Hayatın Trajik Duygusu
Homo sum; nihil humani a me alienum puto (Ben bir insanım; insanla ilgili hiç bir şeyi kendime yabancı saymam) demiş Latin tiyatro yazarı. Bense şöyle demeyi yeğliyeceğim, nullum hominem a me alienum puto; ben bir insanım; başka hiç bir insanı ben yabancı saymam. Çünkü benim için humanus (insan) sıfatı onun soyut isim’i olan humanitas, insanlık kadar kuşkuya açıktır. Ne «insan» ne de «insanlık», ne yalın sıfat ne de isim’leştirilmiş sıfat, ancak somut isim —insan. Etten ve kemikten insan; doğan, acı çeken, ve ölen— özellikle ölen; yiyip içen, eğlenen ve uyuyan ve düşünüp isteyen; görülen ve işitilen insan; kardeş, gerçek kardeş. s. 13
Felsefemiz —yani dünyayı ve yaşamı anlamak ya da anlamamak tarzımız— yaşamın kendisine karşı olan duygumuzdan doğar. Ve bu yaşamın, duygusal olan her şey gibi, bilinç altında, belki bilinçdışında kökleri vardır. s. 14
Mantıklı (rasyonel) düşünen bir hayvan denir insana. Niçin duygusal ya da duygulanımsal bir hayvan olarak tanımlanmadığım bilmiyorum. Belki onu öbür hayvanlardan ayırdeden düşün/mantık’dan çok duygudur. s. 15
Bir Tanrı, ussal (rasyonel) Tanrı, tanımlamadaki insanın dış sonsuzluğa doğru uzantısıdır — yani, soyut insanın, hiç-insan olan insanın; öteki Tanrı, duygu ve irade Tanrısı, yaşam sahibi insanın iç sonsuzluğa doğru uzantısıdır, somut insanın, etten ve kemikten insanın.
Kant akılla yıktığım kalbiyle yeniden yapmaktadır. Ve, kendisini tanıyanların tanıklıklarından ve mektuplarıyla özel olarak söylediklerinin tanıklığından biliyoruz ki, Ansiklopedi ve Akıl tanrıçası yüzyılın sonunda felsefe okutan enikonu bencil yaşlı bekâr, insan Kant, zihni sorunla çok uğraş içinde bir adamdı — demek istediğim tek gerçek yaşamsal sorunla, varlığımızın tam temeline vuran sorunla, bireysel ve kişisel alınyazımız sorunuyla, ruhun ölmezliğiyle, İnsan Kant olacağa bırakmıyordu büsbütün ölmeyi. Ve büsbütün ölmeyi olacağa bırakmadığı için, o sıçrayışı, o ölümsüz dönüşümü yaptı bir Eleştiri'den ötekine.
Her kim Pratik Aklın Eleştirisi (Critique of Practical Reason) ni dikkatle ve gözü kapalı olmadan okursa görür ki, gerçek olgu olarak orada Tanrının varlığı ruhun ölmezliğinden çıkarılmaktadır, yoksa ruhun ölmezliği Tanrının varlığından değil. Kesin buyruk (categorical imperative) bizi ahlaksal bir konut (moral postulate = zorunluk taşımayan ama kanıtlanması gerekmeden kabul edilen ilke) a götürür ki. o da erekbilimsel (teleological) ya da daha doğrusu öbürdünya ‘âhiret’ bilgisi (eschatological) yöntemiyle, ruhun ölümsüzlüğünü gerektirir, bu ölümsüzlüğü doğrulamak için de Tanrı çıkar ortaya. Üst tarafı felsefeyle uğraşanların hokkabazlığıdır.
İnsan Kant ahlaklılığın, öbürdünya ‘âhiret’ bilimi'nin (eschatology) temeli olduğunu seziyordu, ama felsefe profesörü deyimleri tersine çeviriyordu.
Başka bir profesör, profesör ve insan William James, bir yerde — nerede bilmiyorum. — insanların çoğunluğu için Tanrı ebedîliğin sağlayıcısıdır, demişti. Evet, insanların çoğunluğu için, insan Kant’ı, insan James’i, ve sen okuyucunun okuduğu bu satırları yazan insan da dahil. s. 16
Akla uygun olan her şey gerçektir ve her gerçek akla uygundur özdeyişini ünlü yaptı Hegel; ama Hegel tarafından ikna edilememiş içimizden bir çoğumuz, gerçeğin, gerçekten gerçeğin, akıldışı olduğuna, aklın akla uymazlıklar üzerine kurulduğuna inanmayı sürdürüyoruz. s. 17
Başka bir insan, insan Joseph Butler, onsekizinci yüzyıl başlarında yaşamış olan ve Kardinal Newman'ın Anglikan Kilisesinin en büyük adamı dediği Anglikan piskoposu, büyük yapıtı Dinin Örneksemesi (The Analogy of Religion) nin birinci bölümünün sonunda, gelecek bir yaşamı bahis konusu eden bölümünün, şu anlamlı sözleri yazıyor:
«Burada üzerinde böylesine çok durduğumuz, gelecekteki bir yaşama inanılabilirlik merakımızı bunca az doyurmuş olsa bile, mantıkça kesin bir kanıtlanım denli dinin tüm ereklerini karşılar görünmektedir. Gerçekte, gelecekteki bir yaşamın kanıtlanması. mantıkça keşin bir kanıtlanım da olsa, dinsel bir kanıtlanım olmaz. Çünkü, ölümden sonra yaşayacağız demek, şimdi yasıyoruz demek kadar, tanrıtanımazlık (atheism) düşün biçimiyle uzlaşabilir ve uygun Bulunabilir bu düşün biçimi tarafından: bu nedenle de tanrıtanımazlıktan yola çıkarak gelecekte yaşam olamayacağını tartışmaktan daha saçma bir şey olamaz». s. 17
Yapıtları belki insan Kant tarafından bilinen, insan Butler, ruhun ölmezliği imânını kurtarmak istiyordu, ve bu amaçla onu Tanrıya imândan bağımsızlaştırıyordu. Örnekseme (Analogy) nin birinci bölümü, evvelce söylemiş olduğum gibi. gelecekteki yaşamı söz konusu eder, İkincisi ise ödüllemeler ve cezalandırmalarla Tanrı devletini (government of God). Gerçek şudur ki, aslında iyi yürekli Anglikan piskoposu Tanrının varlığını ruhun ölmezliğinden çıkarmaktadır. s. 17
Bir insan olmak demek somut, bütün ve tözü olan bir şey demektir; bir şey ya da varlık —res— olmak demektir. Başka bir insanın, 17. yüzyılın ortalarında Hollanda'da doğup yaşamış olan şu Portekiz Yahudisi, insan Benedict (Baruch) Spinoza'nın nesnelerin niteliği üzerine ne yazdığını da biliyoruz. Ethica (Ethik) sının 3. Bölümünün 6. önermesi (proposition) der: unaquaeque res, quatenus in se est, in suo esse perseverare conatur — yani, herşey, kendi kendisinde var oldukça, kendi varlığı içinde devam etmeğe uğraşır. Herşey kendi kendisinde var oldukça —yani, töz (cevher) olduğu sürece, ona göre çünkü töz (cevher) id quod in se est et per se concipitufdur— ki kendisinde vardır ve kendi kendisiyle kavranandır. Ardından gelen önermesinde (proposition) de, ayni bölümün 7. sinde, ekliyor; conatus, quo unaquaeque in suo esse perseverare conatur, nihil est praeter ipsius rei actualem essentiam — yani, kendi varlığı içinde devam etmeğe uğraşan herşeyin harcadığı bu uğraşı o şeyin kendisinin gerçek özünden