Sunday, 4 August 2019

Yusuf'un Mısır'ı Kurtarışı - Zecharia Sitchin

YUSUF'UN MISIR'I KURTARIŞI


Görünüşte birbiriyle ilgisiz ögeler içeren karmaşık bir hikayedir bu: Kitabı Mukaddes'te geçen bir hikaye, 3.800 yıllık bir problem, bir firavunun gördüğü bilmecemsi rüyalar, 1960'ların politik güç oyunları ve on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Amerikalı mühendis ve de bunların hepsini birbirine bağlayan atam Yusuf. Bunların hepsi Mısır'a yapacağımız keşif seferine, muazzam bir mühendislik becerisinin kanıtlarını bulmak ve de Yusuf'un Mısır'ı nasıl kurtardığına ilişkin hikayedeki değişikliği doğrulamak amacıyla genelde hiçbir ziyaretçinin gitmediği bir yeri de dahil etmemize yol açtı.

Yaratılış Kitabının 37. bölümünde başlayan Yusuf'un Mısır'ı kurtarışının hikayesi şaşırtıcı, dramatik ve gizemli özelliklerle doludur. Can sıkıcı rüyalar gördüğü için onu kıskanan üvey kardeşleri tarafından esir olarak satılan Yusuf, sonunda Mısır'da kralın (firavunun) sarayında görevli bir memurun evinde hizmetkar olur. "Güzel yapılı, yakışıklı" olan Yusuf memurun karısının dikkatini çeker ama kadını reddedince onu baştan çıkartmakla suçlanır ve bu nedenle hapsedilir.

Hapishanede adı rüya tabircisi olarak ünlenir. Vaki olup da firavun bir dizi rüya gördüğünde ve falcılarının hiçbiri bunları çözemediğinde Yusuf bu rüyaları yorumlaması için firavunun huzuruna çıkartılır. Güzel ve semiz yedi ineği yiyen yedi çirkin ve cılız ineği, yedi güzel ve dolgun başağı yutan rüzgarla kavrulmuş yedi cılız başağı gördüğü rüyaları anlatan firavuna Yusuf yedi yıl sürecek bolluğun ardından yedi yıl sürecek kıtlığın geleceğini söyler. Çok etkilenen firavun Yusuf'u tüm Mısır'a yönetici atar. Hikayenin devamında Yusuf yedi yıllık bereket döneminde toplanan tahılları depolayıp kıtlık zamanı için bir kenarda saklama planını yürürlüğe koyar. Böylece diğer her yer­ de yedi yıl boyunca ürün alınmazken "Mısır'da buğday vardı."

Orta Doğu'da doğup büyüdüğüm için, gelişi beklenen kıtlık dönemi için alındığı anlatılan bu önlem beni hep rahatsız etmişti. Il. Dünya Savaşının kıtlık ve vesika ile yiyecek dağıtılan günleri boyunca bu sıcak iklimde uzunca bir süre boyunca -hele de (depolamanın başlangıcından kıtlığın bitişine dek geçen) on dört yıl boyunca- yiyecek depolamanın imkansız olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. Böyle bir ambarda yenilebilir tahıllar yerine, böcekler ve haşereler tarafından yenilmiş ve onlarla dolu, çürümüş tahıllar olurdu ancak.

Söz etmeye değecek miktarda yağmur bile almayan Mısır, sık sık söylendiği gibi, gerçekten de Nil'in Evladıdır. Nil Nehrini kucaklayan Kahire'yi veya Luksor'u ardında bırakıp arkeolojik sitlere doğru yola koyulan bir ziyaretçi bunu kısa süre sonra keşfeder: Bir buçuk kilometre kadar sonra çöldesinizdir. Örneğin, Kahire'den Luksor'a uçakla yol almaktaysanız bu ülkenin geçimini ve varlığını ince bir su şeridine, yani Nil Nehrine borçlu olduğu havadan bakıldığında daha bariz hale gelir. Sulama kanalları ve hendekler nehrin yaşam veren sularını nehrin iki kıyısı boyunca içeri doğru biraz genişletmektedir; geri kalan her yerde arazi sarı-kahverengi çölden ibarettir.

