Büyük Dönüşüm’ün Son Çiçeklenişi: İslam, Muhammed
Eksen Çağı'nın son çiçeklenmesi yedinci yüzyılda Arabistan’da Muhammed peygamberin ilahi bir kitabı Hicaz halkına getirmesiyle gerçekleşti. Muhammed, hiç şüphesiz, Eksen Çağı’nı hiç duymamıştı ama muhtemelen konsepti anlayabilirdi. Kur'an yeni bir kitap olma iddiası taşımıyor, yalnız insanlığın babası ve ilk peygamber olan Adem’e verilen mesajı yeniden aktarıyordu. Muhammed'in geçmişin peygamberlerinin yerine geçmek için değil, Tevrat ve İncil'den önce, yani Tanrı dinleri birbirleriyle savaşan tarikatlara bölünmeden önce, yaşamış İbrahim’in kadim inancına geri dönüş için geldiğini söylüyordu. Tanrı yeryüzündeki tüm halklara elçiler göndermişti ve bugünkü Müslüman araştırmacıların iddiasına göre Araplar, Buda ya da Konfüçyüs'ü biliyor olsalar Kur'an onların öğretilerini de benimserdi. Kur'an'ın temel mesajı bir doktrin değil, hiç şüphesiz, zan adını verdiği "kişisel tahmin'"lere, teolojik spekülasyona karşı şüpheciydi, pratik bir sevgi buyruğuydu. Diğerlerini hiçe sayarak bencilce kişisel servet peşinde koşmak yanlıştı ve zenginliğini adil bir biçimde paylaşıp yoksul ve güçsüzlerin saygı gördüğü adil ve insani bir toplum yaratmak doğruydu.
Tüm büyük Eksen Çağı bilgeleri gibi Muhammed de eski değerlerin yerinden edildiği şiddet dolu bir toplumda yaşıyordu.
Arabistan kan davalarının bir türlü bitmek bilmediği amansız bir kabile savaşları döngüsü içindeydi. Aynı zamanda ekonomik ve maddi bir ilerleme çağıydı. Arap Yarımadası'nın zorlu toprakları ve iklimi Arapları diğer yerlerden izole etmişti ama M.S. altıncı yüzyılın sonlarında Mekke şehri gelişmiş bir pazar ekonomisini kurmuş ve tüccarlar kervanlarının İran, Suriye ve Bizans'ın daha gelişmiş bölgelerine götürmeye başlamışlardı. Muhammed'in kendisi de başarılı bir tüccardı ve Mekkelilere mesajını kıyasıya rekabet kapitalizmi ve fazla paranın olduğu bir atmosferde aktardı. Mekkeliler artık hayal bile edemeyecekleri bir zenginliğe kavuşmuşlardı ama zenginlik peşinde iken, toplumun güçsüz üyelerini gözetmesini gerektiren eski kabile değerlerini unutmuşlardı. Yaygın bir hoşnutsuzluk vardı ve Araplara çöldeki göçebe günlerinde gayet iyi hizmet eden eski pagan inanç artık değişen koşullara uyum sağlayamıyordu.
Muhammed M.S. 610 civarında ilk vahiylerini aldığında birçok Arap panteonundaki Yüce Tanrı olan Allah'ın Yahudi ve Hristiyanların tanrısıyla aynı olduğunu düşünüyorlardı. Hiç şüphesiz, Hristiyan Araplar genel olarak Mekke'deki Allah'ın tapınağı olarak bilinen Kabe'ye paganlarla birlikte hac yolculuğu yapıyorlardı. Muhammed'in kendisine inananlardan ilk istediği şeylerden biri ibadet edecekleri Tanrı'ya tapınan Yahudi ve Hristiyanların şehri Kudüs'e dönerek dua etmeleriydi. Yahudilerin veya Hristiyanların özellikle istemedikleri sürece yeni Arap dinini kabul etmeleri ve hatta davet edilmeleri gerekmiyordu çünkü onlar kendilerine ait geçerli vahiyleri daha önce almışlardı. Kuran'da Tanrı Müslümanlara "daha önce vahiy gönderilmiş halklara," yani ehli kitab'a saygı ve nezaketle yaklaşmalarını buyuruyordu:
İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehli kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: “Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur”. 29/46
Bu yaklaşım Muhammed’in ölümünden sonra uzun süre boyunca İslam İmparatorluğu’nun politikası olarak devam ettirildi. M.S. sekizinci yüzyılın ortalarına kadar İslam’a geçiş için teşvik yoktu “. Yahudiliğin İshâk ve Yakup’un çocuklarına Hristiyanların kutsal kitabın takipçilerine ait olması gibi, İslam’ın da İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan gelen Arapların dini olduğu düşünülüyordu. Bugün, bazı Müslümanlar Yahudilik ile Hıristiyanlığı aşağılıyor, bazı aşarılık yanlıları Müslümanın görevinin İslam için bütün dünyayı fethetmek olduğunu söylüyorlar ama bunların hepsi yüzlerce yıllık kutsal gelenekten koparak ortaya çıkmış yenilikler.
