Sunday, 8 May 2022

Para: Bir Frankestein Canavarı­dır

Para: Bir Frankestein Canavarı­dır - John Holloway

Bu öfke bizim. Başka türlüsü nasıl mümkün olabilirdi ki zaten?

Sömürü üzerine kurulu bu dünyada zenginleri daha da zengin hale getirmemek tamamen bizim elimizde. Kârlarına kâr katmak için zenginlere hizmet etme bahtiyarlığı ile avuç açmak arasında sıkıştırıldığımız bir dünya bu. Kâr peşinde koşarken milyonlarca insanı topraklarından eden ve şehrin merkezinden gecekondu bölgelerine sürükleyen bir dünya bu. İnsanların nesnelere dönüştüğü, nesneymiş gibi muamele gördüğü ve bu nesneleştirmenin bin bir yüzüyle bizi her gün karşılaştıran bir dünya: İnsanların yalnızca kadın, koyu tenli, çocuk ve yaşlı oldukları ya da farklı cinsel yönelimleri olduğu veya bir dili yanlış bir aksanla konuştukları için ayrımcılığa uğradığı, dışlandığı, açlığa mahkûm edildiği ve öldürüldüğü bir dünya. Bu nesneleştirmenin o kadar çok ifadesi var ki... Eşitsizliğin her geçen gün arttığı, paranın gitgide daha çok küstahlaştığı bir dünya.
Haklı, çok haklı bir öfke bu! Gelgelelim yanlış bir yere yöneliyor. Dahası, eğer bu öfkeyi doğru hedeflere yöneltemezsek hepimizi yok edecek. Trump’a yönelik öfke, İslamcı köktendinciliğe karşı öfke, Le Pen’e yönelik öfke, Avrupa’da ve tüm dünyada ırkçılığın ve milliyetçiliğin yükselişine karşı duyulan öfke: Bunların hepsi şimdiki-haliyle-dünyaya yönelmiş halde; ancak bir biçimde yalnızca zenginleri, ensesi kalınları ve öfkemizin temeli olan şeyleri güçlendiriyor. Bu öfkenin özündeyse umut var: Her şeyin daha iyi olabileceğine, geçmişin geri dönebileceğine, barışın yeniden sağlanabileceğine ve bir gün her şeyin yerli yerine oturabileceğine dair bir umut. Ne var ki bu umut tam aksinin şeklini alıyor:
Zenginlerin gücünü katlıyor; dünyayı daha şiddet dolu, yaşamak için daha beter bir yer haline getiriyor. Faşistler ve köktendinciler de öfkeli, onlar da çocukları için kendilerince daha iyi bir dünya yaratmak istiyor; yine de öfkelerini boşaltma biçimleri tam aksi yönde bir etki yaratıyor. Trump’ı iktidara taşıyan şey, mülksüzleştirilenlerin öfkesi ve olup bitenlerin başka türlü olabileceği vaadiydi; iktidara gelince yaptığı ilk şeyse zenginlerin konumunu güçlendirmek ve yoksullardan daha fazlasını koparmak için önlemler almak oldu.
Öfkeyi ait olduğu yere, evine geri getirebilir miyiz? Öfkeyi sermayenin iktidarına, paranın hükümranlığına duyulan bir öfkeye dönüştürebilir miyiz yeniden? Bunu düşünmeye cesaret edebilir miyiz? Kapitalistlerin krizi, gitgide büyüyen bu öfke dünyasıdır. s. 7-8
*
Bizler, yaban diyarın ortasında öfkesine sarılmış insanlarız. Dünyayı çepeçevre saran bizim öfkemiz. Saldırıya uğrayan da, sinirden küplere binen de biziz; %99’u oluşturan da. Mevcut-dünyanın iktidarları ile öfke arasındaki savaşta bizim cephemizde zerre kadar şüphe yok; şüpheye mahal de yok. Öfke cephesinde yerimizi aldık: Deneyimlere dayanan bir yargı ve bilimsel bir sorumlulukla durduk bekliyoruz. Bu öfkeden kaçıp kurtulunabilecek bir yer yok. Acı ve kızgınlık içerisinde yaşıyoruz. Bu kızgınlıksa dünyanın şekilleneceği yolu inşa ediyor. Toplum, -bazen değer yasası olarak gönderme yapıldığı üzere- giderek daha hızlı olmamız gerektiği buyruğunun etrafında dönüyor. Bu hızlanma buyruğuna köle toplumlarında olduğu gibi kamçı değil, para eşlik ediyor. Yine de acı ve öfke, sanki kamçının hükümranlığı sürüyormuşçasına toplumsal dinamiğin bedeninde şaklıyor; çünkü paranın iktidarı, aslında stresin, işsizliğin, yetersizlik duygusunun ve büyüyen eşitsizliğin iktidarıdır.
Robin Hood’u, Spartaküs’ü, köle çiftliklerini ya da piramitlerin yapılmasını anlatan filmleri izlediğimizde kolayca tanıdığımız yapısal bir öfke bu: Köleleri ya da serileri eğlenip güldükleri zaman bile terk etmeyen haklı bir öfke. Hissetmedikleri zaman bile onlar adına hissettiğimiz bir öfke. Bu öfke doğrudan doğruya toplumsal örgütlenmenin ahvalinden fayda sağlayanlara ve bu ahvali kölelerle serilere dayatmakta fiili bir rol oynayanlara yönelmiş halde. Dayatma biçimleri değişse de, gündelik faaliyetlerimiz içerisindeki yabancılaşmanın inanılmaz bir boyuta ulaştığı ve zengin ile yoksul arasındaki uçurumun her geçen gün biraz daha büyüdüğü bir toplumda yaşıyoruz. Dönüp de Rus serflere ya da Mısırlı kölelere bakınca bu acıya bu kadar uzun süre nasıl katlandıklarını merak ediyoruz; dolayısıyla gelecek nesillerin de dönüp bize baktıklarında böylesi bir acıya, böylesi bir iğrençliğe nasıl tahammül ettiğimizi merak etmeleri gayet normal. ss. 19-20

