Friday, 3 July 2020

Kötülüğün Psikolojisi - M. Scott Peck

Kötülüğün Psikolojisi


Bu tehlikeli bir kitap. Bu kitabı yazdım çünkü ihtiyaç duyulduğuna inanıyorum. Etkisinin iyileştirici olacağına inanıyorum. s. 5

Kötülüğü iyileştirmeyi ümit edebilmek için ona doğrudan bakabilmeliyiz. s. 5

Bu kitap bizim karanlık yönümüz ve daha da çok toplumumuzun kötü bireyleri hakkında. s. 5

Kötülüğü iyileştirmek için vereceğimiz mücadeleye kendimizden başlamalıyız. En büyük silahımız doğruluk olacak. s. 6

Bu kitapta yazılmış olanları son söz olarak görmeyin. Aslında, bu kitabın amacı bu konunun ne kadar ihmal edildiğini göstermek. s. 6

İnsan kötülüğü konusunda benim için çağın en büyük (araştırmacıları) ve yol göstericileri olan Erich Fromm ve Malachi Martin. s. 37

İlerlemek için elimizde en azından bir plan olmalı. Elimizde kötülük hakkında genel kabul görmüş bir planın olmaması konunun ne kadar gizemli olduğunu gösteriyor. Yine de, kalbimizin derinliklerinde kötülüğün doğasını bildiğimizi düşünüyorum. Şimdilik sekiz yaşındaki oğlumun sorduğu soruyu aktaracağım: “Baba niye kötülük tersten okunduğunda yaşam oluyor?” (İngilizce’de kötü anlamına gelen kelime ‘evil’dir. ‘Evil’ kelimesini tersten okuduğunuzda ‘live’ olur ve canlı anlamına gelir.) Kötülük hayatın karşısındadır. Yaşam gücüne karşı koyar. Kısacası öldürmekle ilgilidir. Daha açık olmak gerekirse cinayeti kasteder. s. 37

Kötülüğün öldürmekle ilgili olduğunu söylerken, sadece adi cinayetten bahsetmiyorum. Ruhu öldürmek de cinayettir. İnsan yaşamının sezgiler, değişkenlik, bilinç, büyüme, özgürlük ve irade gibi pek çok niteliği vardır. s. 38

Erich Fromm ölüm-severliğin tanımını genişletirken bu noktaya hassasiyetle yaklaşıyordu. Tanımında ölüm-severlerin insanları kontrol etmek, kendilerine bağımlı hale getirmek, insanların kendileri adına düşünme kapasitelerini ve özgünlüklerini bozmak istediklerini söylemiştir. Yaşamı ve bireyin benzersizliğini seven ve destekleyen insanları ölüm-severlerden ayırmak için ölüm-sever bir karakter tipi çizmiştir. Bu tip en küçük bir sıkıntı yaşamamak için diğerlerini boyun eğen robotlar haline getiren, insanları insancıl niteliklerinden uzaklaştırmak isteyen bir tiptir.

O halde, kötülük, şu an için, yaşam ya da canlılığı öldürmek için fırsat kollayan ve insanların içinde veya dışında yaşayan güçtür. Onun karşıtı ise iyiliktir. İyilik yaşamı ve canlılığı güçlendirir.

Bu kitabın amacı kötülüğü daha ciddiye almak için insan yaşamına daha fazla önem verilmesini sağlamaktır. Kötülüğü daha ciddiye almak için bilimsel yöntemler de dahil olmak üzere elimizdeki her olanağı kullanmalıyız. Amacım kötülüğü bütün korkutucu gerçekliğiyle tanımak için cesaret vermek. s. 38

Daha bereketli bir hayat için daha fazla anlayış sahibi olmak gerektiğini anlatıyorum. Kötülüğü tanımaya çalışmanın tek nedeni onu bulduğumuz yerde iyileştirmeye çalışmak. Yapamadığımızda ise (çoğunlukla durum böyle) onu iyileştirmek için daha çok çalışmak ve sonunda kötülüğü yeryüzünden silmek. s. 39

Kötülüğün psikolojisi amacı iyileştirmek olan bir bilim olmalıdır. İyileştirmek sevginin sonucudur. Sevginin bir fonksiyonudur. Sevginin olduğu yerde iyileşme vardır. Sevginin olmadığı yerde ise iyileşme yoktur. s. 39

İleri sürdüğüm bilimsel psikoloji -eğer kendisi de steril ve kötü değil, zengin, verimli ve üretken olacaksa- bilimsel niteliğin ötesine geçmeli. Örneğin edebiyata, özellikle mitolojiye çok önem vermeli. İnsanlar çağlardır kötülüğe karşı savaştıkça, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde öğrendiklerini mitolojik hikayelere aktardılar. Mitoloji böyle derslerle doludur ve hala da eklemeye devam ediyoruz. s. 39

İnsan kötülüğü hakkında, onu psikolojinin bir kolu olarak değerlendirecek kadar bilgimiz olmamakla beraber, davranışçı bilim insanları böyle bir psikolojinin varolmasını sağlayacak temelleri attılar. Freud’un bilinçdışını keşfi ve Jung’un Gölge kavramı temelde aynıdır. s. 40

Ancak başka bir psikologun çalışması dikkate değer. Hitler rejiminin Yahudi zulmünden kaçan psikanalist Erich Fromm hayatının geri kalanında Nazi kötülüğünü araştırdı. Kötü kişilik tipini teşhis eden, kötü insanları derinlemesine analiz etmeyi ve bu konuda daha fazla araştırma yapılmasını öneren ilk ve tek bilim insanıydı. s. 40

Ünlü Yahudi teolog Martin Buber, kötülük hakkındaki mitleri iki tipe ayırmıştır. Tiplerden biri kötüye dönüşme sürecindeki insanlardır. Öteki ise çoktan kayıp, kurban düşen ve radikal kötülük tarafından ele geçirilen insanlardır. s. 41

Kötülükle karşılaştığında, en akıllı ve kendine en çok güvenen yetişkin bile ne yapacağını bilemez. O halde, en sevdiği ve güvendiği insanlar tarafından kötü davranış gören saf bir çocuğu düşünün. s. 58

Her ne kadar üzücü de olsa, en sağlıklı insanlar -en dürüst ve düşünme kalıpları en sağlıklı olanlar- en kolay terapi gören ve bundan en çok faydalananlardır. Aksine, hasta ne kadar sağlıksızsa (davranışlarında dürüst olmayan ve düşünme kalıpları bozulmuş olanlar) o kadar az ilerleme gösterir. Düşünme kalıpları çok bozulmuşsa ve dürüst değillerse bu imkansızdır. s. 59

Kötü biriyle karşılaştığında sağlıklı insanın yapması gereken budur: Ondan uzaklaşmak. Kötülük tiksindiricidir. Çünkü tehlikelidir. Onunla birlikte uzun süre kalan kişiyi bozar ya da yok eder. Eğer ne yaptığınızı biliyorsanız, kötülükle karşılaştığınızda yapmanız gereken en iyi şey aksi yönde kaçmaktır. Uzaklaşma karşı transferi, içgüdüsel ve insanı kurtaran bir erken uyarı radar sistemidir. s. 61

Kötü insanlar bizde başka bir tepki daha uyandırırlar: şaşkınlık. Kötü bir insanla karşılaşan bir kadın şöyle yazmıştı:

“Sanki bir anda düşünme yeteneğimi kaybetmiştim.” Bir kez daha, bu tepki de yerindedir. Yalanlar insanların aklını karıştırır. Kötü insanlar ‘yalanın insanlarıdırlar.’ Sadece başkalarını değil kendilerini de kandırırlar. Bir hastaya nasıl davranacağını bilemeyen bir terapist, bunun kendi ihmali olup olmadığını düşünmelidir. s. 62

Kötülüğü iyileştirme çabaları hafife alınmamalıdır. s. 62

Kötü insanların korkulacak insanlar olmakla beraber acınacak insanlar da olduğu bilinmelidir. s. 62

Kendilerini saklayan ve bilinçlerinin sesini dinlemeyen insanlar olarak en korkulacak insanlardır. Hayatları gerçek bir korku içinde geçer. s. 62

Cehennem ile cezalandırılmalarına gerek yoktur; zaten cehennemin içindedirler. s. 63

İnsanları kötülükten kurtarmak sadece toplumun değil kötü insanların da yararınadadır. Kötülük doğası hakkındaki bilgimiz yetersiz olduğu için onu iyileştirecek güce henüz sahip değiliz. Kötülüğü psikiyatrik bir hastalık olarak adlandırabilmiş bile değiliz. Bu kitabın tez konularından biri kötülüğün bir ruhsal hastalık olduğu ve diğer psikiyatrik hastalıklar kadar araştırılması ve çalışılması gerektiğidir. s. 63

Normal şartlarda kötülükten uzak kalmamız doğal ve zekicedir. Ancak yılanları inceleyen bir bilim insanı insanlığı korumak için gereken antitoksini geliştirebilmek ve hatta evrim sürecinde yılana yardım etmek için yuvasına yaklaşmak zorundadır. Eğer tehlikeli olmalarına rağmen kötü insanların hasta ve acınacak insanlar olduklarını kavrayabilirsek onlara şefkatle yaklaşabilir ve böylece iyileştirebiliriz. s. 63


K Ö T Ü L Ü K

İnsanları kötü yapan kötü işler yaptıklarını kabul etmemeleridir. s. 64

Kendi kendinizi aldatıp aldatmadığınızı sorun. Ya da kapasitenizin altında yaşayıp yaşamadığınızı sorun. Ne de olsa, bu da kendine ihanettir. Kendinize karşı dürüst olursanız sık sık kötülük yaptığınızı göreceksiniz. Eğer bunu fark etmiyorsanız, dürüst davranmıyorsunuzdur ki bu da bir kötülüktür. Bundan kaçılamaz: Hepimiz kötü şeyler yapıyoruz. s. 65

Kötü insanlar kendilerini sorgulamazlar. Buna tahammül edemezler. s. 66

İnsanların kötülükleri çeşitlidir. Hatalarını kabullenmedikleri için sürekli kötülük yaparlar. Tecrübelerime göre kibirlidirler. Dolayısıyla ucuzdurlar. O kadar ucuzdurlar ki tehlikelidirler. İkinci yaygın kişilik kusurunun kibir olduğunu söylüyorum çünkü insanın kusursuz olduğunu düşünmesi dışındaki bütün hatalar affedilebilir. s. 66

Kötü insanların belirgin “karakter” özelliklerinden birisi de günah keçisi aramalarıdır. Kendilerini kusursuz gördükleri için kusurlarını gösteren herkese öfkeyle saldırırlar. s. 66

Kötü insanlar kendilerini hatasız gördükleri için başkalarıyla anlaşmazlığa düştüklerinde hatayı onlara yüklerler. Kendi kötülüklerini inkar ettikleri için diğer insanların kötü olduklarını söylerler. Kendi kötülüklerini başkalarına yansıtırlar. Kendilerini asla kötü görmezler; öte yandan sürekli olarak insanların kötü olduklarını söylerler. s. 67

