Bu cinlerin astroloji ile uğraştığı anlaşılmaktadır. Müneccimlik yaptığı anlaşılmaktadır. Buradaki “lemese” elle dokunmak değil, mecazi anlamda yıldız falı bakmak için ne var, ne yok diye araştırmak istedik demektir. Zira cinlerin göğe çıkamadıklarına dair [Enbiya, 21/32; Hicr, 15/17; Saffât, 37/6-7; Mülk, 67/3-5; Rahman, 55/33-5] gibi birçok ayet vardır. Yine bizzat bu ayet cinlerin göğe çıkamadığını açıkça beyan eder. Haliyle “lemese” hiçbir surette, uzaya gidip-gelmek, astral seyahat etmek, elle dokunmak anlamında olamaz. 16. ayette söz konusu bu cinlerin suya muhtaç oldukları anlaşılmaktadır. Uzaya çıkabilen cinlerin su problemi diye bir dertleri olamaz. Göğe çıkabilme gücüne sahip olanlar her tarafta bol miktarda olan soğuk pınarlara, ırmaklara erişebilir.
Sebe Suresi, 40. ve 41.ayetin bağlamına baktığımızda insanları ayartan müşrik önderlerdir. Cibt ve tağuttur. Şeytanlara pabucunu ters giydiren insanlardır. Bunu son ayetten net olarak çıkarıyoruz. Mekkeliler meleklere (onların timsalleri olan putlara) tapıyorlardı. Oysa melekler böyle bir şirk eyleminde en ufak bir dahli yoktu. Mekkelileri meleklere tapmaya teşvik eden müşrik ileri gelenleridir. Akıl hocaları kahinlerdir.
“Cinlere (şeytanlara) ibadet/itaat ediyorlardı. Çoğu da onlara inanıyordu.”
Cin kelimesinin şemsiye kavram olduğunu, şeytan anlamında da kullanıldığını biliyoruz. Yine şeytan kelimesinin birçok ayette insan anlamına kullanıldığını biliyoruz. Konumuz olan ayetin devamındaki ayette de; Ey müşrikler (cinlere/şeytanlara uyan ahmaklar ve de bu ahmakları ayartan ey şeytanlar/ şirk önderleri!) boşuna çekişmeyin! Birbirinize ne fayda ne de zarar verebileceksiniz! Tadın bakalım cehennem azabını! [Sebe, 34/42] Ey Allah’ın peygamberine mecnun /cinlenmiş diyenler! Onda cinnet, delilik namına en ufak bir eser yok. O sadece bir uyarıcıdır. [Sebe, 34/46] Adeta Allah fehva’l-hitap (yoruma, inceleme ve içtihatta bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın) şöyle seslenmektedir; Ey Müşrikler! Cinlere /meleklere tapan siz iken, cinlere/şeytana tabi olan siz iken, hatta şeytanın mücessem hali siz iken o saf, tertemiz nebiye mecnun/cinlenmiş diyorsunuz, öyle mi?
Zaten müşrikler cinler hakkında hiçbir sahici bilgiye sahip değillerdir. Bu konuda sadece zanna uymaktadırlar. [En’am/ 6;100]
Fussilet, 41/25
“Biz o kâfirlere birtakım kötü arkadaşlar musallat ettik. Bunlar da onların yaptıkları ve yapacakları kötü işleri kendilerine süslü gösterdi. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan (tüm kâfir) cin ve insan toplulukları ile ilgili o azap hükmü bunlar hakkında da mukadder oldu. Çünkü onlar ziyana uğrayanlardı.” [Fussilet 41/25]
Fussilet suresi de Mekkîdir. Nüzul sıralamasında 6. sûre olduğu belirtilir. Yine bu sûrede de cinler daha önce yaşamış ümmetler/topluluklar için kullanılmıştır. Çok açık ki burada da cin tabiri insanlar için kullanılmıştır. Buradaki kötü arkadaşlar vahyin nazil olduğu dönemde, vahyin muhatapları olan Müşrikleri ayartan, onlara siz doğru yoldasınız diyen, işledikleri cürümleri süslü gösteren kendi yakın arkadaşları olmalıdır. Zira devamındaki ayet bunu açıkça belirtmektedir. “O müşrikler birbirlerine şöyle derler; Bu Kur’an’a kulak vermeyelim, onun hakkında ileri geri konuşalım. Yaygara koparıp, onun etki gücünü kıralım.” [Fussilet, 41/26]
“Onların başına şeytan gibi yakın arkadaşlarını sararız” ayetini bir başka ayet hemen hemen aynı lafızlarla tefsir etmektedir.
“Kim (Kureyş’in yaptığı gibi) Kur’an’dan yüz çevirirse, Biz ona ondan hiç ayrılmayan yakın bir şeytanı musallat ederiz.” [Zuhruf, 43/36]
Bu şeytanın Mekkeli birisi/birileri olduğu Zuhruf Suresindeki bu ayetin devamından çok net anlaşılmaktadır.
“Şüphesiz ki bu şeytanlar onları doğru yoldan çıkarırlar. Buna rağmen onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet kıyamet günü Kur’an’dan yüz çeviren kimse huzurumuza gelince, arkadaşına: “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!” diyecek. [Zuhruf, 43/37-8]
(Ey Muhammed!) O halde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanlara sen mi doğru yolu göstereceksin? [Zuhruf, 43/40]
“Öyleyse sen, sana vahyedilen Kur’an’a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin. Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.” [Zuhruf, 43/43-4]
Demek ki şeytanlar müşriklerin önderleri, en azılılarıdır; yani insanlardır.
İşte o kafirlere (insanları Kuran’dan uzaklaştırmak isteyen şeytan tîynetli kimselere) yaptıklarına karşılık, azabın en şiddetlisini tattıracağız. Allah düşmanlarının cezası ateştir. Orası onların ebedi yurdu olacaktır. (Fussilet, 41/27-8. ayetler).
Fussilet, 41/29
“(Şeytanların ayarttığı, kötü arkadaş kurbanı olan) Kafirler cehennemde Allah’a şöyle yalvarırlar; “Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster! Onları ayaklarımızın altına alıp çiğneyelim de selsefil olsunlar.” [Fussilet, 41/29]
Görüldüğü üzere Fussilet suresi 25.ve 29. ayetler bir bütünlük arzetmektedir. 29 ayetteki cinler “Bu Kur’an’a kulak vermeyelim, onun hakkında ileri geri konuşalım. Yaygara koparıp, onun etki gücünü kıralım.” [Fussilet, 41/26] diyen müşriklerdir. Yani her devirde bulunan, insanları vahyin mesajından uzaklaştırmak isteyen insanlardır.