Dünyanın en uzun nehirlerinden biri olan Nil, Etiyopya ve güney Sudan'dan başlayıp Akdeniz'e doğru akmaktadır. Nehrin sulan, yağmur mevsiminin ardından çıkış noktasında artar ve yıllık bir güçlü ve zayıf akıntı düzeyi oluşturur. Ama 1960'larda Mısır'ın idarecisi Cemal Nasır bu nehrin Mısır'a girdiği noktada yüksek bir baraj inşa etme planlarına süpergüçleri de dahil ettiğinde, Nil'in güçlü ve zayıf akıntılarının bir başka özelliği manşetlere taşındı: Nil'in kaynağındaki yağmur düşüşü öyle bir model izlemekteydi ki, Nil'in sularının yalnızca yıllık olarak alçalıp yükselmekle kalmadığı, ortalama yedi yıl bir devre içinde de alçalıp yükseldiği anlaşılmıştı. Bu yüksek barajın kabararak akan suları tutup bunları akışın zayıf olduğu dönemde yavaşça boşaltabilecek kocaman su haznesi, işin doğrusu bir göl oluşturması planlanıyordu (baraj 1971'de tamamlandı). 

Yedi yıllık devreye ilişkin bu bilginin anlamı benim için giderek büyüdü. Yusuf'un kölelikten yöneticiliğe giden yolda iktidara yükselişini anlatan kutsal kitaptaki hikayenin en temel özelliğiyle, yani yedi yıllık bolluğu (Nil sularının kabarması) izleyen yedi yıllık kıtlık (suların azalması) ile örtüşüyordu. Aniden fark ettim ki, Yusuf'un zamanında Mısır'ın sorunu su idiyse, çözüm de suyla ilgili olmalıydı. Basında bu barajın niçin gerekli olduğuna -yedi yıllık devreye- ilişkin art arda çıkan haberler, yiyecekleri on dört yıl boyunca saklamanın güçlüklerine, hatta imkansızlığına dair beni rahatsız eden şeye ilişkin ilk ipucunu da vermiş oldu. Anlamıştım ki, Yusuf'un karşısındaki sorun tahılları değil de suyu depolamakla ilgiliydi! 

Sonra olanları ise Rochester, New York'ta yaşayan Amerikalı mühendis ve mucit Francis Cope Whitehouse'a borçluyum. New York Halk Kütüphanesinde Mısır'ın su sorunuyla ilgili eski raporları ve gazete küpürlerini ararken bir yüzyıl kadar önce, 1860'larda, o sıralarda Mısır'ı idare eden İngilizler ülkenin su ihtiyacını karşılama yollarını ve araçlarını incelemekteydiler. Sorunu incelemeleri ve çözüm önermeleri için davet edilen uzmanlar arasında Francis Cope Whitehouse vardı. İyi bir iş çıkarmak amacıyla Nil boyunca yolculuk ederken kadim sulama kanallarının kalıntıları merakını çekmişti. Merakı en sonunda onu Mısır'ın kadim başkenti olan Memfis'in yaklaşık doksan km güneybatısında kalan büyük, canlı bir tarım bölgesine yönlendirdi. Orada, çölün ortasında, Arapça El-Feyyum denilen bir bölgeye vardı. Çöl ortasında bir vahayı andırmataydı ama tek farkla; burası çok ama çok geniş bir vahaydı ve suyunu bir pınar veya kuyu değil de büyükçe bir göl sağlamaktaydı: Karun Gölü. Şaşırtıcı bereketlilikteki bu bölgenin tamamı, neredeyse deniz seviyesinin altında olan doğal bir çukurlukta uzanmaktadır. 

Whitehouse'u şaşırtan şey şuydu: Tamamıyla çorak bir bölgede ve Nil'den bu kadar uzakta (otuz yedi ila kırk beş kilometre) olan bu göl, sularını nasıl almaktaydı? 

