Thursday, 13 January 2022

Ekonomi-Finans Konusunda Narkozlanmış Kitle - Mete Gündoğan

 Ekonomi-Finans Konusunda Narkozlanmış Kitle - Mete Gündoğan

Bu kitle ekonomi-finans konusunda narkozlanmış bir kitledir.

Narkozun tıptaki anlamı vücudun bütününün ya da sadece belli bir kısmının bazı uygulamalar sayesinde ağrıya duyarsız bir hale getirilmesi yani uyuşturulmasıdır. Narkozlamak bir uzmanlık işidir. İyi bir çalışma ve bilgi gerektirir. Narkozlayarak kişinin, olaylara operasyonlara ve gelişmelere karşı duyarsız kalması sağlanır. Kişi uyuşturulur. Yapılan işlemlerden dolayı, ağrı veya acı hissetmez. Yapılan işlemler karşısında ağrı ya da acı hissetmediği için de tepki vermez. Narkozlanan kişinin bilinci de kapanır. Ama bu bilinç kaybı kalıcı değil geçici özelliktedir. Elbette, narkozun yan etkileri de vardır. Bu yan etkiler, kişinin vücut yapısına, kullanılan kimyasala, uygulamanın ne kadar süreceğine ve uygulamanın türüne göre farklılık gösterir. 

Narkozdan uyandırmak için ise narkozlamanın tersi bir işlem yapılır. Verilen kimyasallar belli bir düzende azaltılarak kişinin duyumsaması tekrar geri getirilir. Önce sesleri duymaya başlar, sonra eylemler geri gelir. Sonra görmeye başlar. Ondan sonra da bilinç geri gelir. 

Verilen kimyasalları kesmeden, narkozlanmış kişinin bilinçlenmesini veya yapılan operasyonlara tepki vermesini beklememek gerekir. Bekleseniz de zaten bir sonuç elde etmeniz mümkün değildir. Örneğin bugün, para-kredi-faiz konularında en büyük tepkinin İslami hassasiyetleri yüksek olan kesimlerden gelmesini bekleriz. Çünkü Allah Kur'an-ı Kerim'de faizin alışveriş gibi olmadığını, faizi yasakladığını ve faizi terketmenin imanın bir şartı olduğunu net bir şekilde ifade eder. Hatta faiz ile meşgul olanların, Allah ve Elçisi ile savaş halinde olduklarının bilinmesini ister. Bu hakikaten çok büyük bir sorumluluk ve uyarıdır. Ancak bu kesimlerin, beklenen tepki ortaya koymadığını görürüz. Anlatılanlara teslim olduklarını veya anlatılanları meşrulaştırmaya çalıştıklarını görürüz. Bu hayret ve üzüntü verici bir durumdur. Bu kesimler büyük şoklar ve olaylar karşısında belki uyanırlar diye ümide kapılmak da boş bir ümittir. Çünkü esas ve öncelikle yapılması gereken iş, narkoz kimyasallarını kesmektir. Yani onların inandırıldıkları doğruları yıkmaktır. 

Bunu finans ve ekonomi alanına uyguladığımızda ilk yapılması gereken iş mevcut ekonomi öğretilerinin yanlışlığını ortaya koymaktır. Mevcut finans sisteminin hile üzerine kurulduğunu sürekli anlatmaktır. Ekonomi anlayışının bizzat kendisinin sorunların temelini oluşturduğunu ifade etmektir. Makroekonomide anlatılan temel kabullerin ne kadar saçma olduğunu izah etmektir. Finans sisteminin yanlış ve hileli bir mekanizma üzerine oturtulduğunu açıklamaktır. Bu durumda sistemin temel kabulleri, tanımları ve ilişkileri narkozlamanın ya da narkozlanmanın kimyasallarını oluşturmuş oluyor. 

Peki, bunu kime ya da kimlere anlatacağız? 

Bunların hem özelde ekonomi ile ilgilenenlere hem de genelde halka anlatılması gerekiyor. Çünkü her iki kesimin de uyanması veya uyandırılması lazımdır. Her iki kesimin de mevcut bakış açılarının ve halihazırda var olan anlayışlarının değişmesi gerekir. Çünkü mevcut anlayış artık çözüm üretememektedir. Anlatımlar, mevcut anlayışı da sorgulayacak şekilde sürdürülmelidir. 