O halde anlamalıyız ki kötülük en çok günah keçisi aramak için yapılır ve kötü olduğunu söylediğim insanlar devamlı olarak günah keçisi ararlar. Kötü insanlar, kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine diğer insanlara saldırırlar. Birey ruhsal olarak gelişmek için gelişme ihtiyacı duymalıdır. Bu ihtiyacı duymazsa, kusursuz olmadığını gösteren her kanıtı ortadan kaldırmak isteyecektir. s. 67

Kötü insanlar devamlı olarak yıkıcıdırlar çünkü kötülüğü yok etmek istemektedirler. Sorun kötülüğü yanlış yere koymalarıdır. İnsanları değil kendi içlerindeki hastalığı yok etmelidirler. Devamlı olarak mükemmel görünümlerini tehdit ettiği için hayattan nefret ederler ve onu yok etmek isterler. Üstelik, bunu doğruluk adına yaparlar. s. 67

Günah keçisi arama davranışının altında düşmanlık ve hatalarını kabullenmeme vardır. Neden? Bana göre neden sadece bilinçsizlik değildir. Bu tip insanlar asla suçluluk duymadıkları için suç işlerken vicdan azabı duymazlar. Suçlarının belli bir kalıbı yoktur ve sadece günah keçisi aramak ile açıklanamaz. s. 67

Ancak kötü olarak adlandırdığım insanlar böyle değillerdir. Kusursuz görünümlerini korumak için dürüst ve iyi görünmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu onlar için çok önemlidir. Ahlaki değerlere ve başka insanların kendileri hakkındaki düşüncelerine çok önem veriyor gibi davranırlar. s. 68

Kötülüğü anlamak için "dış görünüş" kelimesi çok önemlidir. Onlar için iyi olmak hiç de önemli olmamasına rağmen iyi biri gibi görünmek çok önemlidir. İyi biri gibi görünmeleri yalandan başka bir şey değildir. İşte bu yüzden onlara "yalanın insanları" diyorum. s. 68

Ancak yalanlarına başkaları olduğu kadar kendileri de inanırlar. Hatalarını kabullenmeye tahammül edemezler. Kendilerini daima bir ayna karşısında görürler. Fakat kötü insanlar doğru ve yanlışı ayırt edemeselerdi, kendilerini aldatmalarına gerek kalmazdı. Kötü olduğunu bildiğimiz bir şeyi saklamak için yalan söyleriz. Yalan söylemek bilinçli bir davranıştır. Bir şeyi saklamaya ihtiyaç duymazsak saklamayız. s. 68

Şimdi bir paradoksa varıyoruz. Kötü insanların kendilerinin mükemmel olduklarına inandıklarını söyledim. Ancak, kötü olduklarını en azından bilinçaltında biliyorlar. Aslında deli gibi kaçmaya çalıştıkları şey bu. Kötü insanlar kötü olduklarının farkındadırlar ama bunu kabullenmek istemezler. Psikopatlar gibi ahlaki değerlerden yoksun değildirler. Onun yerine, kötü olduklarını gösteren kanıtları bilinçaltlarının derinliklerine atmaktadırlar. s. 68

Onların sorunu bilinçsiz olmaları değil, gereken bilince sahip olmamalarıydı. Kendimizden saklanmaya çalıştıkça kötü oluruz. Kötülük kendimizden saklanma sürecinin bir parçasıdır. Kötülük, suçluluk duygusundan kaçmaktır. s. 68-69

O halde, kötü insanları maske takmalarından tanıyabiliriz. Gülümsemelerinin nefretlerini, nazik tavırlarının öfkelerini sakladığını görürüz. Maske takmakta uzman oldukları için kötülüklerini görebilmek nadiren mümkündür. Ancak karanlıklar içindeki insan ruhunun kendi sorumluluğundan kaçtığını, kendinden kaçındığını ve kendinden gizlendiğini fark edebiliriz. s. 69

Az Seçilen Yol'da bütün ruhsal hastalıkların kökeninde tembellik veya acı çekmekten kaçmak olduğunu söylemiştim. Burada da acıdan kaçınmaktan bahsediyoruz. Kötü insanları diğer insanlardan ayıran şey acıdan kaçmalarıdır. Onlar acıdan kaçan ya da tembel sıradan insanlar değillerdir. Aksine, saygın bir statüye ulaşmak için hiç durmadan çalışırlar. Onların tahammül edemedikleri tek bir acı vardır: Kendi bilinçlerinin ve kusurlarının farkına varmak. s. 69

Kendilerini incelemekten kaçınmak adına her şeyi yapacakları için, kötü insanlar, normal şartlarda, psikoterapiye gelecek en son insanlardır. Psikoterapi insanın kendini açmasını gerektiren bir süreçtir. Kötü biri, istisna durumlar dışında, psikoterapiye girmemek için elinden geleni yapacaktır. Psikanaliz onlar için bir intihar gibidir. Kötü insanlar hakkında bildiğimiz az sayıdaki bilimsel gerçekten biri bilimsel bir çalışmaya girmeyi istememeleridir. s. 69

Kötü insanların kusurları bilinçlerinde değilse nerededir? Kötü insanların problemlerinin temelinde ben-severliğin bir çeşidi olduğuna inanıyorum. s. 69

BEN-SEVERLİK VE İRADE

Ben-severlik konusu önemli olduğu kadar karmaşıktır. s. 70

Dolayısıyla, ben-severliğin hastalıklı bir çeşidi olan ve Erich Fromm’un "kötü ben-severlik" olarak adlandırdığı hastalık hakkında konuşacağım.

Kötü ben-severlikte birey kendi iradesinden başka bir şeyi dinlemez. Bütün sağlıklı yetişkinler bir şekilde kendilerinden daha önemli gördükleri bir şeye bağlanırlar. Bu Tanrı, sevgi, veya idealler olabilir. Kendi isteklerine değil gerçeklere inanırlar. Özetleyecek olursak, az ya da çok, bütün sağlıklı bireyler, vicdanlarının sesini dinlerler. Ancak kötü insanlar böyle yapmazlar. Suçluluk ve iradeleri arasındaki çatışmada iradeleri kazanır. s. 70

Kötü insanlar çok hırslıdırlar. Her şeyi kendi istedikleri gibi yapmak isterler. İnsanlara hükmetmek isterler. Duruma evrim teorisi açısından bakalım. Hayvanların iradeleri değil içgüdüleri vardır. Maymunlar evrim geçirip insanlara dönüştüklerinde içgüdülerine bağımlı olmaktan kurtuldular ve özgür iradelerini kazandılar. Bu evrim insanların hırs ya da kendinden daha yüksek prensiplere bağlanmak arasında seçim yapmak zorunda kalmalarına neden oldu. Ancak bu durum bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Neden bazıları bu teslimiyeti başarırken diğerleri başaramıyor? s. 70

Gerçekten de, kötülüğün özgür iradede olduğunu düşünmek çok cazip. Belki de kötü insanlar öylesine iradeli doğuyorlar ki onlar için kendilerinden daha yüksek bir varlık ya da ideallere bağlanmak imkansız. Yine de, büyük işler başarmış insanların güçlü iradeleri olduğunu unutmamak gerekir. Ancak insanların iradelerini iyilikten yana mı, yoksa kötülükten yana mı kullandıkları önemlidir. s. 70

Tecrübelerime göre kötülük aileler içinde süregelmektedir. Kötülüğün aileler içinde nesilden nesile devam etmesinin nedeni nedir? Kötülük kalıtsal mıdır? Yoksa çocuk ailesini mi taklit etmektedir? Ya da ailesine karşı bir savunma mekanizması mıdır? Peki kötü birer anne ve babaya sahip olup da kendileri iyi olan çocukları nasıl açıklayacağız? Bilmiyoruz ve bu konuda kapsamlı bir bilimsel araştırma yapılana kadar da bilemeyeceğiz. s. 71

Bununla birlikte, hastalıklı ben-severliğin oluşumuna ilişkin önde gelen teorilerden biri de bunun bir savunma mekanizması olduğudur. Bütün küçük çocuklar ben-sever karakter özellikleri gösterdikleri için sevgi dolu ve anlayışlı ailelerin çocuklarının gelişimleri süresince ben-sever davranışları bırakacakları düşünülmektedir. Ancak çocuğun ailesi sevgisiz ve ilgisiz ise çocuk kendini korumak için ben-sever karakter özelliklerini bırakmayacaktır. Bu teori insan kötülüğünü de açıklayabilir. Çocuklar kendilerini kötü ailelerine karşı korumak için kendileri kötü olabilirler. s. 71

Bununla birlikte, kötülüğe başka açılardan yaklaşabiliriz. Aslında bazılarımız çok iyiyken bazılarımız çok kötü, bazılarımız ise arada bir yerdedir. Erich Fromm bu konuda şunları söylemişti:

Seçme kapasitemiz hayatla birlikte değişir. Yanlış seçimler yaptıkça kalbimiz sertleşir ve doğru seçimler yaptıkça kalbimiz yumuşar. Özgüvenimi, cesaretimi artıran her seçim doğru seçimler yapma kapasitemi de artırır. Öyle ki, zamanla yanlış seçimler yapmam imkansız olur. Öte yandan, her teslimiyet ve kaypaklık beni zayıflatır ve daha fazla teslimiyet ve kaypaklığa neden olur. Sonunda özgür irademi kaybederim. Yanlış yapmamın mümkün olmadığı uç ile doğru seçim yapma irademi kaybettiğim uç arasında çeşitli seçme özgürlüğü dereceleri vardır. Hayat süresince seçme özgürlüğünün derecesi her an farklıdır. İyiyi seçme özgürlüğünün derecesi yüksek ise, iyiyi seçmek az çaba gerektirir. Eğer az ise, büyük bir çaba, yardım ve elverişli şartlar gerektirir... Pek çok insanın hayatta başarısız olmasının nedeni kalıtsal olarak kötü olmaları ya da iradeleri olmadan daha iyi bir hayat sürememeleri değil, karar vermeleri gereken bir yol ayrımında olduklarını görememeleri, hayat onlara bir soru sorduğunda verecek cevapları olduğu halde bunun farkına varamamalarıdır. Yanlış yolda attıkları her adımla beraber yanlış yolda olduklarını anlamaları daha da zorlaşır çünkü bunu anlamak için yolun başına geri dönmeleri, enerji ve zaman harcadıklarını kabullenmeleri gerekir. ss. 71-72

Fromm insan kötülüğünün oluşumunu bir gelişim süreci olarak gördü: Ne kötü olarak doğuyoruz ne de kötü olmaya zorlanıyoruz. Pek çok seçim sonucunda kötü oluyoruz. Özellikle seçim ve irade hakkındaki düşüncesini alkışlıyorum. Ancak meselenin bu kadarla açıklanabileceğini sanmıyorum. Bir yandan, küçük bir çocuğun karakterine şekil veren faktörleri hesaba katmıyor. s. 72

Kötülük hakkında yazmanın zor yanlarından biri kötülüğü fark etmenin çok zor olması. s. 96

Söylediğim gibi, kötü insanlar ikiyüzlülükte ustadırlar; gerçek kişiliklerini göstermezler -ne kendilerine ne de başkalarına. İşte bu nedenle kötülüğü fark etmek zordur. Tek bir hareketine bakarak bir insanın kötü olduğuna karar vermek ve haklı çıkmak çok seyrek görülen bir durumdur. s. 96

