Wednesday, 12 January 2022

Yaşamın Kavranışı, Hayatın Anlamak ya da Ruhsal ve Materyalist Yaşam

 Yaşamın Kavranışı, Hayatın Anlamak ya da Ruhsal ve Materyalist Yaşam

Antik Yunan uygarlığı kent duvarları içinde boyattı, Aslında modern uygarlıkların tümünün beşiği, harçtan ve tuğladan yapılmadır. Bu duvarlar; insan zihninde izlerini derinlere bırakır ve zihinsel bakışımızda elde ettiğimiz her şeyi, takviye edip güçlendirerek ve birbirinden ayırarak güvenceye alma alışkanlığıyla sonuçlanan bir ''böl ve yönet'' prensibi oluştururlar. Ulusla ulusu, bilgiyle bilgiyi, insanla doğayı birbirinden ayırırız. Onlar içimizde, kendi inşa etmiş olduğumuz engellerin ardında kalanlara yönelik güçlü bir kuşkuyu besler, ve tanıma alanımıza girecek olan her şeyin, önce zorlu bir savaş vermesi gerekir. s. 5

Yaratılış skalasında insanın üstünlüğü duygusu, onun zihninden hiç eksik olmamıştır. Ancak o, bu konuda, insanın üstünlüğünü gerçekten tanıyan kendine has bir görüşe sahiptir. Bu üstünlük sahip olma gücünde değil, birlik gücündedir.

Batı, sanki doğaya boyun eğdirmekten gurur duyuyora benzer. Bu duygu, kent duvarı dikme alışkanlığının ve zihnin bu yönde eğitilmesinin ürünüdür; çünkü kent yaşamında insan, zihinsel bakışının projektörünü doğal olarak kendi yaşamına ve çalışmalarına çevirir ve bu da kendisi ile içinde yaşadığı Evrensel Doğa arasında yapay bir ayrışma yaratır.

Oysa Hindistan'da bakış açısı farklıdır; bu bakış, insanla birlikte dünyayı, tek büyük doğru olarak kabul eder. Hindistan tüm vurguyu, bireysel ile evrensel arasında varolan uyum üzerine yapmıştır.

İnsanın doğadan şikayeti, gereksinimlerinin çoğunu kendi çabalarıyla elde etmek zorunda olmasına ilişkindir. Evet, fakat çabaları boşuna değildir; o, bu çabalardan her gün yeni başarılar elde eder ve bu da, insanla doğa arasında rasyonel bir bağlantı olduğunu gösterir.

Batı'da yaygın olan duygu, doğanın salt cansız şeyleri ve hayvanları imlediği; insan doğasının başladığı yerde ise ani, anlaşılması güç bir kırılma olduğu yönündedir. Buna göre, varlık skalasının altlarında yer alan ne varsa doğrudan doğaya aitken, üzerinde, entellektüel ya da ahlaki anlamda mükemmellik damgası taşıyan her şey de insan doğasındandır. Bu mantık, çiçek ile tomurcuğunu iki ayrı kategoriye ayırmaya ve onların bir arada yarattıkları zarafeti, iki farklı, hatta iki karşıt prensiple açıklamaya benzer. Hint aklı ise, doğa ile akrabalığını ve bütünle olan güçlü bağını kabul etme konusunda hiçbir zaman en ufak bir tereddüt geçirmemiştir. Kâinatın temel birliği Hindistan için salt felsefi bir spekülasyon değildir.

Hindistan, bu dünyanın esas gerçeğinin, onunla bilinçli bir ilişki kurmamız gerektiğini; ona yalnızca bilimsel merak ya da maddi kazanç hırsıyla yaklaşmak yerine, onu büyük bir coşku ve barış duygusuyla ve sempati ruhu ile kavramamız gerektiğini sezgisel olarak hissetmiştir.

Dünya ile olan tanışıklığı kendisini bilimin götürdüğü noktadan daha derinlere götürmüş olmayan kişi, tinsel bakışa sahip diğer bir kişinin bu doğal olgularda ne bulduğunu hiçbir zaman anlamayacaktır. Eğer kişi dünyayla akrabalığını yeterince kavramış değilse, kendisine yabancı duvarlar arasında hapsolmuş demektir. Ancak tüm nesnelerde var olan ebedi ruhla karşılaştığında, ancak o zaman özgürlüğünü kazanır; çünkü içine doğduğu dünyanın tam olarak anlamını ancak o zaman keşfedebilir. Sonra kendini kusursuz gerçeklik içinde bulur. Bütün ile uyumu gerçekleşmiştir. s. 7-10