*
Dünyanın dört bir yanında üniversiteler neo-liberal saldırının ilk hedefi. Üniversiteler hemen her yerde kâr mantığına, piyasa mantığına boyun eğmeleri için topyekûn bir saldırı altında.
Gelgelelim, üniversitelerdeki öfkemizin başka bir anlamı daha var. Öfke, bilimsel düşüncenin merkezidir ve kızgınlık da ussal düşüncenin temeli. Artık bize kalan tek bir bilimsel soru var: İnsanlığın paldır küldür kendi sonuna koşmasını nasıl engelleyebiliriz? Eğer bilimsel düşünceyi ya da akademik faaliyeti, yalnızca tarafsız olma saikiyle bağlantılı ya da kendi sonumuzu getirmemizle alakasız bir şey olarak değil de, daha ziyade insanlığın gelecekteki refahıyla ilgili bir faaliyet olarak düşünürsek, bunların bizi belli bir yöne doğru çekip duran toplumsal düzene karşı durması gerektiği açık hale gelir. Aklın keskinliği, dünyayı kateden öfkenin keskinliğidir. Tahrir Meydanı’ndaki eylemcilerin Wall Street’i İşgal Et hareketindekilere 26 Ekim’de yazdığı zarif dayanışma mektubunda dile getirildiği üzere, “yerkürenin dört bir yanındaki bütün bir nesil, şu anki gidişat sürdükçe hiçbir geleceğimiz olmayacağını ussal ve duygusal açıdan fark ederek büyüdü.” s. 21

*
Akıl bizatihi öfkenin anti-teziymiş gibi sunulur. Akıl bu şekilde anlaşıldığında etkisizleştiren, “sakin olup şu işi makul biçimde bir düşünelim” diyen bir tepkiden ibarettir. “Makul ol,” der örümcek sineğe, “neden bu kadar heyecanlısın?” Ne var ki, sakin akıl, çerçevesi olan bir akıldır; gerçekliğin çerçevesi içerisinde işleyen, şeylerin mevcut konumunu sürdürmesini sağlayan bir akıldır. “Makul olalım,” demek, “Gerçekliği tanıyalım ve neyin gerekli olduğunu anlamak için durup düşünelim” demektir. “Makul olalım,” demek, “Haydi paranın gerçekliğini tanıyalım ve para sisteminin bütünlüğünü sürdürmesi için neyin gerekli olduğunu anlayalım“ demektir.
Avrupa Birliği, IMF ve Avrupa Merkez Bankası arasındaki anlaşmalarla ilgili detaylı tartışmaların yaşandığı bu süreçte, borç alan bankaların kabul etmesi gereken kesintilerden ve sermaye yapısının yeniden şekillendirilmesinin zorunluluğundan bahsedilirken, sokaklarda protestolara katılan on binlerce insanın adı bile anılmıyordu. Akademik söylem, bir örümcek söylemidir. Bu tarafsız, nesnel akıl, Adomo ve Horkheimer’ın eleştirilerine maruz kalan araçsal akıldan başka bir şey değildir; Marcuse’ün en ağır eleştiri oklarını yönelttiği pozitif ussallıktır. Bu, rasyonel bir irrasyonelliktir; irrasyonel dünyanın rasyonelliğidir; iğrenç bir toplumun içsel insicamıdır. O halde öfkelenelim, akademik ve resmi söylemin sahte tarafsızlığına karşı öfkelenelim. Tarihin öznesiz, bizsiz bir süreçmiş gibi sunulmasına karşı öfkemizi kuşanalım. ss. 22-23