“İnsanlardan kimi vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı hâlde, Allah hakkında tartışmaya girer ve her azgın şeytanın ardına düşer.” [Hac, 22/3] Bu ayette zikredilen şeytan da Müşriklerin ileri gelenlerinden Nadr b. Hâris’tir. [44] Yine Bedir savaşında müşriklere “Ben de sizin yanınızdayım” diyen savaş kızışınca da sıvışıp kaçan şeytan Sürâka b. Mâlik’tir. [45]
Ahkâf, 46/18
“İşte böyleleri, kendilerinden önce gelip geçen ve haklarında azap hükmü kesinleşen kâfir insanlar ve cinler toplumuna dahildir. Şüphesiz onların hepsi hüsrana uğramışlardır.” [Ahkâf, 46/18]
Ahkâf Suresi Mekkî’dir. Nüzul sıralamasında 66. suredir. [46] Hemen hemen Cin Suresiyle aynı tarihlerde nazil olmuştur. Her iki surede de Kur’an’ın mesajını dinleyen cinler, yabancı heyetler vardır. Bu heyetlerin Kur’an’ı dinlemeleri ve onu dinleyip, hakikate teslim olmaları hikâye edilmektedir. Müslümanların Mekke’den hicreti düşündüğü, yeni yurtlar aradığı, yabancı heyetlerle (Akabe biatı gibi) görüştükleri zaman dilimidir. Bu ayette de yine yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi cinler “önceki ümmetler” anlamında zikredildi.
Ayetin bağlamı hayırsız evlat hakkındadır. Anne-babasının; “Yavrum Allah’ın ölüm sonrası diriliş vaadi hak” nasihatine kulak tıkayan, ahireti inkar eden, sizin nasihatiniz eskilerin masalları diyen hayırsız evladın kendilerinden önceki kâfirler güruhuna dahil olduğu haber verilmektedir.
Evlat; kız veya oğlan neden cinler, üç harfli soyut varlıkların içine dahil edilsin ki! Bunun bir mantığı yoktur. Öyleyse buradaki cin toplumları, kendilerinden önce gelmiş-geçmiş önceki toplumlardır. Burada da ins-ü cin tabiri şu anlamda kullanılmıştır. Tanıdığınız ve tanımadığınız kimseler. Haklarında azap hükmü kesinleşenlerin bir kısmı tanıdığınız, çağdaşınız, bir kısmı ise tanımadığınız kimseler!
Günahkar insanlar, günahkar insanların arasına götürülür.
Surenin adı olan “ahkâf/kum tepeleri anlamına gelir. Hûd (as) gönderildiği Âd kavminin yaşadığı Güney Arabistan’daki kum tepelerinden müteşekkil ıssız çöllerin bulunduğu bölge! Burası önemli. Zira çöllerde yaşayan ecnebi, yabanî, bedevî insanlara da cin denilmektedir. Bu surede iki yerde cinlerden bahsedilmesini bu yüzden anlamlı bulmaktayız.
[Araf, 7/179] sûresinde zikredilen “kalpleri olup da bunlarla hakikati idrak etmeyen, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen cinler” iki defa cinlerden bahsedildiği bu surede de aşağı yukarı aynı şekilde geçer. Ahkaf bölgesinin halkı da kalplere, gözlere ve kulaklara sahip olduğu, ne var ki bunları kullanmadıkları için helak oldukları belirtilir. [Ahkâf, 46/26]
Yani [Araf, 7/179] da bahsedilen cinler ile [Ahkâf 46/18] ayetinde bahsedilen cinler aynı niteliklere sahiptir. İnsanların sahip oldukları niteliklere!
Ahkâf bölgesinin helakından başka [Hûd, 46/21], Mekke civarında diğer memleketlerin helakından bahsedilir. [Hûd, 46/27] Yani helak olan ecnebilerden, daha önce yaşamış kavimlerden! Allah’a daha çok yaklaştıracağı vehmiyle taptıkları bu varlıklar onlara yardım etmedi. Onları yüz üstü bıraktı. Çünkü bu ilahlar adları var, kendileri yok tanrılardı. Kendi kendilerini kandırmalarının ve düzmece hayallerinin ürünüydü. [Hûd, 46/28]
Acaba onların bu ilahları, kendilerinden korktukları cinler ve şeytanlar mıydı? Bunlara atfedilen şer güçler miydi? Ya da; melekler miydi? Şefaatlerini umdukları. “kurbânen âliheten” şeklinde ayette geçen “kendilerini ona yaklaştırırlar umuduyla” edindikleri aracı ilahlar mıydı? Muhtemelen cevap; evettir!
Devamında [Ahkâf, 46/29-32] yine konu cinlere getirilir.
Ahkâf, 46/29-32
“Ey Peygamber! Cinlerden bir gurubu Kur’an dinlesinler diye sana yönlendirmiştik. Onlar gelip Kur’an dinlemeye başlayınca birbirlerine ‘sessizce dinleyelim’ demişlerdi. Ve (okuma) sona erince (dinledikleri ayetlerle) uyarmak için kendi kavimlerine dönmüşlerdi.” [Ahkâf, 46/29]
Cinlere tapanlara, bakınız, bunlar sizler gibi müşrik değildir. Onlar Kur’an’ı dinleyip Müslüman oldular. Bir defa Kur’an’ı dinlediler, sizin gibi diretmediler ve hemen teslim oldular! Ahkâf memleketi ve Mekke civarındaki nice belde vahye kulak tıkadı. Oysa ta uzaklardan gelen bu yabancı heyet Ahkâf memleketi ahalisi gibi vahye sırtını dönmedi. Memleketlerine döndüklerinde, insanları bu dine davet etmeye koyuldular.
