Monday, 3 May 2021

Kim Kuş Dilini Bilir - Abdullah Akın

Kim Kuş Dilini (Mantıku't-Tayr) Bilir - Abdullah Akın 

Semavi dinler, İlahî kelâmın vahiy olarak lisan vasıtasıyla insanlara tebliğ esası üzerine teessüs etmişlerdir. Zira lisan, insanoğlunun kendini ifade etme noktasında ki yegâne vasıtasıdır. Kâinatın yaratılışı bir kelimeye mebnî olduğu gibi, yaradanın bilinmesine dair zuhuru da peygamberleri vasıtasıyla kendi evsafını bildirmesiyle mümkün olmuştur. Kur'ân-ı Kerim, yazıya geçirilmeden evvel, Hz. Peygamber'in fem'-i saadetinden lisana dökülerek tebliğ edilmiş, söz bazen doğrudan doğruya bazen de teşbih ile hidayete vesile kılınmıştır. İslam dairesi içerisindeü hikmet ve irfanın daha hususi bir çerçevesini çizen tasavvuf anlayışının ve yaşamının da kendini ifade yolunda lisana büyük bir ehemmiyet vermesi bu bağlamda kaçınılmaz bir durumdur. Halbuki tasavvuf temelinde kâle, yani söze değil hâle dayanan bir hikmet arayışıdır. İlahi aşkın ve onun getirdiği vecd, zevk ve istiğrak gibi şahsi tecrübelere dayalı hallerin anlatımı lisanın sınırlı yapısı sebebiyle oldukça müşkil bir durum teşkil ettiğinden, mutasavvıflar ya bu hususta sükûtu tercih etmiş ya da yaşanan halleri belirli sembollerle üstü kapalı olarak anlatmaya çalışma yoluna gitmişlerdir. Bu, bazı hallerin doğrudan doğruya ifadesinin imkansızlığından kaynaklandığı kadar, bu yüksek hakikatleri anlama ve kabullenme noktasında ehil ve kabiliyeti olmayan kimselerden gizlenmesi kaygısının da bir getirisidir. 

Tasavvuf erbabının İlahî hikmet ve hakikatlerin talip olan kimselere aktarılması gayesiyle geliştirdikleri bu lisan için, tüm kuşların dilinden anlayan Hz. Süleyman'a izafeten ''kuş dili'' tabiri kullanılmıştır. Bu tabir tasavvuf edebiyatının teşekkülünde de önemli bir yer tutmuş, nihayet Feridüddin Attar ile birlikte ''kuş dili'' müstakil bir konu olarak tasavvuf edebiyatı sahasında önemli eserlerin merkezine yerleşmiştir. 

Ferîdüddin Attar'ın kaleme aldığı ''Mantıku't-Tayr'', tasavvufun sembolik lisanı olan ''kuş dili''ni, kuşların merkezde olduğu bir anlatım biçimiyle ele alan alegorik bir eser olarak dikkat çeker. Müellif, tasavvufun en önemli unsurlarından biri olan seyr-i sülûk mefhumunu, kuşların dünyasında anlatma yoluna giderken, anlatım biçimini hem doğrudan doğruya nasihatler, hem de bazı hakikatlerin yüklendiği özel semboller üzerine kurmuştur. 

Mesnevi tarzında kaleme alınmış olan Mantıku't-Tayr'da Attar, eserine klasik olarak Allah'ın birliği, Hz. Peygamber'e övgü ve Dört Halife'nin faziletlerini sıraladığı bölümlerle başlar ve bu bölümlerde de, eserin ana yapısında olduğu gibi anlattığı bahislerle alakalı kıssalara yer verir. Takip eden bölümlerde de bu kıssalar, anlatılan ana hikayeyle alakalı olarak devam edecektir.