İnsan, evrensel doğa içindeki yerini terk ederek, tek boyutlu insanlık ipi üzerinde yürümeye başladığında, bu onun için ya bir dans ya da bir düşüş anlamına gelir; bu ip üzerinde attığı her adımda dengesini koruyabilmek için sürekli olarak her bir sinirini ve kasını zorlaması gerekmektedir. Yoğunluğunu şiddetle hissettiği aralıklarla Tanrı'ya lanet okur ve çevresindeki her şeyin kendisiyle haksız bir şekilde uğraştığını düşünmekten gizli bir gurur ve tatmin duyar. s. 10

İnsanın bilinci yalnızca kendi insan benliğinin yakın çevresi ile sınırlı olduğunda, doğasının görece derin kökleri daimi toprağını bulmaz, ruhu açlık sınırında dolaşır ve o sağlıklı bir gücün boşluğunu üst üste uyarımlarla doldurmaya çalışır. O zaman insan içsel perspektifini kaybeder ve büyüklüğünü, sonsuzla arasındaki yaşamsal bağla değil kendi cüssesiyle ölçer. s. 11

“Zengin bir adamın Cennete girmesi, devenin iğne deliğinden geçmesinden zordur”,  diyen İsa’nın öğretilerinde de aynı hakikat göze çarpar. Bu ifade, kendimiz için biriktirdiğimiz hazinelerin bizi diğerlerinden ayırdığını; sahip olduğumuz şeylerin aynı zamanda sınırlarımızı da oluşturduğunu ima eder. Zenginlik biriktirmekle meşgul kişi, sürekli önde giden egosuyla, kusursuz ahengin dünyası olan tinsel dünyanın kavrayış kapılarından geçemez; o, sınırlı kazanımların daracık duvarları arasına kapatılmıştır.  s. 15

Kişinin kendi benliğini her yerde varolan Tanrı’da kavraması, iyiliğin özüdür. s. 20 

Bir gerçek insana tüm bir ufkun kapılarını açar, bizi sonsuza götürür. Darwin gibi bir insan, biyoloji alanında bazı basit ve genel gerçekler keşfettiğinde bu işin bununla sınırlı kalmayıp -aydınlatması hedeflenen nesnenin çok ötesine ışık veren bir lamba gibi- baştaki niyetini fazlasıyla aşarak, insan yaşamının ve düşüncesinin kapladığı tüm bir alanı aydınlatmasının nedeni budur.

Bilgi alanında olduğu gibi bilinç alanında da insan kendisine mümkün olan en geniş bakış acısını verecek olan temel bir gerçeği açıkça kavramak zorundadır. Upanişadlar bunu “kendi ruhunu tanımak” ya da, bir başka deyişle, “bütün insanlarda bulunan büyük Birlik prensibini kavramak” olarak adlandırır. s. 24

Sevgide, farklılık duygusu silinir ve insan ruhu, kendi sınırlarını aşıp sonsuzun eşiğine ulaşarak, mükemmellikteki amacını yerine getirir. Bu nedenle sevgi, insanın ulaşabileceği en yüce mutluluktur, çünkü yalnızca onun sayesinde insan kendisinden daha fazlası olduğunu ve Bütün ile Bir olduğunu gerçekten bilir. s. 25

Tüm egoist dürtülerimiz, bencil arzularımız, ruhumuzun gerçek görüşünü gölgeler. Çünkü onlar yalnızca bizim dar benliğimizi ortaya koyar. Ruhumuzun bilincindeysek egomuzu aşan ve Bütün ile daha derin bir ilişki içinde bulunan içsel varlığı algılarız. s. 25

Çocuklar alfabenin harflerini öğrenmeye başladıklarında bundan hiç zevk almazlar, çünkü dersin gerçek amacını kavrayabilmiş değillerdir. Gerçekte harfler dikkatimizi bütünden kopuk, soyutlanmış nesneler olarak yalnızca kendilerini çektiklerinde bizi yorarlar ve ancak sözcükleri ve cümleleri meydana getirmek üzere bir araya gelerek bir fikri ifade etmeye başladıklarında bizim için bir coşku kaynağına dönüşürler.