Kötü insanlar amaçlarını daima yalanlarla saklarlar. s. 97

Kötü insanlar genellikle sevgi yalanını seçerler. Kötülüğün yalanı başkalarını olduğu kadar kişinin kendisini de aldatacak şekilde tasarlanmıştır. s. 98

Kötülüğün en sık rastlanan kurbanları çocuklardır. Çocuklar hem zayıftırlar hem de kolay incinirler. Üstelik aileleri çocuklarının üzerinde nüfuz sahibidir. Sahibinin köle üzerindeki hakimiyeti ailenin çocukları üzerindeki hakimiyetinden çok da farklı değildir. Çocuğun olgun olmaması ve bağımlılığı aileye çocuk üzerinde büyük bir güç verir. Bu güç suiistimale açıktır. Dahası, aile ve çocuk arasında zorunlu bir samimiyet vardır. Kölenin sahibi memnun değilse kölesini satabilir. Ancak nasıl ki çocuklar ailelerinden kaçamazsa, aileler de çocukları ve onların baskılarından kaçamaz. s. 99

Kötü insanları bulmak için onların kurbanlarının izlerini takip etmek gerekir. Bakılacak en iyi yer duygulanım sorunu olan çocuklar ve ergenlik çağındaki gençlerdir. Duygulanım sorunu olan her çocuğun kötülüğün kurbanı ya da kötü insanlar olduğunu ima etmiyorum. s. 99

Kötülük, kişinin kendi hastalıklı kişiliğini korumak için, başkalarının ruhsal gelişimini engellemek için güç kullanmaktır. Kısacası, kötülük şamar oğlanı bulmaktır. Sadece güçlüden değil zayıftan da kaçarız. Kötü insanlar önce güce sahip olmalıdırlar ki onu kötü bir şekilde kullansınlar. Kurbanları üzerinde bir çeşit hakimiyete sahip olsunlar. En sık görülen hakimiyet ailelerin çocukları üzerindeki hakimiyettir. Çocuklar ailelerine bağımlı oldukları için zayıf ve savunmasızdırlar. Dolayısıyla kötülüğün kurbanlarının çoğunlukla çocuklar olması şaşırtıcı değildir çünkü ne özgürdürler ne de kaçabilecek kadar güçlü. Kötülüğün kurbanı olan yetişkinler de bir şekilde kaçamayacak kadar güçsüz olanlardır; bunlar kaçamayacak kadar güçsüz olabilirler. s. 113

Ruh Hastalığı ve Kötülüğün Adlandırılması

Bu kitabın amaçlarından biri isim vermektir. Bu konuya farklı örneklerde değinildi: Bilim kötülüğe bir isim vermeyi başaramadı; psikiyatri terimleri arasında kötülük kelimesi yer almıyor; bireylere kötü sıfatını vermek istemedik; onlarla karşılaştığımızda bir çeşit keder ya da tiksinme hissettik; oysa kötü kelimesini kullanmanın bazı tehlikeleri var. s. 114

Bir şeye doğru ad vermek onun üzerinde güç sahibi olmamızı sağlar. Adı aracılığıyla onu teşhis ederiz. Bir hastalığın adını bulamazsak onu nasıl tedavi edeceğimizi bilemeyiz. s. 114

Doğru ismini koyamadan bir hastalığın tedavisine başlayanlayız bile. Bir hastalığın tedavisi onun teşhisiyle başlar. Ama kötülük bir hastalık mıdır? Pek çok insan öyle olmadığını düşünecektir. İnsanlar kötülüğü bir hastalık olarak adlandırmakta isteksiz davranabilirler. Bunun pek çok nedeni vardır. Nedenlerin bazıları duygusal olabilir. Örneğin hasta insanlar için üzüntü ve merhamet duyarız ama kötü insanların bizde uyandırdığı duygular öfke, tiksinti ve bazense nefrettir. s. 114-115

Kötü insanlar için merhamet duymamamız sadece duygusal bir tepkidir ve kötülüğün bir hastalık olup olmadığıyla ilgisi yoktur. Cüzamlılardan hala korksak ve iğrensek de cüzamın bir hastalık olduğunu biliyoruz. Kötülüğü bir hastalık olarak nitelendirmekte tereddüt etmemizin duygusal nedenler dışında üç mantıklı nedeni var. Her biri ikna edici olmasına rağmen kötülüğün gerçekten de ruhsal bir hastalık olduğunu kanıtlayabilmek için üçünü de kullanacağım. Her üç iddianın neden yanlış olduğunu inceleyeceğim.

İlk görüş hastalığın ancak acı çekmek ya da bir organın kaybı durumunda söz konusu olduğunu savunuyor. Bu çok eskilere dayanan bir tartışma ama hala güncelliğini koruyor. Ancak acı çekersek hasta olduğumuzu söyleriz.

Kötü olarak nitelendirdiğim insanlar ne hasta olduklarını düşünüyorlardı ne da acı çekiyorlardı. Kendilerine sorulacak olsa hasta oldukları düşüncesine kesinlikle karşı çıkarlardı. Gerçekten de daha önce söylediğim gibi kötü insanlar hatalarını asla kabul etmezler ve mükemmel olduklarına inanırlar. s. 115

Kötü insanlar acılarını yansıtma yoluyla başkalarına yükleyerek suçluluk duygusundan -kötülüklerinin, yetersizliklerinin ve kusurlarının bilincinde olmanın acısından- kaçarlar. Kendileri acı çekmeyebilir ama çevresindekiler çeker. İnsanların acı çekmelerine neden olurlar. Hakimiyetleri altındakileri kendileri gibi hasta yaparlar. s. 117

Gerçekte sadece bireyler olarak değil fakat toplum denen daha büyük bir organizmanın parçası olan varlıklar olarak var oluruz. Hastalığı acı çekmek olarak görsek bile sadece bireysel açıdan bakmak yanlış olur. s. 117

İnsanların çevrelerine zarar vermelerine rağmen sadece acı çekmiyor diye sağlıklı olarak nitelendirilmeleri doğru mu? Son olarak, kötü insanların neler çektiğini kim bilebilir? Kötü insanların görünüşte acı çekmedikleri doğrudur. Zayıflığa veya hatalara tahammülleri olmadığı için böyle görünmek isterler. Her şeyin üzerinde ve her şeye hakim görünmek isterler. Ben-severlikleri bunu gerektirir. Ama onların her şeyin üzerinde olmadıklarını biliriz. s. 118

Onlar kendilerine hakim olmaktansa ben-severlikleri onlara hakimdi ve onlardan her zaman daha fazlasını isterler. s. 118

Kötü insanların mükemmel görüntülerini sürdürebilmeleri için gereken enerjiyi bir düşünün. Sağlıklı insanların sevecen davranışları için kullandıkları enerjiyi onlar kötü niyetli muhakemeler ve yıkıcı davranışlar için harcıyorlar. Neden? Onları bu davranışa iten nedir? Temelde korkudur. Taktıkları maskenin düşmesinden ve gerçek yüzlerinin ortaya çıkmasından korkarlar. Kişiliklerinin kötü yönüyle yüzleşmekten korkarlar. Bütün duygular arasında en acı vereni korkudur. Günlük hayatlarında ne kadar sakin görünmeye çalışsalar da kötü insanlar hayatlarını korku içinde yaşarlar. Yaşadıkları korku ve acı ruhlarına öyle derin bir şekilde yerleşmiştir ki bunun kendilerinin doğal bir parçası olduğunu sanırlar. Korkularının farkına varacak bile olsalar ben-severlikleri bunu yapmalarını engeller. s. 118

Kötü insanlar acı çekseler de çekmeseler de acı çekmek o kadar kişisel ve anlamı o kadar karmaşıktır ki hastalığı acı çekmek ile açıklamamak gerektiğini düşünüyorum. Bunun yerine hastalığın bedenlerimizde ya da kişiliklerimizde, insan olarak potansiyelimizi gerçekleştirmemizi engelleyen herhangi bir kusur olarak tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. s. 118

Kabul edileceği gibi insan potansiyeli hakkında görüş farklılıklarımız olabilir. Yine de her kültür ve dönemde “mükemmel bir insan” dediğimiz kişiler yaşamıştır. Bu insanların kişiliklerini çalışabiliriz. Kısaca, akıllı, bilinçli ve yaşamaktan zevk alan insanlardır ama ölümle yüzleşecek kadar cesur ve kabullenecek kadar olgundurlar; üretken ve yaratıcıdırlar, insanları içtenlikle severler. Ancak insanların çoğu ruhen o kadar parçalanmıştır ki bunu yoğun terapi olmadan başaramazlar. Kötü insanlar bu tip insanlar arasında bulunurlar ve en acınacak durumdakiler de onlardır. s. 119

İnsanların kötülüğü bir hastalık olarak tanımlamak istememelerinin iki nedeni daha olduğunu söylemiştim. Onlara daha kısaca değineceğim. Bu nedenlerden ilki hasta insanlara kurban gözüyle bakılması. Hastalığın başımıza gelen talihsiz bir olay olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Gerçekten de pek çok hastalık talihsiz bir olaydır. Ama çoğu hastalık böyle değildir. s. 119

Psikosomatik hastalıklar ile stresten kaynaklanan hastalıkları inceleyelim. Sevmedikleri işleri yüzünden baş ağrısı çeken insanlar kurban mıdır? Bu insanların hepsi bir dereceye kadar kendi kendilerini kurban etmektedir. Amaçları, hataları ve tercihleriyle hastalıklarını kendileri yaratmıştır. Yine de onları hasta kabul ederiz. s. 119

Son zamanlarda alkolizm bu açıdan tartışılmaya başlandı. Bazıları alkolizmi bir hastalık olarak görürken diğerleri buna karşı çıkıyor. Sadece doktorlar değil mahkemeler ve idareciler de bu tartışmaya katıldılar ve alkoliklerin kendi kendilerinin kurbanı gibi görünmelerine rağmen alkolizmin bir hastalık olduğu sonucuna vardılar. s. 119

Kötülük için de durum böyledir. Bireyin kötülüğü, hemen hemen her zaman çocukluğu, kötülükleri ve kalıtımsal etkilerine kadar izlenebilir. Yine de kötülük bir seçimdir -aslında bir dizi seçimdir. Ruh sağlığımızdan sorumlu olduğumuz gerçeği ruh sağlığımızın bozuk olmasının bir hastalık olmadığı anlamına gelmez. Bir kez daha, hastalığın kurban ya da sorumluluk değil, şu açıdan ele alınmasının en doğrusu olacağına inanıyorum: Hastalık beden ya da kişiliğimizde, bir insan olarak potansiyelimizi gerçekleştirmemizi engelleyen herhangi bir kusurdur. s. 120

Kötülüğün bir hastalık olarak nitelendirilmesine karşı çıkan son sav kötülüğün iyileştirilemez olduğu düşüncesidir. Neden tedavinin mümkün olmadığı bir duruma hastalık denilsin ki? Eğer doktorların çantalarında bir gençlik iksirleri olsaydı yaşlılığı bir hastalık olarak tanımlamak anlamlı olabilirdi. Ama yaşlılığı kaçınılmaz bir durum olarak kabul ediyoruz. s. 120