*
Öfke, tehlikeli bir oyun, iki tarafı da keskin bir kılıçtır.
Bir yandan haksızlıktan doğan bir kızgınlığın, incinmiş bir haysiyetin keskin yüzüdür. Öfkeli insanlar, dünyanın dört bir yanında; sadece öfkeli değiller, aynı zamanda mevcut toplumsal ilişkiler sisteminde çatlaklar yaratmak, görünüşte direnmenin imkânsız olduğu para mantığını yıkmak ve şimdikinden farklı bir şekilde eylemeyi olanaklı kılabilecek mekânlar ya da anlar yaratmak için ısrar ve sabır dolu bir çaba sergiliyorlar. Toplumsal öfkenin muazzam dalgaları, bu öfkelilerle, çatlaklarla, akıntıya karşı yüzmek için çaba sarf edenlerle bir araya gelince aniden çok güçlü bir akışa dönüşüyor. Bunlar insanların yaşamlarını ve gerçeklik algılarını dönüştüren ayaklanma anlarıdır. Bu anlar, ortada böylesi bir değişim için gereken koşullar olmadığında bile hızlandırılmış ve radikal bir toplumsal değişim için birer fırsat sunar. Kurban acısını bir kenara atar ve faal bir özne olmaya başlar; bir araya gelmiş pek çok ben, bir Biz’e dönüşür. İşte bu, haysiyetli bir öfkedir, haklı bir öfkedir, umudun öfkesidir.
Gelgelelim, öfkenin bir de öteki yüzü var. Gücünü hırstan alan bir öfkenin ne menem bir şey olduğunu görmek için dönüp birkaç ay önce İngiltere’deki isyanlara bakmak kâfi. Veyahut Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Çay Partisi’ne yönelik öfkeye ya da son yıllarda Avrupa’da yükselen ırkçılığa bakılabilir. Veyahut kapitalizmin son büyük krizi esnasında su yüzüne çıkan toplumsal öfkeye de... Öfke, kolaylıkla bir nefret ve yıkım öfkesine dönüşebilir.
Öfkeden başlamamızın nedenlerinden biri, tam da yoğunlaşmış bir öfke momentinde yaşıyor olmamızdır. Kriz, toplumsal gerilimleri, suya düşmüş beklentileri ve bunun yarattığı hayal kırıklığının doğurduğu hoşnutsuzluğu keskinleştiriyor.
Umudun öfkesi, yıkımın öfkesi: Bu iki kapı farklı yerlere açılsa da, başlangıç noktalan müşterektir: İnsanların büyük bir çoğunluğunun sömürü ve aşağılamaya maruz kalması, pek azınınsa zenginleşmesi üzerine bina edilmiş bir sistemden doğan hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluk.
Başka bir dünyayı yaratacak itici güç olarak öfke yerine Neşe ya da Kahkaha’ya odaklanmam da önerilebilir. Öfkeye yönelik bu ilgi, aslında tehlikelidir; çünkü kolaylıkla şiddet siyasetinin övülmesi olarak görülebilir. Oysaki benim böyle bir şeye hiç niyetim yok.
Birincisi, öfke toplumsal değişim için ısrarlı bir talebin keskin yüzüdür. İkincisiyse, öfke buradır; üzerinden ilgimizi eksik etmememiz gereken heyecanlı ama çok tehlikeli bir güçtür.
Bu iki öfke arasında nasıl ayırım yapabiliriz ya da yapamaz mıyız acaba? (Öfkeyi sınıflandırma sorunu değil bu.) Mesele, öfkemizin ortaklığından yola çıkarak öfkeyi doğru yöne çevirebileceğimiz, yani haysiyetin idaresinde nasıl yönlendireceğimiz değil midir? Muhtemelen burada iki temel mesele var: Birincisi, öfkemiz bir karşı öfke; ama kime ya da neye karşı? İkincisi, öfkemizi nasıl ifade edebiliriz?
Bizi hedef tahtasına oturtan saldırıya verilmiş bir yanıttır öfkemiz. Dünyanın dört bir yanında insanlar aynı sorunlardan mustarip olduğu, aynı yoksulluğu yaşadığı, işyerinde aynı sıkıntılarla boğuştuğu, üniversitelerde aynı sorunlara maruz kaldıkları için tepeleri atmış halde dolaşmıyorlar yalnızca. Mesele bundan daha büyük. Mesele, daha ziyade insanların beklentilerinin ya da yaşama tarzlarının yok edilmiş olmasıyla ilgili. ss. 25-28, 31

*
“Hayır” dersek, bu bizi olup biten üzerine düşünmeye sevk eder.
“Hayır, kabul etmeyeceğiz.” Hayır, hayatlarımızı böyle altüst etmenizi kabul etmeyeceğiz; okullarımızı ve üniversitelerimizi böyle mahvetmenizi kabul etmeyeceğiz; kırsal bölgeleri ve köylülüğü bitirmenizi kabul etmeyeceğiz. Hayır! s. 32

*
Duyduğumuz acıya tepki vermenin belki de en kolay yolu bir “günah keçisi aramak”tır. Eğer suçlayacak birini ya da birilerini bulabilirsek, böylece bu insanlardan kurtulup yerleri­ ne başkalarını koyarak bir şeyleri değiştirebilirmişiz gibi gö­rünür.
Bazen öfkelenmek, bizi öfkeyi kişiselleştirmeye götürüyormuş gibi görünür. Gel gör ki, suçlamaları kişiselleştir­mekte, öfkemizi belli bir gruba yöneltmekte iki büyük so­run vardır. İlki şudur: Öfkeyi kişiselleştirmek, düşünme ve müzakere etme tarzımızda büyük bir tahribata yol açabilir. İkinci sorun şudur: Sorumluluğu kişiselleştirmek, bizi bir umutsuzluk döngüsüne hapseder. ss. 35-36

*
İktidar koltuğuna otu­ranların değişmesinin pek de bir fark yaratmadığı defalarca deneyimlenmiştir. Suyun başında duranlan değiştir­mek çok az şeyin değişmesini sağlar. s. 36

*
Son otuz yıldan daha uzunca bir süredir, hükümetlerinin mahiyeti ne olursa olsun, neredeyse bütün devletlerin politikalan, neo-liberal saldırının bir parçası ola­rak görülebilir: Piyasaya öncelik tanıyan; eğitimde, sağlık hizmetlerinde ve öteki toplumsal hizmetlerde devletin rolünü azaltan; sermaye sahiplerinin kâr kaynağı haline gelebilecek her şeyin özelleştirilmesini destekleyen bir politik yaklaşım. s. 39

