Acı, Makul ve Akılcı Teolojiyi Bulandırır
Eski Ahid, Yeni Ahid ya da Kur’an‘daki metinler ahlak dışı şiddet ve zulme kutsamak için kolayca kullanılabilir. Kutsal metinler sürekli bu şekilde kullanılmıştır ve en dini geleneklerin geçmişinde utanç verici dönemler vardır. Günümüzde, tüm dünyadan insanlar din kaynaklı terörizme yöneliyor. Bazen korku, umutsuzluk ve sıkıntıyla bazen de öfke ve nefret duygularıyla Eksen Çağı idealini tümden ihlal ediyorlar. Sonuç olarak, din yakın tarihin en karanlık dönemlerine damga vurmuş durumda.
Peki, buna tepkimiz nasıl olmalı? Eksen Çağı bilgeleri bize iki önemli tavsiyede bulunuyorlar. Birincisi, özeleştiri olmalı. Salt “karşı tarafı” yerden yere vurmak yerine insanlar kendi davranışlarını incelemeli. Tanrı’nın sadece sizin yanınızda ve düşmanlarınızın karşısında olduğuna inanmak olgun bir dini yaklaşım değildi. İsa, takipçilerine kabahatin bir yönü kendilerinde aramalarını söylüyordu. Eksen Çağı’nın dindarlığı, insanları yaptıkları işlerin sorumluluğuna almaya yönlendiriyordu. Kendi başarısızlıklarımızın oluşan kötü bir duruma nasıl katkıda bulunduğuna bakmadan başkalarını suçlamak “faydasız”, gerçeklikten uzak ve dinsiz bir yaklaşımdı. Reformları kendimizden başlatmamız gerektiğini söylüyordu Eksen Çağı bilgeleri. Başka bir dinin kendi yaptıklarının bedelini ödemesi gerektiğini ısrarla söylemeden önce kendi geleneklerimize, kutsal metinlerimize ve tarihimize bakmalı, kendi davranışlarımızı değiştirmeliyiz. Kendimizi değiştirmeden başkalarını değiştirmeyi bekleyemeyiz.
Oldukça kısa tarihinde bile sekülerizmin kendi yarattığı felaketler oldu. Hitler ve Stalin dinin kamusal alandan militan boyutta dışlanmasının en az Haçlı Seferleri kadar ölümcül olabileceğini gösterdiler.
İkincisi, Eksen Çağı bilgilerini örnek almalı ve pratik ve etkin davranışlar benimsemeliyiz. Onlar kendi geleneklerinde saldırganlıkla karşı karşıya kaldıklarında şiddet hiç yokmuş gibi davranmayıp dinlerini değiştirmeye, yıllar içinde birikmiş şiddeti ortadan kaldırmak için ritüelleri ve metinleri yeniden yazmaya düzenlemeye çalıştılar.
Bugün aşırılık yanlıları, sevgi ve ötekilerin kutsal haklarına saygıdan bahsedenlerin aksine yüzyıllar içinde evrilmiş savaşçı unsurları öne çıkararak Eksen Çağı geleneklerini yıkıyorlar. İnançlarını eski haline getirmek için, dindaşlar disiplinli ve yaratıcı bir çalışma, tartışma, düşünme ve aksiyon programına girmeliler. Kurumun “bütünlüğünü” korumak uğruna rahatsızlık verici metinleri ve tarihsel felaketleri halının altına süpürmek yerine araştırmacılar, din adamları ve sıradan halk zor metinler üzerine çalışmalı, araştırmacı sorular sormalı ve geçmişin başarısızlıklarını analiz etmeliler. Aynı zamanda hepimiz sevgi dolu vizyonu yeniden kazanmak için çalışmalı ve Eksen Çağı bilgilerinin yaptığı gibi onu yenilikçi ve ilham verici bir şekilde ifade etmenin bir yolunu bulmalıyız. Eksen Çağı bilgeleri temel varsayımları sorgulamaktan çekinmiyorlardı. Biz de bugün çağımızın problemleriyle yüzleşirken sürekli yeni fikirlere açık bir zihne sahip olmalıyız.