Kuşların kendilerine bir padişah bulma arayışı ile ana hikayeye başlarız. Âlemde her şeyin bir padişahı olduğuna göre, kuşlar âleminin de bir padişahı olmalıdır. Kuşların bu arayışı üzerinde tarikat hüllesi ve başında hakikat tacı olan Hüdhüd'ün müdahalesiyle bir hedefe yönelir. Hüdhüd hakikat sırlarından haberdar olarak, aradıkları padişahın Kaf Dağı'nın ardında Simurg adlı bir kuş olduğunu söyler onlara. Hüdhüd zorlu yolculuklardan sonra Simurg'u görmüştür ve diğer kuşlara kılavuzluk edebileceğini söyler aradıkları padişaha ulaşma yolunda. 

Attar, bu girizgâh ile tasavvuftaki üç ana esas dikkat çekmektedir hemen. Yol, yolu bilen bir Kılavuz ve yolun sonunda kavuşturmayı bekleyen Hedef. Tasavvufta Allah'a doğru çıkılan ve seyr-i sülûk adı verilen yolculuğun sembollerle ifadesi bu noktada netleşir. Kuş Dili'ni bilen Hz. Süleyman'a da hizmet etmiş olan Hüdhüd'le seyr-i sülûk'ta rehber olan mürşid-i kâmil sembolize edilmiştir. Hüdhüd ilk olarak çıkılacak yolculuğun uzun ve güçlüklerle dolu olduğu konusunda ikazda bulunur yolculuğa talip olanlara. Bu ikazlarda ilk mazeretlerinin sıralanmasını getirir bazı kuşların nezdinde. 

Bu noktada yola çıkmaktan imtina eden kuşlarla seyr-i sülûkta terbiyesi esas olan nefsin bazı hasletleri sembolik olarak sıralanır. Attar, pek çok kuş arasından on kuşun cinslerini belirterek mazeretlerini nakleder. Bunlar sırasıyla: Bülbül, Papağan, Tavus, Kaz, Keklik, Hüma, Doğan, Alaüveyik, Baykuş ve Kuyruksallayan'dır. Bu kuşların mazeretlerini teşkil eden hasletlere baktığımızda dünyaya bağlılığı, kendini beğenmişlik, kibir, baş olma sevdası gibi genel olarak hoş karşılanmayan hasletler sıralandığı gibi, zühd, takva, kanaat, halvet gibi normal şartlarda takdir edilen hasletlerin de zikredildiği dikkat çekmektedir. Zira kuşlar kendilerinde bu güzel hasletleri sıralarken dahi bu fiillerinin ilahi rızaya değil kendi nefislerine dönük olduğunu, bu fiillerin erdemlerini put edindiklerini itiraf ederler. Mürşid-i kâmil olarak remzedilmiş Hüdhüd de onlara ısrarla bu hasletlerin ve gayelerinin fani olduğunu, aslolanın ise baki olan Mutlak Varlığa ulaşmak olduğunu telkin eder. Her bir kuşun öne sürdüğü mazeretin anlamsız olduğunu hem doğrudan doğruya hem de kıssalara yüklemiş olduğu sembolik anlatımlarla ortaya koyar Hüdhüd. Eğer hedef mutlak hakikate ulaşmaksa fani âleme dair her ne varsa terkedilerek, yolculuğun tüm meşakkatine göğüs gerilmelidir. 

Kuşlar bu kez Simurg'u anlatmasını isterler Hüdhüd'den. Elbette ki bu ismi var cismi meçhul padişah, kelimelerle ifade edilebilecek gibi değildir. Hüdhüd, Simurg'un ancak aşıkların gözüyle görülüp anlaşılabileceğini, ona giden yolda ana sermayenin de aşk olduğunu ifade eder. Bundan sonra katedilecek vadileri teker teker zikretmeden evvel, peş peşe birçok kıssa ile bu yolculuk ve meşakkatleri hakkında ipuçlarını verir taliplilere. Mürşid-i kâmil de sâliklerine hem çıkacakları yolculuğun meşakkatlerini anlatmak, bunun yanında bu meşakkatli yolculuğu göze alırlarsa varacakları hedefin lisanın ötesinde fevkalade bir hal olduğunu müjdelemekle mükelleftir. Tasavvuf ehli açısından mürşitler peygamberlerin varisleridir. Bu sebeple peygamberlerin beşîr (müjdeleyici) ve nezîr (korkutucu) sıfatlarıyla muttasıftırlar.