İbn Sa’d, Resulüllah’ın Taif dönüşü sırasında Nahle’ye geldiği zaman burada gece namazı kılarken Nusaybin cinlerinden olan yedi kişilik bir cin topluluğunun gelip onu dinlediğini ve dinledikleri şeyleri kabul etmiş olarak döndüklerini anlatır. [47]
Cinlerin (yabancı heyetin) kendi aralarında vaki olan konuşmaları Kur’an şöyle anlatmaktadır:
“Hani Kur’an’ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince birbirlerine, “Susun!” dediler. Kur’an’ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler. Kavimlerine varınca şöyle dediler; Onlar, “Ey halkımız!” diye seslendiler, Musa’dan sonra Muhammed’e indirilen, kendinden önceki kitapları tasdik eden, hakkı gösteren, doğru yola ileten bir kitap dinledik! Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki, O Allah’ta günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem dolu bir azaptan kurtarsın. Kim Allah’ın yoluna çağıran Peygambere uymazsa, bilin ki, onu yeryüzünde Allah’ın azabından kurtarabilecek kimse yoktur. (Öbür dünyada da) onu Allah’a karşı koruyacak hiç kimse bulamaz! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” [Ahkâf, 46/29-32]
Taif’ten eli boş dönen, kalbi kırık Peygamber bu olayla teskin edilmektedir.
Ayetlerden çıkan bir sonuç da bu kimselerin Yahudi milletiyle Medinede içiçe yaşayan topluluk olduğudur. Bu cinlerin Musa’ya indirilen vahyi gayet iyi bildikleri anlaşılmaktadır. Tevrat’tan geriye hakikat namına ne kaldıysa bunları Kur’an’ın tasdik ettiğini anlamışlardır. Yani Tevrat ve Kur’an arasında mukayese yapabilecek kadar Tevrat’a vakıftırlar.
Ayetin devamında ölümden sonra dirilişe inanmayan hayırsız gence cevap verilmektedir. Bu kadar büyük kainatı yaratırken yorulmayan Allah, onları tekrar diriltmeye kadir değil midir? Yine bu ayetin [Ahkâf, 46/33] Kur’an’ı sessizce dinleyip, memleketlerine dönen bu Yahudilerle içiçe yaşayan Medineli grupla alakası vardır. Şöyle ki; ayet Allah’ın yerleri ve gökleri yaratırken yorulmadığını haber vermektedir. Oysa Yahudiler, “Allah dünyayı altı günde yarattı, yorulup, yedinci gün dinlendi” demekteydiler. İşte bu ayette onların batıl görüşlerine bir tür reddiye vardır. [49]
Yine bu cinlerin yeryüzünde yaşadığı anlaşılmaktadır. “Peygambere kim itaat etmez ise, bilin ki, onu yeryüzünde Allah’ın azabından kurtarabilecek kimse yoktur.” Oysa müşriklerin cin inancına göre onlar yerde ve gökte yaşarlardı. Sık sık göğe çıkıp, oralardan haber çalarlardı. Demek ayet müşriklerin cin algılarını tashih etmekte, onu makul bir alana çekmektedir. Cin suresinde “Allah’ı yeryüzünde aciz bırakamayız” [Cin, 72/12] şeklinde cinlerin yeryüzünde yaşadığı gerçeği tekrarlanır.
Aslında cinler diye ne yerde, ne gökte yaşayan böyle bir varlık türü var! Bunlar, ilkel paganların mitolojik, muhayyel “adı var, kendi yok, nominal/ var olduğuna inandıkları canlılar, varlıklar! Cahiliye cin telakkisine göre bunlar şair ve kâhinlere haber toplamak için göklere çıkar, gök ehlinin konuşmalarını dinler, güya Allah meleklere olacak şeyler hakkında bilgi verir, ya da onlara emirler yağdırırken bu cinler de kulak misafiri oldukları şeye ortak çalıştıkları kâhinlere, şairlere getirirdi.
Hâlbuki cinlerin göğe çıkamadığına dair pek çok ayet vardır.
“Biz dünya semasını korunmuş bir tavan yaptık.” [Enbiya, 21/32] Yani cinler dünyadan yükselip, göğü delemezler!
“Onları (gökleri) kovulmuş her bir şeytandan koruduk.” [Hicr, 15/17]
“Biz dünya semasını yıldızlarla süsledik ve onları her bir inatçı şeytandan koruduk.” [Saffât, 37/6-7]
“Biz gökyüzünü yedi tabaka/kat kat yarattık. Bak bakalım gökyüzüne! Gene gene bak! Gökyüzünde (cinlerin göğe çıkabilmeleri için) bir delik, yarık, açık bulabilecek misin? Dünya semasındaki yıldızların bir kısmını, (kâhinlere, müneccimlere haber toplamak için göğe çıktığına inandığınız) cinler/ şeytanlar için taşlamalık yaptık!” [Mülk,67/3-5]
“Ey cinler! Göklerin ötesine geçmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin! Ama geçemezsiniz. Bunu başarmak için Allah’tan güçlü olmanız lazım! (Göğe yükselecek olsanız, bu sefer de) üzerinize yalın bir alev ve kıpkızıl bir duman sevk edilir!” [Rahman, 55/33-5]
Cin sûresinde de cinlerin göğe çıkamadıkları tekrarlanır. [Cin, 72/ 8-9]
Zâriyat, 51/56
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” [Zâriyat, 51/56]
Kur’an’ da cinler ile ilgili ayetler Mekkî surelerde yer alır. Bunun nedeni bu dönemde Kuran’ın Allah kelamı olduğuna dair itirazların olmasıdır. Ayrıca Müşriklerin Hz. Peygamberin peygamber olduğuna dair kuşkuları söz konusudur. İşte bu dönem Hz. Peygamberin nübüvvetinin ispat dönemidir. Kuran’ı Kerim’in harika belagatı ve fesahatı karşısında Müşrikler bu kelamı şairlerin ilhamına ve kâhinlerin secili sözlerine benzetirlerdi. Onların bu ithamına karşı “Bu kâhin, şair sözü değildir” denilir. Çünkü Cahiliye algısına göre şairler bu sözleri “raiy, reiyyu, tâbi” vs. dedikleri cinlerinden almaktaydı. Medenî
surelerde artık cin yoktur. Medenî surelerde cin kelimesi yerine şeytan yani; “cibt ve tağut” kelimesi artar. Artık şeytan Ka’b b. Eşref ve Huyeyy b. Ahtâb gibi iki Yahudi liderdir. Yani cibt ve tağut’a da şeytan denilmektedir. Medine döneminde artık münafıklar, Yahudiler yani; şeytanlar artmıştır.