Benzer biçimde, ruhumuz, bir benliğin dar sınırlarına hapsedildiğinde anlamını kaybeder. Çünkü onun özü Birliktir. O, kendi gerçeğini, ancak kendini diğerleriyle bütünleştirerek bulabilir ve ancak o zaman mutluluğa kavuşur. İnsan doğa yasalarının birörnekliğini/standardını keşfedinceye dek bir endişe ve korku ortamında yaşadı; o zamana dek dünya ona yabancıydı. Keşfettiği yasa, insanın ruhu olan akıl ile dünyanın işleyişi arasındaki uyumun algılanmasından başka bir şey değildir. Bu, insan ile içinde yaşadığı dünya arasındaki Birlik bağıdır ve insan bunu keşfettiğinde, olağanüstü bir coşku duyar, çünkü o zaman kendisini, içinde yer aldığı ortam çerçevesinde kavrar. s. 25

İnsan aslında, kendisine beslenme ve barınmanın/bürünmenin ötesinde anlam ifade eden bazı gereksinimlerini karşılamak, kendini bulmak için yollardadır. İnsanın tarihi, ölümsüz benliğini -ruhunu- kavrama arzusuyla bilinmeze yaptığı yolculuğun tarihidir. s. 29

Günah, gerçeğin, bilincimizin saflığını gölgeleyen, bulanmış halidir. Günahta hazların peşinde koşmamızın nedeni, onların gerçekten arzulanır olmaları değil, tutkumuzun kırmızı ışığının onların arzulanır görünmelerini sağlamasıdır. Bir şeyleri isteriz, bunun nedeni onların kendi başlarına muhteşem olmaları değil, sahip olduğumuz hırsın onları bize cazip ve muhteşem göstermesidir. Bu cazibeler, bir şeyleri algılarken düştüğümüz bu yanılgılar, yaşamımızın ahengini her adımda kesin bize uğratır; gerçek değer standardını kaybeder, birbirleriyle mücadele halinde olan hatalı iddialar tarafından yoldan çıkarılırız. s. 34

Kötülük Sorunu

Varoluşta kötülüğe  niçin yer olduğu sorusunun, niçin kusurlarımız olduğu ya da hatta, niçin yaratılmış olduğumuz sorusundan farkı yoktur. Bunun, başka şekilde olamayacağını, yaratılışın kusurlu olmak, aşamalı olmak zorunda olduğunu kabul etmeliyiz. Ve yine niçin var olduğumuzu sormanın ise nafile olduğunu kabul etmeliyiz. s. 41

Bilimin gelişim tarihinde yapılacak bir yolculuk, onun farklı zamanlarda yaptığı hatalar labirentinde gezinmekten farksızdır. Buna rağmen hiç kimse bilimin mükemmel bir hataları yaygınlaştırma organı olduğuna gerçekten inanmaz. Bilim tarihinde hatırlanması gereken, yapılan sayısız hata değil, onun gerçeğe ilişkin ilerlemeci araştırmalarıdır. Hata, doğası gereği durağan olamaz; uzun süre gerçekle bir arada bulunamaz. Onun hesabını ödemeyi beceremediği yeri derhal terk etmesi gerekir.

Entelektüel hatadaki gibi, her biçimdeki kötülüğün de özü süreksizliktir, çünkü o, bütünle uyum sağlayamaz. O her an bütünsellik tarafından düzeltilir ve niteliğini değiştirmeye devam eder. Onun bir noktada sabit durduğunu hayal ederek önemini abartırız. Şu dünyada her an gerçekleşen sonu gelmez ölümlerin ve çürümelerin istatistiklerini ele geçirebilsek sonuç bizi dehşete düşürürdü. Ancak kötülük sürekli olarak hareketlidir; tüm hesaplanamaz heybetine karşın, yaşamımızın akışını etkili bir biçimde tıkamaz. Ve sonuçta toprağın, suyun ve havanın yaşayan varlıklar için tatlı ve saf kaldığını görürüz. s. 42

Gözlemimizin araştırıcı ışığını ölüm olgusuna dönüp tutsaydık, dünya bize dev bir morg gibi görünürdü; ancak yaşam dünyasında ölüm düşüncesi, zihinlerimizde en son yere sahip olan olgulardan biridir. Bunun nedeni, diğer olgulardan daha az ortada olması değil, yaşamın negatif yanını oluşturmasıdır, tıpkı göz kapaklarımızı her saniye kapattığımız halde, göz önünde bulundurulanın, gözlerin açık hali olması gibi. Bir bütün olarak yaşam, asla ölümü ciddiye almaz. O ölümle yüz yüzeyken, güler, oynar, dans eder, oluşturur, biriktirir ve sever. Ancak bireysel bir ölüm olgusuyla karşılaştığımızda, onun boşluğunu görür ve dehşete kapılırız. Ölümün, parçası olduğu bir yaşamın bütünlüğünü gözden kaçırırız. Bu, bir kumaş parçasına mikroskopla bakmak gibidir. Bu küçük kesit bir ağ gibi görünür; büyük deliklere bakar ve hayalimizde ürpeririz. Ancak gerçek, ölümün nihai gerçeklik olmadığıdır. Gökyüzü ne kadar mavi görünüyorsa, o da o kadar siyah görünür; fakat gökyüzü nasıl bir kuşun kanatlarına kendi rengini çalmıyorsa, aynı şekilde o da var oluşu karartmaz. 