Nihayetinde Muhammed’in dini İslam (teslimiyet) adını alacaktı. “Müslümanlar” yaşamlarını varoluşsal bir şekilde Tanrı’ya teslim etmiş erkek ve kadınlardır. Bu bizi bir anda Eksen Çağının kalbine götürüyor. Muhammed kendisine inananlara günde beş kez namaz kılıp secdeye varmalarını söylediğinde monarşiyi onaylamayan ve köleler gibi yere kapanmayı aşağılayıcı bulan Araplar için bu zor bir uygulamaydı. Ne var ki bedenlerinin duruşu onlara mantıktan daha derin bir seviyede İslam’ın gerektirdiklerini öğretmek üzere tasarlanmıştı: kasılan, böbürlenen, diklenen ve sürekli kendisine dikkat çekmeye çalışan egoyu aşmak.
Müslümanların ayrıca gelirlerinin bir kısmını düzenli olarak yoksullara vermeleri gerekiyordu. Bu zekat (arınma) kalplerini bencillik alışkanlığından temizliyordu. İlk başta, Muhammed’in dininin tercüme etmesi zor müphem bir kelime olan tezekkah (zekat ile ilişkili) adını aldığı görülüyor: “arınma”, “cömertlik” ve “nezaket” gibi kelimeler karşılık olarak önerilebilir ama hiçbiri tek başına yeterli gelmiyor. Tezekkah ile Müslümanlar kendilerini sevgi ve cömertlik erdemleriyle dolduruyorlardı. Sahip olduklarını cömertçe tanrının yarattıklarına vermeyi istemelerini sağlayacak sevgi dolu ve sorumluluk sahibi bir ruha kavuşmak için zekâlarını kullanmaları gerekiyordu. Doğanın “işaretlerini” (âyât) gözlemleyerek Allah’ın insanlara karşı eli açıklığını görmeleri gerekiyordu.
“Yeryüzünü tüm canlılar için yaydı; buraya meyveler ve hurma salkımlarıyla dolu ağaçlar, saplarıyla uzayıp duran daneler ve hoş kokulu bitkiler yerleştirdi.” 55/10
Yaratılış gizemleri üzerine düşünen Müslümanlar aynı cömertlikle hareket etmek zorundaydılar. Allah’ın lütfu sayesinde kaos ve çoraklık yerine düzen ve bereket vardı. Müslümanlar onu örnek alırlarsa kendi yaşamlarının başkalaştıını göreceklerdi. Bencil barbarlık yerine ruhani arınmaya kavuşacaklardı.
Yeni din, onun eşitlikçi ruhunu onaylamayan Mekkelilerin öfkesini çekti. Bir çok ileri gelen aile, Müslümanlara zulmetti, peygamberi öldürmeye çalıştı ve sonunda Muhammed ve 70 Müslüman aile 330 km kadar kuzeyindeki Medine’ye göç etmek durumunda kaldı. Kan bağının en kutsal değer olduğu putperest Arabistan’da bu kafirlikle eşdeğerdi. Akrabaları terkedip hiçbir bağlantınızın olmadığı bir kabileye kalıcı olarak yerleşmek görülmemiş bir şeydi. Göçten (hicret) sonra Müslümanlar Arabistan’ın en güçlü şehri olan Mekke’yle savaşmak durumunda kaldılar. Beş yıl boyunca hayatta kalmak için umutsuzca çabaladılar. İslam öncesi Arabistan’ında savaşçılar acımasızdı. Mekkeliler, Müslüman toplumunu mağlup etmeyi başarsa her erkeği katleder, kadınları ve çocukları köleleştirirdi.
Bu karanlık dönemde bazı Kur’an ayetleri Müslümanlara savaş alanında nasıl davranılması gerektiğini açıklıyordu. İslam bir ahimsa (şiddetsizlik) dini değildi ama Kur’an yalnızca savunma amaçlı savaşa izin veriyordu. Savaşı “korkunç bir şeytanlık” olarak lanetliyor ve Müslümanların düşmanlık başlatmasını yasaklıyordu. 2/217,190. Saldırganlık kesinlikle yasaklanmıştı. Önleyici saldırı kesinlikle yapılamazdı. Öte yandan, bazen insani değerleri korumak için istemeden de olsa savaşmak gerekebilirdi. 22/39-40. Saldırıya uğradıysan kendini savuna bilirdin ve savaş sürerken Müslümanların işleri normal yoluna sokmak için canla başla düşmanın üzerine giderek tüm kalpleriyle savaşmaları gerekiyordu. Düşman barış istediğinde ise düşmanlıklar sona ermeli ve Müslümanlar önerilen her şartı kabul etmeliydi. 2/292. Savaş, çatışmaları yönetmenin en iyi yolu değildi. Tartışmalar “en nazik şekilde” yürütüldüğü sürece düşmanla oturup bir uzlaşıya varmak her zaman iyiydi. Affetmek ve hoşgörülü olmak daha da iyiydi “çünkü Tanrı düşmanına karşı sabırlı olanların yanındadır”. 16/125-126.