Kur’an’da geçen “Gecenin şerrinden Sana sığınırım.” [Felak, 113/3] ayetinde olduğu gibi, gece vakti bi zatihi şer üretmez! Gecenin şerrinden Allah’a sığınmak ifadesi buna dair bir müşrik zihniyetini tasrih etmek için gelmiştir. Müşrik inancına göre; geceleyin yolculuk yaparken, kervanları ıssız yerlere uğradığında oraları cinlerin istila ettiğine ve insanlara kötülük yaptıklarına inandıklarından “Eûzü bi’s-seyyidi hâzel vâdî min şerri süfehâihi / Ey bu vadinin efendi cinni! Senin elemanlarının şerrinden sana sığınırım.” derlerdi. Aslında Kur’an burada şunu demektedir; Ey cahil müşrikler! Eğer birisinin himayesine sığınacaksanız, Allah’ın himayesine sığının! Aynı şekilde “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” [Zariyat, 51/56] ayetinin anlamı da; insanların ve cinlerin yaratılış amacını ya da kainatın yaratılış amacını açıklamak değildir. Bu ayetin maksadı; “Ey insanlar! Cinlerden korkup, onlara ibadet/itaat etmeyin!” demektir.
Araplar cin kavramıyla genel anlamda Allah ile kullar arasında vasıta/ilişki kuran bir takım kutsal varlık kategorilerini (melekler, ruhaniler) anlarlar. Bunların Allah katında hatırı olduğuna, insanlar üzerinde dahli olduğuna, insanların hayatına istikamet verdiğine ve ayrıca tabiat olayları üzerinde tasarrufta bulunduğuna inanırlar. Müşrikler bunları Allah’a eş tutmakta, Allah ile cinler/melekler arasında neseb bağı kurmaktaydılar. Bundan dolayı Allah’ın demek istediği şudur; “Sizin bana ortak koştuğunuz, gözünüzde büyüttüğünüz, şerrinden korktuğunuz bu varlıklar var ya! Bunlar tıpkı sizin gibi kullardır. Bunların hakkı kendilerine tapılmak değil, Allah’a kulluk etmektir.”
Yukarıda ayetin ifade ettiği hakikati şu ayet de teyit etmektedir; “Muhakkak ki, Allah’tan başka taptıklarınız da sizin gibi kullardır.” [Araf, 7/193]
Yine yukarıdaki yorumunuzu destekler mahiyette Zariyat sûresi de “İbrahim ve misafirleri, eşi Sâre, Musa-Firavun, Âd ve Semud kavmi” gibi kadim ümmetlerden bahsetmektedir. Yani cinler yine daha önce yaşamış ümmetler olmaktadır. Mekke Araplarının tanımadığı ecnebiler!
Konumuz olan 56. ayet “Sakın Allah ile birlikte başka bir ilah edinmeyin!” [Zâriyat, 51/51] emrinin gerekçesidir. “Allah ile birlikte başka ilah edinmeyin! Çünkü ben taptığınız cinleri de bana kulluk etsinler diye yarattım.” Benimle birlikte ilah edindiğiniz cinleri (melekleri, ruhanileri, felekleri, yıldızları) ben yalnızca bana itaat etsinler diye yarattım. Benden başka ilah yok! Bu yüzden benden başka ubudiyete/kulluğa müstahak ma’bud da yok! 51.ayet insanları tevhid-i ulûhiyete, 56. ayet de, tevhid-i ubudiyete davet etmektedir. Ben sizden önceki ümmetleri de, sizi de, tanıdıklarınızı da, tanımadıklarınızı da sadece bana kulluk etsinler diye yarattım, denilmektedir. Yoksa ayetin birinci hedefi cinlerin ontolojik olarak ispatı veya yaratılış gayesini izah etmek değildir.
Yine bu cinlerin insan olduğuna dair bir diğer delil devamındaki ayettir. Allah’ın ins-ü cin’den kendisini doyurmalarını istemediğini haber vermesidir. İt’am/doyurmak, yemek-içmek, yedirmek gibi şeyler somut şeylerdir. Soyut cinlerin /Ruhanilerin böyle şeylerle alakası olamaz! Tıpkı Allah’ın olmadığı gibi!
Tirmizi; “Araplar, işinde çabuk ve zeki olan kimseleri Cinlere veya Şeytanlara benzetirler” der. İslamiyet’ten önceki şiirlerde Cin kelimesinin, büyük ve cesur insanlar için kullanıldığını gösteren misaller vardır. Sonra Arap dilcileri cin kelimesini “mu’zamü’n-nas” yani insanların ekseriyeti, yahut da beşeriyetin kısmı küllisi olarak izah ediyorlar.” [50]
Kehf, 18/50-2
Kehf suresi de Mekkî’dir. Nüzul sıralamasına göre 69. sûredir.
“Hani bir zaman Biz meleklere: “Adem’e secde edin!” deyince, onlar da derhal secdeye kapanmışlardı. Ne var ki İblis eğilmemişti. Rabbinin emrinin dışına çıktığı için cinlerden (şeytanlardan) oldu. (Ey Müşrikler!) siz beni bırakıp da İblis ve avanesini veli /rabb ediniyorsunuz, öyle mi? Bakın hele şu müşriklerin tercihine! [Kehf, 18/50]
Ne kötü bir takas bu! Ben onları ne yerin, ne göğün yaratılışına tanık kıldım. (Yani Ben kâinatın yaratılışına onları ortak etmiş değilim) Ben, insanları yoldan çıkaran bu varlıkları hiçbir zaman kendime yardımcı edinmiş de değilim.” (Hal böyleyken, siz nasıl olur da onları benim uluhiyetime ortak koşarsınız?!) Hesap günü Allah müşriklere şöyle diyecek, ‘Haydi bakalım, ilahlığıma ortak olduğunu iddia ettiğiniz şu varlıkları çağırın da gelsinler. Müşrikler onları çağıracak, ama bu düzmece tanrılar onların çağrılarına icabet edemeyecekler.’ [Kehf, 18/51-2]
Kehf suresindeki ilgili pasaj 45.ayette başlar, 53. ayete kadar devam eder. Pasajın ana teması ahiret günüdür. Dünya fanidir. Çoluk-çocuk, mal-mülk dünya hayatının gelip geçici süsleridir. Gün gelecek korkunç kıyamet kopacak, insanlar rablerinin huzuruna ilk yaratıldıkları gibi tek başına çıkacaklar. Amel defterleri ortaya konulur. Konumuz olan yukarıdaki üç ayette, Allah müşrikleri hesaba çekmektedir. “Niye cinlere/şeytanlara tabi oldunuz. Cinleri/melekleri veli/rab edindiniz?” şeklinde muaheze etmektedir.