başka bir şey değildir. Bu demektir ki, senin özün, okuyucu, benimki, insan Spinoza'nınki, insan Butler’ inki, insan Kant’ınki, ve bir insan olan her insanınki, bir insan olarak devam etmek, ölmemek için yaptığı uğraşıdan, çabalamadan başka bir şey değildir. Ve bu ikisini izliyen öteki önerme (proposition), 8. si, der: conatus, quo unaquaeque res in suo esse perseverare conatur, nullum tempus finitum, sed indefinitum involvit — yani, her bireysel şeyin kendi varlığı içinde devam etmede, sürüp gitmede harcadığı çaba, sonu olan bir zamanı değil sonsuz bir zamanı gerektirir. Yani, sen, ben ve Spinoza hiçbir zaman ölmek istemeyiz ve bizim bu hiçbir zaman ölmemek için can atışımız bizim gerçek özümüzdür. Bununla beraber, Hollanda’nın sislerine sürülmüş bu zavallı Portekiz Yahudisi, hiçbir zaman kendi kişisel ölümsüzlüğüne inanmayı başaramadı, ve tüm felsefesi inansızlığı için kurduğu bir avuntudan başka bir şey olmadı. Tıpkı başka insanların el ya da ayaklarında, kalp ya da başlarında ağrı duymaları gibi. Spinoza da Tanrı ağrısı çekiyordu. Mutsuz insan! Mutsuz insanlar, bizler hepimiz! s. 18
Ve insan, bu şey, bir şey mi insan? Ne denli saçma görünürse görünsün soru, bazıları ileri sürmüşlerdir bunu. Yakın bir geçmişte, Olguculuk (Positivism) denilen, çok iyiliği ve kötülüğü dokunmuş bir öğreti yayıldı her yana. Ve öbür kötülüklerden başka yaptığı bir diğeri de bir çözümleme yöntemi getirmiş olmasıdır ki, bununla olgular ufalanıp bir olgu tozu haline getiriliyordu. Pozitivizmle böylece adlandırılan olguların çoğu gerçekte olgu parçacıklarıydı. Ruhbilim'de bunun etkisi zararlı oldu. Yazın'a burnunu sokan skolastikler —şiire burnunu sokan filozoflar demeyeceğim, çünkü şairle filozof, bir ve aynı olmasalar bile ikiz kardeştirler— bu Pozitivist ruhbilimsel çözümlemeyi, asıl görevi somut insanlara, etten ve kemikten insanlara eylem ve hareket sağlamak olan, roman ve tiyatro sanatına dek götürdüler, ve bilinç hallerini inceleye irdeleye, bilincin kendisi ortalıktan yitti. Kimi karışık, örgensel ve yaşayan kimyasal karışımların incelenmesinde ve denemelerinde, çok kez olduğu söylenen, yani ayıraçların (reagent) incelenmesi istenilen cismin ta kendisini yokedip onun çözülümünden meydana gelenlerin elde edilmesi hali, oldu onlara.
Bilincimizden çelişik haller geçtiği besbelli olgusunu yola çıkış noktası almakla, bilincin kendisini, «ben»i açıklıkla görmeyi başaramadılar. Bir insana «ben»i üzerine soru sormak, ona gövdesi üzerine soru sormak gibidir. Ve düşünün ki, «ben» den söz ederken, somut ve kişisel «ben» den söz ediyorum. Fichte'nin «ben» inden değil, ama Fichte'nin kendisinden, insan Fichte'den. s. 19
Bir insanı belirleyen, onu bir insan yapan, öyle biri başka biri değil, var olan bir insan var olmayan bir insan değil, bir birlik ilkesi ve bir süreklilik ilkesidir. Gövde sayesinde, önce uzay (mekân) da. sonra da eylem ve iradede bir birlik ilkesi. Yürüdüğümüz zaman, bir ayağımız öne öbürü geriye gitmez, ve ne de baktığımız zaman, normal/sağlıklı isek eğer, bir gözümüz kuzeye doğru öbürü de güneye doğru bakar. Yaşamımızın her anında bir erek yaşatırız gönlümüzde, eylemlerimizin ortak bir amaç için karşılıklı ilişkileri (synergy) de bu ereğe yöneliktir. Bununla beraber, bir an sonra ereğimizi değiştirebiliriz. Ve, bir anlamda, eylemi ne denli çok birlik (unitary) olursa bir insan o denli çok insan olur. Kimileri vardır, tüm yaşamları boyunca bir tek ereğin peşinden gitmişlerdir, ne olursa olsun o erek. s. 19
Bir de zamanda süreklilik ilkesi vardır. Bellek bireysel kişiliğin temelidir, geleneğin bir halkın kişiliği olması gibi tıpkı. Bizler bellekte ve bellekle yaşarız, ve tinsel (manevî) yaşamamız gerçekte sadece belleğimizin varlığını sürdürmesi için, kendini umuda dönüştürmek çabası, geçmişimizin kendini geleceğe dönüştürmek çabasıdır. s. 19
Hastalık bir devrimden (revolution), gerçek bir devrimden başka bir şey değildir. s. 21
Hastalık, bir bakıma, organik, bir çözüntüdür (kopma); bu, yaşayan gövdenin herhangi bir öğesinin ya da uzvunun bir karşı gelmesidir ki, uzuvlar arasındaki yaşamsal olan ortak bir amaç için karşılıklı ilişkileri (synergy) bozar ve kendisiyle eşgüdümlü öbür öğelerin peşinden gittikleri amaçtan ayrı bir amaç arar. Amacı aslında —yani, soyut olarak— daha yüce, daha soylu, istediğiniz daha herhangi bir şey olabilir; ama başkadır o. s. 21
Yaşamımın birliğini ve sürekliliğini bozmaya kasdeden bendeki her şey beni ve sonuç olarak kendisini yok eder. Bir halk içinde o halkın tinsel (manevî) birliğini ve sürekliliğini bozmaya kasdeden her birey, onu ve o halkın bir parçası olarak kendisini yoketmeye yöneliktir. Ya başka bir halk bizimkinden daha iyiyse? Çok olanaklı, her ne kadar çok iyi ya da çok kötüden ne demek istendiğini belki açıklıkla anlamasak da. Daha zengin olması mı o halkın? Kabul. Daha kültürlü olması mı? Kabul yine. Yaşamı daha mı mutlu? Şu halde, mutluluk... ama neyse, geçelim! Galip bir halk mı (ya da galip denilen) biz mağlupken? Ne âlâ. Tümü iyidir bunun —ama başka bir şeydir o. Bu da yeter. Çünkü, benim için olduğumdan başka olmak, yaşamımın birliğini ve sürekliliğini bozmak, o ben olanın olmamasıdır artık— yâni, sadece var olmanın son bulmasıdır bu. Buna da — hayır! O olmasın da ne olursa olsun! s. 21
İnsan bir amaçtır, bir araç değil. Tüm uygarlık insana yöneliktir, her insana, her Ben’e. Nedir şu derinden sevilen, adına insanlık deyin ya da ne isterseniz onu deyin, uğruna tüm insanların ve her bir insanın gözden çıkarılması gereken? Çünkü ben kendimi, yakınlarım, memleketimin insanları, çocuklarım uğruna veririm, onlar da sıraları gelince kendilerininkiler uğruna verirler kendilerini, onlarınki de yine kendilerinden sonra gelenlerine, ve böylece bir kuşaklar zinciri halinde sürüp giderek. Ve kim toplar bu özverinin meyvesini?