*
Daha iyi bir toplum kurmak için politikacıla­ra ihtiyacımız yok.
Politikacıların hiç de özgürce karar almadığı, aksine sürekli elini eteğini öpmeleri gereken bir gerçeklik tarafından sıkı sıkıya kısıtlandıkları ayan beyan ortada. ss. 41-42

*
Para, Saldırıdır
“Biz sisteme karşı değiliz; sistem bize karşı.” Ayrıca bize sal­ dıran bu sistemin bir adı var. O da Para.
Sistem, sabit bir şey değil: Sistem bir saldırıdır, yoğunlaşmış bir saldırı. Saldırının dinamiği de paranın dinamiğiyle aynı şeydir.
Muhtemelen insanlar, durum çok açık, belki çok komik ve belki de her ikisi birden olduğu için paranın asıl düşman olduğunu söylemiyorlar.
Her şey gün gibi ortada. Kârını en yük­sek düzeyde tutmak için ne yapmaları gerekirse onu yapanlar, paranın hareketine memur olanlardır. Bankacılar, yalnızca bankacı gibi, paranın hareketinin ve daha fazla uzamı ele geçirmesinin hizmetçileri gibi davranırlar. Asıl saldırı, bankacılarınki değil, paranınkidir.
Açıkçası insanlar saçma göründüğünden bunu dile getirmiyorlar. Parayı nasıl suçlayabiliriz ki? Para bir gerçek­lik, değil mi? Nasıl olsa biz de (okullar, hastaneler, parklar için) daha çok paramız olsun diye mücadele etmiyor muyuz?
Şüphesiz, hepimiz kendimiz için, sevdiklerimiz için ya da önemli olduğunu düşündüğümüz ne varsa onun için daha çok paraya ihtiyaç duyuyoruz. Para, bu toplumda refah halini alan bir biçim ve bu refahın üreticileri olarak hepimiz bu biçimin bir parçası olmak istiyoruz. Mevcut toplum­ da ne kadar rahat bir biçimde yaşamak istersek isteyelim (ya da istemeyelim), hayatta kalmak ve projelerimizi gerçekleştirmek için paraya ihtiyacımız var. O halde evet; kendimiz için, üniversiteler için, okullar ve hastaneler için, bahçeler ve parklar için, başka bir dünyanın kapısını işaret eden projeler için daha fazla para talep ediyoruz. Ne var ki bu, paranın hükümranlığı altındaki bir dünya, para biçimini almış bir zenginliğin hüküm sürdüğü bir dünya istediğimiz manasına gelmiyor.
“Evet, mevcut toplumda paraya ihtiyacımız var; çünkü para bize her şeyin kapısını açan bir anahtar” diyebiliriz. Gelgelelim, bu düzenin berbat, adaletsiz, yakışıksız ve yıkıcı olduğunu da biliyoruz. Muhtemelen pek çoğumuz para denen araca ihtiyacımız olmadan toplumsal refaha rahatça erişebilseydik çok daha mutlu olurduk.
Gelgelelim, hepimizin paraya ihtiyacı olduğu gerçeğini bir yana bırakabilsek bile, yine de paranın söz konusu olmadığı bir toplumu tahayyül etmenin güçlüğü düşünülünce paranın düşman olduğunu söylemenin ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıkıyor sanki: Para, gerçeklikle özdeşleşmiş gibi görünüyor. O zaman gerçekliğin düşman olduğunu söylemenin manası nedir? Bu tıpkı şunu demeye benziyor: “Hayat zor olsa da, yaşamaya devam etmek zorundayız.” için) daha çok paramız olsun diye mücadele etmiyor muyuz?
Gerçeklik bu mu sadece? Yoksa bu, Para adını taşıyan, insanlığa yönelik bir saldırı mı?
Paranın gerçeklik olduğu anlayışı, dünyanın dört bir yanında yaşam koşullarına yönelik mevcut saldırılarda tümden merkezi bir hale geldi.
Şu anda bir ikilemin içindeymişiz gibi görünüyor. Bankaların ve şirketlerin ardında bir güç olduğunu söylemek kolay. Kârdan başka bir şey olmayan bu güç, doymak bilmez bir açgözlülükle hareket ediyor ve gözü de daha çok paradan başka bir şey görmüyor. Tam da bu nedenle para gerçeklikle özdeşleştiriliyor ve paranın yok edilmesi için yapılan her çağrı anlamsız görünüyor. Bu çağrının mevcut hareketlerin dilinin ucunda olmasının nedeni tam da bu ve aslına bakılırsa söz konusu hareketlerin muazzam değeri de tam bu noktaya parmak basmalarından ileri geliyor.
Şu an bir tuzağa düşmüşüz gibi görünüyor. Belki de bütün bu aklı başındaki yorumcular, politikacılar, hortumcu gangsterler süitlerinden aşağıya bakıyor ve dünyanın işgalcilerini izleyip ne kadar haklı olduklarını düşünerek başlarını sallıyorlardır: Belki de ihtiyacımız olan şey olgun olmak ve dünyanın mantığını, paranın hükümranlığı altına girmiş bir dünyanın gerçekliğini kabullenmektir.
Bu sorun karşısında yüzümüzü buruşturmamız, üzerine kafa yormamız önemli; çünkü eğer bunu yapmazsak muhalefet dolu cesur haykırışlarımızın hayal kırıklığıyla kesintiye uğrama tehlikesi var.
Ne var ki, bunu yapabilmek için paranın gücü üzerine kafa yormamız ve bu güç vasıtasıyla kendi eyleyiş biçimimizi bulmamız gerekir. ss. 45-48