Görüldüğü üzere ayetin maksadı cinlerin mahiyeti hakkında ontolojik, epistemelojik bilgi vermek değildir. Mekkelilerin cin inançlarının ne kadar batıl olduğunu ortaya serdetmekte, onları mevcut cin telakkileri yüzünden kınamaktadır. Mekkelilerin Cinler ile –ki cin kelimesi şemsiye bir kavramdır; melekleri, şeytanları, tüm görünmez varlıkları kapsar- Allah arasında neseb bağı olduğunu iddia ettikleri, Allah’ın kızları olarak gördükleri meleklere/cinlere Allah’ın uluhiyetinden hisse verdiklerini hem bu ayetten, hem de diğer ayetlerden öğrenmekteyiz.
Ayetin hulasası; bir melek olan İblis, Allah’ın emrine karşı gelmekle cinlerden/şeytanlardan olmuştur. İblis’in melek olduğu daha ilk cümleden anlaşılmaktadır. “İblis hariç tüm melekler” ifadesi, “Karga hariç tüm kuşlar” cümlesi gibidir. Karganın kuş olmadığını kimse iddia edemez.
Arap örfüne göre iyi cinlere melek denilir. Kötü cinlere ise şeytan denilirdi. İşte Allah Arap örfündeki bu bilgiyi esas alarak muhataplarına hitap etmektedir. Sizin taptığınız, itaat ettiğiniz veli/rabb edindiğiniz melekler işte bu şeytanlardır. Oysa melekler Allah’a asi gelmez, insanın üstünlüğünü kabul eder! Sizi yoldan çıkaran şeytan ise Allah’ın hilafet görevi yüklemiş olduğu siz insanları kıskandı. Allah’a asi geldi! O halde sizin apaçık düşmanınız olan bu şeytana ve onun zürriyetine/meleklere /cinlere neden kulluk edersiniz? Onlara nasıl olur da Allah’ın uluhiyetinden hisse verirsiniz? Nasıl olur da onlardan korkarsınız? Nasıl olur da onların şefaatini umarsınız?
Yani; cinlere tapan Müşrikler ahirette muaheze olunacaklar. Buradaki İblis ve avanesi Arapların Allah’ın uluhiyetine ortak kıldığı cinlerdir. Ki bu cinler Müşriklerin adı var kendisi olmayan tanrısal varlıklarıdır. Ayette, Müşriklerin bu batıl cin inançlarının onları nasıl küfre sürüklediğini anlatılmaktadır.
Bu ayette tartışma konusu olan ve bizim içinde önemli olan “İblis meleklerden miydi? yoksa cinlerden miydi?” şeklinde asırlardır ulema beyninde süregelen tartışmada, bizim çözümümüz yukarıdaki gibidir. Cin kelimesinde vücûh vardır. Bu nedenle biz yukarıdaki ayeti melekler diye çevirdik. İblis meleklerdendi, ama o Âdem'e secde etmedi.
Buradaki secde de bildiğimiz anlamda yere kapanmak değildir. Bu secde sadece Allah’a yapılır. Yoksa kula kulluğu Allah emretmiş olur. Yani; İblis’in Âdem’e secde etmesi, onun Allah’a secde etmesi gibi değildir. Zira Kur’ân’da “secde” kelimesi birçok farklı anlamda kullanılmıştır. Mesela; “birinin üstünlüğünü kabul etmek, boyun eğmek, hizmet etmek” gibi anlamlarda da kullanılmıştır. “Kapıdan secde ederek girin” [Nisa/154] ayetinde secde; ‘boyun eğmek’ anlamındadır. “Göklerdeki ve yerdeki canlı her bir şey Allah’a secde eder.” [Nahl/49] ayeti “her bir şeyin Allah’ın yasalarına boyun eğdiğini” ifade eder! Yusuf kıssasında olduğu gibi, “On bir yıldız, ay ve güneş bana secde ediyorlardı.” [Yusuf/4] ayetinde secde etmek, ‘onlar bana teslimiyet göstermişlerdi’ anlamında kullanılmıştır. Ya da; “ve harrû lehû sücceden/ve hepsi Yusuf’un huzurunda secde ederek eğildiler” [Yusuf/100] ayetinde olduğu gibi, Yusuf Peygamber kardeşlerini kendisine secde ettirmez! Buradaki secde; o toplumda yaygın olan, baş eğerek saygıyla selamlamadan ibarettir! Kıskançlıklarından dolayı Yusuf’u kuyuya atan kardeşlerinin, gün gelip “Allah seni bizden üstün yaratmış!” deyip, onun üstünlüğünü itiraf etmelerinden ibarettir. Oysa İblis, Âdem ve oğullarının üstünlüğünü kıskançlık ve kibri yüzünden bir türlü itiraf edemedi. İşte bu itirafı yapmış olsaydı, bu onun Âdem’e secde etmesi, onun üstünlüğünü kabul etmesi olacaktı.
İblis’in melek olarak kabul edilmesi de beraberinde birçok soruyu getirmektedir. O halde bir melek olan İblis neden secde etmedi? Bu sorunun cevabını aynı surenin 32-46. ayetlerinde bulmaktayız.
Şeytanın secde etmemesinin başlıca nedeni kahrolası gururudur. Allah’a isyan etme nedeni kibridir, büyüklenmesidir. Bu olay iki arkadaş üzerinden 32-46. ayetlerinde bir başka temsil ile çok güzel anlatılmıştır. İki arkadaştan biri mal ve evlat bakımından kendini arkadaşından üstün görmüştü. Bu bahçenin batacağını hiç sanmam, demişti. Şeytanın mülk-ü lâ yeblâ/sona ermeyecek mülk vadini burada da görmekteyiz. Kıyametin kopacağını inkar etmiş ve Allah’a karşı nankörlükte bulunmuştu. Yani kahrolası gururunu kırıp, Allah’a secde etmedi. İblis gibi gururuna, kibrine mağlup oldu. Sonra bağı-bahçesi harap oldu. Elindeki, avucundaki her şeyi kaybetti. Gururu yüzünden şeytanlaştı.