Ancak bu sav kas erimesinden ruhsal yetersizliğe kadar tedavisi mümkün olmayan bir dizi rahatsızlığı hastalık olarak tanımladığımız gerçeğini ihmal ediyor. Bu rahatsızlıkları hastalık olarak nitelendirmemizin nedeni onları iyileştirmek için çalışmaya devam etmek olabilir. Kötülük için de durum böyle olamaz mı? Kötü insanları nefret ve yıkıcılıklarından kurtarmak için etkili bir tedaviye sahip olmadığımız bir gerçek. Gerçekten de kötülüğün şu ana kadar yapılan analizi kötülüğü iyileştirmek bir yana onun analiz edilmesinin bile ne kadar zor olduğunu açıklamaktadır. Anlaşılması zor olduğu için ellerimizi iki yana açıp, “Bu bizi aşar!” mı demeliyiz -hem de insanlığın en büyük sorunu olmasına rağmen? s. 120

Kötülüğü nasıl tedavi edeceğimizi bilememek onu hastalık olarak kabul etmek için en iyi nedendir çünkü hastalık kelimesi, içinde durumun kaçınılmaz olduğu, bir gün tedavinin mümkün olabileceği ve uygun tedavi yöntemlerinin bulunması için bilimsel olarak çalışılması gerektiği anlamını barındırır. Eğer kötülük bir hastalıksa diğer ruhsal hastalıklar gibi araştırılmalıdır. Kötülük bilimsel yöntemlerle araştırılmalıdır. Bugüne kadar bu konuyu ihmal ettik ama bundan sonra kötülüğün psikolojisi üzerinde çalışmalıyız. s. 120-121

Kötülüğün bir hastalık olarak kabul edilmesi kötülüğe şefkatle yaklaşmayı gerektirir. Doğaları nedeniyle kötü insanlar bizde iyileştirme ve merhamet yerine nefret uyandırırlar. Bu doğal tepkinin nedeni kendimizi korumak istememiz olsa da çözüm yolunda adım atmamızı engellemektedir. Kötülük bir hastalık olarak tanımlanmadıkça anlaşılmasının ve iyileştirilmesinin mümkün olmayacağını düşünüyorum. s. 121

Kuzey Carolina’nın dağlarında hayatı boyunca kötülükle mücadele etmiş emekli bir papaz bu kitabın müsveddelerini okuduktan sonra şöyle dedi: “Kötülüğü bir hastalık olarak tanımladığına memnun oldum. Kötülük sadece bir hastalık değil; en tehlikeli hastalık.” s. 121

Bugüne kadar göz ardı edilmesine rağmen kötülüğün var olan psikiyatrik sınıflandırmalara bir alt sınıf olarak eklenmesi şaşırtıcı değildir. Kişilik bozukluklarının hepsinde kişisel sorumluluğun inkarı önde gelir. Kötü insanlar kusurlarım kabul etmemekle bu sınıfa girerler. Bu sınıf içinde ben-sever kişilik bozukluğu adında bir alt grup vardır. Bana göre kötü insanlar ben-sever kişilik bozukluğunun bir çeşidini oluşturmaktadır. s. 121

Şu ana kadar kötülüğün adlandırılmasının gerekliliğini kötü insanların açısından tartıştım; onların acısını anlamamız gerektiğinden ve sonunda onları iyileştirmekten bahsettim. Ancak kötülüğe ad vermenin başka bir önemli nedeni daha var: Kurbanlarını iyileştirmek. s. 123

Eğer kötü insanları tanımak, teşhis etmek ve onlarla başa çıkmak kolay olsaydı bu kitabı yazmama gerek kalmazdı. Ancak gerçek şudur ki kötülükle uğraşmak zordur. Biz yetişkinler kötülükle karşılaşmaktan korkuyoruz. Bir de onun ortasında yaşayan çocukları düşünün. Çocuk ancak ruhunu bir kale ile çevirirse duygusal açıdan hayatta kalabilir. Bu tip savunma mekanizmaları çocukken onu korusa da yetişkin olduğunda hayatına kaçınılmaz olarak zarar verecektir. s. 123

O halde diyebiliriz ki kötü ailelerin çocukları birer yetişkin olduklarında ciddi psikiyatrik rahatsızlıklar yaşarlar. Uzun yıllardır bu tip kurbanlarla kötü sözcüğünü kullanmaya gerek bile görmeden başarıyla çalıştık. Ancak kötülükle uzun süre iç içe yaşamış insanların yaralarını bütünüyle iyileştirebileceğimiz şüphelidir. s. 123

Kişinin annesinin veya babasının kötü olduğunu öğrenmesi hayatta yüzleşecek en zor şeylerden biridir. Pek çok insan bunu başaramaz ve kurban olarak kalır. Kurban olmaktan kurtulabilenler bunun adını koyabilenlerdir. Terapistler olarak görevimiz hastalarımıza kendilerine acı veren şeyin ne olduğunu göstermektir. s. 123

Kötü insanlar gerçek kişiliklerini sakladıkları için onları derinlemesine analiz etmek zordur. Kusurlarıyla yüzleşmekten hoşlanmadıkları için hem kendilerini incelemek hem de başkaları tarafından yakından incelenmekten kaçarlar. s. 141

İnsanlar terapiye genellikle herhangi bir başarısızlık sonucunda girerler. s. 142

Sadece kendisi için güç isteyen kimselerin güç isteme nedeni toplumu geliştirmek, aile geçindirmek, kendini daha yararlı bir insan haline getirmek ya da yaratıcı bir şey başarmak değildir. Bu kimselerin güç için duyduğu istek kendinden başka hiçbir şeye boyun eğmemelerine neden olur. s. 165

Kötü insanlar istedikleri gibi davranmak isterler. Güç sahibi olmak onlar için bir tutkudur. Dolayısıyla güçlü olmak için ellerinden geleni yaparlar. Ancak iradesiz oldukları için sonları bir felaket olur. s. 166

Kötülüğe boyun eğdirmek kolay değildir. Bilginin yanı sıra çok çaba gerektirir. Ancak sevgi böyle bir çabayı mümkün kılar. s. 168

Daha önce kötü insanlardan nefret etmek yerine onlara acımamız gerektiğini çünkü hayatlarını korku içinde yaşadıklarını söylemiştim. s. 169

Grup Kötülüğü

Tetikleri bireyler çeker. Emirleri bireyler verir ve itaat edenler yine bireylerdir. Bireylerin her hareketi bireysel seçimlerin sonucudur. s. 174

Grup kötülüğü pek çok yönden bireysel kötülüğe benzese de bu bölümde grup kötülüğünün bireysel kötülükten farklarına bakacağız. s. 174

Pek çok yıl boyunca insan gruplarının bireyler gibi davrandığını düşündüm. Tek bir farkla: Gruplar daha ilkel ve olgunlaşmamış bir şekilde davranıyorlar. Neden böyle olduğunun -neden grupların davranışlarının olgun olmaktan çarpıcı derecede uzak olduğu cevabı benim kapasitemi aşıyor. Ancak tek bir şeyden eminim: Doğru cevap tek değil. s. 174

Özelleşme grupların avantajlarından biridir. Çeşitli nedenlerle gruplar bireylerden çok daha etkilidirler çünkü üyeleri çeşitli görevler alırlar. Özelleşme pek çok mekanizma aracılığıyla grupların olgun davranmamalarına ve kötülük potansiyeli taşımalarına neden olur. s. 175

Bir gruptaki bireyler özelleştiklerinde, ahlaki sorumluluğu grubun başka bir bölümüne atmak kolaylaşır. Bu şekilde birey bilincini kaybeder. Gruptaki her birey grubun her davranışın sorumluluğunu alana kadar grup potansiyel olarak bilinçsiz ve kötü olacaktır. s. 175-176

Örtbas etmek büyük bir grup yalanıdır. Yalan söylemek kötülüğün belirtilerinden ve nedenlerinden, tomurcukları ve köklerinden biridir. s. 176

Grup baskısı hakkında düşünecek olursanız grubu rapor etmenin büyük cesaret gerektirdiğini fark edersiniz. Bunu yapan kişi ‘ispiyoncu’ veya ‘hain’ olarak adlandırılacaktır. Bir kişiye bundan daha ağır bir etiket verilemez. Hainler genellikle öldürülürler. En azından gruptan dışlanırlar. Bir insanı dışlamak ve yalnız bırakmak başlı başına bir suçtur. Hem grup içinde hem de otoritelerin örtbas etme olasılığı arasında sıkışıp kalır. s. 176

Stres Altındaki Birey

İnsanlar strese girmenin yanı sıra başka bir tepki daha verirler. Bu bir savunma mekanizmasıdır. Duygularımız bize büyük bir acı verdiğinde duygularımızı uyuşturabiliriz. Kanlı, parçalanmış bir ceset bizi korkutur. Ama böyle cesetleri her gün görürsek bir süre sonra korkmamaya başlarız. Alışırız. Korkumuz körelir. Kanı görmez, kokusunu almaz ya da üzüntü duymayız. Bilinçsiz bir şekilde duygularımız uyuşmuştur. Bunun bazı avantajları vardır. Kuşkusuz bu yetenek evrim yoluyla bize geçmiştir ve hayatta kalma becerimizi artırır. s. 178

Normal şartlarda dayanamayacağımız korkunç bir duruma tahammül edebilmemizi sağlar. Ancak bu savunma mekanizmasının sınırları çok belirgin değildir. Eğer çirkin bir ortamda yaşıyorsak çirkinliğe duyarlılığımız azalır. Kendi acılarımıza duyarsızsak başkalarının acılarına da duyarsız davranırız. Eğer bize saygı gösterilmezse başkalarına da saygı duymayız. Eğer çevremizde parçalanmış cesetler görmeye alışırsak öldürmeye de alışırız. Bir kez duyarsız davrandığımızda gerisi gelir. Zalim insanlar haline gelmeden gözlerimizi zalimliğe nasıl kapatabiliriz? s. 179

Daha önce kötülük ve ben-severlik arasındaki ilişkiden bahsetmiş ve insanların ben-severlikten olgunlaşarak çıktıklarını söylemiştim. O halde kötülüğün bir tür olgunlaşmamışlık olduğunu söyleyebiliriz. Olgunlaşmamış insanlar olgun insanlara göre kötülüğe daha eğilimlidirler. Çocuklar sadece saf değil bazen de çok zalimdirler. s. 179

Eğer ben-severlik ve kötülükten kurtulursak ve stresli durumlarda ilkelleşiyorsak insanların stresli durumlarda kötülüğe daha yatkın olduklarını söyleyebilir miyiz? Sanırım söyleyebiliriz.

