Bu bölümde hikâyeleri anlatılan bütün akımların ortak bir noktası var: Hepsi Protestan Reformu'nu ya tamamlanmamış ya da bir şekilde raydan çıkmış görmüş ve onu tamamlamaya ya da doğru yola sokmaya alışmışlardı. Diğer deyişle, hepsi Reformda reform yapmayı istiyorlardı. Her akım ve önderinin, on yedinci ve on sekizinci yüzyılda Protestan ilahiyatında yanlış giden şeylerle ilgili farklı görüşü ve onu düzeltmek veya tamamlamak için farklı hedefi vardı. Arminius ve Remonstrantlar (protestocular) Protestan ortodoksluğun "katılaşan sınıflandırmalarına", özellikle de Reform sonrası Reform ilahiyatının önceden belirleyiş öğretisini skolastik düşünceyle ele almasına tepki vermişti, Arminiusçular, Reform ilahiyatını monerjist rayından çıkarıp evanjelik sinerjizm rayına oturtarak düzeltmeyi istemişti. Sofuluk, Almanya'daki Reform sonrası Luteryanlığın "ölü ortodoksluk" diye algıladıkları soruna ve özellikle birçok on yedinci yüzyıl Protestan ilahiyatçısının özgün Hristiyanlığı doğru öğretisel formül ve sistemleri onaylamakla bir sayma eğilimine cevap olmuştu. Protestan soteriyolojisinin göz ardı edilmiş yönünü, Hristiyan'ın yeniden doğuş ve kutsal kılınma deneyimini vurgulayarak Reformu tamamlamayı istemişlerdi. Püritenler ve Metodistler birçok değişik yolla İngilizce konuşulan Hristiyan bölgelerde Protestan Reformu'nu tamamlamaya ve düzeltmeye çalışmıştı. Püritenler doğru yolu, farklı bir İngiliz Reform ilahiyat ve eklesiyolojisi üzerine kurmak olarak görmüştü. Metodistler, Hristiyan olarak kurtuluş dönüşümü deneyimi ve Hristiyan kusursuzluğu idealine vurgu yaparak yeni bir yenilenme yolu haritası çizmişti. s. 541
Reform sonrası Protestan ilahiyatının bağrında, Protestan Reformu'nun nasıl şekilde tamamlanacağına dair bütünüyle farklı görüşe sahip başka bir akım ortaya çıktı. Din dahil, bütün konularda aklın yetkisini vurguluyor ve mezhep çekişmelerinin, batıl inanç ve mantıksızlığın, keyfi yetkenin üstesinden gelebilecek, Hristiyanlığın barış, aydınlanma ve hoşgörünün olduğu çağdaş döneme girmesini sağlayacak akılcı ve evrensel bir din hayal ediyordu. Doğa dini veya deizm diye farklı isimlerle tanınan bu akımın peygamberi, kurucusu veya resmi örgütü yoktur. Yandaşları görece az sayıdadır. Örgütlenmiş Protestan Hristiyanlığın birçok sözcüsü bu akımı ateizm, önderlerini de imansız olarak resmen kınamıştır. Bununla birlikte deizm, Hristiyanlıkta ve genel olarak Batı Avrupa ve Kuzey Amerika dinlerinde silinmez bir iz bırakmayı başarmıştır. Britanya, Fransa ve Birleşik Devletler'in çağdaş milliyetçiliğini başlatanlar ve sekil verenler bu akımı beğenmiştir. Üniteryenizm adıyla bilinen küçük fakat etkili mezhep, on sekizinci yüzyılın sonlarında İngiltere ve New England'da geniş çapta bu görüş üzerine kuruldu. Geleneksel Hristiyanlık ve diğer reform akımlarının bütün kollarından gelen büyük tepkiye ve evrensel, doğal ve akılcı din kurma hayallerini gerçekleştirememelerine rağmen, deizm çağdaş Batı ilahiyatının kıvrımları arasına yavaşça sızmış, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda Liberal Protestan ilahiyatı olarak bilinen ilahiyatın habercisi olmuştur. ss. 541-542
Terimlerin yanlış anlaşılması ve yanlış kullanımıyla ilgili eskiden beri gelen sorun deizmle ilgili bütün tartışmaları sıkıntıya sokar. Bu durum Sofuluk ve Püritenlik için de geçerlidir. Deizmle ilgili, yüzyıllardan beri süregelen yaygın bir yanlış anlama, zaman içinde ortaya çıkmış ve düzeltmeye çalışmanın artık mümkün olamayacağı kadar derinlere kök salmıştır. Birçok insana göre Deizm, dünyanın doğası ve tarihiyle ilgilenmeyen "kayıp Tanrı'nın" dinidir. Onlara göre deistler, doğa kanunları adına mucizeleri inkar eden ve doğaüstü her şeyi reddeden septiklerdir, Sofuluk ve Püritenlikte olduğu gibi, Deizmle ilgili yaygın olan bu ezber düşüncede gerçeğin tohumu var elbette ama sadece tohum kadar. On yedinci ve on sekizinci yüzyılda, Deizmin önderlerinin çoğunluğu kendilerini Hristiyan olarak, hatta “daha üstün düzenin" bireyleri olarak kabul ediyordu. Mucizelere ve özel vahiylere karşı septik tutum gösterseler de, doğaüstü her şeyi her zaman veya çoğunlukla hemen reddetmiyorlardı. Yani, akademik açıdan zayıf bazı görüşlerin aksine, önde gelen deistler Tanrı'yı dünyadan dışlamamış ve O'nu dünyaya asla müdahale etmeyen veya insanlarla ilişki kurmayan "asli mimar" veya "ahlak yöneticisi" rolü atfetmiyorlar ve elbette Tanrı'yı ilgisiz veya uzak görmüyorlardı. s. 542
Peki o zaman Deizm neydi? Yanlış anlamaları ve yanlış bilgileri düzeltmek, Deizmin tam olarak anlaşılmasını sağlamaktan daha kolay. Deizmi tanımlamanın en iyi yolu, onun ezber tanımını vermek yerine hikâyesini anlatarak tarihi geçmişini betimlemek olacak. Burada benim hedefim de bu. Bununla birlikte, okurlar kimin hikâyesinin anlatıldığını ve hikâyenin ne hakkında olduğunu bilsin diye, Deizm diye bilinen Reform sonrası olgunun bir ön tanımını ve betimlemesini yapmaya çalışacağım. En basit haliyle ortaya konacak olursa, Deistler, Avrupa ve Kuzey Amerika'da, Reform sonrası dönemde ortaya çıkmış ve insanın akılcı düşünmesini ve doğal dini, Hristiyanlık kapsamında bile, iman ve özel vahiyden üstün dini düşünürlerdi. Deizm, birçok kişinin yanlışlıkla varsaydığı gibi, bir Tanrı öğretisi değildi; dini bilgi görüşü olarak, insan aklının ortak ilkelerini ve insanlığın ortak dini fikirlerini temel almış ve özel vahiyle ilgili bütün iddiaları buna göre değerlendirmişti. Deistler, dine karşı bu yeni ve akılcı yaklaşımın, en çok Protestanlık ve yeni Avdınlanma felsefesi ve bilimin temel çıkış noktalarıyla uyumlu olduğunu düşünüyorlardı. Deizmin temel ilkesi şöyle özetlenebilir: "İnsan gibi akıllı bir varlık tarafından hiçbir şey, varlıkların doğasında bir temele dayanmadıkça ve doğru mantıkla uyum içinde olmadıkça doğru kabul edilmemelidir." Bu ilke, genel olarak Aydınlanmanın evrensel güdüsünü ifade eder. Deizm bunun dine ve hatta Hristiyanlığa uyarlanmış halidir. ss. 542-543