Bugün karşılaştığımız problemler genellikle hakim paradigmanın ortaya koyduğu problemlerdir. Örneğin bugünkü yaşam tarzımızı düşünelim. Günlük yaşantımızda üretim, insanların tüketimlerine yönelik yapılır. İster imalat sektöründe olsun isterse de hizmet sektöründe bu durum değişmez. Son kullanıcı, diğer bir ifade ile ''tüketici'' insandır. Dolayısıyla her şey insanın maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanması için yapılır. Bu çerçevede, egemen paradigmanın tanımladığı iki olgu ile karşı karşıyayız. Birincisi, mevcut ihtiyaçlarımız ve sorunlar. İkincisi de o sorunlar karşısında üretilen çözüm önerileri. Bugün dünyamızda ortaya konulan problemlerin çoğu mevcut Batı paradigmasına göre ortaya konulmuştur. Bu çerçevede oluşan yaşam standartları dahi onların paradigmasına göre oluşmuştur. Mühendislik açısından baktığımızda, ortaya konulan çözümler aslında Batı paradigmasının ortaya koymuş olduğu problemlere karşı geliştirdiğimiz çözümlerdir. Herhangi bir paradigma felci, problemlerin yeniden tanımlanmasını da beraberinde getirecektir. Bu da, bizim mevcut paradigma ile üretilmeyeceğimiz çözümlerin önündeki en büyük engeldir. 

Bugün, okullarda bizler insanlara alet ve araç kullanmasını öğretiyoruz. Ama onlara doğru ilişkiler (matematik) kurmasını ise piyasa ya da mahalle öğretiyor. Dolayısıyla önümüzde araç kullanmasını bilen ve elinde her türlü alet edevatı olan bir kitle ile karşı karşıyayız. Ve bu kitle, ekonomi-finans konusunda narkozlanmış bir kitledir.

Öncelikle en yanlış varsayım, ekonominin en temel tanımında oluşturuldu. Gerisini artık siz düşünün. Birçok makroekonomi kitabına baktığınızda, ekonominin temel tanımı şu şekilde yapılır: 

"İnsanın arzu ve istekleri sınırsız kaynaklar ise sınırlıdır. Ekonomi, sınırlı kaynaklar ile sınırsız arzu ve istekleri yönetme bilimidir." 

İşte size "dakka bir, gol bir" durumu. 

Evet insanoğlunun arzu ve isteklerinin "sınırsız" olduğu doğrudur. Bu sınırsız istekler karşında dünyanın kaynakları sınırlı gözükmektedir. Ancak az önce verilen tanımı kelime anlamı olarak incelediğimizde "arzu ve istekler" ifadesi hayali ve mesnetsiz kavramlar olarak durmaktadır. Bu iki ifadeyi aynı tanımda karşılaştırma ifadesi olarak kullanmak (eğer kasıtlı değilse) çok yanlış bir mantıktır. Soyut bir şeyle, somut başka bir şeyi karşılaştıramazsınız. Yaparsanız, "Dün gece 765 kg sevindik" gibi bir ifade olur. Doğru olan ise "arzu ve istekler" değil "ihtiyaçlar" kavramının kullanılmasıdır. Yani (insanın ihtiyaçları sınırlıdır). Çünkü insanoğlunun ihtiyaçları somuttur, bellidir ve sınırlıdır. Siz hoşunuza giden bir yemekten arzu ettiğiniz kadar değil, doyuncaya kadar yani, ihtiyacınız kadar yersiniz. Fiziksel dayanımınız ölçüsünde eğlenirsiniz. Aynı anda bir araba kullanabilirsiniz ve aynı anda bir evde oturabilirsiniz. Görüldüğü gibi ihtiyaçlar sınırlıdır. Bu durumda, var olan dünya zenginlikleri karşısında ihtiyaçlar kolaylıkla giderilebilecek bir seviyede kalırlar. 

Ancak mevcut paradigma öyle demiyor. Bu anlayışla ekonomi, "arzu ve istekler" temeline oturtulduğu anda bizim algılarımız da değişmeye başlıyor. Bütün amacımız daha çok para kazanmak, yani, daha çok arzu ve isteklerimizi tatmin etmek oluyor. 

Doğal olarak ekonomik faaliyetlerden biri de "arzu ve isteklerin" kamçılanması olacaktır. İşte günümüz pazarlama ve reklamcılığının temel mantığı da bu şekilde ortaya çıkıyor. Elinde iki kalemlik ihtiyaç listesi ile büyük marketlere giren bizler genelde 7-8 kalemlik mal ile çıkmıyor muyuz? Çünkü orada, "arzu ve isteklerimiz" kamçılanıyor. Sadece orada da değil, hemen hemen her yerde. 