Gölü ve kıyılarını inceleyen Whitehouse kadim su bentlerinin, iskelelerin ve diğer anıtsal yapıların kalıntılarını buldu. Kahire'ye dönünce eski ve yeni coğrafi kayıtları araştırdı. Çok geçmeden, eski çağlarda İskenderiye'li Batlamyus tarafından hazırlanan haritalara dayanan, ortaçağdan kalma Mısır haritalarını buldu; bunlar o dönemde El-Feyyum havzasının bir değil, iki göl içerdiğini göstermekteydiler. Şimdikinden daha geniş olan Karun Gölü ve ondan da büyük olan Moiris Gölü.


Whitehouse 1883 yılının Nisan ayında Kahire'deki Hıdivi (Hıdiv: Osmanlı padişahı Abdülaziz zamanında Mısır valilerine verilen unvan. 1914'te İngilizler tarafından kaldırıldı. (çn.) Coğrafya Derneğinin huzuruna çıkıp bombayı patlattı: Herodot'un (M.Ö. V. yüzyılda yaşamış olan Yunan tarihçi-coğrafyacı) yazılarında El-Feyyum bulmacasının yanıtını bulmuştu. Herodot orada, firavun Moiris zamanında büyük bir gölün insan eliyle yapıldığını yazar. Bu öyle büyük bir göldü ki, "çevresi üç bin altı yüz stat çeker, yani altmış skene, Mısır'ın denize olan yüzünün bütünü kadar."

Diodorus, Strabo, Mutianus, Pliny gibi diğer kadim tarihçilerin yazılarından alıntılar yapan Whitehouse bunların yalnızca Yunan döneminde değil, daha sonraki Roma döneminde de El-Feyyum havzasının tamamının aslında büyük bir yapay göl olduğunun bilindiğini gösterdiğini anlattı. Burası Mısır'daki en iyi balık kaynağıydı ve kıyıları boyunca dizilen köyler Mısır'ın tahıl ambarı olarak hizmet vermekteydi. Ama bu, gizemi daha da derinleştirmekteydi. Doğal El-Feyyum çukurluğu yapay bir göl oluşturmak için kullanılmış idiyse, bunun baş mühendisi ve planlayıcısı kimdi? Göl nasıl suyla dolu tutulmuştu?

Whitehouse ilk ipucunu Herodot'un yazılarını buldu: "Korkunç derecede çorak bir yerdir, gölü besleyecek kaynak yoktur; suyu bir kanal yoluyla Nil'den alır." 1883 yılının Haziran ayın­ da Whitehouse bu kez Londra'daki Kitabı Mukaddes Arkeoloji Derneğinin huzurunda sonraki keşiflerini anlatıyordu. Kadim Moiris Gölünü besleyen kanal kısmen hala mevcut, diye açıkladı. El-Feyyum çukurluğunu Nil'e bağlayan yapay bir su yoluydu bu; Araplar buna hala Bahr Yusef demekteydiler: "Yusufun Su Yolu"! 

Dernekteki duyurusunun ardından Whitehouse bir dizi konferans ve el ilanı ile bu keşfini yılmadan tanıtmaya adadı kendini: Devasa sulama yatırımını akıl eden, tasarlayan ve yürüten kişi, yahudilerin atası Yusuf'tu.

Elde mevcut olan kaynaklara dalan Whitehouse Arap tarihçilerin bu projeyi Yusuf'a atfetmekle kalmayıp bu yerin adının kökenini de açıkladıklarını bulmuştu (bulgularını halka duyurdu). Yusuf'un güçlerini kıskanan vezirler firavunu, Yusuf'un mühendislik tasarısına çifte meydan okuma olsun diye, bu işi bitirmek için ona yalnızca bin gün vermesi için ikna etmişlerdi. Her şeye rağmen Yusuf, aleyhinde olanların imkansız dedikleri şeyi başarmıştı. Besleyici kanallar kazdı ve bin günde, adına Arapça Al! Yum denilen bir yapay göl oluşturdu. Böylece burası bin gün ye­ ri, yani Alf Yum (Arapça El-Feyyum) olarak bilinegeldi.