İlk yürüme denemelerinde bulunan bir çocuğa bakarken gördüğümüz, onun sayısız başarısızlıklarıdır; başarılı hamlelerinin sayısı hiç de fazla değildir. Eğer gözlemlerimizi dar bir zaman kesti ile sınırlamamız gerekseydi, gördüğümüz manzara daha da insafsız olurdu. Ancak tekrarlanan başarısızlıklarına rağmen çocukta, olanaksız görünen bir işi bıkıp usanmadan tekrar tekrar denemesini sağlayan bir coşku güdüsü olduğunu fark ederiz. O düşme anlarına değil, bir saniye için bile olsa, dengede durduğu anlara odaklanmıştır. 

Bir çocuğun yürümeye çalışırken yaşadığı bu kazalar gibi, yaşamımızda da her gün, bilgimizdeki, mevcut gücümüzdeki ve irademizi kullanışımızdaki kusurları sergileyen çeşitli biçimlerde sıkıntılarla karşılaşırız. Ancak bunlar, bize yalnızca zayıfladığımızı gösterseydi, aşırı depresyondan ölmemiz gerekirdi. Gözlem için etkinliklerimizin sınırlı bir alanını seçersek, bireysel başarısızlıklarımız ve sefaletimiz zihnimizde gerçek hallerinden daha büyük gözükür; ancak yaşamımız bizi içgüdüsel olarak daha geniş bir bakış açısını benimsemeye yönlendirir ve bize, bizi mevcut sınırlarımızın ötesine taşıyan bir kusursuzluk ideali verir. İçimizde, daima, anlık sınırlı deneyimimizin önünde giden bir umut besleriz; bu, içimizdeki sonsuza duyduğumuz ölümsüz inançtır; o, kalıcı bir olgu olarak yetersizliğimizi asla kabul etmez; kendi menziline hiçbir sınır koymaz; insanın Tanrı ile birliğe sahip olduğunu iddia etme cüretini gösterir ve onun vahşi düşleri her gün gerçeğe dönüşür. 

Zihnimizi sonsuza çevirdiğimizde, gerçeği görürüz. Gerçek ideali ne sınırlı şu andadır ne de doğrudan duygulanımlarımızdadır. O, bize sahip olduklarımızda sahip olmamız gerekenlerin zevkini veren bütününe ilişkin bilinçtedir. Yaşamımızda, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, göründüğü halinden daha büyük bir Gerçek duygusuna sahibiz; çünkü yaşamımızın yüzü sonsuza dönüktür ve o, hareket halindedir. Onun özlemi bu nedenle, elde ettiklerinin kat kat üstündedir ve yoluna devam ederken, hiç bir gerçek kavrayışının onu sonluluk çölünde tek başına bırakmayıp, ötelerde bir bölgeye taşıdığını görürüz. Kötülük, yaşamın yolunu kesip, sahip olduğu her şeyi gasp edemez. Çünkü kötülük, ilerlemek, iyiye doğru gelişmek zorundadır; durup, ''her şey''e karşı savaş veremez. En küçük kötülük herhangi bir yerde bir şekilde durdurulabilseydi, derinlere gömülür, varoluşun kökenine doğru çekilirdi. İnsan, keman tellerinin, özellikle ahenksiz sesler çıkararak dinleyenlere işkence yapmak maksadıyla yapıldığına nasıl inanamazsa -ahenksizlik olasılığının ahenk olasılığından çok daha fazla olduğu istatistikler yardımıyla matematiksel olarak kanıtlanabileceği ve keman çalabilen bir kişiye karşılık çalamayan binlerce kişi olduğu halde- kötülüğe de gerçekten inanmaz. Kusursuzluk potansiyeli, mevcut çelişkileri ağır basar. Şüphesiz, varoluşun mutlak bir kötülük olduğunu iddia edenler de olmuştur, fakat insan bunları asla ciddiye alamaz. Onların kötümserliği -ister entellektüel ister duygusal anlamda olsun- salt bir tavırdan ibarettir. Oysa yaşamın kendisi iyimserdir; o, yoluna devam etmek ister. Kötümserlik, zihinsel bir alkolizmdir; sağlıklı beslenmeyi hor görür, kuvvetli bir her şeyi karalama içkisine müpteladır ve daha kuvvetli bir içkiye susatan yapay bir keder yaratır. Eğer varoluş, bir kötülük olsaydı, bir filozofun bunu kanıtlamasını beklemezdi. Bu, karşınızda kanlı canlı duran bir adamı, intihar etmiş olmakla suçlamaya benzer. Varoluşun kendisi, bir kötülük olamayacağını kanıtlamak üzere buradadır. ss. 43-46