Bize bu şaşılacak özveriden, amaçsız sunudan söz edenler, bize yaşama hakkı üzerine de söz etmek alışkanlığındadırlar. Bu yaşama hakkı da ne demek? Bilmem hangi toplumsal amacı gerçekleştirmek için burada olduğumu söylüyorlar bana: ama ben duyumsuyorum ki, kardeşlerimin her biri gibi, kendimi gerçekleştirmek, yaşamak için, buradayım. s. 22
Dünya bilinç içindir. Erekbilimsel (teleological) duygu bilincin olduğu yerde doğar ancak. Bilinçle ereklilik aynı şeydirler aslında. s. 23
Belki de bizzat hastalık, gelişme dediğimiz şeyin temel şartıdır. s. 29
Kim bilmez söylensel (mythical) trajedisini Cennetin? Yetkin bir sağlık ve yetkin suçsuzluk hâli içinde orada yaşadılar ilk ana babamız ve Yehova (Tanrı) onların yaşam ağacından meyveler yemelerine izin verdi ve her şeyi yarattı onlar için; ama onları iyilik ve kötülük bilgisi ağacının meyvesini tatmaktan yasakladı. Onlar ama, İsa’ya göre sağgörü örneği olan yılan tarafından ayartılıp iyilik ve kötülük bilgisi ağacının meyvesini tattılar ve tüm sayrılıklarla ve bunların tamamlaması ve sonu olan ölümle karşı karşıya kaldılar. Çünkü ilerleme, bu söylenceye (legend) göre, yaradılışta mevcut günahtan (original sin) doğmaktadır. Ve böylelikledir ki, kadının, Havva'nın, organik gereksinim ve yaşamın korunması sorunlarıyla en çok karşı karşıya kalan varlığın bilme merakı İlk Günah’a, ('The Fail', Düşüş: ilk insanın Hazreti Âdem'in işlediği günahla bunun sonuçları) İlk Günahla da Kurtuluş'a neden oldu, bu da bizim Tanrı'ya giden yolda yürümemize ve O’na erişmemize ve O'nun içinde var olmamıza olanak sağladı. s. 29
Sonunda başardı ayakta dik durmayı biricik dikey, memeli hayvan — insan. Dik duruş onu yürürken ellerini destek olarak kullanmak gereksiniminden kurtardı; böylelikle, baş parmağı öbür dört parmağa karşı kullanabildi, nesneleri tutabildi ve âletler yapabildi ve iyice bilindiği gibi eller büyük yapıcılarıdır zekânın. Bu aynı duruş ciğerlere, soluk borusuna, gırtlağa ve ağıza sözcükleri tek tek söyleyerek konuşma yeteneği sağladı, konuşmaysa zekâdır. Bundan başka, bu durum, başın gövde üzerine dikey kalmasına neden olduğundan onun gelişimini ve ağırlığının artmasını kolaylaştırmıştır, başsa aklın bulunduğu yerdir. Ama bu leğen kuşağı kemiklerinin (pelvis), başla gövdenin her dört uç üzerine dayanan öbür türlerdekinden daha güçlü ve dayanıklı olmasını gerektirdiğinden, daha sert bir kemik çatısından daha büyük başlı bir çocuk dünyaya getirmek yükü. Tekvin (Yaratış)a göre ilk günaha yol açan kadına düştü. Ve Yehova (Tanrı), günah işlemiş olduğu için, onu acı içinde çocuk doğurmaya mahkûm etti. Görü, şempanze, orangutan ve türdeşleri, zayıf ve hastalıklı bir hayvan saymaktadırlar insanı, tuhaf görenekleri olan, ölülerini bir yerde toplayıp saklamak gibi. Niçin mi? s. 30
Bu ilk hastalık ve tüm sonraki hastalıklar — bunlar belki de derece önemli öğesini oluşturmazlar mı ilerlemenin? s. 30
Kirilliğin kendisi, rastlantıyla kanı uyarılmaya daha elverişli yapamaz mı? Bu kirli kan özellikle kirli olduğu için beynin daha canlı çalışmasına neden olamaz mı? s. 30
Diğer yandan tıp tarihi bize öğretiyor ki, ilerleme, pek öyle hastalık mikroplarının ya da hastalıkların kendilerinin savulmasından çok onların organizmamızla uzlaştırılmalarından, ve böylece onları kanımızda eriterek, belki organizmamızı zenginleştirmekten oluşmaktadır. Aşı ile tüm serumların ve zamanla bulaşıma bağışıklığın başka ne anlamı olabilir? s. 31
Asıl gerçek ve trajik hastalık, bize yalnızca bilme zevkinden ötürü bilmek için, iyilik ve kötülük bilgisi ağacının meyvesini tatmak zevki için istek veren bu hastalıktır. s. 31
''Tüm insanlar doğal olarak isterler bilmeyi''. Böyle başlar Aristoteles Metafizik'ine, ve o zamandan beri bin kez yinelenmiştir ki, Tekvin’ (Yaratış, ‘Genesis’)e göre ilk anamızı günaha sürüklemiş bulunan merak ve bilme arzusu, bilgi’nin kökenidir. s. 31
İnsanlar bilginin kökeni üzerinde uzun uzun tartışmışlar ve bu tartışmalarını sürdüreceklerdir. Canlıların yaşamında bilgi, bize kendisini, yaşama ve yaşamı sürdürmek için gerekenleri sağlama zorunluğuna bağlı göstermektedir. s. 31-32
Denilebilir ki, beyin, işlevi bakımından mideye bağlıdır. Yaşamın en alt düzeyinde yer alan canlılarda, irâde özellikleri gösteren az çok belirli bir bilinçle ilintili görünen davranışlar, o hareketleri yapan canlıya yiyecek sağlamıya yönelik davranışlardır. s. 32
Denilebilir ki, beyin, işlevi bakımından mideye bağlıdır. Yaşamın en alt düzeyinde yer alan canlılarda, irâde özellikleri gösteren az çok belirli bir bilinçle ilintili görünen davranışlar, o hareketleri yapan canlıya yiyecek sağlamıya yönelik davranışlardır.
Başka bir açıdan kökeni ne olursa olsun, bilginin tarihsel diyebileceğimiz kökeni budur. Algıya sahip gibi görünen canlılar, yaşayabilmek için algılarlar, ve ancak yaşamak için gereksinmeleri kadar algılarlar. Ama belki bu biriktirilmiş, önce yararlı iken sonra yararsız olmuş bilgi, zamanla, ancak yeterli yaşam gereksinmelerini çok aşan bir bilgi sermayesi meydana getirir.
Böylece, yaşamak için bilmek gereksinmemiz vardır ilk önce, sonra da, bu gereksinmeden doğan, gereksiz bilgi ya da lüks bilgi diyebileceğimiz şu öteki bilgi vardır, ki, o da şurasında, yeni bir gereksinme oluşturabilir. Yaratılıştan bilmek arzusu denilen merak, ancak yaşamak-için-bilmek-gereksinmesi giderildikten sonra uyanır ve etkinleşir; ve kimi zaman insanoğlu’nun gün içinde yaşadığı koşullarda, bu sıra içinde oluşmasa da, bunun yerine merak gereksinmeden, bilgi de açlıktan önce gelse, yine de asıl gerçek merakın yaşamak için bilmek gereksinmesinden çıktığıdır ve tüm bilimin içinde taşıdığı ağır yükle okkalı sorun da budur. Bilgi için bilgiyi, gerçeğin kendisi için gerçeği bilmeyi çok arzularken, yaşamın gerektirmesiyle bilim, kendisini bunların hizmetine vermeye zorlanmaktadır. İnsanlar da gerçek için gerçeği aradıklarını sanırlarken, aslında gerçeğin içinde yaşamı aramaktadırlar. Bilim çeşitlenmeleri insan gereksinmelerinin çeşitlenmelerine bağlıdır, bilim adamları da isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya da bilmeyerek, güçlülerin ya da kendilerinden arzularının gerçekleşmesini isteyen bir toplumun hizmetinde çalışmak alışkanlığındadırlar. s. 32
Bilgi yaşam gereksinmesinin hizmetinde kullanılır, ilk önce de kişisel-korunma içgüdüsünün hizmetindedir. Bu gereksinme ve bu içgüdü insanda bilgi organlarını yaratmış ve onlara kendilerinde var olan yetenekleri vermiştir. İnsan, yaşamını korumak için görmesi, işitmesi, dokunması, tatması ve koku alması gerekli olanı görür, işitir, ona dokunur, tadar ve onun kokusunu alır. Bu duyuların herhangi birinin yok olması ya da yitmesi yaşamın çevrelendiği çekinceleri (riskleri) artırır, ve eğer bugün içinde yaşadığımız toplum hâli içinde daha az artırıyorsa bu çekinceleri, nedeni kimilerinin başkaları için görmelerinden, işitmelerinden, dokunmalarından ve koku almalarındandır. Kör bir insan, kendi kendine ve kılavuzsuz, uzun zaman yaşayamaz. Toplum bir ek duyu’dur; gerçek sağduyu odur.