Whitehouse 1911'de öldüğünde tartışmalı bir kişilikti; Rochester'lı Amerikan mühendisinin, yahudilerin atasına büyük mühendislik becerileri atfetmekle kalmayıp Yusuf'un varlığına ilişkin kanıtı, yani onun adını taşıyan yapay su kanallarını ve becerisiyle ilgili efsaneleri de gün ışığına çıkartan keşfi, işte böylece unutulup gitti.

* * * * * 

Whitehouse'un esinlenmiş açıklamalarından bu yana geçen yüzyıl içinde yapılan arkeolojik keşifler anıtların, hükümdarların, hanedanların, sitlerin ve kronolojilerin teşhis edilebilmelerini sağladı. İbrani ataların yaşları ile Mezopotamya kronolojisini eşzamanlı hale getirmek için bu verileri kullanarak Yusuf'un doğumunun M.Ö. 1870 yılına denk geldiğini buldum (Tanrıların ve İnsanların Savaşları adlı kitabımda ayrıntılarını bulabilirsiniz). Yaratılış Kitabının 41:46 ayetine göre, Mısır'ı yedi yıllık berekete hazırlama işinin başına getirildiğinde Yusuf otuz yaşındaydı, dolayısıyla projenin başlangıç tarihi M.Ö. 1840 olmalıydı.

Whitehouse'un bulgularını sınamanın yolu şu soruyu yanıtlamaktan geçiyordu: O sırada hüküm süren firavun kimdi? El-Feyyum ve oradaki göl ile doğrulanabilir bir bağlantısı var mıydı?

O dönemin firavununun M.Ö. 1842'de (Yusuf'un göreve atanmasından iki yıl önce) tahta çıkan ve M.Ö. 1797'deki ölümüne dek hüküm süren, Orta Krallık'ın XII. Hanedanından III. Amenemhet olduğunu öğrendiğimde pek memnun oldum, hayır, daha doğrusu, şaşırdım. Onunla ilgili kayıtlar -çok açık bir dille- Feyyum bölgesinde sulama sistemlerinin geliştirilmesini ona atfetmektedirler. Orada bir yapay göl inşa edilmesi olgusu, firavunun gölün tam ortasında yer alan ve normal ölçülerinden büyük yapılmış iki adet heykeli sayesinde onunla ilişkilendirilmiştir. Feyyum bölgesinin Mısır'ın tahıl ambarı haline gelişi, özellikle taze sebzeleri, meyveleri ve balıklarıyla ünlenişi bu firavunun dönemindedir. Bu firavunun sfenksi andıran bir heykelle betimlendiği bir örnekte aslan yelesi yerine balık desenlerinden oluşan bir yeleye sahip olması hayli sıradışı bir durumdur. 

Eski çağlardan kalan ve biriken kanıtlar, giderek büyüyen soruna dahiyane bir çözüm getirebilmesi için Yusuf'u El-Feyyum ve oradaki göllere atayan firavunun, III. Amenemhet olduğunu işaret etmektedir. Daha sonraki araştırmalar bu firavunun bir değil iki piramit inşa ettirdiğini ortaya çıkartmıştır; biri babasının ve on ikinci hanedana ait diğer atalarının Dehşur'daki piramidinin yakınında iken diğeri Hawara'daki insan eliyle yapılmış gölün civarındadır. İkincisi Romalı tarihçiler tarafından hemen yanında bulunan, birbiriyle bağlantılı olup depolama tesisi olarak iş görmüş olabilecek sayısız yeraltı odasına sahip bir "labirent" ile tarif edilmiştir.