Deizm, Hristiyanlığın akla dair saf doğal dinin en üstün ve en iyi ifadesi olduğunu kanıtlama çabasıydı. Deistler bunu mümkün kılabilmek için geleneksel Hristiyan ilahiyatını budamak veya onu kökten yeniden yorumlamak gereği duymuşlardı. Bazı durumlarda, hakaret yasaları altında dine ve kutsal varlıklara karşı gelerek saldırı görmekten kaçınmak adına, doğa dini veya evrensel mantıkla uyumsuz olduğunu düşündükleri bazı öğretileri göz ardı etmişlerdi. İsa Mesih’in tanrılığı ve Üçlü Birlik, birçok Deistin memnuniyetle göz ardı ettiği, birbiriyle yakından bağlantılı klasik Hristiyanlık dogmalarındandı. Dine ve kutsal varlıklara hakaret yasaları artık İngiltere ve Kuzey Amerika'da zorla uygulanmadığı için birçok Deist bu tür öğretileri açıkça inkar ediyor ve en iyi olasılıkla önemsiz görerek belirsizliğe itiyordu. s. 543
Dolayısıyla, en temel seviyesinde, Protestan ilahiyatı akımları arasında Deizmin ayırt edici doğası dini yetkiye ilişkin görüşüydü; diğer bütün Protestan ilahiyat anlayışları Söz ve Ruh’la ilgiliydi. Luther, Calvin, Zwingli, Cranmer, Hooker ve Anabaptistler; hepsi Söz ve Ruh ikilisini iman ve uygulamanın gerçek Hristiyan yetkisi olarak vurgulamıştı. Tanrı'nın Sözü, özellikle Kutsal Yazı’da ifade edildiği gibi, esinleme denen doğaüstü bir eylem tarafından Kutsal Ruh aracılığıyla, Tanrı'nın nesnel ve yanılmaz özel vahyi olarak görülmüştü. Fakat onu aydınlatan Ruh olmadan Söz, okurun aklına ve yüreğine "ölü bir mektup" gibi geliyordu. Dolayısıyla Kutsal Ruh Hristiyanlığın temel yetkelerinden (otoritelerinden) biriydi. Bütün büyük ilk kuşak Protestan Reformcular, Kutsal Yazı'nın tamamlanmasından sonra Kutsal Ruh'un yeni öğretisel gerçekler bildirmediği konusunda hemfikirdi; ama okurların imanını aydınlatmayı ve testimonium internum Spiritus Sancti (Kutsal Ruh'un içsel tanıklığı) yoluyla kendi gerçeğini onların aklına işlemeyi sürdürüyordu. Klasik Protestan Reformcular ve ilahiyatçılar Kutsal Yazı'nın yetkesi (otoritesi) hakkında konuşurken veya yazarken, Kutsal Ruh'un yazara ve kelimelere verdiği esinlemeyi ve Kutsal Yazı'nın okunması ve duyurulmasında, Ruh'un o çağdaki tanıklığını temel alıyorlardı. Kutsal Kitap'ın kendini tasdik etme özelliği ile bunu anlamaya çalışmışlardı. Onlara göre, Kutsal Kitap gerçekten Kutsal Ruh tarafından tasdik edilmişti. s. 543
Protestan Reformu'ndan sonra, Söz ile Ruh arasındaki bu hassas dengeyi bozan bir eğilim başladı. Protestan ortodoksluğu, sadece Söz'ü vurgulama eğilimindeydi. Böylece onun yetkesi (otoritesi), önermelerinin (gerçeğe dair iddiaların) yanılmazlığına ve içsel tutarlılığına dayanıyordu. Kutsal Ruh'un Hristiyanlıkta yetke sahibi olduğu görüşü giderek zayıflamıştı. Ruh'un içsel tanıklığına başvurmanın yerini Kutsal Yazı savlarının yanılmazlığına ve içsel tutarlılığına başvurma almıştı. Protestan deneyimciliği (Sofuluğun ve Metodistliğin yanı sıra Kuveykırlar gibi daha radikal akımlar), Söz'ü göz ardı etmeden Ruh’u vurguluyordu. Bu görüşün uçlarında yer alan daha radikal "din heveslileri"nden bazıları, Kutsal Yazı'ya ek olabilecek yeni vahiyler olduğunu savunmuştu. Bütün Protestan akımları, aklı günah tarafından yozlaşmış görüyor ve tanrısal gerçekleri kavrayabilmek için Tanrı'nın varlığı ve ruhun ölümsüzlüğü gibi doğal ilahiyatın birkaç basit maddesinden dahasına, lütufla iyileşmeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyordu. Dini bilgide doğal aklın rolünü pek vurgulamıyorlardı. Akıl, en iyimser yaklaşımla, Kutsal Yazı'yı anlamaya çalışırken, sahte dinler ve sapkın inanışlara karşı savunma yaparken yardımcı bir araçtı. On altıncı yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar esas Protestan Reformcuların ve ilahiyatçıların hiçbiri doğal aklın lütuf olmadan ilahiyatta faydalı olacağını düşünmemişti. ss. 543-544
Deizm, dini ve Hristiyan yetkiye bu yaklaşımdan doğan memnuniyetsizlik ve hayal kırklığından ötürü ortaya çıkmıştı. İki ana kıvılcım bu memnuniyetsizliği ve hayal kırıklığını ateşlemiş ve doğal din yanlılarının yeni bir yaklaşım aramasına sebep olmuştu. İlki, on yedinci yüzyıldaki mezhep kavgalarıydı. Orta Avrupa'da Katolikler ve Protestanlar, en sonunda Almanya topraklarında Protestanların Protestan kardeşlerine karşı savaşına yol açan, Otuz Yıl Savaşına girişmişti. Fransa'da Katolikler ile Protestanlar katliam ve toplu sürgünle sonuçlanan uzun süren bir iç savaşa kalkışmıştı. İngiltere'de Püritenler krallığa karşı ayaklanarak bitip tükenmez bir savaş başlatmıştı. Bu savaş sırasında Canterbury başepiskoposu ve kral halkın önünde idam edilmişti. Monarşinin toparlanmasından ve İngiltere Kilisesinin yeniden kurulmasından sonra bile çeşitli Protestan gruplar sözlü savaşa girişmişti. Bu dalgalanmalardan birinin rabies theologicum, yani ilahiyatçıların çılgın köpekler gibi birbirleriyle savaşma hastalığı diye adlandırılır. Bütün bu çekişmelerin karşısında, Avrupa'nın eğitimli insanlarının çoğu özel vahye iman etmenin değil, doğal aklın dini birlik için temel ve ilerleme oluşturabileceğini düşünmeye başlamıştı; bilim, felsefe ve politikayı bir araya getirerek güçlendirmek faydalı olur gibi görünmüştü. s. 544
Deistlerin doğal bir mantık dini arayışındaki ikinci kıvılcım, Aydınlanma hareketiydi. 1650 yıllarında Avrupa'da başlamış yeni kültür akımı için kullanılan genel bir terimdi. Aydınlanmanın büyük düşünürlerinden çoğu doğa dinine karşı sempati duyduğu için bazı yorumcular Deizmi ‘’Aydınlanma dini’’ olarak görür. Oysa, Aydınlanmanın yeni bir kültürel ve felsefi ortam sağladığı ve Deistlerin de, bazı ilk kilise babalarının ve Orta Cağ ilahiyatçılarının Grek kültürünü ve felsefesini benimsemesi gibi, Aydınlanmacı görüşleri çabucak benimseyen ve bunları Hristiyan düşüncesine uyarlayan Hristiyan düşünürler olduğu düşünülebilir. Elbette, daha geleneksel Protestan ilahiyatçı ve kilise önderleriyle karşılaştırıldığında Deistlerin hatası Hristiyanlığı Aydınlanma düşünce biçimine yüzeysel olarak uyarlamaktı. Aydınlanma, kendisini tanımlayan özellikle şu üç fikirle özetlenebilir:
1. İnsanlık ve dünya hakkında dünyayı keşfetmek üzere aklın gücünü vurgulamak;
2. Geçmişin saygın kuruluşlarını ve geleneklerini sorgulamak;
3. Aydınlara, Orta Çağ düşüncesine üstün gelecek alternatif bilgi yaklaşımı sunan bilimsel düşünme biçimi ortaya çıkarmak. ss. 544-545
Aydınlanmayı ateşleyenler arasındaki en büyük entelektüeller, felsefeci René Descartes (1596-1650) ile bilim insanı matematikçi Isaac Newton'dır (1642-1717). Birbirlerinden bağımsız halde, kuşkuyu imandan, türdeşliği de tanrısal müdahaleden üstün sayan yeni bir düşünme biçimi ve yeni bir doğal dünya görüşünün temelini atmışlardı. İkisi de kendini Hristiyan olarak görüyordu, fakat yöntemleri ve fikirleri geleneksel Hristiyan düşünme alışkanlığına ve doğaya bakış açısına birçok yönden karşıttı. Aydınlanmanın sonucu olarak, eğitimli ve entelektüel insanların yüzyıllar boyu Hristiyan düşünürlerin çoğunluğuyla birlikte söylediği "anlayabilmek için inanıyorum", eskisi kadar kullanılan ve kabul gören bir ifade değildi. “Anlamak isteyen iman’’ ilkesi artık itibar görmüyordu. Birçok kişinin ağzında bu ifadelerin yerini, "Sadece anlayabildiğime inanacağım" ve "iman anlayıştan sonra gelir" ifadeleri almıştı. s. 545
Mezhep savaşlarından ötürü dinden umudu sönmüş, dindeki tahammülsüzlükten ve çatışmadan bezmiş ve Aydınlanma tarafından ateşlenen yeni bir kültür, bilim ve felsefe görüşü tarafından güç almış Deistler, Hristiyan düşüncesini yeniden oluşturmaya çalıştılar. Hristiyanlığın, Aydınlanma düşüncesinin kullandığı ölçütlere göre tamamıyla akılcı olduğu gösterilmedikçe en sonunda çağdışı kalarak sönüp gideceğinden emindiler. Ayrıca, özünde dünyanın dört yanında düşünen insana uygun evrensel, akılcı ve doğal dinin var olduğu kanıtlanmadıkça, birbiriyle savaşan hizipçiliğin katlanarak devam edeceğine inanıyorlardı. Deistlerin ihtiyacı, gizemsiz, akılcı ve evrensel özelliklere sahip, mezhepler arası ve inanç ikrarı sınırlarının ötesinde, kendi gerçeğine insanların ikna etmek için akıldan üstün imana veya Kutsal Ruh'un içsel tanıklığına gereksinim duymayan Hristiyanlıktı. En sonunda elde ettikleri neredeyse Hristiyanlığa özgü her şeyden arınmış, solgun bir teizm (tanrıcılık) olan isimsiz bir din olacaktı. Thomas Aquinas'in ilahiyat için belirlediği şemanın alt kısmına (Tanrı, ruh ve ahlak hakkındaki lütuf, iman ve özel vahiy olmadan mantık tarafından bilinebilen kavramların derlemesi) çok benziyordu. s 545
Deizmin Öncülleri ve Destekçileri
Deizmin kesin sınırlarını çizmek onun belirli tanımını yapmak kadar zordur. On yedinci ve on sekizinci yüzyıl din düşünürlerinden hangileri gerçekten Deist sayılabilir? Bu konuda fikir birliği yoktur. Konuyla ilgili söz sahibi yorumcular farklı listeler sunmuştur. Bununla birlikte, hepsi on sekizinci yüzyıl düşünürlerinden en az ikisini bu listeye dahil etmişlerdir: John Toland ve Matthew Tindal. Bu iki İngiliz, Deizmin yükselişine oldukça katkıda bulunan birer kitap yazmıştır; dolayısıyla, bunlar Deizm konusunda bizim başlıca iki kaynağımız olacak. Daha sonra, onların kişisel yaşam hikâyelerine ve hikâyenin bütününde oynadıkları role bakacağız. Hristiyan ilahiyat hikâyesinde daha önce gördüğümüz gibi, her ilahiyat akımının öncülleri olmuştur. Luther'den önce Hus ve Erasmus vardı. Spener Arndt'a, Wesley ise Hooker ve Arminius'a sahipti. Deizmin de öncülleri vardır; bazı akademisyenler kendilerini bu akıma dahil ederler. Burada, Cherburyli Lord Herbert ye John Locke'u Deizmin öncülleri olarak ele alacağız; başka bazı yazarlar bu kişilerin birini veya her ikisini de Deist olarak ele almaktadır. Her durumda, Deizm hikâyesinde tarih sıralamasına göre, Lord Herbert'tan başlamak doğrudur. s. 546
Cherburyli Lord Herbert. Hristiyan ismi Edward olan Cherburyli Lord Herbert kimi zaman Deizmin destekçisi olmaktan çok öncülü olarak tanımlanır, çünkü tarih olarak bu akımın parlak döneminden uzaktır. Lord Herbert, 1583'te İngiltere'nin zengin ve güçlü bir ailesinde doğdu, özgür bir düşünür, düellocu, çapkın ve toprak ağası olarak hovarda bir hayat yaşadıktan sonra 1648'te öldü. Erkek kardeşi George, mısraları İngiliz edebiyatının örnekleri arasında sıklıkla yer alan, tanınmış bir şairdir. Lord Herbert, Latince adı De veritate ("Gerçek Hakkında") olan, 1624'te Paris’te yayımlanan kısa bir kitap yazmıştır. Bu kitap, çoğunlukla daha sonraları doğa dini olarak bilinen inancın ana hatlarını çizen ilk yazı olarak kabul edilir. İngiliz soylusu bu kitabında özel vahye körü körüne inanmayı, öğreti meseleleri hakkındaki mezhep çekişmelerini ve hayatın her alanında olduğu gibi dindeki her tür mantıksızlığı şiddetle eleştirmiştir. Şüpheye yer vermeyecek şekilde evrensel, akılcı ve doğayla ilgili bilinenlerle tamamıyla uyumlu görülen "Dinin Ortak Kavramları''ndan beşini ortaya koymuştur:
1. Üstün bir Tanrı vardır;
2. Mutlak yetki sahibi bu Tanrı'ya tapılmalıdır;
3. Erdemin sofulukla bağlantısı... yetilerin doğru uyarlaması olarak tanımlanmakta, her zaman dini uygulamaların en önemli bölümü olarak kabul edilmiş ve edilmektedir;
4. İnsanın aklı günahlarından ötürü sürekli korkuyla doldurulmuştur. Ahlaksızlıkları ve suçları ortadadır. Tövbe ederek bağışlanmalıdırlar;
5. Bu yaşamdan sonra ödül ya da ceza vardır. ss. 546-547
Lord Herbert'a göre, "Sadece Katolik ve birleşmiş kilise, bütün mekânları ve bütün insanları kapsayan Ortak Kavramlar öğretisidir."