İnsan, o halde, yalnız başına bir birey halinde, ancak yaşamak ve kendini korumak için gerektiği kadar görür, işitir, dokunur, tadar ve koku alır. s. 33
Öbür hayvanların bağırsaklarında bunlarca önceden hazırlanmış besleyici özsularla yaşayan asalaklar, görme ya da işitme gereksinmeleri olmadığından, gerçekte ne görürler ne de işitirler; bir torba haline dönüşmüş olarak beslendikleri hayvana yapışırlar yalnızca. Bu asalaklar için ne görülen ne de işitilen dünya vardır. Onlar için bağırsaklarında yaşadıkları hayvanların görmeleri ve işitmeleri yeterlidir.
Bilgi, şu halde, kendi-kendini-koruma içgüdüsünün hizmetindedir, ki gerçekte, Spinoza'nın da dediği gibi, kendi özüdür onun. Ve böylece denebilir ki, dünyanın gerçekliğini ve doğruluğunu algılamamıza olanak sağlayan Kendi-kendini-koruma içgüdüsüdür; çünkü bizim için, var olan herşeyi. olanaklının anlaşılması güç ve sınırsız alanından çekin ayıran bu içgüdüdür. s. 33
Ama insan tek başına yaşamıyor: yalnız bir birey değildir, bir toplumun üyesidir. Birey atom benzeri, bir soyutlamadır, sözünde gerçek payı az değildir. Evet, evrenden ayrı atom ne denli bir soyutlama ise atomdan ayrı evren de öyledir. Ve eğer birey varlığını kendi-kendini-koruma içgüdüsüyle sürdürüyorsa, toplum da varlığını ve varlığını sürdürmesini bireyin sonsuzlaşma içgüdüsüne borçludur. Bu içgüdüden de, ya da daha doğrusu toplumdan, akıl çıkar ortaya.
Akıl, o bizim akıl dediğimiz nesne, insanı ayırdeden belirti olan tepke (reflex) den oluşma ve düşünülüp edinilen bilgi, bir toplumsal üründür.
Kökenini, belki, konuşmaya borçludur. Sözlü bir biçimde düşünürüz — yani, düşünüp taşınarak, — konuşulan dil sayesinde, ve bu konuşulan dil, düşüncelerimizi yakınlarımıza aktarmak gereksinmesinden doğmuştur. Düşünmek, insanın kendisiyle konuşmasıdır ve birbirimizle konuşmamızın gerekliliği sayesinde, içimizden her biri konuşur- kendi kendisiyle. ss. 33-34
Bizim bildiğimiz kadarıyla, kişisel korunma içgüdüsünün ve bu içgüdünün hizmetindeki duyuların ortaya çıkardığı bir gerçek varsa eğer, bundan daha az gerçek olmayan, bizim bildiğimiz kadarıyla sonsuzlaşma içgüdüsünün, türler (species) içgüdüsünün, ve bu içgüdünün hizmetindeki duyuların ortaya çıkardığı başka bir gerçek olması gerekmez mi? Korunma içgüdüsü, açlık, insan bireyinin temelidir; sonsuzlaşma içgüdüsü, sevgi, en ilkel ve işlevbilimsel (physiological) biçiminde, insan toplumunun temelidir. Ve tıpkı varlığını koruyabilmek için insanın bilmesi gerekli olanı bilmesi gibi, toplum, ya da toplumsal bir yaratık olduğuna gere insan da, toplum içinde kendisini sonsuzluğa dek sürdürebilmek için bilmesi gerekli olanı bilir. s. 34
Bir dünya vardır, duyulur (sensible) dünya, açlığın çocuğu, ve bir başka dünya vardır, ülküsel (ideal) dünya, sevginin çocuğu olan. Ve duyulur dünya bilgisinin hizmetinde çalışan duyular gibi tıpkı, toplumsal bilinç henüz uyanmadığından, şimdiki halde büyük bölümü uykuda olan, ülküsel dünya bilgisinin hizmetinde olan duyular da vardır. Ve niçin nesnel gerçekliği sevginin yarattıklarına, sonsuzlaşma içgüdüsüne tanımamalıyız, mademki onu açlığın yarattıklarına ya da korunma içgüdüsüne tanıyoruz? Çünkü öncekiler için, nesnel değeri olmayan, yalnız muhayyilemizin yarattıkları denirse eğer, sonrakiler için de salt duyularımızın yarattıkları denemez mi? Süreklilik içgüdüsünün hizmetinde yaşayan bir iç duyu tarafından algılanan, güzle görülemez ve elle tutulamaz bir dünya olmadığını kim söyleyebilir bize? s. 34-35
Toplum asalakları da vardır ki, içinde yaşadıkları toplumdan ahlaksal davranışlarının güdülerini (motives) aldıkları halde, toplum onların yaşamlarını sürdürdükleri tinsel (spiritual, ‘manevî’) besiyi kendileri için hazırladığından, Tanrı’ya ve öbür yaşama imânın iyi davranış ve dayanılabilir bir yaşam için zorunlu bir temel olduğunu yadsırlar. Yalnız başına bir birey yaşama katlanabilir ve ruhun ölümsüzlüğüne ve Tanrı'ya hiçbir biçimde inanmadan onu iyice ve hatta kahramanca yaşayabilir, ama bir manevî (tinsel) asalak yaşamı yaşar.
Özsaygı/şeref duygusu dediğimiz şey, Hıristiyan olmayanlarda bile, bir Hıristiyanlık ürünüdür. Ve dahasını söyleyeceğim, bir insanda Tanrı’ya imanla temiz bir yaşam ve ahlaksal bir yükseklik varsa eğer bir arada, Tanrı'ya inanma değildir o kadar onu iyi yapan, iyi olmadır daha çok. Tanrı’ya şükürler, onu Tanrı’ya inandıran. İyilik, tinsel sezişin en iyi kaynağıdır. s. 35
Bu özün özü toplumsal yetinin ne olduğunu incelememiz gerekecektir. Herşeyi kişileştiren şu muhayyileyi, ebedîlik (sonrasızlık) içgüdüsü için kullanıldığında bize Tanrı'nın varlığını ve ruhun ölümsüzlüğünü açınlayan, ve Tanrı böylece toplumsal bir ürün olur. s. 36
İnsan niçin felsefe yapar? — yani, niçin araştırır nesnelerin ilk nedenleriyle son ereklerini? Niçin araştırır- tarafsız gerçeği? Çünkü, tüm insanların doğal bir eğilimi vardır bilmek için demek doğrudur; niçin ama?
Filozoflar kuramsal ve düşüncel bir çıkış noktası ararlar felsefe yapma çalışmaları olan insanla ilgili çalışmaları için; ama çoğu kez pratik ve gerçek çıkış noktasını, gayeyi araştırmakla ilgilenmezler. Felsefe yapmanın, onu düşünüp türdeşlerine açıklamanın amacı nedir? Filozof bunda ve bununla ne arar? Gerçek için gerçeği mi? Yoksa, davranışımızı kendisine uydurabilmek ve yaşamla evren karşısında tinsel tutumumuzun kendisine uymasını saptamak için gerçeği mi?