1994 yılında Mısır'a gidecek olan Dünya Tarihçesi Keşif seferini planlarken, işte bu nedenle, Dehşur'u ve El-Feyyum bölgelerini ziyarete tam bir gün ayırmıştım. III. Amenemhet'in piramitlerini, "labirent"i, Gölü ve "Yusuf'un Su Yolu"nu kendi gözlerimle görmeliydim.

Planladığımız geziyi gerçekleştirmek o kadar basit değildi. Aralarında Yamuk Piramit ve ünlü Kızıl Piramit ve diğer Orta Krallık hükümdarlarının piramitleri de bulunan Dehşur piramitleri kapalı bir askeri bölge içinde yer almaktaydılar. Bölgeye belirlenen bir kontrol noktasından girebilmemizi sağlayacak özel bir izin aldık ve bir süre etrafta dolanıp sayısız fotoğraf çektik, ta ki bir askeri araç aniden üstümüze gelip içinden, fotoğrafının çekilmesi yasak olan askeri tesislerin (hiçbirini görememiştik) resimlerini çekmekle bizi suçlayan öfkeli bir subay inene dek. Bizi hapse atmak, fotoğraf makinelerimize ve filmlere el koymak, bizi bölgeden uzaklaştırmak ve diğer nahoş cezaları dayatmak üzereydi. Los Angeles'te yaşayan ve kendi tur şirketini işleten bir Mısırlı olan becerikli tur operatörümüz Abbas Nedim subayı sakinleştirmeyi başardı. Tutuklanmayacaktık, filmlerimize el konulmayacaktı ama tur otobüsümüze binip gitmeliydik.

Bazıları asfalt, bazıları toprak olan ve sulama kanallarının bazen yanı başında, bazen karşı kıyısında devam eden yollardan geçerek El-Feyyum'a geldik. Oraya yaklaştıkça çölü ve çorak toprakları ardımızda bırakır ve bitkileri, ekili arazileri daha çok görür olduk. Hedefimiz El-Feyyum'un ana veya merkez kasabası olan Medinet ("şehir") El-Feyyum idi. Oraya yaklaştıkça asfalt kaplı yol nispeten geniş bir kanal boyunca uzanmaya başladı; Bahr Yusef yani Yusuf'un Su Yolu boyunca ilerliyorduk! 

Kasabanın merkezini andıran bir yerde kocaman bir su çarkı, kanalın taşıdığı suları yavaşça döndürmekte, kaldırmakta ve dağıtmaktaydı. Yakınlarında gölgeli terası olan bir restoran vardı; öğle yemeği yiyip dinlenmek (ve resim çekmek) için ideal bir yerdi. Etrafta dolaştım, kanal boyunca yürüdüm ve bir yaya köprüsünü kullanarak karşı kıyıya geçip geri geldim. Bu neşe veren bir histi: İşte burada Yusuf tarafından tasarlanıp işletilen bir kanalın gerçekten de var olduğunu fiziken doğruluyordum. Whitehouse'un bu yapay gölün inşa edici olarak Yusuf'u önermekte haklı olduğuna ikna olmuştum. 

Şimdi Yusuf'un zamanındaki firavunun kimliğini doğrulamaya gelmişti sıra. Amenemhet piramidine gitme vakti gelmişti. Ama ne tür rehberimiz ne de tur otobüsünün şoförü yolu biliyordu. Ne de restorandakiler; yolu hiç kimse bilmiyor gibiydi, 

Kurtuluş, oturmuş dinlenen grubumuzun yanı başında acı bir fren sesiyle duran bir polis arabası halinde geldi. Yetkili memur sorular soruyordu: Kimdik, niçin buradaydık, El-Feyyum'a yaptığımız yolculuğa kim izin vermişti. Bir kez daha iş, memuru sabırlı bir diplomasıyle sakinleştiren Abbas'a düştü. Sonuç ise şöyleydi: İlk olarak kötü haber. Derhal buradan ayrılıp Kahire'ye dönmeliydik. Derken iyi haber: Memur piramidin nerede olduğunu biliyordu ve geri dönerken bizi oraya götürecekti. Bu arada bir başka polis arabası daha ortaya çıktı ve böylece, tur otobüsümüzün önünde ve arkasında giden iki polis arabası eşliğinde oradan uzaklaştık. 