Yalanlar arasından gerçeği kavramak zekamızın işidir. Ve bilgi, hatanın, gerçeğin ışığını özgür kılmak için sürekli olarak yanmasından başka bir şey değildir. İrademiz, karakterimiz, sürekli olarak içimizdeki, dışımızdaki ya da her ikisinde de bulunan kötülükleri yenerek kusursuzluğa ulaşmak zorundadır. 

İnsanlığın kötüden iyiye doğru gittiğine ilişkin hiçbir bireysel örneğin sarsamayacağı bir inanca sahibiz. Çünkü iyinin, insanın doğasındaki pozitif unsur olduğunu ve her çağda ve her iklimde insanın en çok değer verdiği şeyin, iyilik ideali olduğunu biliriz. İyiyi öğrenmiş, onu sevmişizdir ve yaşamlarında iyiliğin ne olduğunu sergilemiş olan insanlara en büyük saygıyı beslemişizdir. s. 46

İyilik nedir? Ahlaki doğamız ne ifade eder?

Bir insan kendisine ilişkin geniş bir vizyona sahip olmaya başladığında ahlaki doğasının bilincine varmaya başlar. Sonra, henüz sahip olmadıklarının giderek daha çok farkına varır ve kendisi tarafından henüz deneyimlenmemiş olan durum, doğrudan deneyimi içinde olan durumdan daha gerçek hale gelir. Bunun gereği olarak yaşam perspektifi değişir ve iradesi isteklerinin yerini alır. Çünkü irade, büyük bölümü şu anki menzilimizin ve hedeflerinin çoğu görüş alanımızın dışında kalan daha büyük çaplı bir yaşama ulaşmak için duyulan en yüce istektir. Ardından içimizdeki küçük adamla büyük adam, isteklerimizle irademiz, duygularımızı etkileyen şeylere karşı duyduğumuz arzuyla nihai hedefimiz arasındaki çatışma geli. Sonra, hemen olmasını arzulardıklarımızla iyi olan şeyleri ayırt etmeye başlarız. Çünkü iyi, görece büyük benliğimiz için arzulanır olandır. O halde iyilik duyusu, yaşamlarımıza yaşam alanının bütünselliğiyle bağlantılı olan ve yalnızca elimizde mevcut olanı değil, olmayanı ve belki de asla olamayacak olanı da hesaba katan daha gerçek bir bakıştan kaynaklanır. Ve insan ne denli tedbirli olursa olsun, henüz gerçekleşmemiş olan yaşamı ile ilgili, somut olarak kendisinin olan yaşam için hissettiklerinden daha fazla şey hissetmeye başlar; o artık, gerçekleşmemiş gelecek için, mevcut eğilimlerini feda etmeye hazırdır. Bunu yaparken büyür, çünkü gerçeği kavramaktadır. Yeterince bencil olabilmek için bile, kişinin bu gerçeği kabul etmesi ve anlık dürtülerini frenlemesi -bir diğer deyişle, ahlaklı olması- gerekir. Çünkü ahlak yetimiz, yaşamın parçalı, maksatsız ve süreksiz bir yapıda olmadığını bilmemizi sağlayan yetidir. İnsanın bu ahlaki duyusu, ona benliğin zaman içinde bir sürekliliğe sahip olduğunu görme gücü vermekle kalmaz, yalnızca kendi benliğiyle sınırlı olması durumunda, gerçekliğini kaybettiğini de gösterir. ss. 46-47