Yani şeytan insanın kibridir, gururudur. Bu gurur bir melek olan İblis’i bile şeytanlaştıracak kadar menem bir şeydir. Şeytan insanın gurur ve kibrinin şeytan olarak teşhisinden/ şahıslaştırılmasından ibarettir.
“Kâne min-el cinni”َ, bu ayete “İblis Cinlerdendir.” şeklinde bizce yanlış anlam verilmektedir. Halbuki, “O cinlerden oldu” şeklinde bir anlam verilseydi, söz konusu tartışmalar baştan kesilmiş olacaktır. Yani; secde etmedi -tek bir defa emre karşı geldi, o da yetti- melek iken
şeytan oldu. Yine buradaki İblis’in bildiğimiz üç harfli cinlerden olmadığının bir diğer kanıtı da şudur; Eğer bu İblis üç harfli cinlerden olsaydı, tek bir defa değil, belki her gün, her saat başı Allah’a isyan edecekti. Tıpkı biz insanlar gibi. Demek ki; İblis meleklerdendi. “Fe feseka an emri rabbihi” bu ayete cümlesinin başındaki “ف” harfini de, “fa-i sebebiye” olarak alırsak bu durumda anlam şöyle olur. “Rabbinin buyruğu dışına çıktığı için, o (melek iken) cinlerden oldu.” Tıpkı; “ve kane min-el kâfirîn” [Bakara, 2/34] ayeti gibi! Secde etmekten yüz çevirip, büyüklenince nankörlerden oluverdi. Eğer ayet böyle tercüme edilmez de, “İblis cinlerdendir.” şeklinde tercüme edilirse, bu takdirde [Bakara, 2/34] ayetinin de “O kâfirlerdendi” şeklinde tercüme edilmesi gerekir ki, böyle bir çevirinin tutarsızlığı ortadadır. Dolayısıyla daha önce melekler içinde olan İblis, Adem’e secde etmemesi sebebiyle hem cin hem de kafir olmuştur. Sonuç olarak bu ayetlerde cinlik, aynen kâfirlikte olduğu gibi bir varlığa sıfat olarak bulunmakta olup, ayrı bir varlığı göstermemektedir. Bu çerçevede İblis’in cin olması, kafir olması ve şeytan olması ondaki nitelik değişimine işaret eder, [51] mahiyet değişimine değil!
Ayetin devamından anlaşıldığına göre Müşrikler bunları veli; rab, ilah edinmişlerdir. “Velî” kelimesinin rab ve ilah anlamında kullanıldığı birçok ayet vardır. “Allah’tan başka veli edinir miyim?” [En’am, 6/14] “Şüphesiz ki onlar şeytanları veliler edindiler.” [A’raf, 7/30], Ayrıca [A’raf, 7/3] Yine veli kelimesi birçok ayette ilah anlamında kullanılmıştır. [Casiye, 45/10; Zümer, 39/3] [52]
Bu durumda bu cinin/İblis’in melek olduğuna dair tezimiz bir güçlü destek daha kazanır. O da şudur; Müşrikler meleklere tapmaktadır. Zaten ayetin devamı bunu açıkça beyan etmektedir.
Ey Müşrikler! Nasıl olur da bunları rab edinirsiniz? Üstelik İblis ve avanesi sizin aleyhinize çalışıp dururken! Sizi fuhşa ve münkere çağıran, İblis’i veli edinirsiniz? Ben o melekleri ne yerin ve göklerin, ne de kendi yaratılışlarına ortak kıldım. Ben onları kendime yardımcı edinmiş de değilim. Hal böyleyken onlara nasıl uluhiyetimden hisse verirsiniz? Kıyamet günü nerde –var olduğunu iddia ettiğiniz- benim ortaklarım diyeceğim. Müşrikler de taparcasına sevdikleri, Allah’ın kızları, haremi dedikleri melekleri, aşırı yücelttikleri bir takım ruhanileri çağıracaklar ama cevap veremeyecekler!
Secde, 32/13
Secde suresi de Mekkîdir. Nüzul sıralamasında 75. Sure olduğu belirtilir. [53]
“Eğer dileseydik bütün insanlara hidâyet verir, doğru yola koyardık. Lâkin “Cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım” hükmü kesinleşmiştir.” [Secde, 32/13]
Bu ayet de cinlerin ontolojik varlığını tesbit ve tayin için gelmiş değildir. Yine bu ayet de önceki ayetler gibi siyak ve sibakıyla birlikte okunduğunda bu “cinler”i çok daha sağlıklı anlama imkanı bulmaktayız. Şöyle ki:
Secde Suresinin daha ilk iki ayetinin bu onüçüncü ayetle doğrudan bağı vardır. Çünkü Mekkeli Müşrikler Hz. Peygamberi, şair ve kâhin olmakla itham ediyorlardı. Ancak bir şair cinleri yardımıyla bu belagat ve fesahat harikası metinleri söyleyebilir diyorlardı. Yine Kur’an ayetlerindeki seci’li /nazımlı/kafiyeli sözleri cinlerle ortaklık halinde olan kâhinlerden sâdır olabilir diyorlardı. İşte bu ithamlarına cevap olarak “Bu Kur’an’ı Muhammed uydurdu mu diyorlar, bilakis o; Alemlerin Rabbi Allah tarafından indirilmiştir.”
Devamındaki ayetlerde kainat kitabındaki kozmolojik/kevni ayetlere değinilmektedir. Allah’ın sonsuz kudretine ve ilmine vurgu yapılır. Dördüncü ayette; “Ey Müşrikler! Sizin Allah’tan başka ne bir veliniz/rabbiniz, ne de bir şefaatçiniz vardır.” Denilerek Melekleri (geniş anlamıyla cinleri) şefaatçi yapan, onlara Allah’ın uluhiyetinden hisse veren Mekkeli Müşrikler tevhide davet edilmektedir.