Bereketli tarımsal alanın diğer ucuna dek yarım saat boyunca yol aldık, sonra ardında aniden sarı çölün başladığı bir ağaç sırasına ulaştık. Bir zamanlar daha büyük olan göl artık bu noktaya dek küçülmüştü ve çöl kendisine ait olanı geri almıştı. Yol taşlık, zahmetli bir hal aldı. Ama sonra uzakta düzlükten yükselen piramit biçimli bir höyüğü gördük: Aradığımız piramitti bu. Taşlık arazide yol alıp yapıya yaklaşık üç yüz metre kala polis memurları otobüsümüzü durdurdular. Buradan birkaç fotoğraf çekebilirsiniz, dendi, sonra derhal Kahire'ye geri dönüyorsunuz! 

Bu saçmalık, dedim Abbas Nedim'e. Nedim de polis memuruna, grubumuz piramidi ziyaret etmeli, dedi. Pazarlık uzadı. Sonunda grubun otobüsten inip fazla dağılmadan etrafta dolaşmasına izin verildi. Ama ben ve yanıma alacağım birine yürüyerek piramite gitme izni verilmişti.

Washington, D.C.'de büyük bir günlük gazetenin makale editörlerinden biri olan ve uzman fotoğrafçılık yapabilecek olan Harvey H.'yi seçtim benimle gelmesi için. Biz piramide doğru ilerlerken, yapı ile aramızda uzanan geniş arazinin zemininde yuvarlak delikler olduğunu gördük; "labirent"in veya onun yeraltı odalarının deliklerinin kalıntılarıydı bunlar. Piramit Dehşur'dakilerden bazılarını andırıyordu ama çamur tuğlalardan örülüp dıştan kireçtaşıyla kaplandığı için bunların pek çoğu ufalanıp yok olmuştu. Orada, geleneksel uzun kaftanıyla bir bekçi gördüğümde çok şaşırdım. Çok az İngilizce biliyordu, ben çok az Arapça biliyordum; dolayısıyla evrensel işaret dilini kullandık. Burasının gerçekten de III. Amenemhet'in Hawara'daki piramidi olduğunu doğruladı. İçeri girebilir miyim, diye sordum. Giremezsiniz, dedi, çünkü girişi su basmıştı.

Su mu? Harvey ile birlikte başımızı içeri uzattık. Gerçekten de, piramidin girişinden aşağıya inen birkaç basamak sonrası suyla doluydu. Bu nasıl olabilirdi? Bu piramit gölden otuz kilometre kadar uzaktaydı, hatta yüzeyin hemen altında su olduğu­ nu işaret eden ağaç sırasından bile birkaç kilometre uzaktaydı. Bu su nereden geliyor, diye sordum. Bekçi, Bahr Yuseften, diye yanıtladı. Piramit bir yeraltı kanalıyla Yusuf'un Su Yoluna bağlıdır, diye açıkladı. Mevsimler değiştikçe suyun seviyesi azalıp çoğalıyor mu? diye sordum. Hayır, dedi bekçi, su hep burada.

Kendisini El-Feyyum ile ilişkilendiren firavun tarafından inşa ettirilen piramidin en başından beri Yusuf'un Su Yolu ile bağlantılı olması gerçek bir keşifti; bu piramitlerle ilgili hiçbir kitapta söz edilemeyen bir olguydu bu. Ayrıca Yusuf'un tahılları depolayarak (gerçi bunu yıllık yapmıştı) değil de suları depolayarak Mısır'ı dahiyane bir fikirle kurtarmış olduğuna ilişkin aradığım son kanıttı. 

* * * * *

Yusuf'un Mısır'da geçen hikayesi yahudi ataların Kutsal Kitap­'ta geçen tarihinin yalnızca bir bölümünü; yani İbrahim, İshak ve Yakup (Yusuf'un babası) soyları ile Mısır'dan Çıkış ve Musa'yı içeren sonraki olaylar arasında bir halkayı oluşturmaktadır.