*
Para, İnsani Etkinliğe Durmaksızın Saldıran Bir Toplumsal Bağdır
Emek-emek-daha çok emek: Hızlı-hızlı-daha hızlı. Bu şiar, paranın saldırganlığının merkezinde, bir toplumsal rabıta biçimi olarak paranın çekirdeğinde yer alır.
Para toplumsal bir bağdır, toplumsal bir rabıta biçimidir; farklı yaratıcı ve toplumsal etkinliklerle ilişki kurma biçimidir. Para oldukça masum, yalnızca sizin etkinliğinizi benim­ kiyle ilişkiye sokmanın makul bir yolu gibi görünebilir. Sadece basit bir değişim aracı gibi görünebilir. Diyelim ki, ben marangozum ve bir masa yaptım. Masayı satıp ceket almak istiyorum. Zamanımı masa isteyen bir terzi bulmaya ayırmak yerine masayı satarak onun parasıyla bir terzi bulmam ve ondan ceket almam daha kolaydır.
Çok basit görünüyor ama para, Frankestein’ın Canavarı­dır. Özgün mübadele süreciyle kişinin arasına mesafe koyar; mübadelenin asıl öğelerine sırtını dönüp onlara saldırır. Bu­ nu da kendi yasalarını mübadele sürecine dayatarak yapar. Mübadele sürecinde marangoz için masanın değerini belirleyen şey, üretimi esnasında harcanan zamandır; ancak zaman üretilmesi için toplumsal olarak gereken zamanla bir ve aynı değildir. Dahası, masa üretmek için gereken zaman sürekli kısaldığından, bunun anlamı marangozun her seferinde hızlı-hızlı-daha hızlı masa üretmesi gerektiğidir. Eğer yapamazsa, ürününün karşılığı olan fiyata satamaz masasını ya da masa tümden elinde kalır. Başka bir deyişle, artık ona hangi hızda ve nasıl çalışması gerektiğini söyleyen Para’dan başkası değildir. Para, ürünün kendisini dönüştürür; belirli bir somut etkinliği soyut ya da yabancılaşmış emeğe, salt para kazanmanın aracına çevirir. Bu, insani faaliyetin toptan yıkımı manasına gelmese de, paranın, üretimin her aşamasını, neyin nasıl üretileceğini belirlemesi anlamına gelir.ç
Bu durum, kapitalizmin çatısı altında başka bir boyutun gelişmesine yol açtı; yani marangozun masa üretmek için başka insanları işe almasının. Her şeyi giderek daha hızlı üretme dürtüsü, artık sadece marangozun hayatta kalması için değil, aynı zamanda kâr elde etmesi için de zorunludur. Daha fazla para kazanma dürtüsü, artık parayı katlama, kârı katlama ve giderek daha hızlı şekilde işçilere sırtını dönme dürtüsüne dönüşmüştür. İşçiler artık daha hızlı üretmek zorundadır; eğer bunu beceremezlerse öylece üretim sürecinin dışında, yani basitçe işsiz kalırlar. Yabancılaşmış ya da soyut emek, bu nedenle sadece bize yabancı ve anlamsız bir emek değildir: Biteviye bir saldırıdır da. Bir meta üretmek için toplumsal açıdan gereken zaman azaldığında nasıl değer üretimi de her seferinde yeniden düzenleniyorsa, aynı şekilde soyut emek de şeylerin daha hızlı üretilmesi için sürekli yenilenen bir dürtüdür.
Para hükümranlığına arka çıkan bir cezadır. Para, evrensel mübadele aracı olması bakımından insani etkinliğin ürünlerini ve doğanın haklarını denetim altına alan bir geçit haline gelir. Eğer paranın hükümranlığına boyun eğmezseniz, eğer paranın şart koştuğu gerekliliklere göre çalışmazsanız ya da çalışamazsanız insani refahtan da kapı dışarı edilirsiniz, yoksullaştırılırsınız; hatta açlıktan ölme noktasına, ölünecek yere gelene kadar elinizden her şey alınır.
Para (ya da para adına konuşanlar) temelde “Daha sıkı çalış, yoksa sonuçlarına katlanırsın” diyor. Daha doğrusu, “Çok tembel olduğun için acı çekmek zorundasın. Daha sıkı çalışmayı öğren yoksa acın katlanır” diyorlar.
Sorun şudur: Paranın dayattığı türden bir çalışma tarzı, insanları ve dünyayı mahveder. Giderek daha fazla stres altına girmeye; dünya nüfusunun çok büyük bir kısmının dışlanmasına; hatta çok daha büyük bir kısmının hayatın anlamsız olduğunu düşünmesine yol açar ve işte dünyayı kelimenin tam anlamıyla parça pincik edecek olan yıkım sürecinin temeli de budur. ss. 51-53