Yaşanılan stres kötülüğe daha fazla eğilim kazandırır. Ancak, bu nedenlerden sadece biridir. s. 179

Kötülük ve stres arasındaki ilişkiyi incelediğimize göre iyilik ve stres arasındaki ilişkiyi de inceleyebiliriz. Bir iyi gün dostu işler kötüye gittiğinde hiç de tanıdığımızı sandığımız kişi gibi davranmayabilir. Stres iyiliğin testidir. Gerçekten iyi olan insanlar streste olduklarında da dürüstlük, olgunluk ve duyarlılığını korumayı başarabilenlerdir. Soyluluk kötü bir davranış karşısında vakarım korumak, acı karşısında duyarlılığını korumak, acıya tahammül edebilmek ve ayakta kalabilmektir. Daha önce başka bir yerde söylediğim gibi insanın ölçüsü çektiği acıdır. ss. 179-180

Grup Dinamikleri Olarak Bağımlılık ve Ben-severlik

Bireyler sadece stresli anlarda değil grup içinde de ilkelleşirler. Bir düzine kadar kişiyi bir araya getirin ve meydana gelecek ilk şey bir ya da iki kişinin grup lideri olarak öne çıkmasıdır. Bu bilinçli bir kararla değil kendiliğinden olur. Neden bu kadar çabuk ve kolayca olur? Nedenlerden biri bazılarının liderliğe daha yatkın olması bazılarının ise liderliği daha çok istemesidir. Ama asıl neden bunun tam tersidir: Pek çok kişi lider olmaktansa takip eden olmayı tercih eder. Hepsinden öte, bunun asıl nedeni tembelliktir. Takip eden olmak lider olmaktan daha kolaydır. Karmaşık kararları düşünmek, ileriyi planlamak, inisiyatif almak, eleştirilmeyi göze almak veya cesaret gösterme zorunluluğu yoktur. s. 180

Asıl sorun şudur ki, takip eden kişinin rolü bir çocuğun rolü ile aynıdır. Yetişkin birey kendi gemisinin kaptanı, kendi kaderinin efendisidir. Ama izleyen olduğunda gücünü lidere teslim eder. Hem kendi otoritesini hem de bir karar veren olarak olgunluğunu teslim eder. Nasıl ki bir çocuk ailesine bağımlıysa o da lidere bağımlı hale gelir. Dolayısıyla bir birey bir grubun üyesi olduğunda hemen gerilemeye eğilim gösterir. s. 180

Grup davranışının bireysel davranışlara benzediğini söylemiştim. Bunun nedeni grubun bir organizma olmasıdır. Tek bir varlık olarak hareket eder. Bir gruptaki bireyler grup bütünlüğünü sağlamak için tek bir birey gibi hareket ederler. Grupta bireyleri hizada tutmak için etkili güçler vardır. Bütünlük bozulursa grup dağılmaya başlar ve yıkılır. s. 182

Grup bütünlüğünü sağlayan belki en önemli güç ben-severliktir. Grupta en iyi haliyle kendini gurur olarak gösterir. Üyeler gruptan gurur duydukça grup da kendisiyle gurur duyar. s. 182

Grup ben-severliği diğerlerini dışlar ve başkalarını düşman kabul eder. Çocuklar ilk kez grup oluşturmaya başladıklarında bu sık olur. İçlerine başkalarım almazlar ve kendilerinden olmayanları küçümserler. Eğer bir düşmanları yoksa kısa zamanda yaratırlar. s. 182

Ortak bir düşman, grubun birbirine bağlılığını artırır. Grubun dışındakilerin kusurlarına bakarak grubun kendi kusurları görmezden gelinir. İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan birlikleri Yeni Gine’de başarısız olunca onlara Japonların cinayet, tecavüz ve benzeri suçlar işledikler filmler gösterildi. Bilinçli ya da bilinçsiz ben-severliğin bu şekilde kullanımı kötüdür. Kötü bireylerin kendi kusurlarını gözler önüne seren her şeye ve herkese saldırarak kendini analiz etmekten ve suçluluk duygusundan kaçtıklarını incelemiştik. Şimdi aynı kötü, ben-sever davranışın gruplar için de geçerli olduğunu görüyoruz. s. 182

Buradan kaybeden grubun kötülüğe daha yatkın olduğunu görüyoruz. Hatalar gururumuzu yaralar ve yaralı hayvan tehlikelidir. Sağlıklı insan hata yaptığında davranışlarını gözden geçirir. Ama kötü insanlar hatalarını kabullenmedikleri için hata yaptıklarında bunun sorumluluğundan kaçarlar. Gruplarda da böyledir. Grubun hataları ve kendini eleştirmesi grubun gurur ve bağlılığına zarar verir. Grup hata yaptığında grup liderleri düşmana nefreti kamçılayarak grupta bağlılığı artırırlar. s. 183

Gruplaşmada kötülük potansiyelinin ortaya çıktığını daha önce belirttim. Böylelikle gruptaki bireyler suçu başkasına atarlar. “İzleyen” konumundaki grup bireylerinin ruhsal yönden gerilediklerini söylerken gruplaşmadan bahsediyordum. İzleyen kendi başına bir birey değildir. Kendisine düşünmemesi emredilmiştir ve düşünme yeteneğini kaybetmiştir. Artık düşünmek zorunda olmadığı için bilinçli düşünemez. s. 183

Özelleşmiş bir grupta da aynı tehlikeli güçler işbaşındadır. Özel bir grup söz konusu olduğunda akılda tutulması gereken şey gruplaşmanın ne rasgele ne de kazara olduğudur. Genellikle bilinçli bir tercihtir. s. 183

Daha tipik bir örneğe bakalım, polis gücüne. İnsan kazara polis olmaz. Belli amaçları olan insanlar bu meslek için başvuruda bulunurlar. Örneğin alt tabakadan gelen, gelenekçi ve saldırgan bir adam güç sahibi olmak isteyebilir. Utangaç ve entelektüel birinin böyle bir mevki istemesi ise daha az olasıdır. Polislik mesleği doğası gereği şiddete kısmen esneklik tanır. İlk bahsettiğim tarzda bir adam için bu isteyeceği bir şeydir. Eğer eğitim sırasında işin kendisine uymadığını fark ederse ya istifa eder ya da ayrılmak zorunda kalır. Sonuç olarak, benzer özelliklere sahip insanlar polis olurlar ve özellikleriyle diğer insanlardan ayrılırlar. s. 184

Bu örneklerden de görülebileceği gibi gruplarla ilgili üç prensipten bahsedebiliriz. Öncelikle, grup kendini güçlü hissedeceği bir grup kimliği geliştirir. İkincisi, gruplar ben-severliğe daha yatkındırlar. Kendilerini daima haklı ve üstün görürler. Son olarak, kendi rollerine uygun insanları seçerler. Örneğin polisin saldırgan ve gelenekçi adamları seçmesi gibi. s. 184

Geniş Çaptaki Uzmanlaşmış Grup: Ordu

Biz insanlar önemli olduğumuzu hissetmek isteriz. Hiçbir şey istenmek ve faydalı olmak kadar zevk vermez. Tam aksine, hiçbir şey istenmemek ve faydalı olamamak kadar üzüntü vermez. Barış zamanında askerler parazit olarak görülür. Savaş zamanında ise gerekli ve faydalıdır. Gereksiz adam kahraman haline gelir. s. 189

Düşünülmesi gereken başka bir faktör ise 1960’larda Amerikan ordusunun teknolojik üstünlüğüdür. O zamanlar teknolojiye duyulan inancın zirvede olduğu zamanlardı. Bu bakımdan, ordu öldürmek de dahil her şeyi kolaylaştıran teknolojinin bir sembolüydü. Vietnam sadece askeri teknolojinin değil Amerikan toplumunun teknolojisinin de test alanıydı. Amerika Vietnam’da elindeki bütün teknolojiyi denedi. s. 190

Ama bütün kolektif teknolojimiz, askeri uzmanlığımız ve teknik bilgimiz Vietnam’da işe yaramıyordu. Amerika dünyanın en güçlü ülkesiydi. Tarihinde hiçbir savaşı kaybetmemişti. Şimdi inanması zor olan gerçek oluyordu. 1967 ve 1968 yıllarında daha önce kabuslarımızda bile görmediğimiz bir canavarla karşılaşmıştık: Savaşı kazanamıyorduk. Dünyanın en ileri teknolojisine sahip, dünyanın en güçlü devleti olan biz küçücük, gelişmemiş bir ülke karşısında savaşı kaybediyorduk. s. 190

Ordu daha önce hayal bile edemeyeceği bir tecrübe yaşıyordu ve hedef tahtasıydı. Amerika küçük düşmüştü ve bunun birinci derecede sorumlusu orduydu. Ordu tek var oluş amacını başaramıyordu. Çantada keklik olarak görülen Vietnam Amerika’nın başını ağrıtıyordu. Ordu saygınlığını kaybediyordu. MyLai olayının gerçekleştiği 1968 yılında ordu kendisine nereden geldiğini bile bilmediği yüzlerce küçük ok yüzünden yaralanmış, canı acıyan dev bir hayvan gibiydi. Öfke ve şaşkınlık içinde inliyordu. s. 191

Yaralı hayvan tehlikelidir. Amerika 1968 yılının başında Vietnam’da ne köşeye sıkışmıştı ne de tehdit altındaydı ama ordusunun gururu incinmişti. Tehdit altındaki ben-severlikten kötülüğün doğduğunu defalarca söyledim. Orada kötülük için şartlar elverişliydi. Nasıl ki ben-sever bir birey kusursuz imajına meydan okuyan herkese saldırırsa, 1967 yılının sonunda ben-sever Amerikan ordusu öz saygısına zarar veren Vietnam halkına düşünülebilecek en zalim yollarla saldırdı. Casus olduğundan şüphelenilen Vietnamlılara işkence edildi. s. 191

Sovyetler Birliği İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından olağanüstü bir hız ve saldırganlıkla Doğu Avrupa’ya hakim olmuştu. Görünüşe göre, Avrupa’nın geri kalanı ancak Amerika’nın yardımıyla “komünizmin” pençesine düşmekten kurtulabilirdi.

Sonra, “Komünizme” Batı’da başarıyla karşı koymuşken 1950 yılında bir gecede Çin “komünist rejime” geçiverdi. Bu sırada “komünizm” Vietnam ve Malezya’yı tehdit ediyordu. Buna dur denmeliydi. Sovyetler Birliği’nin her yanma yayılan komünizm bizi harekete geçmeye zorladı. Etik değerleri düşünecek zaman yoktu. Ancak yıllar sonra “komünizmin” kötü olmadığı anlaşıldı. s. 193

Vietnamlı komünistlerin arkasındaki güç komünizmin yayılması değil sömürgeciliğe karşı ulusal dirençti. s. 194

Vietnam’a askeri harekat düzenlemeye, komünizmi tehlikeli olarak algıladığımız 1954 ve 1956 yıllarında karar verdik. On iki yıl sonra komünizmin tehlikeli olmadığını anlamıştık. Ama bunu anladığımızda stratejimizi değiştirip Vietnam’dan çekilmek yerine gururumuzu korumak için Vietnam’a daha fazla asker yolladık. Neden? Neden Amerika’nın tutumu 1964’ten sonra daha mantıksız bir hal aldı? Bunun iki nedeni var: Tembellik ve yine karşımıza çıkan ben-severlik.