Felsefe her filozofun bir insanlık ürünüdür, ve her filozof etten ve kemikten bir insandır, kendisi gibi etten ve kemikten öbür insanlara seslenen. Ve ne yaparsa yapsın, yalnız akılla değil, ama istençle, duyguyla, etle kemikle, tüm ruh ve bedenle felsefe yapar. Felsefe yapan bir insandır.
Bilgi için bilgi! Gerçek için gerçek! İnsanlık dışıdır bu. Ve eğer kuramsa] felsefe pratik felsefeye yönelir, gerçek iyiliğe, bilim ahlaka, dersek, ben de sorarım: E ya iyilik ne içindir? Aslında bir erek midir acaba? İyi, yalnızca korunmaya, yaşamı sürdürmeye ve bilincin zenginleşmesine yararlığı dokunandır. İyilik insana yöneliktir, insanlardan oluşan insan toplumunun sürdürülmesine ve yetkinleşmesine. Ya bu hangi amaç içindir? "Öyle davran ki, davranışın örnek olsun tüm insanlara", der bize Kant. Güzel, ama niçin? Bir neden araştırmamız gerek. s. 37
Kuramsal değil de pratik tüm felsefenin çıkış noktasında, asıl başlangıç noktasında bir niçin vardır. Filozof, salt felsefe yapmaktan daha öte bir şey için felsefe yapar. Önce yaşamak, sonra felsefe yapmak, der eski Latin atasözü; filozof da filozofluktan önce bir insan olduğuna göre, felsefe yapabilmek için yaşamak zorunluluğundadır, ve, gerçekte yaşamak için felsefe yapar. Ve genellikle ya kendini yaşama bırakmak için, ya onda kimi amaç aramak, ya zihnini başka yere çekip acılarını unutmak, ya da eğlence ve oyalanma için felsefe yapar. s. 37
Metafizik, doğrusu söylenirse, bir bilim değil fakat bir felsefedir — yani, amacı kendinde olan, gayesi onu oluşturan zihinlerin tatmin edilmelerinde ve eğitilmelerinde olan bir bilimdir, yoksa yaşam saadetine yol açan herhangi bir sanat kurmak gibi dış amaçta değil. [Shadworth H. Hodgson] s. 38
İnceleyelim bunu. Görüyoruz ki metafizik, doğrusu söylenirse, bir bilim değildir — yani, amacı kendinde olan bir bilimdir. Bu bilimin de, ki doğrusu söylenirse, bir bilim değildir, amacı kendindedir, onu işleyen zihinlerin tatmin edilmesinde ve eğitilmesindedir. Ama bundan ne anlıyacağız biz? Amacı kendinde mi, yoksa onu işleyip oluşturan zihinleri tatmin etmesinde ve eğitmesinde mi? Ya biri ya öbürü! Hodgson sonradan ekliyor, yaşam saadetine yol açan bir sanat kurmak gibi herhangi bir dış amaç metafiziğin amacı değildir diye. Ama felsefeyi yapıp işleyenin zihninin doyumu (tatmin edilmesi), onun yaşam mutluluğunun bir parçası değil midir? s. 38
Eğer bir gün tüm kişisel bilincin son bulması gerekirse yeryüzünde, günün birinde eğer insan ruhunun hiçliğe dönmesi gerekirse, yani geldiği yer olan mutlak bilinçsizliğe; ve tüm birikmiş bilgimizden yararlanacak ortada bir can olmayacaksa eğer — neye yarar o zaman bu bilgi? Çünkü kişisel ölümsüzlük sorununun insan türünün tümünün geleceğini içine aldığı olgusunu gözden uzak tutmamalıyız. s. 38
Hollanda’ya sürgün edilmiş Portekiz Yahudisi Spinoza, Ethica’sında: özgür insan hiç bir şeyi ölümden daha az düşünmez, onun bilgeliği ölüm hakkında değil yaşam hakkında düşünmektir ancak diye yazar. Spinoza bunları yazarken kendini hepimizin hissettiği şekilde bir köle gibi hissederek ölümü düşündü ve bu düşünceden boş yere de olsa kurtulabilmek için yazdı. ss. 38-39
Ben nereden geliyorum ve dünya nereden geliyor, içinde ve onunla yaşadığım? Ben nereye gidiyorum ve beni çevreleyen her şey nereye gidiyor? Bütün bunların anlamı ne? Bu gibi sorular, kendisini maddi devamlılığını sağlamak için uğraşmanın hayvanlaştırıcı zorunluluğundan kurtarır kurtarmaz, insanın sorduğu sorulardır. Yakından bakarsak eğer, görürüz ki, bu soruların altında pek o kadar "neden"i değil "ne için"i bilmek arzusu, nedeni değil amacı bilmek arzusu yatar. Cicero'nun felsefeyi tanımlaması iyice bilinir — tanrısal ve beşeri (insel) nesneler ve bunların kapsadığı nedenler bilgisi. ama gerçekte bu nedenler, bizim için, erektirler. Ve En Yüksek Neden, Tanrı. En Yüksek Erek değil de nedir? "Neden" bizi ancak "ne için" dolayısıyla ilgilendirir. Nereye gittiğimizi daha iyi araştırıp belirtmek için nereden geldiğimizi bilmek isteriz. s. 39
Nereden gelip nereye gittiğimi ve beni çevreleyen her şeyin nereden gelip nereye gittiğini niçin bilmek istiyorum, ve anlamı ne tüm bunların? Çünkü, büsbütün ölmek istemiyorum, ve kesin olarak ölüp ölmeyeceğimi bilmek istiyorum. Ölmezsem eğer, ne olacağım? Ve eğer ölürsem, o zaman hiçbir şeyin anlamı yok benim için. Ve üç çözüm vardır:
(a) büsbütün öleceğimi biliyorum, o zaman da onulmaz umarsızlık, ya da
(b) büsbütün ölmeyeceğimi biliyorum, o zaman da tevekkül (herşeyi Tanrıya bırakıp Tanrıdan bekleme), ya da
(c) ne birini ne öbürünü bilebilirim,
o zaman da umarsızlık içinde tevekkül ya da tevekkül içinde umarsızlık, bir umutsuz tevekkül ya da işi oluruna bırakmış bir umutsuzluk, ve bundan ötürü savaşım. s. 40
Evet, belki, Bilge’nin dediği gibi, "kanıtlanmaya değer hiçbir şey kanıtlanamaz, ne de aksi kanıtlanabilir." ama insanoğlu'nu bilmeyi istemeye, ve özellikle yaşama, ebedî yaşama götüren şeyleri bilmeyi istemeye iten o içgüdü’yü zorla tutabilir mi?
Çünkü yaşamak bir şey’dir, bilmekse başka bir şey; ve, göreceğimiz gibi, belki ikisi arasında öyle bir karşıtlık vardır ki, yaşamsal olan her şeyin yalnızca akıldışı değil akla karşı, akla uygun her şeyin de yaşama karşı olduğunu söyleyebiliriz. Yaşamın trajik duygusunun aslı da budur. s. 41
Not: Buradan sonra, Divan Kitap, Mehmet Sait Şener çevirisi, 2. Baskı, 2017, baskısından devam edilecektir.