Kitabı Mukaddes'in anlatımına göre yedi bereketli yılı izleyen kıtlık Yakın Doğu'nun hemen her yanında yaşanmaktaydı, "bütün ülkelerden insanlar da buğday satın almak için Mısır'a geliyorlardı." Bunlar arasında Yakup ve oğulları, yani Yusuf'un erkek kardeşleri de vardı. Büyüyüp Mısırlı bir otorite olan ve Ptah'ın baş rahibinin kızıyla evlenmiş olan Yusuf ile erkek kardeşleri arasındaki dramatik karşılaşma Yaratılış Kitabı'nda (42-45. bölümler) kaydedilmiştir; onlar Yusuf'u tanımadılar ama o onları tanıdı. Kendisine yaptıklarından dolayı kardeşlerini affeden Yusuf, babalarını da buraya getirmelerini söyledi. Ve Yakup "bütün ailesini -oğullarını, kızlarını, torunlarını- yanına alarak Mısır'a gitti."

İşte İsrailoğulları Mısır'a böyle geldiler ve dört yüz yıl süren konaklamanın ardından "Yusuf hakkında bilgisi olmayan" yeni bir kral başa geçip de İsraillilerin kalabalıklığını bir tehlike olarak görerek anlan köle ettiğinde Musa'nın önderliğinde Mı­sır'dan Çıkışa yol açan olaylar zinciri başlamış oldu.

Şimdi, ilginç bir soru sormanın zamanıdır. Firavunun kızı tarafından evlat edinilip bir Mısır prensi olarak büyütülen bir İbrani bebeği olan Musa, İsrailli kölelere kötü davranan bir Mısırlıyı öldürdükten sonra Sina'ya kaçmıştı. Bir sürüyü güderken "Elohim Dağı"nın yakınlarına gelmiş ve orada Tanrı'nın kendisine, İsraillileri Mısır'daki kölelikten kurtarıp İbrahim'in soyuna vaat edilen ülkeye götürmesi görevini verdiğini işitmişti. Mısır'dan Çıkış süreci içinde İsrailoğullarına On Emir bahşedilmiş ve içinde Yasa Tabletlerinin korunduğu Ahit Sandığı inşa edilmişti. Soruyorum: Yusuf kardeşleri tarafından satılıp köle olarak Mısır'a götürülmeseydi bunların hiçbiri -bu büyük tarihsel ve dinsel olaylar- gerçekleşmeyecek miydi?

Sümerler, kadim uygarlıklar, Anunnakiler ve Nibiru hakkında yazmaya nasıl başladığım sorusunu her duyduğumda böyle bir "ya şöyle olsaydı" sorusu aklıma gelir. Bazen verdiğim uzun (ve gerçek) yanıt şudur: Her şey ben Eski Ahit'i orijinal dilinde, yani İbranice öğrenecek kadar şanslı bir ilkokul öğrencisiyken başladı. Sınıfta Yaratılış Kitabının Nuh'u ve Tufanı anlatan altıncı bölümüne gelmiştik. Bu bölüm bilmece gibi ayetlerle başlıyordu; Tufandan önceki zamanda "yeryüzünde devler vardı" deniyordu. Elimi kaldırıp öğretmene sordum: "İbranice Nefilim kelimesi aşağıya inmiş olanlar anlamına gelmesine rağmen niçin devler diyorsunuz?" Dilbilime yönelik hızlı kavrayışıma iltifat edeceğine, sertçe azarlandım: Sitchin, otur yerine! Kitabı Mukaddes sorgulanmaz! Ama ben kutsal kitabı sorgulamıyordum, tam tersine onu doğru anlama ihtiyacımı dile getiriyordum. Nefilimlerin kim olduklarını, bu ayetlerde niçin Elohim ("tanrılar" anlamına çoğul kelime) oğulları (yine çoğul) olarak geçtiklerini merak edişim işte böyle başladı. Ve bu merak mitolojiyi, kadim uygarlıkları, Sümerleri ve onların yazılarını inceleyip öğrenmeme ve sonunda da yazdığım kitaplara yol açtı. 