*
Para-saldırı, Toplumsal İlişkilerin, Bütün Toplumsal Yaşamın İlerici Etkisinin Parasallaştırılması Hareketidir
Para, uzunca bir süredir varlığını sürdürüyor; meta üretiminin (mübadele için nesne üretmenin) doğuşundan ayrılamaz bir varoluş bu. Ne var ki, bu sürenin büyük bir kısmında insanların yaşamına etkisi göreli olarak sınırlı kaldı. Kapitalizmin doğuşuyla birlikte paranın hayatın her alanına nüfuz ettiği saldırgan bir sistem ortaya çıkmış oldu. İnsanlar, hayatta kalabilmek için ücret karşılığında emeklerini satmaya zorlanıp topraklarını terk etmeye başlayınca varoluşları paraya, yaşamak için gereken metaları satın almaya yetecek kadar para kazanmaya bağlı hale geldi. Böylelikle para, toplumsal bağın egemen biçimi olarak tesis edildi.
Paranın toplumsal bağın egemen biçimi olarak tesis edilmesi ve insanların hayatlarına giderek daha fazla nüfuz etmesi, kanlı bir fetih ve mevcut toplumsal ilişki kurma biçimlerinin kanlı şekilde yok edilmesi sayesinde gerçekleştirilmiştir. Yine de toplumsal ilişkilerin parasallaştırılması sürecinin dayatılmasına, derinleştirilmesine ve sürdürülmesi­ ne karşı bir mücadele varlığını sürdürmektedir.
Bu süregiden mücadelenin izleri, dünyanın dört bir yanında köylülüğün barbarca yok edilmesine, üniversitelerin ve eğitimin her geçen gün paranın mantığına daha çok boyun eğdirilmesine, gençlerin ancak para vasıtasıyla sahip olabilecekleri metalara yönlendirilmelerine, yağmacılığa, hırsızlığa ve her geçen gün para mantığına daha çok kapılan insanlara karşı yürütülen hareketlerde bulunabilir. Toplumsal bir bağ sistemi olarak paranın varlığı mütemadiyen ihtilaflıdır. Devasa bir güvenlik ve baskı aygıtı, toplumsal ilişkilerin parasallaştırılmasını ve bu şekilde kalmasını dayatır; paranın sorgulanmamış zevahirinin bir gerçeklik olarak kabul edilmesini ister.
Para, bir nesne değil, bir toplumsal ilişkidir. Ne var ki, bunun antagonistik bir ilişki olduğunu görmek gerekir. Para bir süreçtir; sadece işyerinde değil, toplumun her yanında ve yaşamın her veçhesinde disiplini dayatan bir muharebedir. Elimize aldığımız her banknot, her gün on binlerce insanın öldüğü bir savaş alanıdır. ss. 55-56

*
Paranın İktidarını Reddedin!
Paranın iktidarını çökertin. Paranın iktidarını yerle bir edin; çünkü para insanlığa karşı bütün dünya sathında yürütülen bir savaştır. Paranın iktidarını yıkın; çünkü para aramızdaki toplumsal bağdır ve bu bağ her geçen gün giderek daha fazla kendi yasasını dayatmakta, bize karşı daha da saldırganlaşmakta ve hepimizi yok etme tehdidini savurmaktadır. Paranın iktidarını yok edin; çünkü aksi takdirde elde ettiğimiz bütün zaferler her şeyi soğuran bir canavarın ahtapota ben­ zeyen kollarınca kıskıvrak yakalanıp bize karşı kullanılacak.
Paranın iktidarını çökertin; tamam ama bunu nasıl bir amaç olarak bellemeye başlayabiliriz? Gerçek mücadelede zemini olmayan soyut bir çağrının anlamı yoktur. Bu amaç, yalnızca mücadele edenlerin dilinden düşmediği zaman potansiyel maddi bir güç kazanabilir. Gelgelelim, bu amacın zaten önümüzde durduğunu, yalnızca bankacıların ve hortumcuların saldırılarının arkasında durduğunu söylediğimizde geriye tek bir soru kalır: Paranın iktidarını nasıl çökertebiliriz? Belki de adım adım, küçük adımlarla, her sefe­ rinde bir basamağı çıkarak yaklaşmalıyız bu meseleye. s. 67

*
Başlangıç Noktası, Paranın Saldırısına Mutlak Şekilde Hayır Demektir
İlk ve muhtemelen en önemli adım yalnızca “Hayır” demektir. “Hayır, kabul etmiyoruz. Hayır.” Dünyanın dört bir yanındaki protestocuların yaptığı şey tam da budur. “Hayır, mantığınızı kabul etmiyoruz, dünyanızı benimsemiyoruz, Hayır.”
Mutlak Hayır’ın gücünü küçümsememek lazım.
İşte, paranın iktidarı böyle çökertilir. “Hayır, artık bura­da paranın buyruğu geçmeyecek, ölümcül mantığınızı biz­ den uzak tutun.”
Hayır’ın Gücü Dünyayı Altüst Eder
Basit bir hayır, basit bir Hayır’dan fazlasıdır. Hayır, öznelliğimizin geri talep edilmesidir; geçip giden ve bunu yaparken bizi ezen bir tarihin reddedilmesidir; öznesiz bir süreç olarak tarihin reddedilmesidir.
Hayır, şimdi buradayız! Mekânımızı, zamanımızı, tarihimizi geri istiyoruz; soyup soğana çevirdikleri dünyayı geri talep ediyoruz. Politikacılara “Vah yazık! Hepiniz yanlış yapıyorsunuz, efendimiz olduğunuzu sanıyorsunuz ama değilsiniz, sizler hizmetkârsınız, bize uymak zorundasınız” di­yoruz.
Sokakların, parkların, diğer mekân ve zamanların geri talep edilişi zaten paraya karşı bir harekettir. Bizi birbirimize yabancılaştıran toplumsal bağın reddedilmesidir; farklı toplumsal bağlantıların kurulmasıyla zaman ve mekânın dönüştürülmesidir. Şu noktayı açık hale getirmek çok önemli: Para, bütün protestolan yutup yok etmek için her daim hazır bekliyor. ss. 69, 71-72