Alışkanlıkların bir gücü vardır. Bir kez harekete geçtiğinde, aleyhte kanıtlar olmasına rağmen devam eder. Bir alışkanlığın değişmesi için acı çekmek ve çaba göstermek gerekir. Bunun için davranışlarımızın doğruluğundan şüphelenmeli ve kendimizi eleştirmeli ya da davranışlarımızın başından beri yanlış olduğunu pişmanlık duyarak anlamalıyız. Ardından şaşkınlık gelir. Rahatsız edici bir durumdur; neyin doğru neyin yanlış olduğunu ya da ne yöne gideceğimizi bilemeyiz. Ama bu bir açıklık dolayısıyla öğrenme ve olgunlaşma dönemidir. Ancak şaşkınlık duyarak daha iyi ve yeni bir görüş kazanırız. s. 194

Şu ana kadar eski davranışlara takılıp kalmanın tembellik olduğuna odaklandık. Ben-severliği de inceleyelim. Bireyler davranışlarından oluşur. Eğer birisi bir davranışımı eleştirirse, beni eleştirdiğini düşünürüm. Eğer bir düşüncemin yanlış olduğu kanıtlanırsa kendimin yanlış olduğunu düşünürüm. Kusursuz görünümüm parçalanmıştır. Birey ve ulusların yanlış davranışlara takılıp kalması sadece davranışları değiştirmenin zor oluşundan değil ama yanlış olduklarına tahammül edememelerinden kaynaklanmaktadır. Başarılı ve güçlü olduğumuzda her zaman haklı olduğumuza inanırız.

Normal şartlarda, kanıtlar açıkken, ben-severliğimizin yaralanmasının verdiği acıya tahammül ederek değişmemiz gerektiğini kabul ederiz. Ama bireylerin olduğu kadar ulusların ben-severliği de normal sınırları aşabilir. Böyle bir durumda, ulus, değişmesi gerektiğini kabul etmek yerine kanıtları ortadan kaldırmaya çalışabilir. 1960’larda Amerika’nın yaptığı buydu. Vietnam’daki durum hatalı olduğumuzu ve sınırlarımızı gösterdi. Davranışlarımızı baştan sona gözden geçirmektense hatalarımızı ve zayıflığımızı gösteren kanıtları ortadan kaldırmayı tercih ettik.

Yaptığımız kötüydü. Kötülüğü kişinin kendi hastalıklı varlığının bütünlüğünü korumak ya da savunmak amacıyla başkalarını yok etmek için politik güç kullanmak olarak açıklamıştım. Vietnam’da ne kadar hatalı olduğumuz anlaşılmıştı. Politikamızı değiştirmek yerine savaşın şiddetini artırdık. 1964’te hatamızdan dönebilecekken Vietnam halkına zarar vermeyi göze alarak savaşa devam ettik. s. 195

Kötü insanları yalan söylemelerinden tanırız. Başkan Johnson Amerikan halkının Vietnam’da olanları öğrenmesini istemiyordu. Yaptığının Amerikan halkı tarafından onaylanmayacağını biliyordu. Yaptıklarını gizlemek istemesi yaptıklarının kötü olduğunu kanıtlamakla kalmayıp bunun bilincinde olduğunu da gösteriyor.

Ama yapılanların bütün sorumluluğunu Johnson yönetimine yüklemek yanlış olur. Kendimize Johnson’a neden kandığımızı sormalıyız. Neden bu kadar uzun bir süre kandırılmamıza izin verdik? Kanmayanlar vardı. Küçük bir azınlık gerçeklerin gizlendiğini, kötü şeyler yapıldığını anlamıştı. Ama neden çoğunluk savaşta olup bitenlerden şüphelenmedi, hatta ilgilenmedi?

Yine insan doğasının tembelliği ve ben-severliğiyle karşılaşıyoruz. Hepimiz günlük hayatlarımızla ilgileniyorduk. İşimize gidiyor, yeni araba alıyor, evimizi boyuyor ve çocukları okula gönderiyorduk. Grupların çoğunda üyeler lidere müdahale etmezler. Biz de hükümeti istediği gibi davranması için serbest bırakmıştık. Tepki gösterme ihtiyacı duymamıştık. Johnson işini yapıyor, biz de izliyorduk. Üstelik Johnson’ın ben-severliğine biz de katıldık. Ulusal politika ve yaklaşımımızın asla yanlış olmadığına inanıyorduk. Hükümetimizin ne yaptığını bildiğine inanıyorduk. Ne de olsa onları biz seçmiştik. Onlar “harika” demokratik sistemimizin bir parçasıydı. Dolayısıyla mutlaka iyi ve dürüst insanlardı. Onların yaptığı her şey mutlaka doğruydu. Ne de olsa onlar dünyanın en güçlü ulusunun lideri ve hükümetiydiler. s. 196

Bizi kandırmalarına izin vererek biz de Johnson yönetiminin kötülüğünün bir parçası olduk. Johnson yönetimi Vietnam Savaşı boyunca yalanlar söyledi ve işlerine geldiği gibi hareket etti. 1968 Martında, MyLai olayı, bu atmosferde gerçekleşti. s. 197

İnsan Öldürmek

Kötülüğün öldürmekle ilgili olduğunu da hatırlamalıyız. Ne de olsa kötülük yaşamın tam aksidir (evil/live).

Grup kötülüğüne örnek olarak MyLai’yi inceledik çünkü orada toplu katliam yapıldı. Şimdi cinayeti hem genel hem de bireysel anlamıyla incelemeliyiz. s. 197

Bütün hayvanlar öldürür. Üstelik her zaman kamını doyurmak ya da kendini savunmak için değil. İnsanlar cinayetleri içgüdüleriyle işlemezler. İnsanın olağanüstü çeşitlilikteki davranışları onun sadece içgüdüleriyle davranmadığını kanıtlar. İnsan doğasının en önemli yönü içgüdüleriyle davranmamasıdır. İçgüdülerle davranmadığımız için olağanüstü çeşitlilikte davranışlarımız vardır. İçgüdüler yerine bireysel seçimlerimiz vardır. Her birimiz nasıl davranacağımızı seçmekte tamamen özgürüz. Hatta bize öğretilen ve toplumun normal olarak kabul ettiklerini reddedebiliriz. Dahası sahip olduğumuz bazı içgüdüleri bile reddedebiliriz. Bekarlığı ya da azizliği seçebiliriz. İnsanın sahip olduğu en değerli nitelik özgür iradesidir.

Özgür iradeyle birlikte kaçınılmaz olarak kötülük meselesi doğar. Bu sadece insana ait seçme özgürlüğünün bedelidir. Seçme gücüne sahibiz. Seçimlerimizi akıllıca ya da aptalca, iyi ya da kötü, iyilik ya da kötülükten yana yapabiliriz. Bu özgürlüğe sahip olduğumuz için bunu kötüye kullanmamız şaşırtıcı değildir. Pek çok hayvan kendi alanını korumak için öldürür. Sadece insan, menfaatlerini korumak için toplu bir katliam yapar. s. 198

Dolayısıyla insanın öldürmesi bir seçimdir. Hayatta kalmak için öldürmek zorunda değiliz. Ama nasıl, nerede, ne zaman ve neyi öldüreceğimizi seçebiliriz. Bu seçimler etik olarak oldukça karmaşık ve çelişkilidir. s. 198

Öldürmek ya da öldürmemek hakkındaki ahlaki inançlarımız ne kadar karmaşık olursa olsun, gereksiz ve ahlaksız cinayetlerin temelindeki en önemli faktör ben-severliktir -bir kez daha ben-severlik. Ben-severlik yüzünden bize benzemeyen insanları benzeyenlere göre daha rahat öldürürüz. s. 198

Günümüzde savaş sadece uluslar değil ırklar için de bir gurur meselesi. Ulusçuluk dediğimiz, bir kültürün başarılarıyla duyduğu gururdan daha çok kötü niyetli bir ulusal ben-severliktir. s. 199

Her ne şekilde olursa olsun savaş insanlara özgüdür. Savaş en eski uygarlıklardan beri insanlar arasında süregelmiştir. Pek çok insan bunun insan doğasında var olan bir içgüdü olduğunu söylüyor. Belki de bu yüzden şahinler kendilerini gerçekçi, savaş karşıtlarını sersem idealistler olarak görüyorlar. İdealistler insan doğasının değişim potansiyeline sahip olduğuna inanan insanlar. Ama insanın sahip olduğu en önemli yetenek değişebilme becerisidir. Dolayısıyla hedef alınan her zaman idealistlerdir. Savaş açmanın bir seçim olmadığını söyleyenler hem kötülüğü hem de insan psikolojisini göz ardı ediyorlar. Savaş açmak sadece kötü olmayıp bir seçimdir.

Ne zaman bir savaş çıksa, insanlar bilinçlerini kaybederler ve kötülüğe yenik düşerler. Ne zaman savaş çıksa birisi hatalıdır. Bir taraf ya da iki taraf birden hatalıdır. Bir yerde yanlış bir seçim yapılmıştır.

Bunu akılda tutmak önemlidir çünkü bugünlerde savaşa giren her iki taraf da kendisinin kurban olduğunu söylüyor. Eskiden insanlar bu kadar vicdanlı değillerken fethettikleri alanların insanlarını öldürmekte tereddüt etmezlerdi. Ama artık suçsuz görünmek istiyorlar. Hitler bile kendini temize çıkarmaya çalışmıştı. Şimdi de böyle. Her iki taraf da diğerinin saldırgan, kendisinin kurban olduğunu söylüyor. Masum rolünü o kadar iyi oynuyorlar ki savaşın bir şekilde gelişen, kimsenin suçunun olmadığı bir şey olduğuna inanmaya başlıyoruz. s. 200

Bu ahlaki ümitsizliği ve ahlaki kararsızlığı reddediyorum. Şeytanın insanlığı ele geçirmekte başarılı olmasının temelinde kötülüğü tanımlamanın imkansız olduğu inancı vardır.

Vietnam’daki savaş bir tesadüf değildi. İlk olarak 1945 yılında İngilizler tarafından başlatılmıştı. Daha sonra 1954 yılına kadar Fransızların elinde kalmıştı. Sonraki on sekiz yıl boyunca ise Amerika savaşı sürdürmüştü. Pek çok kişi karşı çıksa da, bana göre o yıllarda saldırgan olan taraf Amerika’ydı. Suçlanmayı hak eden taraf bizdik.

Ama nasıl olur da biz Amerikalılar suçlu olabilirdik? 1941 yılında Almanlar ve Japonlar suçluydu. Ruslar da suçluydu. Ama ya Amerikalılar? Biz suçlu olamazdık. Öyle bile olsa bunu isteyerek yapmış olamazdık. Bunu kabul edebilirim. İstemeden yapmış olabiliriz. Ama nasıl olur da bir kişi, grup ya da ulus istemeyerek suçlu olur? Asıl soru budur. Bunu kendime defalarca sordum. Suçluyduk çünkü iradesizdik. Suçluyduk çünkü ihmalkardık. s. 201

Şimdi ben-severlik ve tembelliği daha kapsamlı bir şekilde ele alacağım. s. 201

Gerçek şuydu ki, ulus olarak neden savaştığımızı bilmiyorduk. Bu nasıl olabilirdi? Nasıl olur da insanlar nedenini bilmeden savaşa gidebilirlerdi? Cevap basitti. Hem tembel hem de kibirliydik. Ne zamanki dünyanın en güçlü devleti olmamıza rağmen yenilgiye uğradık, işte o zaman ne yaptığımızı anlamaya başladık.