Bu duyguya bir dereceye kadar sahip olmayan, bencilce arzularını bir başkasının iyiliği için kurban etmemiş, bir başkasını memnun ettiği için bazı kayıplar ya da sıkıntılar yaşamaktan bir çeşit haz almamış kimse yoktur. İnsanın diğer her şeyden kopuk, kendi başına bir varlık olmadığı, evrensel bir niteliğe sahip olduğu bir gerçektir ve o bunu kabul ettiğinde, daha da büyür. En kötü yaratılışlı bencillik bile, eğer kötülük yapma gücü arıyorsa bunu kabul etmelidir; çünkü gerçeği görmezden gelerek güçlü olmayı başaramaz. Gerçeğin yardımını talep edebilmek için, bencilliğin bir dereceye kadar bencil olmaması gerekir. Bir soygun çetesi, çete olarak bir arada kalabilmek için en azından belli bir düzeyde ahlaklı olmak zorundadır; tüm dünyayı soyup soğana çevirebilirler, fakat birbirlerini değil. Ahlakdışı bir niyeti gerçekleştirebilmek için, silahlarının bazıları ahlaki olmak zorundadır. Aslında sıklıkla, bize en etkin biçimde kötülük yapma, diğer bireyleri kendi çıkarımız yönünde sömürme, diğer kişilerin haklarını gasp etme gücünü veren, içimizdeki ahlaki güçtür. Bir hayvanın yaşamı ahlakdışıdır; çünkü o yalnızca dolaysız şu anın farkındadır. Bir insanın yaşamı ahlakdışı olabilir, fakat bu yalnızca, onun ahlaki bir temeli olması gerektiği anlamına gelir. Ahlakdışı olan şey, kusurlu bir biçimde ahlakidir, tıpkı yanlış olanın bir dereceye kadar doğru olması, aksi halde yanlış bile sayılmayacağı gibi. Görmemek kör olmaktır, fakat yanlış görmek yalnızca kusurlu görmektir. İnsanın bencilliği, yaşamdaki bazı bağlantıları, bazı maksatları görmek için bir başlangıçtır ve onun taleplerine uygun hareket etmek, kendi kendini sınırlamayı ve davranışlarına yeni bir düzen vermeyi gerektirir. Bencil bir adam benliğinin çıkarına olacağı için, gönüllü olarak sıkıntı çeker; sıkıntıya ve mahrumiyete hiç söylenmeden katlanır; çünkü o kısa vadede bakıldığında acı ve sıkıntı olan şeyin daha geniş bir perspektifte bakıldığında tam tersi olduğunu bilir. Böylece, küçük adam için bir kayıp olan, büyük adam için bir kazançtır, ve/veya tam tersi. s. 48

Bir fikir için, ülkesi için, insanlığın iyiliği için yaşayan insan, yaşamda görece büyük bir anlam bulur ve çektiği acı onun için daha az önemli hale gelir. İyilikle dolu bir yaşam sürmek, her şeyi içeren bir yaşam sürmektir. Haz, kişinin kendi benliği içindir; oysa iyilik, tüm insanlığın her zamanki mutluluğuyla ilgilidir. İyilik açısından bakıldığında, haz ve acı farklı anlamda belirir; hazdan uzak durulmalı, acı yerine oturtulmalı ve ölümün kendisi, yaşama daha yüce bir değer verdiğinden hoşnutlukla karşılanmalıdır. ss. 48-49

Kusursuz iyilikte yaşamak, kişinin yaşamını sınırsızlık içinde kavramasıdır. Bu, doğal olarak sahip olduğumuz ahlaki görüş gücümüzle yaşamın bütünlüğüne ilişkin ulaşabileceğimiz en anlaşılır bakış açısıdır. Ve Buda'nın öğretisi etkinliklerimizin alanının benliğimizin düzlemiyle sınırlı olmadığına ilişkin ahlaki gücü olabildiğince yaymaya çalışmalıdır. Bu, İsa'nın ''göksel krallığının'' bakış açısıdır. Evrensel yaşama -ki bu, ahlaki yaşamdır- ulaştığımızda, haz ve acı esaretinden kurtuluruz ve benliğimizden boşalan yer, ölçüsüz sevgiden kaynaklanan, ifade edilemeyecek bir coşkuyla dolar. Bu durumda ruhun etkinliği en yüksek seviyededir; ancak itici gücü arzulardan değil, kendi coşkusundan gelir.  

