanlık yüzüdür. 

Dipnotlar ve Kaynakça

[1] Neşet Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi Ve Cahiliye Çağı, s.131-2., AÜİF Yay. XX, Ankara 1957.

[2] Bkz. Elmalı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.4, s.176, Azim Dağıtım, ty. İstanbul

[3] Bkz. Elmalı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.4, s.176, Azim Dağıtım, ty. İstanbul

[4] Alûsî, Ruhu’l-Meânî, IX, 120.. (Bak)

[5] İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yay. C.1, s.501

[6] Âlûsi, Ruhu’l-Meânî, C.26, s. 103 (Bak.) Nak; Elmalı, a.g.e., s.371

[7]Buhari, Tefsir, Cin 1, Ezan 105; Müslim, Salat 149, (449); Tirmizi, Tefsir, Cin, (3320)

[8] Elmalı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.8, s.371

[9] Elmalı, a.g.e., s.371

[10] İbn-i İshak, s.34, İbn-i Hişam, I/206. İbn-i Sa’d, VII/ 139.
[11] Elmalı, a.g.e, s.376-7.

[12] Elmalı, a.g.e., C.8. s.377-8.

[13] Mukatil, Tefsir, IV, 463, Nak; Mustafa Öztürk, Meal, s.806

[14] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, C.3, s.1196, 1 ve 2 nolu dipnotlar.

[15] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, C.3, s.1196., 6 nolu dipnot.

[16] Ahd-i Atik, I. Krallar, 5

[17] Elmalı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.6., s.142-3.

[18] Ahd-i Atik, I. Krallar, 10;1-22., II. Tarihler, 5; 1-21.

[19] İbnü’l-Cevzî, a.g.e., V, 84, Bedrettin Çetiner, Esbab-ı Nuzul, Çağrı Yay. 2/579

[20] Âlûsî, Ruhu’l-Meânî, XV, 187

[21] Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.301. Düşün Yay. 4.Basım, İstanbul, 2013.

[22] Taberî, Câmiu’l-Beyan, VII, 513, Nak; M.Öztürk, Meal, s.513.

[23] Muhammed Esed, Kuran Mesajı, C.3, s.1336., İşaret yay. 1999/İstanbul

[24] Korkut Dindi, İslam Öncesi Arapların Düşünce Dünyasında Cin Ve Şeytanın Yeri, Cahiliyye Araplarının Uluhiyet Anlayışı, ed. M.Mahfuz Söylemez, Ankara Okulu Yay. Ankara 2015, s. 83.

[25] İsmail Erdoğan, İşrakiliğin İslam Felsefesi İçerisindeki Yeri ve Kaynakları, Fırat Ün. İ.F.Der. 2003/8, s.159-78

[26] Bedrettin Çetiner, Esbab-ı Nuzul, I/381, Çağrı Yay.

[27] Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyan, V.326. (Nakleden; Mustafa Öztürk, Meal, s.195.)

[28] Bkz. Elmalı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.3, s.509, Azim Dağıtım, ty. İstanbul

[29] Taberî, Câmiu’l-Beyan, VIII, 13

[30] İsfehânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, Çev; A.Güneş, M.Yolcu, Çıra Yay. İstanbul/2010 s.551.

[31] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an, 6/6, Hadis no; 3069

[32] Bkz. Elmalı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.3, s.517, Azim Dağıtım, ty. İstanbul

[33] Ahmet Saim Kılavuz, Cin md., DİA, C.8, s.9

[34] Buhari, Teyemmüm 3, Salat 56, 1, Humus 8; Müslim, Mesacid 3,

[35] Ahd-i Atik, II.Krallar, 8;7-9

[36] Sur Kralı Hiram Davut’a ulaklar, sedir kütükleri, marangozlar ve taşçılar gönderdi. Bu adamlar Davut için bir saray yaptılar. Ahd-i Atik, II. Samuel 5:11, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul/1993

[37] Ahd-i Atik, II.Krallar, 2;17

[38] Bakara, 2/97; Âl-i İmran, 3/3.

[39] Ahd-i Atik, I. Krallar, 5

[40] Ahd-i Atik, I. Krallar 7;14

[41] Ahd-i Atik, I. Krallar 7.bab

[42] Bak., Ahd-i Atik, I.Krallar, 12.bab

[43] Ahd-i Atik, II.Tarihler, 12.bab

[44] Mukatil, Tefsir, III, 115, Vâhıdî, el-Vasît, III, 258., Nakleden M. Öztürk, Meal, s.457 (Bak)

[45] Vâhıdî, el-Vasît, II, 465., Nakleden M.Öztürk, Meal, s.249 (Bak)
Ara 21, 2015 Haz 14, 2015

[46] Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.691. Düşün Yay. 4.Basım, İstanbul, 2013

[47] İbn Sa’d, I, 212. Nak; İsrafil Balcı, Erken Dönem Arap Kültüründe Peygamberlik Tasavvuru, EKEV Akademi Dergisi Yıl: 10 Sayı: 29,

[48] Ebu Hayyan el-Endulûsî, Bahru’l-Muhît, VIII, 67. Nakleden; Elmalı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.7., s.118

[49] Elmalı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.7., s.120

[50] Mevlana Muhammed Ali, İslam Dini, s. 128, İstanbul, 1946

[51] Şaban Ali Düzgün, Dinsel Ve Mitolojik Yönleriyle Cin Ve Şeytan Algımız, Kelam Araştırmaları Der.,10;2, 2012.

[52] Mukatil b. Ebî Süleyman, el-Vücûh ve’n-Nezâir, Velî md. Haz; Ali Özek, İSAV, İstanbul/1993

[53] Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.569. Düşün Yay. 4.Basım, İstanbul, 2013

[54] Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.738. Düşün Yay. 4.Basım, İstanbul, 2013, Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, s.1067. C.2 s. Düşün Yay. 2.bas., İstanbul/2008



No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...