Kitabın içeriği, Lord Herbert'ın beş ortak kavram dışında, Hristiyanlar tarafından inanılan her şeyi yanlış olarak görmeyi amaçlamadığını açıkça ortaya koyar; sadece "bir evin çatıyı taşıması gibi… [diğer bütün] inanç unsurlarının üzerinde duracağı" bir temel oluşturmayı önermiştir. Bununla birlikte, De veritate’deki Hristiyan mezheplerinin bütün belirli öğretilerine karşı, hatta Kutsal Yazı'da açıkça dile getirilmemiş veya beş ortak kavram tarafından ima edilmemiş klasik dogmalara yönelik ifadeler kuşkucu yapıdadır. Üçlü Birlik, Lord Herbert'ın kuşkuyla ele aldığı klasik bir Hristiyan dogmasına örnektir. Yazının esas amacı, insanların dini gerçek diye inandığı her şeyin insan tarihinin her yerinde ve bütün kültürlerde bulunduğu varsayılan beş ortak dinsel kavrama göre değerlendirilmesi gerektiğidir. s. 547
Elbette, Lord Herbert'ın kitabı yayınlandıktan sonra öfke firtınası koptu. Birçok kişi yazarı ateistlikle suçladı. Romalıların ilk Hristiyanları suçlaması gibi haksız bir suçlamaydı bu. Lord Herbert Tanrı'ya açıkça inanıyordu. Üçlü Birliğe ve İsa Mesih'in tanrılığına inanıp inanmadığı açık değildi. Mucizelere ve özel vahiylere inandığı anlaşılıyordu. Daha sonra kendi düşüncelerine yer verdiği biyografisinde, bazı kaygılarına rağmen De veritate'yi yayımladığını, çünkü bu konuyu düşünürken bulutsuz gökyüzünden yüksek bir ses duyduğunu ve kitabı yayınlaması için göksel bir işaret olarak aldığını yazmıştı. Kutsal Kitap'taki bütün mucizelere inanıp inanmadığı pek net değildir. De veritate on yedinci yüzyılın ortalarında ve sonlarında geniş çapta okunmuş ve Deizm için bir temel oluşturmuştur: "De veritate’nin önemi, daha sonraki düşünürlerin Tanrı'ya inançlarını ikrar ederken vahiy edilmiş dini ve kurulmuş Hristiyan düzenini reddetmeyi mümkün kılmasıdır. Böyle bir imkanın mevcudiyetinin, yeni bilimsel çağın cesaret gerektiren keşiflerine dalmış düşünürler üzerinde özgürleştiren etkisi küçümsenmemelidir. s. 547
John Locke. Deizmin ikinci öncülü, çok daha önemli ve etkili bir felsefeci olan John Locke'tur. Locke 1632 de İngiltere'de doğdu, 1704'te öldü. Hayatını nüfuzlu İngiliz ailelerine özel yardımcılık yaparak ve özel dersler vererek kazanıyordu. Bir işvereni kralı tahtından etmekle ilgili bir komploya karışınca, İngiltere'den Hollanda'ya kaçmak zorunda kaldı. Locke hiç kuşkusuz kendi döneminin ve sonrasındaki onlarca yıl boyunca, İngiltere'nin ve belki de Batı dünyasının en etkili entelektüeliydi. Entelektüeller tarihinde bu etkiye ve saygınlığa ulaşan nadir isimlerden biridir. Locke kendi döneminin Erasmusuydu. Herkes onu dinler, felsefi, dini ve siyasi konularda onun önerilerine ve danışmanlığına başvururdu. En önemli eseri An Essay Concerning Human Understanding (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, Meral Delikara Topçu (çevirmen), Öteki Yayınları, 2000) Aydınlanma felsefesinde devrim yaratmıştır. Isaac Newton'un çağdaş bilimi şekillendiren fizik keşifleriyle birleştirdiği deneysel felsefe düşünce akımını başlatmıştır. Locke'un yazıları, birçokları gibi Jonathan Edwards ve Thomas Jefferson'da da etki bıraktı. Newton ve hatta Descartes gibi, Locke'un felsefesini öğreten ve öğrenen birçok kişinin göz ardı ettiği veya öğrenemediği nokta, Locke'un dini sorulara ilgi duyduğudur. Yalnızca dine yönelik çağdaş bir önyargı böylesi bir "öğrenilmiş cehalete" yol açabilir! Çağdaş düşünceyi harekete geçirmiş ve şekillendirmiş insanlar dini konuları alabildiğine irdelerdi ve hepsi kendini, sadece Tanrı'ya inananlar olarak değil, simdilerde alışılmadık biçimde de olsa, Hristiyan olarak kabul ederlerdi. s. 548
Locke'un din üzerine yazdığı en önemli araştırma eseri The Reasonableness of Christianity (Hristiyanlığın Akla Uygunluğu) 1695’te yayınlandı, Locke'un bu konuyla ilgili yazılmış diğer eseri A Discourse of Miracles (Mucizeler Üzerine Bir Nutuk) ve A Third Letter Concerning Toleration (Hosgörü Üzerine Üçüncü Mektup) adlı eserin bir bölümüdür. Açıkçası Locke, bazı din düşünürlerinin arasındaki Deizme eğilimin oldukça farkındaydı. Elbette, Lord Herbert'in öncül deist din felsefesinin ve etkisinin de farkındayd. The Reasonableness of Christianity adlı eserinde, Hristiyanlığın temel inançlarını akıl süzgecinde haklı çıkarmaya çalışmıştı. Bir yazar Locke'un katkısını, "Akılcılık aslanı gelenekçilik kuzusunun yanında barış içinde uzanması, parçalayıp yutmadan kalması sağlandı." şeklinde tarif etmiştir. Tarif sanki fazla abartılıdır. Locke'un amacı ve bunun sonuçlarına biraz da eleştirel yaklaşıldığında, akılcılık aslanının Hristiyan gelenekçiliği kuzusunun uzanıp sessiz kalmasını sağladığının söylenmesi daha doğru olur. Bir yandan "Locke'un… yazıları Hristiyan inancına tamamıyla adil davranma düşüncesine sahipken", daha nesnel bir değerlendirme yapıldığında, Hristiyan geleneğinin anahtar öğretilerinin Locke'un savunmasında göz ardı edildiği bariz fark edilir. Locke, Üçlü Birlik ve Mesih'in tanrılığı hakkında neredeyse hiçbir şey söylememiştir. Her durumda, Locke'un bu kitapta ve diğer savunma yazılarında yapmayı amaçladığı, tanrısal vahyin özünün ve bu temele kurulu Hristiyan inancının mantIkla tamamıyla uyumlu olduğunu kanıtlamaktır. ss. 548-549