Bugün daha önceki hiçbir kuşağın maruz kalmadığı kadar çok acı imgesine boğulmuş durumdayız: Savaş, doğal afetler, açlık, yoksulluk ve salgın oturma odalarımıza gecenin karanlığını taşıyor. Yaşam hiç kuşkusuz kusurlu yetersiz ve çarpık. Dört bir yana yayılmış dehşetten uzak durmak, bunun bizimle alakalı olduğunu inkar etmek ve kendi acımızın dışında başkalarının acılarına görmezden gelen kasıtlı bir “pozitif” yaklaşım benimsemek cazip geliyor olabilir. Ne var ki Eksen Çağı bilgeleri bunun bir seçenek olmadığını gösterdiler. Yaşamın içindeki acıyı inkar eden ve kafalarını deve kuşu gibi kuma gömenler “sahte peygamberlerdir.”
Acımızın şiddet, hoşgörüsüzlük ve nefreti artırmasına izin vermektense onu yapıcı bir şekilde kullanmak için kahramanca bir çaba harcamalıyız. Geçmiş sıkıntıların anıları bizi Altın Kural’a geri götürüyor. Bu kural diğer insanların acılarını, hatta belki de özellikle düşmanlarımızın çektiği acıları en az kendi acılarımız kadar önemli görmekte bize yardımcı olabilir.
Eksen Çağı bilgelerinin sevgi dolu etiklerini dehşetli ve korkutucu koşullarda geliştirdiklerini bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız. Onlar fil dişi kulelerde oturmuyor, eski değerlerin yok olduğu ürkütücü, savaşlarla harap olmuş toplumlarda yaşıyorlardı. Bizim gibi onlar da boşluğun ve uçurumun farkındaydılar. Bilgeler ütopik hayalciler değil pratiğe meyilli kişilerdi. Birçoğu siyaset ve devlet yönetimiyle ilgileniyordu. Empatinin yalnızca ahlaki kapsamına değil, pratik faydasına da inanıyorlardı. Herkes için sevgi ve kaygı duymak en iyi politikaydı. Bu uzman bilgelerin görüşlerini ciddiye almalıyız. Onlar iyiliğin doğası üzerine düşünmek için çokça zaman ve enerji harcadılar. İnsanlığın ruhani kötülüğüne çare bulmak için harcadıkları yaratıcı enerji, bugün bilim İnsanlarının kansere çare bulmak için harcadıkları enerjiye eşit. Eksen Çağı ruhani bir deha çağıydı. Biz bilimsel ve teknolojik bir deha çağında yaşıyoruz ve ruhani eğitimimiz genel olarak az gelişmiş durumda.
Bugün bir başka uzun adım daha atıyoruz. Teknolojimiz elektronik, askeri, iktisadi ve siyasal olarak herkesin birbirine bağlı olduğu küresel bir toplum yarattı. Şimdi küresel bir bilinç oluşturmak zorundayız çünkü istesek de istemesek de aynı dünyada yaşıyoruz. Problemlerimiz Eksen Çağı bilgelerinin problemlerinden farklı olsa da hâlâ onlardan faydalanabiliriz. Onlar eski dinin görüşlerini bir kenara atmamış, onları derinleştirerek yaygın hale getirmişlerdi. aynı şekilde biz de Eksen Çağı’nın görüşlerini geliştirmeliyiz.
Altın Kural, Eksen Çağı’nın acemi bireylerine “kendi benliğime en az senin kendine verdigin kadar değer veriyorum” ilkesini hatırlatıyordu. Kendi bireysel benliğimi mutlak bir değer haline getirirsem insanlık toplumu imkansız hale gelirdi.