Bu çerçevede "kazanç" ihtiyaçların giderilmesi olmaktan farklı bir hale dönüşüyor. Çok para kazanmak, daha çok para kazanmak, daha çok para kazanmak gibi sonu gelmez bir döngü içerisine giriyoruz. Paradan para kazanmayı doğal bir ekonomik faaliyet olarak algılamaya başlıyoruz. Parayı bir ölçü birimi olmaktan ziyade, alınıp satılabilen bir mal olarak kabul ediyoruz. Temel kabullerimizden dolayı temel sorgulamaları yapamıyoruz. Çünkü bu kabulleri adeta iman ediyoruz. Bunlar, mevcut ekonomi anlayışının bir amentüsü haline getirilmiş durumda. 

Bir şey nasıl olurdu hem ölçü birimi hem de değer depolama aracı olabilir? Bunu sormuyoruz. Sorgulamıyoruz. Para, zenginliğin tek göstergesi ve ekonomik faaliyetlerin tek motivasyonu haline dönüştüğü için para kazanmak uğruna her türlü insani değerimizi ardımıza atabiliyoruz. Paranın olmadığı bir hayat düşünemiyoruz. Paranın bizzat kendisini sorgulamak ise hiç aklımıza gelmiyor. Parayı, hava gibi su gibi bize sunulduğu şekli ile algılıyoruz. Onu elde etmek için neler yapmıyoruz neler... 

Peki, bunları sorgulamak istesek, sormak istesek kime ya da kimlere soracağız? 

Tabii ki ekonomistlere ya da ekonomi okumuş kişilere. 

Onlara yöneldiğimizde ise manzara şudur: Çalıştıkları konuların çoğu toplumu ilgilendirmiyor. Yani çalıştıkları konular, toplumun büyük bir kısmının problemleri ile ilgili değildir. Kendi oluşturdukları fildişi kulelerde, kendilerini tatmin eden çalışmalar ve öneriler üretiyorlar. Statükocu, olaylara mekanik olarak bakan, idealler dünyasına sıkışmış ve günümüz problemlerinin çözümünde aciz kalmış bir insanlar topluluğu ile karşı karşıya geliyoruz. Milli muhasebe hesaplarını tek ekonomik gösterge olarak analiz eden bir topluluk. Refahın yeniden bölüşümü ile ilgilenmeyen, bu konuda çözüm üretemeyen bir topluluk. İstatistiklere tapar gibi itaat eden, onlara tek yöntem olarak gören bir topluluk. Kurdukları matematiksel eşitliklerde tasarrufu, yatırım olarak kabul eden bir topluluk.

İşte özetle ifade ettiğimiz böyle bir topluluğun mevcut haliyle mevcut problemlere çözüm bulması neredeyse imkânsızdır. Çünkü bu topluluk, problemin bir parçası haline dönüşmüştür. 

Peki nasıl oluyor da bu hale geliyorlar? 

Akademik olarak bu disiplinde, gerek teorik gerekse de uygulamada matematiksel metotların kullanımı artmıştır. Hatta matematiğe boğulmuştur bile diyebiliriz. Böylelikle anlamından uzaklaşmıştır. Tüm dünyada ekonomi biliminin dersleri neredeyse standart hale getirilmiştir. Buralarda anlatılanların büyük bir çoğunluğunun gerçek hayatla ilgisi çok azdır. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, ekonomi fakültelerinde okutulan dersler hemen hemen aynıdır. Takip edilen önderler, kullanılan yöntemler aynıdır. Üniversitelerde en kolay ve en çok açılan fakülteler iktisat fakülteleridir. Hatta sayısal bütün bölümlerde bir makroekonomi dersi vardır. Ülkemizde de üniversitelerdeki ekonomi fakültelerinin yanı sıra Açık Öğretim Fakültesi'nde de yüzbinlerce insan iktisat bölümlerinde benzer dersleri almaktadırlar. Derslerde okutulan konular da hemen hemen aynı konulardır. 