*
Paranın İktidarını Reddedin!
Paranın iktidarını elinin tersiyle itmek, belki de çok zor, çok abartılı bir teklif olarak görünüyor. Paranın hükümranlığını reddetmeyi, hükümranlık alanını sınırlamayı düşünmek daha kolay.
Yirminci yüzyılın tarihi, belki de -en azından insan yaşamının belli alanlarında- paranın iktidarının reddedilmesinin tarihi olarak görülebilir.
Bu yüzyıl, paranın yıkıcı etkilerinin reddedilmesi yönünde güçlü bir dalgayla başladı. Bu dalga, muhtemelen en yüksek noktasına -en azından 1926’ya kadar temel güç olarak kalan- 1917’deki Rus Devrimi’yle ulaşmıştı. Bu devrimci dalganın, pek çok ülkede daha sınırlı mücadelelerin sonucunda belli alanlarda para ve kâr peşinde koşmanın doğrudan belirleyici güçler olmadığının kabul edilmesiyle paranın kölesi olanlara sıçramasından korkuluyordu. Paranın iktidarının reddedilmesine yönelik bu -hem devrimci hem reformist- muazzam itki, belli alanlarda söz konusu iktidarı etkisizleştirmişti; bunun da çok ciddi sonuçları oldu. Bazı bakımlardan bu sonuçları eleştirebilecek olsak da, dünyanın çok büyük bir bölümünde ve gündelik yaşamın önemli alanlarında parayı/sermayeyi faaliyetlerin doğrudan denetlenmesi hususunda etkisizleştirmeyi başardığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Eğitimin, sağlık hizmetlerinin, barınma sorununun, emekli aylıklarının ve hatta bazı ülkelerde istihdamın doğrudan kâr etme ölçütünce belirlenmemesi, insanların yaşamı üzerinde çok ciddi ve genellikle çok faydalı bir etkiye sahiptir. Para hususunda endişe duymadan doktora ya da hastaneye gidebilmek insanların yaşamlarını değiştirir.
Paranın iktidarı yıkılamamıştır. Sermaye, geri adım atmaya ve kendine çeki düzen vermeye zorlanmıştır; ama hâkimiyetini yitirmemiştir. Paranın iktidarına karşı çıkan dürtünün başarı kazanmasını engelleyen üç temel sınırlayıcı güç vardı.
Bunlardan ilki devletti. Hem refah devleti hem de paraya karşı duran dürtünün olası devrimci varyantlarını içeren devlet, paranın iktidarının karşı kutbu, toplumsal bağın alternatif bir biçimi olarak anlaşılmıştı. Aslına bakılırsa toplumsal bir örgütlenme biçimi olarak devlet, paranın iktidarının tamamlayıcı bir öğesi, yani sermaye ilişkisinin belli bir biçimidir. Refah devleti ülkelerinde devletin asli rolü, sermaye birikimi için en uygun koşulların oluşturulmasına ön ayak olmaktır ve bu tutum sağlık hizmetleri, eğitim ve piyasanın işleyişinden görünüşte soyutlanmış öteki sistemlerin sürekli olarak sınırlandırılıp şekillenmesine yol açar.
Paranın iktidarını reddetmek için devlete ihtiyaç yoktur. Hemen akla gelen bir örneğe değinelim: 2000 yılında Bolivya’daki Cochabamba’da yaşanan Su Savaşı. Suyun özelleştirilmesine karşı çıkan insanlar, söz konusu bölgede bir araya gelmiş ve daha sonra da, devletin su üzerinde imtiyaz tanıdığı çokuluslu bir Fransız şirketinin çıkarlarını savunmak üzere gönderilen orduyla çatışmıştı. Sonunda şirkete geri adım attırdılar ve su sistemi yeniden halkın idaresine geçti.
İkincisi, paranın kendisidir. Belli faaliyet alanlannda kârlılığın temel belirleyen olmasının önüne geçilmiş olsa da, toplumsal uyumun egemen biçimi olarak paranın hâkimiyeti sorgulanmadan kalmıştır. Paranın iktidarının bir kenara atılabildiği ülkelerse bunu refah devleti adı altında ve kısmen başarabilmiştir. Yine de paranın hükümranlığı tepeden tırnağa sorgulanmadan kalmıştır. Rus Devrimi vakasında, başlangıçtaki kısa bir dönemden sonra, para Yeni Ekonomik Politika adı altında yeniden merkezi bir konum edinmişti.
Kapitalist toplumsal ilişkilerin biçimleri olarak devlet ve parayla ilgili en önemli şey şudur: Emek. Toplumsal bir bağ olarak para şuna bağlıdır: Para, insani faaliyeti emeğe; yabancı bir şeye; (bireysel ya da kolektif olarak) bizim değil de, paranın anlamsız ve sonu gelmez büyüme dürtüsü tarafından belirlenmiş yabancılaştırıcı bir etkinliğe dönüştü­tür. Paranın dayanağı, tam da bu yabancılaşmış ya da soyut emektir; insani faaliyetin emek formuna sokulması egemen toplumsal bağ olarak paranın doğuşuna ve çoğalmasına yol açar. Paranın iktidarının yıkılması, ancak başka türlü bir insani faaliyetle mümkün olabilir. ss. 73-77