Buda, insanlığı acılarının pençesinden kurtarma yolu üzerine kafa yorarak, bu gerçeğe ulaşmıştır: İnsan, bireyseli evrenselde eritme yoluyla en yüksek ereğine ulaştığında, acının esaretinden kurtulmuş olacaktır. s. 49

İnsanlık tarihinde büyük devrimlere yol açan nedir? Ne zaman parça, bütünü reddederek kendine ait ayrı bir yolda ilerlemeye kalksa, bütünün muazzam çekimi onu şiddetle sarsar, aniden durdurur ve ezip geçerek toz haline getiri. Ne zaman birey, dünyanın gücünün hiç durmayan akışına set çekmeye ve onu kendi özel kullanım alanı içinde hapsetmeye kalksa, bu ardı sıra felaket getirir. Bir kral ne kadar güçlü olursa olsun, sonsuz güç kaynağına -ki bu birliktir- karşı isyan bayrağını açtı halde güçlü kalmaya devam edemez.

Dolambaçlı yollardan başarı kazanan kişiler, belki arzu ettiklerini elde ederler ve düşmanlarına karşı zafer kazanırlar, fakat sonunda kökten kesilip atılır ve yok olmaya mahkum olurlar. 

Eğer büyük bir kişiliğe ulaşacaksak köklerimiz derinlere, evrensele uzanmak zorundadır. ss. 75-76

Dünyeviliğin tantanası ve debdebesiyle çevrelenmiş de olsa, dünyevi refahın küstah ruhu, bizi akıl çelici cazip şeylerle kamçılar ve bize kölesi-karısı gibi davranırken, yine de sürgündeyiz demektir. s. 84

Daha fazla iktidar elde etmek uğruna doğanın güçlerinden yararlanmakla delice meşguluz. Onun stoklarıyla besleniyor, ondan giyiniyoruz, onun zenginlikleri için mücadele ediyoruz ve o bizim için vahşi bir yarışma alanı haline geliyor. Fakat biz bunun için mi; mülkiyet haklarımızı bu dünyaya yaymak ve onu ticari bir mala dönüştürmek için mi doğmuştuk? Aklımız tümüyle, ondan yalnızca yararlanmaya yoğunlaştığında, bu dünya bizim için gerçek değerini kaybeder. Onu çıkarcı arzularımızla ucuzlatırız ve böylece, yaşamımızın sonuna dek, değerli bir kitabın sayfalarını teker teker yırtıp ağzına tıkıştıran açgözlü bir çocuk gibi, sadece ondan beslenmeye çalışır, buna rağmen içerdiği gerçekliği kaçırırız. s. 89

Yamyamlığın yaygın olduğu ülkelerde insan insana potansiyel yemeği olarak bakar. Bu türden bir ülkede uygarlık hiçbir zaman yeterince gelişemez, çünkü oralarda insan görece yüksek değerini kaybeder ve sıradanlaştırılır. Ancak o denli uzaklara gitmeyi gerektirmeyen, o denli kaba ve açık olmamakla birlikte daha az iğrenç de olmayan başka yamyamlık türleri de vardır. 

Uygarlık merdiveninde daha yukarılarda yer alan ülkelerde, bazen insana salt bir beden olarak bakıldığını görürüz; o, pazarda yalnızca etinin fiyatıyla alınıp satılır. Ve bazen de yegane değerini yararlılığından alır; bir makinaya dönüştürülür ve para odaklı insanın daha fazla para kazanması uğuruna ticareti yapılır. Böylece şehvet düşkünlüğümüz, açgözlülüğümüz ve konfor sevgimiz, insanı en düşük değerine kadar ucuzlatmakla sonuçlanır. 

Bu, büyük ölçüde kendini aldatmadır. Arzularımız, insanın içinde olan hakikate karşı gözlerimizi kör eder ve bu, kendi tarafımızdan kendi ruhumuza karşı yapılan en büyük yanlıştır. Bilincimizi uyuşturur; hatta aslında, tinsel intiharın ağır çekim yöntemidir. Uygarlığın bünyesinde çirkin yaralar açar, harap evlere ve genelevlere, intikam eğilimi taşıyan ceza yasalarına, merhametsiz hapishane sistemlerine, onları kendi kendini yönetme disiplininden ve kendini koruma araçlarından yoksun bırakarak yabancı ırkların düzenli sömürüsüne yol açar.

Elbetteki insan insan için yararlıdır, çünkü bedeni hayret verici bir makine ve aklı da şaşırtıcı verimlilikte çalışan bir organdır. Fakat o aynı zamanda bir ruhtur.