Dolayısıyla Hıristiyan ulusumuz suçlular ulusu haline geldi. Geçmişte diğer milletler için de böyle oldu ve gelecekte de pek çok millet için de böyle olacak. Ulus ve ırk olarak, şeytanın iki destekçisi olan tembellik ve ben-severlikten kurtulmadan savaştan vazgeçmeyeceğiz. s. 202

Grup Kötülüğünü Engellemek

Grup kötülüğü hâlâ dünyanın dört bir tarafında yaşanıyor. Bireysel kötülük gibi grup kötülüğü de yaygın. Hatta düşünebileceğimizden çok daha yaygın. Bu tartışmaya sorumluluğun gruplarda nasıl dağıldığını anlatarak başladım. Grup ne kadar büyürse sorumluluk o kadar azalır. s. 203

Kurumlar büyüdükçe ruhlarım kaybederler. Ruhları kalmadığında ne olur? Sadece boşluk mu? Yoksa ruhtan geriye kalan boşluğu şeytan mı doldurur? Bilmiyorum. Savaş karşıtı eylemciler önümüzdeki en önemli görevin kurumlarımızı kötülükten arındırmak olduğunu söylediklerinde haklıydılar. Bu görevin ne kadar acil olduğunu kelimelerle anlatamam.

Vietnam savaşında büyük rol oynayan ve silahlanmanın asıl nedeni askeri ve endüstriyel kurumların kar amaçlarıdır. Sadece kendi çıkarlarını gözetmektedirler. Kar ve prensiplerin aynı noktada buluşabileceğine inanıyorum. Zor, ama mümkün. Eğer bunu gerçekleştiremezsek kardan başka bir şey düşünmeyen bir kapitalist toplum oluruz. Bunu başaramayan her grup, kurum, toplum ya da birey kötü olmanın sorumluluğundan kaçamayacaktır. Eğer kendimizi iyileştirmezsek, kötülüğümüz içinde tükeneceğiz. s. 204

Grup kötülüğünün önlenmesine ilişkin bilimsel bir araştırma yapılmış olmasa da, MyLai üzerindeki çalışmamız büyük çaptaki entellektüel tembellik ve hastalıklı ben-severliği her seviyede incelememizi sağladı. Savaş da dahil olmak üzere grup kötülüğünü önlemek için yapmamız gereken en önemli şey tembellik ve ben-severliğe son vermektir. s. 204

Ama bu nasıl başarılabilir? Grup kimliği, grup ben-severliği ve grup ruhu gibi kavramlar vardır. Ama tembellik ve ben-severliği ortadan kaldırmak için grubun bireylerini teker teker etkilemek zorundayız. Grubun davranışlarını etkilemek için en doğru yol grup liderini etkilemektir. Eğer grup liderine ulaşamıyorsak tabanı etkilememiz gerekir. Her iki durumda da bireylere döneriz. Ne de olsa grup bilinci bireysel bilinçlerin toplamıdır. Nasıl ki bir seçimde tek bir oyun önemi varsa tek bir kişinin kalbindeki kötülüğün iyiliğe dönüşmesi insanlık tarihinde önemlidir. Hiçbir şey insan ruhunun kurtuluşu kadar önemli değildir. İşte bu yüzden birey kutsaldır. Çünkü iyilik ve kötülüğün savaş meydanı insan ruhudur. s. 204-205

Dolayısıyla, savaş da dahil olmak üzere, grup kötülüğünü önleme çabasına bireyden başlanmalıdır. Elbette ki, bu bir eğitim meselesidir. O eğitimin verileceği yer de okullarımız olmalıdır. Bu kitap bir gün okullarımızda kötülüğün doğası ve ondan kaçınmanın prensiplerinin öğretileceği ümidiyle yazıldı. s. 205

Hayalimde, çocuklara insan kötülüğünün kökeninde tembellik ve ben-severliğin olduğu ve bunun nedenlerinin anlatılması yatıyor. Her bireyin kutsal olduğunu öğrenecekler. Grup içinde bireylerin kararları lidere bırakma eğiliminde olduğunu ve buna karşı koymaları gerektiğini öğrenecekler. Son olarak, tembellik ve ben-severlikten kaçınmaları gerektiğini öğrenecekler. Bunu sadece kendilerinin değil bütün dünyanın iyiliği için yapacaklar. s. 205

Tehlike ve Umut 

Kötülüğün Psikolojisinin Tehlikeleri

Kötülüğün psikolojisi hakkında yeterince bilgi sahibi olmamamızın çeşitli nedenleri var. Psikoloji çok yeni bir bilim ve bu kadar kısa zamanda her şeyi başarması beklenemez. Bunun yanı sıra, toplum kötülükle ancak son zamanlarda ilgilenmeye başladı. Köleliğe ancak geçen yüzyılda son verildi. Çocuklara şiddet uygulanması yakın zamana kadar hoş görülüyordu.

Ancak, kötülüğü bilimsel olarak incelemekten uzak durmamızın belki de en önemli nedeni sonuçlarından korkmamız. Korkmakta haklıyız. Kötülüğün psikolojisinin araştırılması gerçekten de tehlikeli. Ancak araştırılmaması daha da tehlikeli. Yine de, kötülüğü bilimsel yöntemlerle araştırmak isteyen kişi, bu çabanın kötülük potansiyeli taşıdığını bilmeli. s. 205

Ahlaki Tehlike

Daha önce de söylediğim gibi, kötü insanlar sıklıkla başkalarını kötü olarak nitelendirirler. Kendi kusurlarını kabullenmedikleri için her zaman başkalarını suçlarlar. Hatta, kendilerini haklı çıkarmak için başkalarını yok etmeye kalkışabilirler. Buna pek çok kere tanık olduk: Azizlerin şehit edilmesi, Engizisyon Mahkemeleri, Yahudi Katliamı, MyLai! Başka insanları yargılarken sık sık kendimiz kötülük yapıyoruz. s. 205

Kötülük ahlaki bir yargıdır. Ben kötülüğün bilimsel bir yargı da olabileceğini iddia ediyorum. Ama bilimsel bir açıdan yargılamak ahlaki değerlerden ayrı tutacağımız anlamına gelmez. Kötülük kelimesi eleştiri taşır. Sadece düşüncemizin ya da standart bilimsel bir testin sonucu da olsa birine kötü dediğimizde onu yargılıyoruz. Bunu yapmaktan kaçınmalı mıyız? Bilim zaten tehlikeli. Ahlaki yargılar da tehlikeli. Bu ikisini nasıl bir araya getirmeliyiz?

Ancak konuya derinlemesine bakacak olursak ahlaki yargılardan kaçınmanın hem imkansız hem de yanlış olduğunu görürüz. Sosyal ilişkilerimizi devam ettirmek adına birbirimizin kötülüklerini görmezden gelip ‘Sen iyi birisin, ben iyi biriyim’ mi demeliyiz? s. 206

“Ahlaki” yargılarımız olmadan “ahlaklı” yaşayamayız. Beni görmeye gelen hastalar doğru yargılarım için para öderler. Bir avukata danıştığımda doğru önerileri için para öderim. Beş bin doları ailece geçirilecek bir tatile mi harcarız yoksa çocuklarımızın eğitimi için tasarruf mu ederiz? Gelir vergimde sahtekarlık yapar mıyım, yapmaz mıyım? Hepimiz günlük hayatta çeşitli kararlar veririz ve bu kararlarda ahlaki yargılar da vardır. Ahlaki yargılardan kaçamayız. s. 206

Ahlaki yargılar, içinde kötülük potansiyeli taşırlar. Dolayısıyla, başkalarını yargılamadan önce kendimizi yargılamalıyız. Kötü insanlar bunu yapmayı başaramazlar. Kendilerini eleştirmekten her zaman kaçınırlar. ss. 206-207

Ne amaçla yargıladığımız da önemlidir. Eğer iyileştirmek içinse güzel. Ama kendimizi daha iyi hissetmek ya da gurur için yapıyorsak yanlış. s. 207

Bilimsel Otoritenin Ahlaki Yargılara Varmasının Tehlikesi

Bu ciddi bir tehlikedir. Tehlikelidir çünkü bilime hak ettiğinden çok daha fazla otorite veriyoruz. Bunu iki nedenle yapıyoruz. Birinci neden bilimin sınırlarını anlayamamamız. Diğer neden ise otoriteye çok bağımlı olmamız. s. 207

Bilimsel gerçek olarak kabul edilenler aslında bazı bilim insanlarının yorumlarından başka bir şey değildir. Bilimin gerçek olduğunu iddia ettiği her şeyi düşünmeden kabul ediyoruz. Bilimsel gerçekler aslında bilim insanlarının çoğunun doğru kabul ettikleri şeylerdir. Gerçek, sahip olduğumuz bir şey değil, bir hedeftir. s. 207

Üzücü olan, bilim insanlarının, özellikle psikologların, bazı insanların kötü olduklarını duyurmalarıdır. Ne yazık ki, biz bilim insanları, kesin olmayan sonuçlara inanıyoruz. Rusya’da psikiyatristler politik rakiplere ‘ruh sağlığı bozuk’ etiketi vererek mesleklerini kötüye kullanıyorlar. s. 207-208

Toplumun bilim insanlarının her söylediğini düşünmeden kabul etmesi durumu daha da kötüleştiriyor. Grup Kötülüğü’nde bahsettiğim gibi, çoğunluk liderlik etmektense izlemeye eğilimlidir. Bizler, otoritelerin bizim yerimize düşünmesini istiyoruz. Gerçekte bizden üstün bir özellikleri olmamasına rağmen, bilim insanlarının bizi yönlendirmesine izin veriyoruz.

Düşünmediğimiz için bilimsel düşüncenin zevkler gibi geçici olduğunu unutuyoruz. Bilimsel görüşler asla bir konu hakkında söylenen son sözler değildir. Bu yüzden, bilim insanlarının söylediklerine kuşkuyla yaklaşmalıyız. Bir başka deyişle, bireysel liderliğimizden asla vazgeçmemeliyiz. İyi ve kötü konusundaki kararlarımızı başkalarının etkisinde kalmadan kendi başımıza verebilmeliyiz. İyilik ve kötülük konusu, bilimsel bağlamdan çıkarılmayacak kadar önemli olmakla beraber sadece bilim insanlarına bırakılmamalıdır.