İnsan olan Descartes da herkes kadar cenneti kazanmak istiyordu. ''Fakat cennet yolunun en cahillere en okumuşlardan daha az açık olmadığını ve kişiyi bu yola ileten vahyolunmuş hakikatlerin zekamızın ötesinde olduğunu kesin olarak öğrendiğimde, bu hakikatleri muhakememin zayıflığına sunmaya cüret etmedim; bu hakikatleri incelemeye girişmek ve bunu başarmak için göklerden gelen olağanüstü bir desteğin olması ve kişinin insandan da öte bir şey olması gerektiğini düşündüm.'' İşte karşınızda insan. ''Tanrıya şükürler olsun ki kendini, bilimi Servet uğruna bir meslek haline getirecek durumda hissetmemiş ve bir sinik gibi şan ve şerefi küçük görmeyi adet edinmemiş'' bir insan. ss. 51-52
''Düşünüyorum öyleyse varım'' ancak ''Düşünüyorum, öyleyse ben bir düşünürüm'' anlamına gelebilir; ''düşünüyorum''dan gelen bu ''varım''ın varlığı yalnızca bir bilmedir; bu varlık bilgidir, fakat yaşam değildir. İlk ve esas olan ''düşünüyorum'' değil ''yaşıyorum''dur, çünkü düşünmeyenler de yaşar. Her ne kadar bu yaşama gerçek bir yaşama olmasa da. Tanrım, akıl ve hayatı birbiriyle bağdaştırmak istemediğimizde ne çelişkiler yaşamıyor! Asıl olan şudur; sum, ergo cogito: varım, öyleyse düşünüyorum, her var olan düşünüyor olmasa da. s. 52
Acaba kişinin kendini hissetmesi, ölümsüzlüğünü hissetmesi değil midir? Özsevgi ve ölümsüzlük arzusu, acaba tüm insani veya düşünsel bilginin ilk ve temel şartı değil midir? Tüm felsefenin esas temeli ve asıl başlangıç noktası bu değil midir? Tüm felsefenin ve dinin bu kişisel ve duygulanımsal başlangıç noktası hayatın trajik duygusudur. s. 53
Ölümsüzlük Açlığı
Kendini koruma içgüdüsünün ürünü olan görünür evren, ruhumun kanatlarının parmaklıklarına çarptığı küçük bir kafes gibi bana çok dar geliyor. Havası nefes almama yetmiyor.
Ebediyet! Ebediyet! İşte arzu budur: İnsanlar arasında sevgi denilen şey bu ebediyet susuzluğudur. Bir başkasını sevenin bu sevgisinin sebebi, onda ebedi ebedileşmek istemesindedir. Ebedi olmayan gerçek de değildir. ss. 55-56
''Her şey geçicidir!'' İyi ve kötüyü bildiren ağacın meyvesinden adamların nakaratıdır bu. Olmak, daima olmak, sonsuz olmak! Olma susuzluğu, dahası olma susuzluğu! Tanrı açlığı! Daim olmak! Tanrı olmak! s. 57
Yaşam sevinci nedir? Tanrı'ya olan açlığımız, hayatta kalmaya, ebediyete olan susuzluğumuz, kalıcı olmayan ve geçip giden yaşamdan aldığımız acınası zevki her zaman bastıracaktır. s. 61
Her bir insan bütün insanlıktan daha değerlidir ve herkes bir birey için kendini feda etmedikçe, bir bireyin herkes için kendini feda etmesinin anlamı yoktur. Herkesin kendini sevdiği varsayımı ile ''komşunu kendin gibi sev!'' denilmiştir. s. 63
Açlık hissi giderildiğinde başkalarına baskın çıkma ve başkalarının hafızasında yaşama ihtiyacı doğar. İnsan çoğu zaman cüzdanı için hayatını feda eder; fakat cüzdanını daha boş şeylere teslim eder. Övünecek başka bir şeyi olmayınca acizliği ve talihsizliği ile övünür; dikkat çekmek için parmağındaki sargıyla caka satan çocuğa benzer. Gösteriş ve kibir hayatta kalma arzusu değil de nedir? s. 70
Kibirli insan açgözlü insanla aynı durumdadır; amacı için araçlardan istifade eder, sonra da amacını unutup aracı amaç edinir ve bundan da öteye gitmez. s. 70
Rousseau, ''kendi şan ve şerefi için tüm dünyayı gönüllü olarak aldatmayacak filozof nerede? Kalbinin gizlerinde kendine sivrilmekten başka amaç telkin etmeyen filozof nerede? Avam takımının arasında sivrildikçe, rakiplerinin dehasını gölgede bıraktıkça daha ne ister? Onun için esas olan başkalarından farklı düşünmektir; inançlılar arasında ateist, ateistler arasında inançlarıdır.'' s. 71
Bu elem dolu bir samimiyet sahibi insanın acıklı itirafları temelinde ne doğrular yatıyor! Adımızı daim kılmak konusundaki bu müthiş çabamız geleceği fethetmeye yönelik olduğu kadar geçmişe de uzanır. Ölülerle savaşırız geçmiş dahileri kıskanırız. Şöhret cenneti pek büyük değildir; içine ne kadar çok kişi girerse herkesin payı o kadar azalır. s. 71
''Her türlü karşılaştırma nefret uyandırır'' diye veciz bir söz vardır ve gerçek şu ki bizler eşsiz olmak isteriz. s. 72
Kendimize ait olduğunu düşündüğümüz bir düşüncenin veya resmin çalındığı kanaatine vardığımızda, intihale uğradığımızda duyduğumuz rahatsızlık da nedir? Çalmak mı? Başkalarıyla paylaştığımız şeyler için artık bunlar bizim diyebilir miyiz? Yalnızca bizim oldukları için bunları seviyoruz; üzerinden tasvirlerimizin ve efsanelerimizin silindiği som altınlardan çok bizim damgamızı taşıyan sahte paralara düşkünüz. Bir yazarın adı anılmadığında halkını daha çok etkilediği sıklıkla görülmüştür, çünkü ruhu okurların ruhuna nüfuz etmiştir. Diğer yandan hakim olan anlayışa ters düşen sözleri ve düşünceleri ancak bir isim güvencesi gerektiğinde alıntılanmıştır. Kendisinin olan artık herkesin olmuş, artık herkeste yaşar olmuştur. s. 72
İnsan yaşamak ve hayatını sürdürmek için çalışmıyorsa, hayatta kalmak için çalışıyordur. İş olsun diye çalışmak iş değil, oyundur. s. 73
Kıskançlık, Kutsal Kitap'ta rivayet edildiğine göre insanlık tarihini başlatan cinayetin, Habil'in kardeşi Kabil tarafından öldürülmesinin sebebi. Bu ekmek kavgası değil, Tanrı'da, ilahi hatırada baki kalmak kavgasıydı. Kıskançlık açlıktan bin kat daha korkunç, çünkü bu manevi bir açlık. Yaşam sorunu dediğimiz ekmek sorunu çözülseydi, daha şiddetli bir yaşam mücadelesinin baş göstermesi sonucunda dünya cehenneme dönerdi. Bir nam için insan, yalnızca hayatını değil saadetini de feda etmeye hazırdır. s. 73
''Cesur ol, uzun süre hatırlanacaksın; ölüm acıdır ama şan bakidir!'' diye haykırmıştır Girolamo Olgiati. Şöhret için darağacını arzulayanlar bile olmuştur, bu ne kadar kötü bir şöhret olsa da. s 73
Kişi mekanlardan ziyade zamanda baki kalmak ister. Kalabalıkların yarattığı putlar kısa zamanda aynı kişiler tarafından yıkılır ve heykelleri kimsenin umurunda olmayarak kaidelerin önüne düşer. Diğer yandan seçilmişlerin gönüllerini kazananlar küçük ve tenhada da olsa unutuluş tufanına karşı korunaklı bir mabette coşkulu bir ibadete konu olurlar. Bir köşecikte daima sürüp gitmeyi, tüm evrende bir saniyeliğine parlamaya yeğlerler. s. 74
Kalıcı bir isim bırakmayı istemek gurur mudur? Biz fakir insanları para peşinde koşturan şey de zevkü sefa arzusu değil fakirlik korkusudur. Bu gurur değil hiçlik korkusudur. Her şey olmaya niyetlenmemiz, her şey olmanın hiç olmayı önlemenin tek çaresi olduğunu düşündüğümüz içindir. Hatıramızı, en azından hatırımızı saklamak isteriz. Acaba ne kadar sürecek? Peki ya hatırımızı Tanrı'da saklayabilirsek? Istırap bizi teselliye ulaştırır.