Ve pek çok kez Ya Şöyle Olsaydı diye sordum: Beni azarlamak yerine öğretmenim iltifat etseydi acaba neler olurdu? Tüm bunlarla ilgilenir miydim, kitaplarımı yazmaya yönelir miydim?

Elbette ki bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Ama Yusuf ile erkek kardeşlerini ilgilendiren sorunun yanıtını biliyorum. Kim olduğunu onlara açıkladığında, ağabeyleri ona yaptıklarına karşılık Yusuf'un onları öldüreceğinden korkmuşlardı. Ama Hayır, dedi onlara, korkmayın çünkü olanların hepsi olması gerektiği için oldu. Onun önceden Mısır'a yollanması, Mısır'a idareci olması, yaklaşan kıtlık için yiyecek hazırlaması; bunların hepsi, büyük kıtlık gelip çattığında babası Yakup ve tüm soyunun bu acımasız kıtlıktan sağ çıkabilmeleri için hazırlanmış ilahi bir planın parçalarından ibarettiler.

Yusuf'un kardeşleri Kenan iline dönüp babaları Yakup'a Yusuf'u ve hepsinin Mısır'a gelmesi için yolladığı haberi ilettiklerinde Yakup duraklamıştı. Ama "o gece Elohim bir görümde İsrail'e (Yakup'un melekle güreştikten sonra aldığı ad.) göründü ve ona, "Mısır'a gitmekten çekinme. Soyunu orada büyük bir ulus yapacağım. Seninle birlikte Mısır'a gelecek, soyunu bu ülkeye geri getireceğim," dedi. İçi rahatlayan Yakup akrabalarıyla birlikte Mısır'a gitti ve söz verildiği gibi, zamanı geldiğinde, Mısır'dan çıkartıldılar.

Öyleyse, benim yaşadığım olayların gidişatı da mı önceden belirlenmişti? Önceden belirlenmiş kader azarlanmamı gerektirdiği için öğretmenimden işittiğim azar yerine öğretmenimden işitebileceğim övgü olmayacak mıydı?

Belki de Yusuf'un elinden çıkanları görmek için Mısır'a gidi­şimin ve gerçek Sina Dağı'nı aramakta ısrar edişimin sebebi, bilinçaltımda, buydu.

Bazı son notlar:

 Kahire'ye döndüğümüzde terörist saldırı uyarısı nedeniyle Mısır polisinin turistleri şehre toplamaya çalıştığını öğrendik. 

New York'a dönünce büyük Mısır tarihi uzmanı Sir Flinders Petrie tarafından Hawara piramidi üstüne yazılmış raporlara baktım. Sir Petrie piramidin girişinin çamur ve suyla dolu olduğunu belirtir; çamur, dağılan çamur tuğlalardan dolayıdır ama suyun kaynağı üstünde durmamıştır. Ayrıca bu piramidin sıra dışı bir özelliğini de keşfetmişti: İçteki (mezar amaçlı olduğu varsayılan) odalara aşağıya doğru değil, piramidin içinde yukarı doğru yükselen -giriş düzeyinin üstünde kalan- gizli basamaklardan geçilerek ulaşılmaktadır. Bence piramidi yapanlar bu gizli odaları bilerek su düzeyinin üstünde inşa etmişlerdi, demek ki en başında suyu getirenler de onlar olmalıydılar. Amenemhet-Yusuf bağlantısı bu piramit kadar eskiydi.


Kaynak: Zecharia Sitchin, Dünya Tarihçesi Keşif Seferleri, Mitolojik Geçmişe Yolculuklar, Yusuf'un Mısır'ı Kurtarışı adlı 9. Bölüm. Sayfa 152-166 aralığı.

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...