Bir insanı, ondan bekleyebileceğimiz hizmetin piyasa değeri ile tanımladığımızda, onu tam anlamıyla biliyor olmayız. Ondan ödemiş olduğumuzdan çok daha fazlasını elde edebilmemiz halinde ona haksızlık etmemiz ve zafer duygularıyla başımızın dönmesi kolaylaşır. Oysa onu bir ruh olarak da bilmemiz durumunda, onu kendimizin olarak görürüz. Birden, ona karşı acımasızlığın kendimize karşı acımasızlık olduğunu, onu küçültmenin kendi insanlığımızdan bir şeyler eksilttiğini ve salt kişisel çıkar için ondan yararlanma peşinde koşarak, yalnızca gerçekte karşılığını ödediğimiz kadar bir para ya da konfor kazandığımızı hissederiz.

O halde tekrarlamak istiyorum: İnsana karşı sevgi duymadıkça ona ilişkin doğru bir görüşe asla sahip olamayız. Uygarlık, üretmiş olduğu gücün miktarıyla değil, aynı zamanda ne kadar tekamül etmiş olduğu ve insanlık sevgisini, yasaları ve kurumlarıyla, ne kadar ifade edebilmiş olduğuyla değerlendirilmelidir ve ödüllendirilmelidir. Yanıtlaması gereken ilk ve son soru, onun insanı bir makineden çok bir ruh olarak tanıyıp tanımadığı ve yanıt olumluysa, bunu hangi noktaya kadar yapabildiğidir.

Ne zaman bir eski uygarlık çöküş dönemine girip yok olsa, bu kalbin nasırlaşmasına ve insanın değerinin ucuzlamasına yol açan nedenler yüzünden olmuştur; ne zaman devlet ya da güçlü bir grup insan halka salt güçlerinin bir aracı olarak baksalar; ne zaman köleliğe zorlayarak ve bütün araçlardan yararlanarak güçsüz ırklar üzerinde baskı uygulasalar, insan kendi büyüklüğünün temeline, kendi özgürlük sevgisine ve tarafsızlığına darbe indirmiştir. Uygarlık hiçbir zaman yamyamlığın herhangi bir biçiminden destek alamaz, çünkü insanın gerçekliğini sağlayan yegane şey, yalnızca sevgi ve adaletle beslenebilir. ss. 89-90, 92

Açlık, bizi kendi buyruklarını uyumaya zorlar. Fakat açlık bir insan için son söz değildir. İnsan ruhunun, yoklukların baskısıyla ve acı tehditleriyle yönlendirilmemesi gerektiğini göstermek için, onun emirlerine kasten karşı gelmiş olan insanlar da olmuştur. Aslında, “insan hayatı” sürmek için en küçüğümüzden en büyüğümüze, onun taleplerine her gün direnmek zorundayız. s. 95

İnsan toplumsal karmaşanın ortasında yasa ve düzeni oluşturduğunda, kötünün engellerinden kurtarıp azat ettiği iyi, kendi ruhunun iyiliğidir. s. 101

Coşkuyu işimizden ayrı tutma eğiliminde olmamızın nedeni doğallığın henüz bizde oluşmamış olmasıdır. İş günümüz coşku duyduğumuz bir gün değildir; bunun için bayramlara gereksinim duyarız, çünkü ne sefil bir durumdur ki bayramımızı işimizde bulamayız. Nehir, bayramını ileri doğru akmakta, ateş alevinin harlamasında, çiçek kokusu atmosferde yayılmakta bulur; fakat her günkü işimizde bizim için böyle bir özgürlük söz konusu değildir. Kendimizi rahatça ona bırakmadığımız, kendimizi coşkuyla ve bütünüyle ona vermediğimiz için, işimiz bizim üzerimizde egemenlik kurar.

Yaparken coşku duymadığınız şeyler, zihinlerimizdeki, ne pahasına olursa olsun kurtulmamız gereken bir yüktür. Bu şeylerin bizimle ilişkileri geçici ve kısmîdir ve yararlılıkları kaybolduğunda külfetli bir hal alırlar. Oradan oraya gezinen avareler gibi tanıma alanımızın içine bir süreliğine girer ve sonra geçip giderler. Bir şey, ancak bizim için bir coşku unsuru ise bütünüyle bizimdir. s. 110, 115

İnsan yaşamının trajedisi, asla sınırsız olamayacak şeylerin sınırlarını genişletme, sonlunun merdivenine anlamsızca basamaklar ekleyerek sonsuza ulaşma yolundaki beyhude girişmişlerimizdir. s. 126

Dudaklarımız karşı kıyıya taşınma dualarını mırıldanırken, çalışkan ellerimiz asla boş durmuyor. s. 136

Kaynak: Rabindranath Tagore - Sādhanā / Yaşamın Kavranışı, Çev. İbrahim Şener,  İzdüşüm Yayınları, 1. Basım, Eylül, 2000, İstanbul

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...