Beşinci ve altıncı ayet; Yerdeki ve gökteki her bir işin tedbiri/tasarrufu O’na aittir. O’ndan başka ilah yoktur. Cinlerin bu mevzuda ufacık da olsa ne bir hakkı, ne de bir selahiyeti vardır! O her şeyi bilir. Bundan dolayı hiç kimsenin O’nun huzurunda birisi lehine şefaatçi olmasının/tavassutta bulunmasının anlamı da yoktur, mantığı da yoktur. Mekkeli Müşrikler meleklerin şefaat edeceğine inanmaktaydılar. [Necm, 53/26]
Bundan sonraki yedi ayet (7-14. âyetler) ikinci hayat ve el-ba’sü ba’del-mevt hakkındadır. Sizi bir su damlasından yaratan Allah, sizi ikinci kez tekrar yaratamaz mı? Ey ölümden sonra tekrar diriltilmeyi inkar eden kâfirler! Ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın, ölüm meleği canınızı alacak ve vakti saati gelince hepiniz hesap vermek üzere rabbinizin huzurunda toplanacaksınız! Ah o gün kâfirlerin Allah’ım bizi tekrar dünyaya gönder diye yalvarırken hallerini bir görseniz!
Konumuz olan 13. âyete gelince; “Şayet biz dileseydik elbette herkesi doğru yola yöneltirdik. (Elbette biz bunu yapmadık. Yapsaydık insanların doğru-yanlış yapma seçeneğini kaldırmış olur, dolayısıyla ahlaki sorumluluğunu yok etmiş olurduk.) Lakin (insanları doğru yoldan çıkaracağına ant içen şeytana karşı) benim şu kesin sözüm var; Andolsun bende cehennemi (sana uyan) insanlar ve cinlerle dolduracağım.”
Ayet bildiğimiz anlamda üç harfli cin inancını bırakın ikame etmeyi, tam aksine Müşriklerin cin inancına savaş açmıştır. Müşriklerin “vahiy getiren cin inancı” nefyedilmiştir. Daha sonra Rab edindiğiniz, şefaatini umduğunuz “adları var, kendileri yok” cinleri -bırakın şefaat etmesini, size rabb/veli olmasını- onları Ben cehenneme dolduracağım!
Rahman, 55/15
“Allah cânn’ı (cini) de bir mâriç ateşten yarattı.” [Rahman, 55/15]
Biz cin türünü muhtelit (karışık, her şeye nüfuz edebilen ve karışabilen) bir ateşten yarattık.
Bir önceki ayette insan türünün de, “salsalin kel fehhâr” diye tabir edilen bir topraktan yaratıldığı haber verilmektedir. Salsal; tıngır tıngır ses veren kuru çamur demektir. Fehhâr da; iyi pişmiş saksı, çın çın ses veren porselen demektir. Yani; hayattan, canlılık emarelerinden bu kadar uzak bir toprak parçasından yarattık! Hal böyleyken Rabbinizin hangi nimetini yalanlıyorsunuz!
Rahman, 55/33
“Ey cin ve insan toplulukları! (Allah’a vereceğiniz hesaptan kaçıp kurtulmak için) göklerin ve yerin ötelerine geçmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin! Ama geçemezsiniz! Bunu başarmanız için Allah’tan büyük gücünüz olmalı. (Oysa böyle bir gücünüz yok, dolayısıyla hesap vermekten kurtulamayacaksınız.) [Rahman, 55/33]
Bu ayetin öncesinde “Ey insanlar ve cinler! Sizi yakında hesaba çekeceğiz!” [Rahman, 55/32] buyurulmakta. Sonra hesaptan hiçbir şekilde kaçamayacaksınız, denilmekte. Devamındaki ayette de; (Faraza hesap vermekten kaçıp kurtulmak için uzaya kaçmaya kalksanız) üzerinize yalın bir alev ve kıpkızıl bir duman sevk edilir. Bunu da asla engelleyemezsiniz.” [Rahman, 55/35] buyurulmaktadır.
Rahman sûresi içinde cin kelimesinin geçtiği ilk sûrelerdendir. Haliyle bu sûrede cin kavramı Cahiliye’nin cin algısına yakın olabilir. Zira Kur’an önce muhataplarının din dilini kullanmakta, daha sonra bunu gerekli gördüğü zamanda ve şekilde tashih etmektedir.
Bu ayette geçen “ins-ü cin topluluğu/insanlar ve cinler” öncekiler sonrakiler, tanıdığınız tanımadığınız, herkes anlamındadır. Ayet büyük bir tehdit içerdiğinden özellikle azılı kafirler, küfrün ve şirkin önderleri kastedilmiş olmalıdır. Ya da meleklere siz mi dediniz, Allah’ı bırakıp da bizi rab edinin? diye onlar da şahitlik için bir araya getirilirler.
Rahman, 55/39
“O gün insanlara ve cinlere günahlarıyla ilgili herhangi bir soru sorulmaz.” [Rahman, 55/39]
Çünkü günahkârlar o gün simalarından tanınacak, derhal yaka paça yakalanıp cehenneme atılacaklar. [Rahman, 55/41]
Buradaki cinler de insanlar olmalıdır. Simaları “yüzleri”, nâsıyeleri “perçemleri, alınları”, akdâm “ayakları, paçaları” vardır. Tüm bunlar insanları tarif etmektedir. Üç harfli soyut cinlerin böyle vasıfları olamaz!
Rahman, 55/74
“Cennette güzel huylu, güzel yüzlü hanımlar vardır. Çadırlarda eşlerini bekleyen ahu gözlü, süt beyaz huriler/dilberler vardır. “Lem yetmıs hunne insün kablehum velâ cânn” Bunlara daha önce ne bir insan, ne de bir cin dokunmuştur.” [Rahman, 55/70-74]
Buradaki ins-ü cin tabiri “hiç kimse” demektir. Çünkü cennet hanımları “ezvâcün mutahhera/tertemiz eşler” müminlerin –bambaşka bir yaratılışla, eşsiz güzellikte yaratılmış- dünyadaki hanımlarıdır. Dünya hanımlarına üç harfli cinler değil, iki ayaklı erkekler dokunur. Ahirette de bu “tertemiz eşler” ebedi gençler olarak, genç bakire kızlar olarak yaratılacak. Kısaca bu ayette cennet hanımlarının bekareti söz konusudur, cinlerin mevcudiyeti değil.
***
Eski dinî paradigmaya göre İnsan davranışları şeytanın vesvesesi/ ayartması ile meleğin ilhamı ile izah edilirdi. İnsan adeta meleklerle şeytanların biteviye birbirleriyle savaştığı bir kadavraydı. Kişi Allah'ı anarsa, şeytandan O'na sığınırsa (istiaze) ya da belli sure ve ayetleri okursa, her daim abdestli bulunursa ancak bu surette şeytanın hilelerinden kurtulabilirdi.