Şimdi bir an düşünün, dünyada yüz milyonlarca insan aynı varsayımlarla aynı dersleri aynı içerikte okuyor ve okutuyor. Bunlar benzer şekilde düşünüyor, olayları benzer şekilde yorumluyor, benzer şekilde tepki veriyor, neyin olabileceğini neyin olamayacağını aynı kalıplarda öğreniyorlar. Aynı "guru"ların peşinden gidiyorlar. Benzer yaşam standartları için mücadele veriyorlar

Bu durum bütün dünyanın topluca uyutulması gibi bir şeydir. Ya da narkozlanması gibi bir şey. Evet, narkozlanmak daha uygun bir kelime. Uykuda olan insanın yanında bir bağırırsınız hemen uyanır. Bir çimdik atmak ya da büyük bir gürültü onu hemen uyandırır. Ama bir insanı narkozlarsanız, artık o insanın kendine kendi kendine uyanması oldukça zordur. Hele hele sürekli narkozlarsanız, sürekli olarak kendisi üzerinde istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Üzerinde her türlü ameliyatı gerçekleştirebilirsiniz. Kolunu bacağını kesebilirsiniz, tipini, şeklini, şemailini değiştirebilirsiniz. Size hiç tepki vermez. Narkozlanmak demek bu demektir. 

Şimdi adeta böyle bir durumla karşı karşıyayız. Yüz milyonlarca narkozlanmış insan. Eksik yanlış birçok ekonomi varsayımlarını, doktrinlerini, tezlerini gayet normal ve doğalmış gibi karşılıyor. Sorguladığınız zaman sizi garipsiyor. Hatta sizinle mücadele ediyor. Bazılarını ikna ediyorsunuz, ancak bunlar tekrar kendi alanlarına döndüklerini zaman, yine kısa zamanda narkozun etkisi ile eski haline dönüveriyorlar. Hayret etmemek mümkün değil.

Kaynak: Mete Gündoğan - Narkoz, Destek Yayınları, 19. Baskı, 2021 (İlk Baskı Eylül 2017), İstanbul, ss. 80-84, 187-190

*** *** *** *** 

Dünyada birçok kritik ve stratejik onu tek merkezden yönetilebilir hale dönüştürülmüştür. Örneğin, bugün artık bütün gıda, tarım, hayvancılık, tohumculuk vb. işler ve ihtiyaçlar tek merkezden yönetilebilir hale dönüştürülmüştür. 

Aynı şekilde bilimsel çalışmalar da küresel tekelleşmenin etkisi altına girmiştir. Bilim adeta tek merkezden yönetilir olmuştur. Bunu hem teşviklerle hem de engellerle bu hale getirebilmişlerdir. Artık bilim, küresel elitlerin egemenliğine hizmet ettiği ölçüde bilimdir. Aksi takdirde yok hükmündedir. Sistem bu şekilde oluşmuştur. Siz eğer bu düzenekten farklı bir çalışma yapıp bazı sonuçlara ulaştıysanız, bunu insanların faydasına sunmanız veya ticarileştirmeniz neredeyse imkansız hale getirilmiştir.

Yine küresel olarak tek merkezden idare edilebilecek şekilde evrilmiş bir konu daha var. O da, ''küresel para-kredi sistemi''dir. Buna kısaca finans kapital de diyebiliriz. Borca Dayalı Para Sistemi de. Paranın girmediği veya dokunmadığı hiçbir şey olmadığına göre bu sistem vasıtasıyla girmedikleri veya dokunmadıkları hiçbir yer kalmamıştır diyebiliriz. Hatta mevcut Borca Dayalı Para Sistemi ile öyle bir duruma geldik ki bugün dünya zenginliğinin yüzde doksandokuzunu elinde tutan bir avuç elit, bütün insanların elinde geriye kalan yüzde bir zenginliği dahi almanın çalış çalışmasını icra etmektedirler. Küçük ve orta ölçekli işletmeci neredeyse kalmamacasına herkesi bu sistemin kölesi haline getirmişlerdir. Öyle ki küresel finans sisteminin bütün argümanları onların yanındadır. Para onların elinde olduğu için onların kuralları ve onların dayatmaları geçerli olmaktadır. Size kredi vererek sizin çalışmalarınıza ortak olmaktadırlar. Sizin kazancınız ekonomik şartlara ve pazarın durumuna bağlı olmasına rağmen onların kazancı faiz sebebiyle her halükârda artmaktadır. Pazarda yapacakları veya yaptıracakları birkaç doğal spekülasyon ile sizin şirketinizi ellerine geçirmeleri işten bile değildir. 

Kaynak: Mete Gündoğan - Hokkabaz, ss. 98


No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...