Şanslıyız ki, kültürümüzde, bilim insanları birbirleriyle tartışmayı çok seviyorlar. Tartışmak bilimin temelinde vardır. Tartışma ve şüphecilik olmadan bilim de olmaz. Kötülük kavramının yanlış kullanılmasına karşı elimizdeki en güçlü silah bilimin doğrulara bağlı kalması ve serbest tartışma ortamının olduğu demokrasidir. s. 208

Bilimi Yanlış Kullanmanın Tehlikeleri

Bilimi yanlış kullanmanın en büyük tehlikesi bilimsel gerçekler adına kendi yorumlarını yapan bilim insanları değil, bilimsel gerçekleri çeşitli amaçlar için kullanan sanayi ve hükümet birimleri ile bilgisiz bireylerdir. Atom bombasını yapan bilim insanlarıydı ama yapılmasına ve kullanılmasına karar veren politikacılardı. Bu, bilim insanlarının sorumluluğu olmadığı anlamına gelmiyor. Ama kontrol sahibi olmadıklarının bilinmesi gerekir. Bilimsel gerçekler bir kez yayımlandığında, toplumun malı olurlar. s. 208-209

Psikoloji hakkındaki bilgiler zaten toplum tarafından yanlış şekillerde kullanılıyor. Dolayısıyla, kötülük hakkındaki bilginin toplumun eline geçtiğinde neler olacağını düşünmek korkutucu. Örneğin, kötü insanları teşhis edebilen bir test geliştirildiğini düşünün. Pek çok insan böyle bir testi akademik amaçlar dışında kullanmak isteyecektir: İstenmeyen öğrencileri elemek isteyen okullar, masum ve suçluyu ayırt etmek isteyen mahkemeler, velayet davalarına bakan avukatlar... İnsanların kaynanalarında, çalışanlarında nasıl da kötülük işaretlerini arayacaklarını ve eğer küçük bir işaret görürlerse, rakiplerini toplum önünde ve diğer şekillerde küçük düşürmek için neler yapabileceklerini düşünün. s. 209

Ancak, kötülük hakkındaki bilimsel bilgileri toplumdan saklamak mümkün olmamakla beraber, durum ilk bakışta göründüğü kadar da kötü değil. Bireyler hakkındaki psikolojik bilgi gizli tutulabilir. Psikolog ve psikiyatristler tarafından yapılan resmi teşhisler sadece bilimsel amaçlar için kullanım amacıyla sınırlandırılabilir. Psikolojik bilgilerin toplum tarafından yanlış kullanılması bu bilgiden mahrum edilmemizin daha doğru olduğu anlamına gelmez. Aksine, toplumun psikoloji hakkında bilgilenmesi hem ahlaki hem de entelektüel açıdan bir adım ileri gitmemizi sağlar. s. 209-210

Son olarak, kötülüğün psikolojisine karşı ilginin artması bu bilginin yanlış kullanılmasını engelleyecek başlıca faktör olabilir. Kötülük hakkında öğreneceğimiz daha pek çok şey olmasına rağmen, şimdiden bu konuda kesin olarak bildiğimiz şeyler var. Bunların ilki kötü insanların kötülüklerini başkalarına yansıttığı gerçeğidir. Kendi hatalarını kabullenmeye tahammül edemedikleri için daima başkalarını suçlarlar. Kötülük hakkındaki bilgimiz arttıkça bu bilgi daha fazla insan tarafından tanınacaktır. s. 210

Bir Sevgi Yöntemi

Kötülük çirkindir. Şu ana kadar kötülüğün tehlikeleri ve yıkıcılığından bahsettim. Ama çirkinliğinin başka bir yönü daha var: Ucuz ve bayağı olması. Simon Weil ‘Erdemin Kriterleri’ adlı düzyazısında “Hayali kötülük romantik ve çeşitlidir” diye yazmış ve şöyle devam etmiştir: “Gerçek kötülük ise üzücü, sıkıcı ve kısırdır.” C. S. Lewis’in cehennemi, gri bir şehir olarak betimlemesi tesadüf değildir. Las Vegas’ı son ziyaretimden sonra ise cehennemin, sonu gelmeyen oyun makinelerinde insanların robot gibi oynadığı bir gazino olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de Las Vegas’ın zevksiz pırıltısı bütün o korkunç sıkıntıyı unutturmak için düzenlenmiş bir yalan. s. 211

Özgürlüğün tam karşısında kötülük vardır. Orada var olan tek şey çamurdur. Üçüncü bölümde kötü karakteri klinik açıdan tanımladım. Kötülük her şekle girer. Kötü biriyle bir kez karşılaştığınızda kötü insanların hepsini tanırsınız. En tehlikeli şekilde düşünen psikotikler bile daha ilginçtirler. s. 211

Rahip arkadaşımın söylediği gibi, kötülük en tehlikeli hastalıktır. Sağlıklı bir ruh haline sahipmiş gibi davranmakla beraber aslında en sağlıksız insanlar kötü insanlardır.

Thomas Merton bu konuda şu yorumda bulundu: Sağlıklı ruh halini adalet, insanlık ve başka insanları anlama ve sevme kapasitesiyle ölçeriz. Barbarlık, çılgınlık ve yıkıcılıktan korunmak için bu dünyanın aklı başında insanlarına güveniriz. Şimdi anlıyoruz ki en tehlikeli olanlar son derece sağlıklı görünenler. Aklı başında olduğunu sandığımız insanlar tarafından yapılan füzelerin ateşleme düğmelerine en küçük bir tedirginlik duymadan basanlar yine sağlıklı olduğunu sandığımız insanlar.

Sağlıklı insan maskesini takan ve yıkıcılıklarının normal karşılandığı kötü insanlar hakkında ne yapabiliriz? Öncelikle sağlıklı insan maskelerine kanmamalıyız. Bu kitabın bu konuda faydalı olacağını ümit ediyorum.

Ama sonra ne olacak? Bu eski bir atasözü: Düşmanını tanı. Onları sadece tanımakla kalmamalı, bu zavallı, sıkıcı, korkmuş insanları incelemeliyiz de. Onları iyileştirmek ve topluma kazandırmak için elimizden geleni yapmalıyız.

Kötülüğün psikolojisini çalışmanın potansiyel tehlikelerine rağmen bu nasıl başarılabilir? Süreç sırasında kendi ruh sağlığımızın bozulması tehlikesine rağmen? Bana kalırsa, bu konuda güvenle bilimsel araştırma yapmanın yolu bu kötü konuya olumlu değerlerle yaklaşmaktan geçiyor. Kötülüğü incelemek ve iyileştirmenin yolu sevgiden geçiyor. s. 212

Hepimiz kötülükle mücadele halindeyiz. Kızgınlıkla kolay olan çözümü tercih etmek, ‘kötü insanları roketle öldürmek’ kolaydır. Hatta öfkemiz büyükse kötülüğü yok etmek için kendimizin de havaya uçmasını göze alırız. Kötülük hayatın karşısında yer almakla beraber hayat formlarından biridir. Eğer kötü insanları öldürürsek, kendimiz kötü oluruz; katil oluruz. Eğer kötülüğü yok etmeye çalışırsak kendimizi de yok ederiz. Fiziksel olmasa bile ruhsal yönden. Ayrıca bizimle birlikte masum insanları da öldürürüz. s. 213

O halde ne yapmalı? Öncelikle, kötülüğü yok etmeye çalışmanın doğru olmadığını anlamalıyız. Ama bu bizi boşlukta bırakır. Kötülük sorununu çözmenin imkansız olduğuna inanıp vazgeçelim mi? Hayır. Bu anlamsız olur. Hayatın anlamı iyilik ve kötülük arasındaki mücadelede ve iyiliğin kazanacağına duyulan inançtadır. Cevap bu inançtadır: İyilik kazanabilir. Bunu başka bir şekilde ifade etmek gerekirse: Ancak sevgi kötülüğün üstesinden gelebilir.

O halde mücadelemizin temelinde sevgi olmalı. Bu cevap o kadar basittir ki bazıları çözümün bu kadar açık olamayacağına inanır. Aslında bu uygulama da zordur. Hatta ilk bakışta imkansız görünebilir. Kötü insanları sevmek nasıl mümkün olabilir? Ama yapmamız gereken tam olarak bu. Eğer kötü insanları inceleyeceksek bunu sevgiyle yapmalıyız. Başlangıç noktamız sevgi olmalı s. 214

Bir çocuğun yetiştirilmesini düşünün. Yanlış davranışlarını reddetmek sevgisiz bir harekettir. Hem anlayışlı hem anlayışsız, hem kabul eden hem talep eden, hem katı hem esnek olmalıyız.

Kötülüğü, bilinmeyen bir şekilde güzelleşeceği ümidiyle ele almak kolay değildir. Yine öpülen kurbağanın prense dönüşmesi miti varlığını korur. Ama nasıl olacak da kurbağayı öpmek onu prense dönüştürecek? Sevgi yöntemi nasıl işe yarayacak? Nasıl iyileştirecek? Tam olarak bilemiyorum. s. 214

Bilemiyorum çünkü sevgi değişik yollarla çalışır ve bu yolların hiçbiri önceden kestirilemez. Sevginin ilk görevi kendini kötülüklerden arındırmaktır. Kişi kendini, düşmanlarını bile sevecek kadar arındırdığında güzel bir şey gerçekleşir. Ruhun sınırları şeffaflaşır ve kişi benzersiz bir ışıkla ışıldar.

Bu ışığın etkileri değişiktir. Kutsal yolda yürüyenler onun cesaretiyle adımlarını hızlandıracaklardır. Kötülük yolundakiler ise bu ışıkla karşılaştıklarında yön değiştireceklerdir. Işığın taşıyıcısı bu etkilerin farkında olmayacaktır. Son olarak, ışıktan nefret edenler ona saldıracaklardır. Davranışları gün ışığına çıkmış ve tüketilmiş gibidir. Kötü enerjileri harcanmış ve etkisiz hale gelmiştir. Bu süreç ışığın taşıyıcısı için acı dolu ve hatta ölümcül olabilir. Ama bu, kötülüğün kazandığını göstermez. Aksine geri teper.

Sevgi yöntemi hakkında söylenebilecek en kesin sözleri yıllarını savaşta geçiren bir rahip söylemiştir: ‘Kötülükle savaşmak ve onu yenmek için pek çok yol vardır. Kötülüğü yenmenin en etkili yolu, onu irade sahibi, yaşayan bir canlı ile kuşatmaktır. Kişi onu süngerin kanı çektiği ya da mızrağın kalbe girmesi gibi emdiğinde gücünü kaybeder ve daha ileri gidemez.

Kötülük, ancak insanları severek -bilimsel ya da başka bir şekilde- iyileştirilebilir. Bunun için özveri gerekir. İyileştiren kişi kendi ruhunun savaş alanı olmasına izin vermelidir. Özverili bir şekilde kötülüğü içine çekmelidir.

O ruhun tahrip olmasını ne engelleyecektir? Eğer kişi kötülüğü kalbine alırsa nasıl hala iyi kalabilir? Kötülük bile yenilgiye uğratılabildiğine göre iyilik nasıl ayakta kalacaktır? Geriye anlamsız bir değiş tokuştan başka ne kalacaktır?

Bunu ancak mistik bir dille açıklayabilirim. Tek söyleyebileceğim gizemli bir şekilde kurbanın kazanan olacağı. C. S. Lewis’in söylediği gibi: “Bir hainin yerine gönüllü bir kurban öldürülürse, Masa çatlar ve Ölüm geriye gitmeye başlar.” s. 215

Bunun nasıl meydana geldiği konusunda bir bilgim yok ama bu gerçeğin bilincindeyim. İyi insanların başkalarının kendilerine kötülük yapmalarına hatta bir bakıma öldürülmelerine izin verdiklerini biliyorum ama buna rağmen hala hayatta kalıp kontrolü ellerinde tutabiliyorlar. Bunun gerçekleştiği her seferde dünyanın güç dengesinde küçük de olsa bir değişiklik olur. s. 216

Kaynak: M. Scott Peck, Kötülüğün Psikolojisi, Çev. Göker Talay, Kuraldışı Yayıncılık, 1. Baskı, Kasım 2003, İstanbul 

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...