Cihat kelimesi “kutsal savaş” anlamına gelmiyordu. İlk anlamı “mücadele” idi. Tanrı’nın isteklerini zalim ve tehlikeli bir dünyada uygulamak zordu ve Müslümanların tüm cephelerde mücadele etmesi gerekiyordu: toplumsal, ekonomik, entelektüel ve ruhani. Kimi zaman savaşmak gerekli olabilirdi ama önemli ve hayli etkili bir yoruma göre savaş ikincil bir konumdaydı. Bir savaştan dönerken Muhammed’in takipçilerine şöyle söylediği iddia edilir: “Küçük Cihat’ı [savaş] geride bırakıyoruz ve Büyük Cihat’a,” toplumumuzu ve kalplerimizi değiştirecek en önemli ve acil meselemize “dönüyoruz”. Daha sonraları, İslam kanunu bu Kur’an ayetlerini detaylandırdı. Müslümanların öz savunma dışında savaşmaları yasaklandı. Misilleme kesinlikle orantılı olmalıydı. Müslümanların dillerini özgürce yaşayabildiği bir ülkeye savaş açmak yasaktı. Sivil ölümleri önlenmeliydi. Hiçbir ağaç kesilmemeli ve binalar yıkılmamalıydı.
Mekke’yle savaş halinde geçen beş yıl boyunca İslam öncesi kıyımlarda adet olduğu üzere karşılıklı zulümler görüldü. Uzuvlar kesildi Medineli Yahudi kabilelerden biri peygamberi öldürmeye çalışıp bir kuşatma esnasında yerleşim yerinin kapılarını açmak için Mekke’yle işbirliği yapmaya kalkışınca kabilenin üyeleri idam edildi. Öte yandan, rüzgâr kendisinden yana esmeye başlayınca, Muhammed yıkıcı saldırı ve karşı saldırı döngüsünü sonlandırdı ve inanılmaz cüretkar bir şiddetsizlik politikası uygulamaya başladı.
M.S. 628’de hacca gitmek istediğini söyledi ve Müslüman gönüllüleri kendisine eşlik etmeye davet etti. Bu fazlasıyla tehlikeliydi. Hacc sırasında Arap hacılar sila taşıyamazlardı. Kabe’de her türlü şiddet yasaklanmıştı. Kötü söz söylemek ya da bir böceği öldürmek bile yasaktı. Mekke’ye doğru silahsız yola çıkan Muhammed aslanın inine doğru ilerliyordu. Yine de bin Müslüman ona eşlik etmek istedi. Mekkeliler hacıları öldürmeleri için birliklerini gönderdiler ama Bedeviler onları başka bir yoldan Kabe’ye götürdüler. Kaan beye varır varmaz Muhammed Mekkelileri zor bir duruma düşürdüğünü bilerek Müslümanların barışçıl bir şekilde oturmalarını istedi. Arabistanın en kutsal yerinde Kabe’nin kutsallığını ihlal ederek hacılara zarar vermeleri durumunda amaçlarına onaylamaz bir zarar vermiş olurlardı. Nihayetinde, Mekkeliler pazarlık etmesi için bir elçi gönderdiler ve orada bulunan Müslümanların dehşet dolu bakışları altında Muhammed Kur’an ayetlerine uyarak Müslümanların savaşarak ve can vererek elde ettikleri tüm avantajları yok etmek pahasına onur kırıcı koşulları kabul etti. Sonucunda, Muhammed anlaşmayı imzaladı. Müslüman hacılar öfkeliydiler ve ayaklanmalarına ramak kala asık suratlı bir sessizlik içinde evlerinin yolunu tuttular.
Eve dönüş yolculuğunda Muhammed Tanrı’dan bir vahiy aldı. Vahiyde bu açık yenilgi “bariz bir zafer” olarak gösteriliyordu. 48/1. Her ne kadar eski dinin şiddetinden esinlenen Mekkeliler kalplerine inatçı bir küçümseme yerleştirmiş olsalar da Tanrı’nın Müslümanlara “iç huzur [sekine] lütfu” sayesinde Müslümanlar düşmanlarına sakin bir huzurla karşılık verebilmişlerdi. 48/26. Onları diğerlerinden ayıran Tanrı’ya yönelik teslimiyetleriydi. Bu şekilde putperest Mekkelilerden farklı şekilde Eksen Çağı dinleri olarak adlandırabileceğiniz olguya bağlanmışlardı. Barış ruhu, diyordu Kur’an, onların Tevrat ve İncil'le bağlantısıydı: “Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onun kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider.” 48/29. Başarısız görünen bir anlaşma nihai barışı sağlamıştı. İki yıl sonra Mekkeliler kendi istekleriyle kapılarını Muhammed’e açtılar ve şehir kan dökülmeden alınmış oldu.
Kaynak: Karen Armstrong, Büyük Dönüşüm, Eksen Çağı ve Dinsel Geleneklerin Başlangıcı, Çev. Barış Baysal, Pegasus Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Nisan 2019, ss. 508-513
No comments:
Post a Comment