Şeytanın hileleri aslında insanın kendini savunma mekanizmalarından başka bir şey değildir. Başka bir ifadeyle şeytan insanın herkesten saklamaya çalıştığı karanlık yüzüdür.
Dipnotlar ve Kaynakça
[1] Neşet Çağatay, İslâmdan Önce Arap Tarihi Ve Cahiliye Çağı, s.131-2., AÜİF Yay. XX, Ankara 1957.
[2] Bkz. Elmalı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.4, s.176, Azim Dağıtım, ty. İstanbul
[3] Bkz. Elmalı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.4, s.176, Azim Dağıtım, ty. İstanbul
[4] Alûsî, Ruhu’l-Meânî, IX, 120.. (Bak)
[5] İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yay. C.1, s.501
[6] Âlûsi, Ruhu’l-Meânî, C.26, s. 103 (Bak.) Nak; Elmalı, a.g.e., s.371
[7]Buhari, Tefsir, Cin 1, Ezan 105; Müslim, Salat 149, (449); Tirmizi, Tefsir, Cin, (3320)
[8] Elmalı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.8, s.371
[9] Elmalı, a.g.e., s.371
[10] İbn-i İshak, s.34, İbn-i Hişam, I/206. İbn-i Sa’d, VII/ 139.
[11] Elmalı, a.g.e, s.376-7.
[12] Elmalı, a.g.e., C.8. s.377-8.
[13] Mukatil, Tefsir, IV, 463, Nak; Mustafa Öztürk, Meal, s.806
[14] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, C.3, s.1196, 1 ve 2 nolu dipnotlar.
[15] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, C.3, s.1196., 6 nolu dipnot.
[16] Ahd-i Atik, I. Krallar, 5
[17] Elmalı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.6., s.142-3.
[18] Ahd-i Atik, I. Krallar, 10;1-22., II. Tarihler, 5; 1-21.
[19] İbnü’l-Cevzî, a.g.e., V, 84, Bedrettin Çetiner, Esbab-ı Nuzul, Çağrı Yay. 2/579
[20] Âlûsî, Ruhu’l-Meânî, XV, 187
[21] Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.301. Düşün Yay. 4.Basım, İstanbul, 2013.
[22] Taberî, Câmiu’l-Beyan, VII, 513, Nak; M.Öztürk, Meal, s.513.
[23] Muhammed Esed, Kuran Mesajı, C.3, s.1336., İşaret yay. 1999/İstanbul
[24] Korkut Dindi, İslam Öncesi Arapların Düşünce Dünyasında Cin Ve Şeytanın Yeri, Cahiliyye Araplarının Uluhiyet Anlayışı, ed. M.Mahfuz Söylemez, Ankara Okulu Yay. Ankara 2015, s. 83.
[25] İsmail Erdoğan, İşrakiliğin İslam Felsefesi İçerisindeki Yeri ve Kaynakları, Fırat Ün. İ.F.Der. 2003/8, s.159-78
[26] Bedrettin Çetiner, Esbab-ı Nuzul, I/381, Çağrı Yay.
[27] Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyan, V.326. (Nakleden; Mustafa Öztürk, Meal, s.195.)
[28] Bkz. Elmalı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.3, s.509, Azim Dağıtım, ty. İstanbul
[29] Taberî, Câmiu’l-Beyan, VIII, 13
[30] İsfehânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’an, Çev; A.Güneş, M.Yolcu, Çıra Yay. İstanbul/2010 s.551.
[31] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an, 6/6, Hadis no; 3069
[32] Bkz. Elmalı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, C.3, s.517, Azim Dağıtım, ty. İstanbul
[33] Ahmet Saim Kılavuz, Cin md., DİA, C.8, s.9
[34] Buhari, Teyemmüm 3, Salat 56, 1, Humus 8; Müslim, Mesacid 3,
[35] Ahd-i Atik, II.Krallar, 8;7-9
[36] Sur Kralı Hiram Davut’a ulaklar, sedir kütükleri, marangozlar ve taşçılar gönderdi. Bu adamlar Davut için bir saray yaptılar. Ahd-i Atik, II. Samuel 5:11, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul/1993
[37] Ahd-i Atik, II.Krallar, 2;17
[38] Bakara, 2/97; Âl-i İmran, 3/3.
[39] Ahd-i Atik, I. Krallar, 5
[40] Ahd-i Atik, I. Krallar 7;14
[41] Ahd-i Atik, I. Krallar 7.bab
[42] Bak., Ahd-i Atik, I.Krallar, 12.bab
[43] Ahd-i Atik, II.Tarihler, 12.bab
[44] Mukatil, Tefsir, III, 115, Vâhıdî, el-Vasît, III, 258., Nakleden M. Öztürk, Meal, s.457 (Bak)
[45] Vâhıdî, el-Vasît, II, 465., Nakleden M.Öztürk, Meal, s.249 (Bak)
Ara 21, 2015 Haz 14, 2015
[46] Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.691. Düşün Yay. 4.Basım, İstanbul, 2013
[47] İbn Sa’d, I, 212. Nak; İsrafil Balcı, Erken Dönem Arap Kültüründe Peygamberlik Tasavvuru, EKEV Akademi Dergisi Yıl: 10 Sayı: 29,
[48] Ebu Hayyan el-Endulûsî, Bahru’l-Muhît, VIII, 67. Nakleden; Elmalı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.7., s.118
[49] Elmalı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C.7., s.120
[50] Mevlana Muhammed Ali, İslam Dini, s. 128, İstanbul, 1946
[51] Şaban Ali Düzgün, Dinsel Ve Mitolojik Yönleriyle Cin Ve Şeytan Algımız, Kelam Araştırmaları Der.,10;2, 2012.
[52] Mukatil b. Ebî Süleyman, el-Vücûh ve’n-Nezâir, Velî md. Haz; Ali Özek, İSAV, İstanbul/1993
[53] Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.569. Düşün Yay. 4.Basım, İstanbul, 2013
[54] Mustafa Öztürk, Kur’an-ı Kerim Meali, s.738. Düşün Yay. 4.Basım, İstanbul, 2013, Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, s.1067. C.2 s. Düşün Yay. 2.bas., İstanbul/2008
No comments:
Post a Comment