Önümüzdeki hedef bu görüşü geliştirerek ona küresel bir anlam kazandırmak. Çünkü hâlâ komşularımızı kendimiz kadar sevmek zorundayız. Çünkü bugün gezegendeki herkes bizim komşumuz. Bugün Afganistan ya da Irak’ta olanlar bir şekilde yarın Londra ya da Washington’da yankısını buluyor.
Benliği dünyaya bakış açımızın merkezinden uzaklaştırmak ciddi bir çaba gerektiriyor. Unutmayalım, bütün dinlerde ritüeller/ibadetler diğerine özensiz, göstermelik veya bencilce yaklaşmayan olgun ve tam gelişmiş (kamil) bir insan yaratımı için tasarlanmıştı/r.
Ötekine dair pratik yollarla ifade edilen bir saygı küresel bir barışçıl toplum için kaçınılmazdır ve haydut devletleri “değiştirmenin” tek yoludur. Bu Saygı içten gelmelidir. Daodejing’in işaret ettiği gibi insanlar her zaman eylemlerimizin ardındaki niyetlerimizi hissederler. Uluslar da sömürüldüklerinin ya da kişisel çıkarların altında ezildiklerinin farkına varacaklardır.
Auschwitz, Bosna ve Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkımı insan kalbindeki karanlığı gözler önüne serdi. Din eğer yıkılmış dünyamıza bir ışık olacaksa Mensiyüs’ün dediği gibi kayıp kalbimizi, tüm geleneklerimizin bağrında yatan sevgi ruhunu aramaya çıkmalıyız.
***
Kurumsal, siyasal ve entelektüel gelişmelerle geçen yüzyıllar boyunca sevginin dindeki yeri unutulmaya yüz tuttu. Kamusal düzleme egemen olan din, kurumsal bir egoizmi dillendirir oldu: “Benim inancım senin inancından iyi!” Zhuangzi'nin belirttiği gibi, insanlar kendilerini inançlara müdahale etmek zorunda hissettiklerinde kavgacı, işgüzar ve kaba bile olabiliyorlar. Sevgi popüler bir erdem değil çünkü en derin benliğimizle özdeşleştirdiğimiz egomuzu bir kenara bırakmamızı gerektiriyor. O nedenle insanlar sevgi dolu olmak yerine haklı olmayı daha çok tercih ediyorlar. Köktenci din, çağımızın şiddetini özümsedi ve kutuplaşmış bịr vizyon geliştirdi. Bu nedenle, ilk dönem Zerdüştler gibi köktenciler de bazen “şer odakları”na karşı silahlanmış müminlerle birlikte ölümcül bir savaşa girişerek insanlığı iki kampa bölüyorlar. Sonuçlarını daha önce gördüğümüz gibi bu yaklaşım kolayca zulme dönüşebiliyor. Ayrıca sonuç verdiği de söylenemez. Daodejing'in işaret ettiği gibi şiddet genelde ne kadar iyi niyetli olursa olsun uygulayıcısına geri dönüyor. İnsanları istediğiniz gibi davranmaya zorlayamazsınız. Aslında baskıcı önlemler onları daha çok aksi istikamete yönlendirmektedir.
Tüm dünya dinleri bu militan dindarlık türünün patlamasını yaşadı. Sonuç olarak, bazı insanlar ya dinin kaçınılmaz şekilde şiddet içerdiği ya da o şiddet ve hoşgörüsüzlüğün belli bir geleneği ait olduğu sonucuna vardılar. Öte yandan, Eksen Çağı hikayesi gösteriyor ki aslında doğrusu bunun tam tersi. Bu inançların her biri çağlarının dizginsiz şiddetinden prensipli ve içgüdüsel bir kaçış şeklinde başladı.
Kaynak: Karen Armstrong, Büyük Dönüşüm, Eksen Çağı ve Dinsel Geleneklerin Başlangıcı, Çev. Barış Baysal, Pegasus Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Nisan 2019, ss. 518-525, 517
No comments:
Post a Comment