Tasavvufta seyr-i sülûk genellikle yedi aşama olarak dile getirilir. Buna binaen, Attar da kuşların Simurg'a doğru yolculuğunu yedi vadi ile sembolize etmiştir. Her vadide zulmet ve nur perdeleri, sâlik'in talebindeki ısrarı ve azmi ile birer birer aralanır. 

İlk merhale Talep Vadisi'dir. Burada sâliki yüzlerce bela ve imtihan beklemektedir. Diğer basamaklarda da görüleceği gibi, her aşamanın iki cihetine eşit miktarda yer verilmiştir anlatımlarda. İlk vadide dünyaya ait taleplerden sıyrılırken, maksuda matuf talepte ısrarcı olmanın gerekliliğine dikkat çekilir. Bu bölümde anlatılan hikayelerin ana ekseni ''aramak'' üzerine kurulmuştur. Talip olan arar ve aradığında ısrarcıdır. Bunun için nefsî taleplerini terkedip gözünü aslolan hedefe dikmelidir. 

İkinci merhale Aşk Vadisi'dir. Burada sâlik'in kaderi aşk oduna yanmaktır. Ancak bu yangının parıltısında nur-i ezelinin ilk yansımaları görünebilir. Keşfin ilk merhalesi bu aşamada gerçekleşir. Aşkın fani olandan baki olana tevcihi bu dönüşümde aşığın da canını ortaya koyması şarttır. Sâlik aşk odunda kül olup aşık ve maşuk bir olmadan marifetin zuhuru kabil değildir. Bunun için aşık olan sâlik kendi benliğinden sıyrılarak sadece maşukun varlığında marifet vadisine geçecektir. 

Üçüncü merhale Marifet Vadisi'dir. Artık sâlik için perdeler aralanmaya, sırlar açılmaya, kurbiyet idrakı belirmeye başlar. Ancak en çetin vadi olduğunun üzerinde durulur hassasiyetle bu vadinin. Bu vadideki marifet sırları anlaşılana kadar sâlik halden hale bürünür ve nice aşık bu yolda kaybolur gider. Marifetten nasibi olan da bulduğuyla iktifa etmez ve daima maksudunu talepte ısrarcı olur.

Dördüncü merhale İstiğna Vadisi'dir. Burada sâlik için ne dava vardır ne mânâ. Celâl'in tecellisi hakimdir ve o tecelli ile her mevcut silinip gitmiştir. Hiç bir zuhur için sebep aranmaz. Sâlik nefsinden fâni ve aşk-ı ilahi'de müstağrak bir haldedir. Kesret izafî, kayıtlar anlamsızdır. Tevhid'e dahil olabilmek için izafet ve kayıtlardan azade olmanın yolu açılır. Fani olana karşı müstağni, bâkînin tecellisini azimette sabitkadem olunacak merhaledir bu durak. Kesrette vahdetin idrakıdır.

Beşinci merhale Tevhid Vadisi'dir. Tefrit ve tecrit konaklarından geçilir ki artık sâlik'in idrakında kesretin, çokluğun tamamen silinip zuhur edenin sadece ''bir'' olduğu makamdır. Burada kesret kaybolduğu için ona bağlı zaman ve mekan kayıtları da yok olmuştur. Ezel ve ebed hiçlikten ibarettir. Varlık ve yokluk bir şeydir. Hakk'ın şuûnu bir iledir ve sâlik burada cemâl tecellisine mazhar olur. Bu tecelli ile hâsıl olan hâl cezbedir. 

Altıncı merhale Hayret Vadisi'dir. Bu idrakın ötesinde, aklın bilindik kaideleriyle kayıtlı olmayan, şuur üstü bir merhaledir. Sâlik, tevhid mertebesinde kazandıklarını birer birer kaybeder. Kendi şuûruna ait bir iz kalmaz. Öyle ki, bu makamda kayboluşunu bile bile kaybetmiştir artık artık. Fenâda mı bekâda mı olduğunun farkında değildir. İlahi şuhûd tüm imkan dairesini örter. Sâlik için sadece aşkından ve maşûkundan müteşekkil dert ve hasret, var olanın idrakından habersizliğin getirdiği büyük bir taaccub ve hayret vardır.