Birçokları, en çok da saf olanlar, bu ebedi hayat susuzluğunu dini inançlar pınarında giderir; fakat buradan içmek herkesin harcı değildir. Asıl amacı ruhun kişisel ölümsüzlüğüne olan inancı korumak olan kurum Katolikliktir, fakat Katoliklik, dini teolojiye çevirerek bu inancı akılcı hale getirmek istemiştir, hayati inancı felsefeyle temellendirmek istemiştir. s. 75
Bedene bürünmüş Kelam, Tanrı'nın (ölümlü) insan oluşu, insanların kendilerince Tanrı, yani ölümsüz olabilmesi içindi. Kurtuluşun amacı bizi günahtan çok ölümden veya ölüm anlamına geldiği sürece günahtan kurtarmaktı. Mesih, benim için, her birimiz için öldü ya da daha doğrusu dirildi. Böylece, Halik ve mahluk arasında bir birlik kuruldu. s. 82
Aryanizme göre, Mesih her şeyden önce bir öğretmendi; bir ahlak öğretmeniydi, insanların en mükemmeliydi ve bizlerin de bizzat mükemmelliğe ulaşabileceğinin teminatıydı. Fakat Athanasius, Mesih'in kendisi Tanrı olmaz ise bizleri de tanrı yapamayacağını hissediyordu. ''O zaman'' diyordu ''önce insan iken sonra Tanrı olmadı; Tanrı iken bizleri tanrılaştırabilmek için insan oldu''. Athanasius'un bilip hayranı olduğu Logos, filozofların kozmolojik Logos'u değildi., bu yüzden doğa ve vahyi birbirinden ayırdı. Katolikliğin Mesih'i olan Athanasius'un veya İznik'in Mesih'i, doğrusu ne kozmolojik ne de ahlaki Mesih'tir; bu Mesih, ebedileştiren, tanrılaştıran, dînî Mesih'tir. s. 83
Fakat gerçek Mesih hangisi?
Harnack, Aryanizm veya Üniteryenizm'in Hıristiyanlığı kozmoloji ve ahlaka indirgediği için bu dinin sonu olmuş olacağını, tek faydasının aydın kesimin Hıristiyanlığa geçişinde, yani akıldan inanca geçişinde bir köprü görevi görmesi olduğunu söyler. Bu aydın dogma tarihçisi için, Hıristiyanlığı Tanrı ile canlı bir birlikteliğin dini olduğu fikriyle kurtaran insan Athanasius'un ne kendisinin ne Pavlus'un, ne de bizzat Harnack'ın şahsen tanıdığı tarihi Nasıralı İsa'yı silme düşüncesi, sapkın bir gidişatın başlangıcıdır. Protestanlar arasında bu tarihi İsa, eleştiri neşterine maruz kalırken, asıl tarihi olan ve asırlar boyunca ölümsüzlük inancının ve kişisel kurtuluşun teminatı olan Katolik Mesih yaşamaktadır. ss. 83-84
İznik'te galip gelenler saflardı, sözcüğün kökenbilimsel, temel ve tam anlamıyla, saflardı. Bunlar kaba, budala ve inatçı piskoposlardı. Hakiki insan ruhunun temsilcileri, yani halkın ruhunun, akıl ne derse desin ölmek istemeyen ve bir güvence, arzusu için mümkün olduğu kadar maddi bir güvence arayan ruhun temsilcileriydi. s. 84
Hayati olan kendini doğrular; doğrulamak için de hayati olanın düşmanı akli olandan yardım alarak bütünüyle bir dogmatik düzen inşa eder ve Kilise bu düzeni akılcılığa, Protestanlığa ve Modernizme karşı savunur. Kilise hayatı savunur. Kilise Galileo'ya karşı çıktı ve doğru da yaptı, çünkü buluşu, başlangıcından insan bilgisinin tasarrufuna uyarlanmışına kadar, evrenin insan için yaratıldığı insanmerkezci inancını kırmaya yönelikti. Darwin'e karşı çıktı ve doğru da yaptı, çünkü Darwinizm, insanın özellikle ebedi olmak için yaratılan sıradışı bir hayvan olduğu yönündeki inancımızı kırmaya yönelikti. s. 91
İznik itikadının çabaları Hıristiyan halkın inancına karşı zaferiydi. Logos (Kelam) öğretisi teolog olmayanlar için çoktan anlaşılmaz hale gelmişti. Kilisenin temel inançları olan İznik bildirgesinin kağıda dökülmesi, Kilise öğretilerini rehber edinen din adamları dışındaki Katolik halkın Hıristiyanlık hakkında derin bir bilgiye sahip olmasını tamamıyla imkansız kılıyordu. Hıristiyanlığın anlaşılmaz bir vahiy olduğu düşüncesi gittikçe daha kök salıyordu. Böyle olduğu da doğrudur. s. 95
''Batı teolojisi'' diye yazar Dean Stanley, ''esasen şekilde mantıklıdır ve hukuka dayanır. Doğu teolojisi şekilde belagatlidir ve felsefeye dayanır. Latin teolog, Romalı avukatın yerini almıştır. Doğulu teolog ise Yunan bilgicinin yerini almıştır.'' Ölümsüzlüğe olan açlığımızı destekleyen, akılcı veya mantıklı olduğu farz edilen her türlü tefekkür de avukatlık veya bilgicilikten ibarettir. s. 111
Teoloji dogmadan ileri gelir ve dogma en ilkel ve doğrudan anlamıyla ''kararname'' demektir. Yasama organı tarafından 'yasalara uygun görülen' anlamındaki Latince placitum kelimesine yakındır. Teoloji bu hukuki terimden yola çıkar. Bunun için teolojik veya müdafî ruh ilke olarak dogmatiktir, tamamıyla bilimsel ve salt akılcı olan ruh ise kuşkucudur yani araştırmacıdır. s. 111
Pascal Üzerine Etütler adlı eserinde A. Vinet şöyle der: ''İnsan doğasını hiç durmadan işler halde tutan iki ihtiyaçtan biri olan mutluluk, bu ihtiyaçlardan yalnızca evrensel olarak daha çok hissedileni ve daha sıklıkla yaşananı değil, aynı zamanda daha zaruri olanıdır. Ayrıca bu ihtiyaç sadece duyusal değil, entellektüeldir de. Mutluluk sadece can için değil ruh içinde bir ihtiyaçtır. Mutluluk hakikatin bir parçasıdır.'' s. 113
Hayır, akıl için hakikat, bizi teselli etse de etmese de var olan ve varlığı kanıtlanabilendir. Akıl ise kesinlikle teselli veren bir yeti değildir. Latin şair Lucretius, dindarlığın her şeyi sakin bir ruhla düşünebilmekten ibaret olduğunu söylemiştir. s. 113
Akılcı olan akıllıca davranır, yani aklın ölümsüzlüğe olan hayati açlığımızı giderdiği konusunu inkar etmekle kaldığı sürece görevini ifa eder, Fakat çok geçmeden inanmamanın verdiği hiddete kapılır ve gazaba tutulur. s. 114
Ahiret inancına karşı bilimci -bilimsel demiyorum- bir öfke olan teoloji karşıtı nefret gün gibi ortadadır. Kuşku duymayı bilen sakin bilimsel araştırmacıları değil, akılcılardan aşırıcı olanları ele alın ve dinden nasıl kabaca ve acımasızca bahsettiklerini görün.