Neden böyle bir amaç tartışma yaratmış olsun? Neden birçok eleştirmen Locke'un isteğini yansıtan The Reasonableness of Christianity adlı eserinin Deizmi kaçınılmaz kıldığını iddia etti? Öncelikle, Locke, Hristiyanlık dahil olmak üzere, dini bütünüyle zihinsel bir inanç konusu olarak ele almıştı. Onun Hristiyanlığı, günümüz sofularının dediği gibi dini "zihin turu'ydu. Akla yatkın inanışları mantıkla onaylamak Locke'un Hristiyan inancı anlayışıydı. Tövbe konusunda güzel sözler söylemiş ve iyi bir yaşam sürdürmenin önemini vurgulamış ama her şeyin ötesinde, Tanrı'ya ve İsa'ya Mesih olarak inanmanın kişiyi Hristiyan kıldığInı belirtmişti. Locke, böyle bir inanışın İsa'nın mucizeleriyle onaylandığını ve O'nun mucizeleriyle mesihliğinin mantıklı insanların O'nun öğretilerine uymak üzere ellerinden gelenin en iyisini yapmayı gerektirdiğini ileri sürmüştü. Bu noktaya kadar, yalnızca sıradan kanıt gösteren savunma olarak görünür. Fakat Locke'un yazılarındaki satır aralarında neredeyse gizlenmiş olan, radikal bir kavramdı. Locke, doğal insan aklıyla tamamıyla uyumlu olmayan tanrısal vahiydeki herhangi bir şeyin en basit anlatımıyla inanılmaz olduğunu varsayıyor ve kimi zaman çok kurnazca bu iddiasını sunuyordu. Bu konuyu açıkça ele aldığı ilke A Discourse of Miracles adlı eserinde bulunur:
"Tek, yalnız, gerçek ve görünmez Tanrı'nın onuruna herhangi bir şekilde zarar verecek veya doğal dini ve ahlak kurallarıyla uyumlu olmayan hiçbir göreve tanrısal olarak bakılamaz. Çünkü Tanrı insana kendi ebedi Birlik'inin birliğini ve görkemini, doğal dininin gerçeklerini ve ahlakı aklın ışığıyla keşfettirmiştir. Vahiyle buna karşı geldiği düşünülemez, çünkü böyle bir şey aklın kanıtını ve kullanımını yıkmış olur. Akıl olmadan insanlar tanrısal vahyi şeytani sahtekârlıktan ayırt edemezler."
Locke tarafından önerilmiş radikal ilke şöyleydi: Tanrı'nın vahiy ettiği her şey doğrudur ve imanımızın temeli olmalıdır. Fakat Tanrı tarafından gerçekten vahiy edilmiş sayılabilecek olan, akıl tarafından ölçülüp tartılmış olmalıdır. Locke'a göre, doğal akıl, imanın elinde bir araç olmak yerine, vahyin en üstün ölçütü haline gelmiştir. Aklı aşan vahiyle ilgili gerçekler olabilir üstün ama gerçeklerden hangisinin bunlar olabileceğini sadece akıl belirleyebilirdi. Thomas Aquinas’ın şemasının alt kısmı, Locke’un üst kısmına hâkim oluyordu. Locke tanrısal vahiyde, akıl tarafından reddedilmesi gereken herhangi bir şeyi bulmuş muydu? Bu sorunun cevaplarından biri, Locke'a göre. Akıl tarafından reddedilen hiçbir şey vahiy olamayacağıydı. Dolayısıyla, yeniden şöyle sorabiliriz: Locke, tanrısal vahye dayanan klasik Hristiyanlığın hayati öğretilerinden herhangi birini gerçekten reddetmiş miydi? Reddetmemişti. Locke bu konuda çok tedbirliydi. Onun aklını okuyamayacağımız için Üçlü Birlik, Mesih'in tanrılığı ve kefaretten neden çok az bahsettiğini bilemeyiz. Özgün Hristiyanlığın, İsa'ya Mesih (Tanrı'nın emsalsiz peygamberi) olarak inanmak, tövbekar ve İsa'nın öğretilerine göre iyi bir yaşam sürmeye çalışmak anlamına geldiğine inanır gibiydi. Geleneksel Hristiyanlık dogmalarının çoğunu akla karşıt görüyor ve bu sebepten dolayı onların Hristiyanlığın özü olarak kabul etmiyor muydu? Bundan emin olamıyoruz. s. 550
Locke'un akılcı Hristiyanlığı geliştirme ve savunma projesi açıkçası Deizm olarak adlandırılamaz ama yine de kapı açmış ve yolu hazırlamıştır. Bir yorumcu şöyle yazmıştır:
"Locke'un Hristiyanlığın "akla uygunluğunu" savunma çabası ve deneysel bilgi kuramını desteklemesi, vahiy edilmiş din ile özel vahiy olmadan akıl tarafından türetilmiş din arasında fark oluşturmuştu. Başta İrlandalı John Toland (1670-1722) olmak üzere deizmin atları ve arabaları bu farktan geçerek geldiler." s. 550 s. 550
John Toland. John Toland belki de ilk gerçek Deistti. Kendisi Locke’un hayranıydı; İngiliz felsefeciyi kendi akıl hocası olarak kabul ediyordu. Reasonableness of Christianity yayımlandıktan bir yıl sonra, Toland tartışma yaratan Christianity Not Mysterious (Gizemli Olmayan Hristiyanlık) adlı kitabını çıkardı. Bu kitabında herkesin ulaşabileceği bütünüyle kabul edilemeyeceğini ve hiçbir esas Hristiyanlık gerçeğinin akıldan üstün ve öte olmadığını ileri sürdü. Toland'ın kitabının özü şu ilkede ifade edilir: Her kim her hangi bir vahiyde bulunursa, yani, kim daha önceden bilmediğimiz hangi bir şeyi bize söylerse, kelimeleri anlaşılabilir ve gerçekleşmesi mümkün olmalıdır. Bu kural hala geçerlidir, bırakın Tanrı veya İnsan Vahiy Eden olsun! s. 550
