Monday, 20 July 2020

Katarlar - Robert Winston

Katarlar 


Aslında, Katarlar KatolikK debdebe ve resmiyetine sırt çeviren ve dünyanın kötü bir Tanrı tarafından yaratıldığını ileri süren, büyük ölçüde pasifist bir mezhepti. Sade bir hayat yaşamayı arzuluyor, lüksü reddediyor ve Tanrı ile doğrudan temas kurmaya çalışıyorlardı; dürüst ve hoşgörülüydüler. Üstelik, din adamlarının kibrine ve Roma'nın yozlaşmışlığına alternatif olan bir modelin temsilcileri olarak görünüyorlardı. Komşuları onları çok erdemli kişiler olarak görüyorlardı. Şu anda Vatikan kütüphanesinde bulunan, bir görgü tanığına ait yeminli ifadede şunlar belirtilmektedir: 

Havarilerin tuttuğu adalet ve doğruluk yolunda yürüyen sadece onlardır. Yalan söylemezler. Başkalarına ait şeyleri almazlar. Yolda yürürken yerde altın ve gümüş bulacak olsalar, bunları eğer biri onlar için bırakmadı ise eğilip almazlar. Kurtuluş sapkın denen bu kişilerin inancıyla çok daha yakındır.

Ama Katarlar tarihi değiştirdiler, çünkü onlara gösterilen tepki Katolik Kilisesinin gelecekte gerçekleşecek tüm sapkınlıklara vereceği tepkinin nasıl olacağını belirlemiş oldu. Bu zamana dek, görüşlerini Kilise'nin normlarından farklı olan kişilerin hemen öldürülmesi pek çok din adamını kızdırıyordu. Kutsal Roma Cermen İmparatoru Frederik Barbarossa, 1184'de sapkınların sürgünle cezalandırılması gerektiğini ilanı etti. Ne var ki Katarlar ikna edilemeyecek, bağışlanmayacak ya da sınır dışı edilemeyecek kadar kalabalıklaşmıştı. Öyle bir aşamaya gelinmiştir ki tüm Güney Fransa'nın Katoliklikten ayrılması olası görünüyordu ve Katar mezhebinin dalları İtalya, İspanya ve hatta İstanbul'da gelişmekteydi. İşte tam bu sıralarda Kilise bu gelişmelere kendi tarihine damgasını vuracak şiddet yüklü bir tepki verdi.

Kilise sapkınlığa neden bu kadar çok kızıyordu? Papalık, pek çok bakımdan dünyevi bir güçtü ve egemenliğini katı öğreti ve pratikleri sayesinde sürdürüyordu. Katolik Kilisesi, insanların Cennet Krallığı'na girmesini sağlayacak tekniğin patentini elinde bulunduruyordu. 

Kilise öğretisinin tek bir virgülüne karşı çıkmak  ya da tek bir pratiğini sorgulamak bir süper güce savaş açmaya benziyordu. Vatikan'a ağır vergiler ödeyen Hıristiyan hükümdarlar Papa'nın gazabına uğramaktan çekiniyorlardı, çünkü keyfi kaçarsa Papa toprağa susamış komşu ülkeleri onların üzerine saldırtabilirdi. 

Ama her yönüyle maddiyatçı hale gelmiş ve yozlaşmış olmasından ötürü, pek çok sapkınlığa neden olan, Kilisenin kendisiydi. Katarların popülaritesi büyük ölçüde Kilise içerisinde yaygınlaşmakta olan gevşeklikten besleniyordu. Papazların çoğu cahildi, hatta okuryazar bile değildi. Bazı papazlar kuralları çiğneyerek evleniyor, kutsal emanetler ve papazlık pozisyonları uluorta alınıp satılıyordu. Özellikle Fransa'nın güneyinde Kilise çok yozlaşmıştı. İçlerinde yıllardır tek bir ayin yapılmamış kiliseler vardı. Papazlar din adamlığını bir kenara bırakmış ticaretle uğraşıyor, doyasıya yiyip içiyor, vur patlasın çal oynasın eğleniyor, başkalarının gözüne sokarcasına metresleriyle düşüp kalkıyor, bir sürü uşak tutuyor ve yaldızlı arabalarda seyahat ediyorlardı. Bunun aksine Katarlar (Yunanca Cathari sözcüğü ''Saf Olanlar'' anlamına gelir) papazlardan çok daha ahlaklı, çilekeş ve çalışkan bireylerdi. 

Katarlar insanın ilk başta ruhani bir varlık olduğuna, daha sonra kötü Tanrı tarafından aldatılarak etin içine hapsedildiğine inanıyorlardı. İnsan özverili bir hayat yaşayarak, ruhunu etten yapılmış bu hapishaneden kurtarmalıydı; her türlü özveri bu hapishanenin parmaklıklarını zayıflatıyordu. Bu felsefe, dünyevi hazlara direnmekte ve rakipleriyle mücadele etmekte onlara büyük güç veriyordu. Katarların kendi fiziksel bedenlerini önemsememeleri de onlara benzer bir üstünlük sağlıyordu.

Kiliseleri yoktu ve çarmıha gerilme olayının gerçekten vuku bulunmadığına inandıkları için tapılırken haça da gereksinim duymuyorlardı. Kutsal Kitaba seçici yaklaşıyorlar, kendi görüşleriyle çelişen pasajları reddediyorlardı. Ayrıca Katolik Kilisesini de kötü Tanrı'nın yarattığına inanıyorlardı. Tabii, Kilise de onlara iyi gözle bakmıyordu. Dominiken tarikatı 1206 yılında özellikle Katarları doğru yola çekmek için kuruldu. Dominikenler onları barışçı yoldan ikna etmekte bir miktar başarı kazanmış olabilirler; ama 1208'de Papa'nın bir temsilcisi, zengin bir Katar sempatizanı olan Toulouse Kontu Raymond'un sarayında öldürülünce işler değişti. O andan itibaren Kilise sapkınlığa şiddete başvurarak tepki verme yoluna gitti. ss. 321-324

Kaynak: Robert Winston, Tanrı'nın Öyküsü, Çev. Sinan Köseoğlu, Say Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2010

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...