*
Paranın İktidarını Çökertin! Müşterekleştirin!
Reddetmek yetmez. Bu, kapitalist işleyiş çerçevesinde önemli zaferler kazanılmayacağını anlamına gelmez. Geçmişte böyle zaferler kazanıldı; muhtemelen gelecekte de kazanılacak.
Mevcut durumda akla en yatkın ihtimal, bir tür Keynesçi çözüm, devletlerin borcun süregiden artışını daha da teşvik etmesi ve son çare olarak borç verici bir rol üstlenmesiyle paranın nicel olarak bir miktar azaltılması olacaktır.
Borcun katlanmasına dayanan her türden Keynesçi çözüm, her seferinde krizin ertelenmesinden başka bir şeye yaramayacaktır. Krizin ertelenmesi yaşam standartlarını bazı açılardan koruyabilir; ancak bunun bedeli, yaşamlarımızı emek ve paraya, orta vadede paranın konumunu güçlendiren bir emeğe tabi kılmak ve ileride yaşanacak çok daha büyük bir felakete davetiye çıkarmaktır.
Bu yıkıcı para dinamiğini tamamen ve acilen çökertmek zorundayız. Öyleyse bunu toplumsal bağın alternatif biçimlerini, bir araya gelmenin farklı biçimlerini geliştirmeden gerçekleştirmek çok zor görünüyor.
Sorun halen masada duruyor. Eğer toplumsal bağın mevcut biçiminden kurtulmak istiyorsak, alternatif bir biçim ve­ yahut daha da iyisini yapıp alternatifler geliştirmemiz gerek; çünkü çeşitli toplumsal bağlar olmadan hayatımızı sürdürmemiz imkânsızdır. Alternatifler geliştirememek muhtemelen bizi umutsuzluğa sevk edecektir.
Bu farklı toplumsal bağ yaratma süreçlerini bir müşterekleştirme hareketi olarak düşünebiliriz. Para, sürekli olarak ister geleneksel cemaatler ister aileler ister dostluk temelinde inşa edilmiş olsun mevcut topluluklara, mevcut müşterek destek ve üretim yapılarına saldırıyor. Toplumsal ilişkilerin paraya tahvil edilme süreci olarak para, verili bağları yok ediyor ve bunların yerine paraya dayanan bağları koyuyor.
Müşterekleştirme ise akıntıya karşı yüzmektir: Geriye doğru değil, yeni uyum ve destek ilişkilerinin yaratılmasına doğru atılan bir adımdır. Paranın iktidarını reddetmekten fazlasıdır; paranın gücünde yaratılan bir çatlaktır.
Bana göre böylesi bir çatlağın yaratılabilmesini düşünmenin üç yolu vardır. Bunlardan ilki topluluğun savunulma­sı hareketi olarak başlayan hareketlerdir.
İkinci olarak, bir şeyleri başka türlü yapmayı isteyen, daha farklı toplumsal ilişkiler yaratmaya çabalayan, işbirliği ve karşılıklı dayanışmaya dayanan bir yaşam tarzı inşa etmeye çalışan hareketler üzerine kafa yorabiliriz.
Üçüncüsü ve mevcut durum bakımından bilhassa önemli olanı, insanları müşterek desteğin olduğu topluluklara doğru yönlendirmektir. Eğer günde bir dolardan daha az kazanarak yaşayan milyonlarca insanı düşünürseniz, bunların yalnızca korkunç bir yoksulluk içinde yaşamadığını, aynı zamanda yaşamlarının bizimki kadar para odaklı olmadığını, güçlü bir müşterek destek ağına sahip olduklarını da görürsünüz. Kenyalı bir kadın olan Wangui M’bata, bana bu konudan ve Avrupa’da yaşlı insanlara reva görülen muameleyi çok korkunç bulduğundan söz etmişti; çünkü destek ağları büyük oranda yok edilmişti. Bu çok önemli bir mesele; çünkü artık kapitalizmin krizinin toplumsal bir bağ, insanların hayatını idame ettirmesine olanak tanıyan toplumsal bir rabıta olarak paranın krizi olduğunu görebiliyoruz.
Bu kriz yaşam tarzımıza yönelik bir saldırı, ama aynı zamanda bir tuzak da. Sermaye, onu ne kadar çok özlediğimizi, ne kadar çok sevdiğimizi söylemiz için bizi davet ediyor aslında: “Geri dön sermaye, geri gel para, bize iş ver, para yaşamlarınıza girsin yeniden!” dememizi istiyor.
Asıl mücadele bu krizi altüst etmek, itaate ebedi dönüşü ortadan kaldırmak ve “Hayır, sermaye, bizler senin kriziniz. Robotlaşmayı reddedişimiz, senin dur durak bilmez saldırını bozacak bir taştır. Veda vaktin geldi; çünkü artık hayatlarımızı başka şekilde yaşayacağız, anlamlı bir dünya yaratmak istiyoruz” demektir.
Bunu yapabilir miyiz? Büyük bir olasılıkla evet. ss. 79-83

Kaynak: John Holloway - Öfke Günleri, Paranın Hükümranlığına Karşı Öfke, Çev. Utku Özmakas, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2017, İstanbul

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...