Toland vahiy olarak ortaya konanların gerçek kabul edilmesi için anlaşılabilir olmasını söylediğinde, akılcı bütün insanlarda ortak olan "apaçık kavramlara" uygun olması gerektiği ima ediliyordu. Buna mantık ve temel ahlaki farklılıklar dahildi. Vahiy edilen iddiaların mümkün olmasından bahsederken, açıkca kavranamayan şeylere inanmamızın istenmemesi gerektiğini söylemek istiyordu. Anlaşılamaz ve mümkün görünmeyen iddialar yapıları gereği gizemlidirler, bundan ötürü gizemler gerçek dine veya özgün Hristiyanlığa ait değildir. Bunlar akıldan fedakarlık etmeyi gerektirir; bu sebeple aklın hediyesi olan Tanrı'nın insandaki gerçek benzeyişine zarar verir. Toland, "aydınlanma ve Kutsal Ruh'un etkili işleyişi" -yani, Calvin'in testimonium internum Spiritus Sanctisi- temelinde oluşturulan inanışlara gayretle karşı çıkmıştır. Dolayısıyla, en sonunda mesele öne sürülen hangi özel vahyin inanca değer biçeceğine karar vermeye geldiğinde, sadece aklın mutlak yetki sahibi olması gerektiğini iddia etmiştir. İki eșit yetke/otorite (mantık ile vahiy) olması söz konusu değildi, çünkü vahyin doğruluğuna karar veren akıldı. Bu yüzden Toland'a göre, Hristiyan yetkisinde mutlak yetke/otorite sahibi mantık, Ruh'un tanıklığını yerine geçmiştir. s. 551
Toland, en üstün olarak doğal aklı tahta oturttuktan sonra, Christianity Not Mysterious'ta bir adım daha ilerlemiş, gerçek dinin ebedi ve ayni doğa sayesinde var olduğunu ileri sürmüştür. Pozitif dinler zaman içinde değişmekte, yalnızca Tanrı'nın gerçeği ebediyen kalmaktadır. Akıl, kalıcı gerçeğin ne olduğuna karar verir. Dolayısıyla aklın doğal dini, Hristiyanlik dahil olmak üzere, bütün pozitif dinlerin ölçülüp tartıldığı ölçüttür. Gizemli olan (anlaşılamayan, imkânsız), aklın doğal dinine ait bir parça olamaz; bu yüzden de özgün Hristiyanlığa ait değildir. Christianity Not Mysterious'un sonlarına doğru, okur sanki Hristiyanlık doğal dinin solgun yansımasıymış (kendine özgü hiçbir ayırt edici özelliği olmayan, belirsiz ve genel bir tanrıcılık) gibi bir izlenim edinir. Dinsel ve toplumsal bir reformcu olmasının dışında, Toland'ın dini ele alışında, İsa Mesih bile çok az dile getirilir. s. 551
Toland'ın çalışmaları, Locke'un yanında bebek adımı sayılsa da, kısa sürede büyük sıçrama yapar. Locke, Christianity Not Mysterious'u ağır dille kınar ve yazarı sahiplenmez. Bununla birlikte, Toland akıl hocası tarafından yanlış değerlendirilmiş hissetmekte haksız sayılmaz. Kendince sadece Locke'un dini düşünce yönteminin doğal sonuçlarını açığa kavuşturduğunu düşünmüştür. Ancak Toland böylelikle ısrarla Yeni Antlaşma vahyinde ve Hristiyan geleneğinde geçerli olan her şeyi doğal aklın bilebileceğini demeye getirerek eski akılcı Hristiyanlık yöntemlerinden adımı çektiğinde Hristiyanlığı doğal dine indirgemiş, "Sezar'ın Rubiconu"na adım atmış oldu. Anlaşılan, kendi çıkarımının Protestan Reformu'nun en iyi düşüncelerinin nihai sonucu olduğuna içtenlikle inanıyordu. Avrupa'nın ve özellikle Büyük Britanya’nın bir çok eğitimli seçkini Toland'ın kitabını cesur bularak takdir etmiş ve bir çok insan, insanın hem ‘dindar’ hem de geleneksel Hristiyanlıkta öğretilen her şeye inanmamasının mümkün olduğunu kabul etmişti." Elbette, her tür gelenekçiden güçlü bir olumsuz tepki gelmesi kaçınılmazdı. İrlanda Parlamentosu, kendi öz oğlunun kötü şöhretli kitabını mahkum etmiş ve İrlanda resmi celladı bir törenle halkın önünde onu yakmıştı. s. 552
Matthew Tindal. Deizmin ilk ve bozulmamış halinin, ikinci ve tek diğer büyük destekçisi Matthew Tindal'dı. Kendisinin 1730'da yazdığı Christianity As Old As The Creation: The Gospel A Republication of The Religion of Nature ("Yaratılış Kadar Eski Hristiyanlık: Miüjde, Doğa Dininin Yeniden Yayımlanmasıdır") Deist Kutsal Kitabı olarak bilinegelmiştir. Tindal, 1657’de doğmuş bir İngiliz asilzadesiydi. Saygın Oxford Universitesi All Souls Fakültesinin üyesi (öğretmen ve öğretim görevlisi) olmuştu. "Kesinlikle Deistlerin en eğitimlisiydi" ve en büyük hedeflerinden biri "Vahiy'in [Kutsal Yazı] önemsiz ve keyfi Tanrısı ile Doğa Dini'nin tarafsız ve yüce gönüllü Tanrısı'nı uzlaştırmanın imkânsızlığını" kanıtlamak olsa bile kendisine "Hristiyan deist" diyordu. Tindal'ın Hristiyanlık görüşü, Locke ve Toland'ın açtığı yolu izleyerek gidebileceği en son noktaya vardırmaktı: "Gerçek Hristiyanlık, belirsiz tanrıcı geçmişe karşı oluşturulmuş akılcı ahlak sisteminden başka bir şey değildir." "[Gerçek Hristiyanlık] Aklın keşfettiği kurallara uymaktır. [Tindal'a] göre, dinin tamamı bütün ahlak kuralarını yerine getirmekten oluşur." Bu, herhangi özel bir vahye, lütfa veya Kurtarıcı'ya gerçekten ihtiyaç duymayan bir dindir. Tek gerekli olan, nesnel ve evrensel ahlaka dayanak ve destek olarak, belirsiz kişiselliğe sahip, aklın ötesinde, sadece doğal akıl tarafından bilinebilen içkin, üstün Varlığa inanmaktır. Tindal, özel vahiy ve mucizeyle ilgili bütün iddiaları kesinlikle yanlış diyerek reddetmiyordu, fakat onları doğal ahlak dahil, doğal dine bağımlı kılıyordu. Tek geçerli işlevleri, onlar olmadan genel olarak bilinebileceğini özel bir şekilde onaylamaktı. s. 552
Tindal, 1733'te tartışma yaratan ama akılcı dinin saygı duyulan bir kahramanı olarak, büyük eserinin yayınlanmasından yalnızca üç yıl sonra öldü. Christianity As Old As The Creation deistliğin ölçütü haline geldi ve Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson gibi önde gelen Amerikan düşünürlerini de derinden etkiledi. s. 553