Yedinci ve son merhale Fenâ Vadisi'dir. Fakr ve fenâ tam olarak zuhur eder. Damla ummâna karışır, âşık ve mâşuk hiç ayrılmamışçasına bir olur. Burada parça bütüne, kök aslına inkılap eder. Lakin bu aslından ayrılışın bütünden kopuşun telafi ve iadesi anlamında bir dönüş ve bütünlenme değildir. Zira sâlike ayrılık zehabını veren, sülûku boyunca cehd ve mihnetle araladığı sonsuz zulmet ve nur perdeleridir. Tüm perdeler ortadan kalkınca ayrılık zehabı da izale olur. İlk ve son, başlangıç ve bitiş bir daire misali tek noktada birleşmiştir. Artık bu noktada var ve yok, olabilirlik ve olmazlık aynı şeydir. Bu aklın fersah fersah ötesindeki mutlak hakikattir. 

Attar, her merhalede anlatılmak istenen merama muvafık hikayelerle süsler yolculuğu. Bu hikayelerin kimi doğrudan doğruya katedilen yolun esrarını hâvî, kimi de bu esasların sembolik ifadeleriyle süslenmiş şekilde beyan edilir. Kitabın sonu artık anlatılmak istenen mana gibi başına döner ve söz kuşların Simurg'a doğru yolculuklarının ikmaliyle hitama erer. 

Çok sayıda kuşun çıktığı seyr-i sülûku sembolize eden bu yolculukta sadece otuz kuş maksûdun eşeğine ulaşabilmiştir. Bu eşikte artık lütfa ereceklerdir. Perdeler açılır, ancak her bir kuşun önüne birer kağıt konup bunları okuması istenir. Kağıtlarda her kuşun bu zorlu yolculukta başlarına gelenler birer birer sayılıp dökülmüştür. Attar, burada sâlik'in katettiği aşamaların marifet olarak idrakının önemine dikkat çekmektedir aslında. Bu idrâk ile yakınlık hâsıl olur ve bu yakınlığın nûru ile Cihan Simurgu'nun cemâli apaçık yansır. Kuşların aşikar gördüğü, Simurg'un otuz kuştan ibaret olduğudur. Zorlu bir yolculuktan sonra huzura ancak otuz kuş olarak varabilmişlerdir. Si-Murg da otuz kuş anlamına gelmektedir. Simurg'da gördükleri kendilerinden ibarettir. Kuşlar Simurg'a baktıklarında kendilerini, kendilerine baktıklarında Simurg'u görüyorlardır. Tefekkürsüz bir hayretle bu yansımayı bakışsız seyretmek, bu hakikaten sessiz ve sözsüz erişmenin yegâne hakikat olduğu aşikârdır. Son hitap onlara ilâhî dergahın bir ayna olduğunu, bu aynanın karşısına ne kadar geldilerse o kadar görünecekleri hususundadır. Aradıkları, kendileridir ama bunun idrakı için bu meşakkatli yolculuk olmazsa olmaz bir haldir.

Sözün kısası Feridüddin Attar, tasavvuf erbabının usulünce, seyr-i sülûk denen kişinin aslında kendinden kendine katedeceği yolculuğun merhalelerini kuş dili ile kuşların dilinden mükemmel bir şekilde anlatır. Mantıku't-Tayr adlı bu eserinde. Kim biraz kuş dili bilirse de her sözün arkasındaki işaretten ulaşılacak asıl manayı fehmeder. Sessiz, sözsüz, kendi halince...

Kaynak: Kim Kuş Dilini Bilir başlıklı Sonsöz - Abdullah Akın, Mantıku't-Tayr - Kuş Dili - Feridüddin Attar,  Çev. Ayhan Yıldırım, İnsan Yayınları, 1. Baskı, Mayıs 2016, İstanbul, ss. 465- 476

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...