Bunun etkisinde, Birleşik Devletler'in mimarı Jefferson, akla karşıt görünen bütün kayıtların ve öğretilerin çıkartıldığı bir Yeni Antlaşma'dan ibaret kendi İncilini oluşturdu. İsa ve elçilerin öğretilerinden gerive sadece cumhuriyetin üçüncü başkanının doğal dinle uyumlu olduğuna inandıkları kalmıştı. Tindal'ın etkisi aynı zamanda on sekizinci yüzyıl sonlarında, devrimin önde gelen broşürcülerinden bazılarında da görüldü. Demokratik devrimlerin ve kilise ile devlet ayrımının başlıca savunucularından Thomas Paine, 1794'te The Age of Reason (Akıl Çağı) adlı eserini yazdı ve Mesih karşıtı doğal din yolunda Toland ve Tindal'dan bir adım öteye geçti. Ne yazik ki, birçok Kuzey Amerikalı Deizmi sadece Paine'in öldürücü Mesih karşıtı polemiklerine göre tanımlar olmuştu. Yüzyıldan daha uzun bir zaman sonra, Birleşik Devletler başkanı Theodore Roosevelt Paine'I "şu küçük pis ateist" olarak tanımlayacaktı. Birçok Kuzey Amerikalının zihninde yer etmiş izlenim, bütün Deistlerin gizli ateistler ya da en azından Hristiyanlığın ateşli karşıtları olduğuydu. s. 553
Deizmin öncülleri tarafından anlatılmaya çalışılan ve destekçileri tarafından yayılan fikirlerin ortak yanları nelerdi? Bir bakıma sert dille de olsa, Deizmin özünün yanlış veya acımasız olmayan açılımını ünlü İngiliz din felsefecisi Ian Ramsey şöyle açıklamıştır:
‘’En iyi temsilcileri Toland ve Tindal olan Deistler, yalnızca bütün farklılıkları çıkarttıktan sonra, Hristiyanlığın akılcı kabul edilebileceğini savunuyordu. Hristiyan inancı, sadece akılcı olduğu noktalarda güvenilirdi ve yalnızca bağımsız olarak felsefi bakış açısıyla üzerinde çalışmaya vakti veya yeteneği olan herhangi bir insanın ulaşabileceği inanışları ve ahlak kurallarını tekrar ediyorsa akılcıydı. Bir kez daha tekrar etmek gerekirse, Hristiyanlığın akılcılığı, ancak bilinen Hristiyan dininin anlaşılmayacak kadar hafifletilmiş şeklini savunmaktadır.’’
Locke ve diğer Aydınlanma dönemi din düşünürleri tarafından kısmen atılmış temeli geliştiren Deistlerin hepsi, üç temel fikir üzerinde çalışmayı ve bunları savunmayı amaçlamıştır. Birincisi, özgün Hristiyanlık, akılcı ve evrensel olarak ulaşılabilir doğal din ve ahlakla bütünüyle uyumludur. Bir inanç veya ahlak kuralının bununla uyumlu olduğu kanıtlanamazsa, inanılmamalı veya izlenmemelidir. Üçlü Birlik öğretisini açıkça şiddetle eleştirmekten çekindikleri halde Deistler, bunun doğa diniyle resmen uyumsuz olduğunu düşünüyorlardı ve neredeyse yok saymışlardı. Aynı durum, Hristiyanlığın ayırt edici hemen hemen bütün öğretileri için geçerliydi. s. 553
İçler acısı bir durum olmakla birlikte, Hristiyanlığın Deistler tarafından Prokroustesçe (zorbaca) çarpıtılması, Grek felsefe sınıflandırmasını müjdenin yorumlanmasını ve bağlamsallaştırılmasını araç olarak kullanmaktan öteye giderek Kutsal Kitap'a dayalı öğretileri ona uydurmaya çalışan ilk dönem Orta Cağ Hristiyan düşünürlerinin bazılarından içerik olarak mı, yoksa derinlik olarak mı daha kötü oldu diye merak edilebilir. Elbette bunun suçlusu gnostiklerdi ve Hristiyan tarihinde ortodoks düşünürler hemen hemen hepsi tarafından açıkça karalanmıştı. Bazı kilise babalarının ayni yöndeki eğilimi, Protestan ortodoksluğun günümüz destekçilerinden nadiren onay görür. Hiçbir şekilde eşit tutmaksızın, Augustinus'un Neoplatonculuğu kullanması ile Deizmin Aydınlanma akılcılığını kullanması karşılaştırıldığında, bu durum doğrulanabilir. Augustinus'un Tanrısı üçlükçü olmakla birlikte Grek ilahiyat felsefesinin tanrısal sadelik, aynilik ve hissizlik kavramlarına ve seven, şefkatli ve göksel Baba'nın yerine büyük, evrensel imparatora dönüşmüş Tanrısı'na kapılmıştı. Anselmus, Tanrı'nın şefkat duygusu yaşadığını bütünüyle inkar etmişti. Geleneksel Hristiyan tanrıcılığının Tanrı portresi hem Kutsal Kitap hem de Helenistik renklerle boyanmıştır. Kutsal Kitap'a dayalı öğretişleri Aydınlanma felsefesi ve doğal dinle boğarak zarar verdiği için Deizmi haklı olarak eleştirenler, klasik Hristiyan Tanrı öğretilerinin Grek felsefesi metafiziksel kusursuzluğunun sınıflandırmalarından ne kadar çok etkilendiğini dikkate almalıdır. s. 554
Deizmin ikinci ortak fikri, gerçek Hristiyanlık dahil olmak üzere, gerçek dinin öncelikle toplumsal ve kişisel ahlak hakkında olduğudur. Deistler geçerli dini, Tanrı hakkında bazı temel inanışlara, ruhun ölümsüzlüğüne, davranışın karşılığında ödül veya cezaya indirgemeye çalışmıştı. Bunlar, evrensel olarak akılla ulaşılabilir ve öncelikle bu yaşamda bir erdemi destekleyen değere sahip temel inançlardı. Deistler metafizik veya ilahiyat spekülasyonlarıyla pek ilgilenmemişti. Yaşamın bütünüyle yeniden şekillenmesine doğru insanlık adına uygulanabilir değerde bir ilerleme gösteremeyen inanışlarla etkin olarak ilgilenmemeyi seçiyorlardı. Bununla birlikte hepsi, yaşamda ilerleyiş sağlayan bir değişim olabilmesi için Tanrı inancı, ruhların ölümsüzlüğü ve ölümden sonra yargının gerekli olduğuna inanıyordu. Dolayısıyla dini inanışlar, birçok Deistin aklında sadece ahlak konularında faydalı destek sağlayan araçlara dönüşmüştü. s. 554
Deizmin ortak kavramlarından üçüncüsü ve sonuncusu, zeki ve aydınlanmış insanların doğaüstü vahiy ve mucizeyle ilgili bütün iddialara şüpheyle yaklaşmaları gerektiğidir. Toland ve Tindal gibi on sekizinci yüzyıl Deistleri bunları inkar etmezken, açıkça aklın evrensel gerçeklerinden daha düşük bir konuma geriletmiş ve dindeki doğaüstü unsuru neredeyse yok olma noktasına indirgemişlerdi. Daha sonra, daha radikal Deistler mucizeleri bütünüyle reddedecek ve tümüyle doğal, mucizevi her şeyden arınmış, masalsı olmayan Hristiyanlığı seçeceklerdi. Deizmin dünya görüşü, geniş çapta Newton'un fiziği ve katı doğa kanunlarıyla yönetilen evreni tarafından şekillendirilmişti. Tanrısal müdaheleye pek yer vermeyen "mekanik dünya" söz konusuydu artık. Deistler mucizeleri bir yere kadar onaylasalar da kendi düşünce sistemlerinde yok edilmeyi bekleyen maddeler gibi bunlara yabancı kalmışlardır. s. 555
Önemli deistlerin başlangıçtaki idealleri, Hristiyanlığı bütünüyle aklın hüküm sürdüğü evrensel doğal dine dönüştürmekti. İnsanlara şaşırtıcı gelen, deistlerin kendi tarzlarındaki Hristiyanlığı farklı bir din olarak görmemiş olmasıdır. Bunu, Orta Cağ batıl inancı ve Erasmus ile Luther'in başlattığı keyfi yetkeye körü körüne hizmetkârlıktan uzaklaşarak Hristiyanlıkta bir adım ileri gitmek olarak görmüşlerdi. Bununla birlikte, on sekizinci yüzyılın dini mezhep güçleri, her ne kadar kimi zaman deizmin bazı ideallerini gizlice beğeniyor olsalar da deizmi geniş çapta reddetmişlerdi. s. 555
Deistler, İngiltere Kilisesinin Reform ilahiyatından uzaklaşarak Arminiusçuluğa yaklaştığını anladıkları zaman aralarından bazıları yeni bir mezhep örgütlemeye başladı. Arminiusçuluğa yaklaşmak onlara göre doğru adım olsa da, bu yönelim doğal dine değildi. Yeni bir deist kilise kurmak üzere bir araya gelenlerden bazıları hayal kırıklığına uğramış Anglikanlar, bazıları da ilerleme yanlısı Toplulukçu, çok azı da memnuniyetsiz Baptistlerdi. 1774'te ilk Üniteryen topluluğu İngiltere'de Essex Chapel (Essex Kilisesi) olarak kuruldu. İlk Kuzey Amerika Üniteryen Kilisesi King's Chapel'dı (Kralın Kilisesi); 1785'te Boston'da, daha önceden var olan Episkopal (Anglikan) kiliseden geliyordu. 1790 yıllarında, İngiltere ve Bileşik Devletler'deki (çoğunlukla New England'da) çok sayıda Toplulukçu Kilise, yoğun ölçüde deist ilahiyatan etkilenerek Üniteryen olmuştu. 1825'te Amerikan Üniteryen Birliği yeni mezhep olarak resmen kuruldu. İnanç bildirgesi ya da öğretisi olmadan, katı bir toplulukçu çizgide örgütlendi. Harvard Divinity Okulu onların resmi din okulu olmuştu. Bu mezhebin üyeleri görece az sayıda kalmışsa da, Birleşik Devletler Başkanlarının ve kongre temsilcilerinin burayı kendi ruhsal evleri olarak tanıması sayesinde, çağdaş Kuzey Amerika'nın en etkili din gruplarından biri oldu. s. 555
Birçok deist Üniteryen Kiliselere katılmadı, ya mezhepsel bağlantı olmaksızın bağımsız din arayışçısı olarak kaldı ya da geleneksel Hristiyan öğretilerinden ve uygulamalarından ayrı görüşte olup sessizce Hristiyan kiliselere katılmaya devam etti. Deizm, dini ve politik yaşamının dokusuna fark ettirmeden sızmış, deizmin ve doğa dininin Tanrısı, Birleşik Devletler'in halk dininin ‘Tanrısı’ haline gelmiştir ('In God We Trust"; "Tanrı'ya Güveniriz"). Birleşik Devletler'in dini yaşamına ilginç bir ikilik yerleşmişti; siyasetçilerin ve hükümet görevlilerinin resmi dini deizm izleri taşıyorken, Hristiyan mezheplerinin çoğu ve insanların çoğunun Hristiyan ruhsallığının kökleri içerik olarak yoğun sofu dokusuna sahipti. Bu aynı görevliler halkın karşısında sakin ve akılcı tonda Tanrı'nın Amerika üzerindeki bereketi hakkında, İsa Mesih, günah veya kurtuluştan hiç bahsetmeden konuşuyor ve sadece çoğunlukla kendi özel ve kilise yaşamlarındaki deneyimsel dinden keyif alıyorlardı. Yirminci yüzyıl sonlarında, oldukça sofu ve evanjelik eğilimli Birleşik Devletler başkanlarından biri, kamu yaşamının içine bu dili katmaya çalışmış ve neredeyse bütün dünya tarafından eleştirilmişti, Öte yandan, Birleşik Devletler'in dünya görüşü, Deizm ve Sofuluktan öyle derinlemesine etkilenmişti ki 1980'lerde bir başkan adayının seçimi kaybetmesinin kısmen sebebi, Tanrı'ya inancını ve ruhsallığını kanıtlayamamış olmasıydı. Kendisinden en azından deist olması beklenirdi; hiçbir inancı olmayan bir siyasetçi reddedilirdi, ancak halkın önünde fazla sofu siyasetçi eleştirilirdi. s. 556
Deizmin mirası, ayrıca, on dokuzuncu yüzyılda liberal Protestan ilahiyatının yükselişinde görülür. Avrupa ve Kuzey Amerika'da liberal ilahiyatın kurucuları ve önde gelen destekçileri deist değildi. Aslında, "liberal ilahiyatın babası" Friedrich Schleiermacher, kendisinin deist veya akılcı olmaktan ziyade "yüksek seviyede" bir sofu olduğunu iddia etmişti. Bununla birlikte, liberal Protestan ilahiyat on dokuzuncu yüzyıl boyunca gelişiyorken, deizmin ortak kavramlarından çoğu yeniden ortaya çıkmış ve bu kavramlara en çok bayılanlardan biri olan ünlü Alman kilise tarihçisi Adolf von Harnack'ın yazılarında, liberal ilahiyat John Toland'ın deizm anlayışına çok benzer hale gelmişti. s. 556
No comments:
Post a Comment