Aynı şeyi daha incelikle yapanlarda var. Ölümden sonra hayatın olamayacağına, daha doğrusu olmadığına inanmakla yetinmiyor görünerek, başkalarının böyle bir hayatın olduğuna inanmasından, hatta olmasını istemesinden de rahatsız olan insanlar var. Bu tutum, bu ruh hali çaresizlikten başka bir şey değildir.
Teoloji karşıtı öfkeye kapılmayan akılcılar ise, onlarca, yüzlerce, milyonlarca asır sonra tüm insan bilincinin yok olmuş olacağı bir zaman gelecek olsa bile, insanları yaşamak için sebepler olduğuna, doğmuş olmanın da tesellisinin bulunduğuna ikna etme konusunda ısrarcıdırlar. Bazılarının adına insancılık dedikleri bu yaşama ve çalışma güdüleri, akılcılığın duygulanımsal ve coşkusal boşluğuyla dürüstlüğünü gerçekliğe feda etmekte direten aklın umut kırıcı, çözücü bir güç olduğunu itiraf etmemekte ısrar eden fevkalade bir ikiyüzlülüğün mucizesidir. s. 115
Her birimizin nihai sonumuzu dikkate almayarak kültür üretmesi, ilerlemesi, iyilik, doğruluk ve güzellikte bulunması, dünyaya adalet getirmesi, bizden sonraki nesiller için hayatı güzelleştirmesi, bilmem hangi kadere hizmet etmesi hakkında daha önce söylediğim tüm bu şeyleri tekrarlamam mı gerekiyor? Eninde sonunda dört gün veya dört milyon asır -ki bu durumda ikisi de birdir- sonra kültürü, bilimi, sanatı, iyiyi, doğruyu, güzelliği, adaleti vesaireyi algılayacak insan bilinci olmayacaksa, tüm bu güzel kavramların son derece boş olduğundan tekrar bahsetmem mi gerek? ss. 115-116
Eğer Spinoza ve Nietzsche her ikisi de kendince gerçekten akılcı idiyseler, spiritüel yönden hadım değildirler; kalpleri, duyguları ve her şeyden çok da açlıkları, ebediyete, ölümsüzlüğe olan çılgın bir açlıkları vardı. Fiziksel hadımın bedende cinsel olarak üretim ihtiyacı hissetmeyişi gibi, spiritüel hadım da daimiyet açlığı hissetmez.
Aklın kendilerine yettiğini söyleyenlerin ve bizlere anlaşılması anlamaya çalışmaktan vazgeçmemizi salık verenlerin olduğu açıktır. Fakat yaşam dürtüsü ve çalışma güdüsü için kişisel ve ebedi bir hayata olan inanca ihtiyacı olmadıklarını söyleyenler hakkında ne düşüneceğimi bilemiyorum. Doğuştan kör olan biri görsel dünyanın tadını çıkarmak gibi büyük bir arzusunun olmadığı ve şu ana kadar bundan mahrum kaldığı için pek de kederlenmediği konusunda bizleri ikna edebilir; sözlerine inanmak gerekir, zira büsbütün bilinmeyen şey arzu edilmez. Fakat hayatında veya çocukluğunda veya geçici bir mühlet, ruhun ölümsüz olduğu inancını içinde bir kez olsun barındırmış birisi beni bu inanç olmadan huzur bulabildiğine ikna edemez. Bu bağlamda aramızda yalnızca birkaç doğuştan körlük vakası vardır, bunlar da kaidenin dışındaki tuhaflıklardır. Yalnızca salt akılcı olan insan da tuhaflıktan ibarettir zaten. s. 120
Kabul edilmelidir ki, kendi sınırları içinde akıl, insan aklı, ruhun ölümsüz olduğunu ve insan bilincinin gelecek zaman içinde yok olmayacağını akılcı yöntemlerle kanıtlayamadığı gibi, daha ziyade, kendi sınırları içinde, bireysel bilincin bağlı olduğu bedensel organizmanın ölümünden sonra hayatta kalamayacağını kanıtlar. İnsan aklının bunları kanıtlarken içinde bulunduğu sınırlar, akılcılığın kanıtlardan bildiğimiz sınırlarıdır. Bu sınırların dışında kalanlar -adına ister akıl ötesi, ister akıl altı veya akla aykırı deyin- akıldışı olanlardır. Bu sınırların dışında kalan, imkansızlık saçmalığıdır ve bu saçmalık ancak en mutlak belirsizlikten destek alabilir. s. 123
Akılcı çözümün bizzat aklı en mutlak kuşkuculukta, Hume'un görüngücülüğünde (fenomenizm) veya olgucuların (pozitivistler) en tutarlı ve mantıklı olanı Stuart Mill'in mutlak olumsallığında çözümlemekle son bulur. Analitik, yani yıkıcı ve çözücü bir yeti olarak aklın en büyük zaferi, kendi geçerliliğinden şüphe ettirmesidir. Ülserli bir mide kendi kendini sindirir ve akıl da hakikat ve zorunluluk kavramlarının mutlak ve dolaysız geçerliliğini yok ediverir. s. 123
Akla dayalı anlamlardan yoksun bir varsayım da olsa, evrenin kendi içinde, bizim dışımızda, bize göründüğünden çok daha farklı olduğu tahayyül edilebilir. s. 123
Akıl, bizzat hakikat üzerinden, bizzat gerçeklik kavramı üzerinden ilerleyerek kuşkuculuğun derinliklerine dalmayı başarır. İşte bu uçurumda akılcı kuşkuculuk, duygusal çaresizlikle karşılaşır ve bu karşılaşmadan bir teselli temeli doğar. s. 124
Öyleyse ne insanın ölümsüzlüğe duyduğu hayati arzu akılcı bir karşılık bulur ne de akıl bize yaşama tesellisi ve şevki ve bir gerçek bir hayat gayesi verir. Fakat burada, uçurumun derinliklerinde, hissi ve iradi çaresizlik ve akılcı kuşkuculuk bir araya gelir ve kardeşçe kucaklaşırlar. İşte bu kucaklaşmadan, bu trajik, yani candan, sevgi dolu kucaklaşmadan bir hayat pınarı fışkıracaktır ve bu hayat ciddi ve korkunç olacaktır. Kuşkuculuk ve aklın kendini, kendi geçerliliğini tahlille vardığı son radde olan belirsizlik, hayati duygunun barındırdığı çaresizliğin umudunu inşa edeceği temeldir. s. 125
Akıl formüllerle yaşar, fakat formüle edilemeyen hayat, yaşayan ve daima yaşamak isteyen hayat formül kabul etmez. Hayatın yegane formülü, ya hep ya hiçtir. Duygu, orta yollara gözüm yummaz. s. 126
''Bilgeliğin başı Tanrı korkusudur'' sözüyle belki de ölüm korkusu kastedilmiştir veya hayat korkusu; zira ikisi de aynı şeydir. Bilgeliğin başlangıcının daima korku olduğu ortaya çıkar. s. 126
Akıl ve hayat arasındaki anlaşmazlık kuşkudan öte bir şeydir. s. 126
Descartes, yalnızca kendi düşüncelerini ıslah etmeyi ve inşasını tamamen kendine ait temeller üzerine yapmayı amaçlamıştır. Ayrıca doğruluğu aşikar olmayan hiçbir şeyi doğru kabul etmemeyi ve entelektüel konutunu yeniden inşa etmek için tüm önyargılarını ve edindiği fikirleri yıkmayı amaçlamıştır. Görüyoruz ki bu geçici bir dindir, hatta geçici bir Tanrı'dır. En ılımlı görüşleri seçmesinin sebebi de ''pratikte en elverişli'' olmalarıdır.
Bu metodik veya teorik kartezyen kuşku, bu felsefi soba kuşkusu, sizlere burada bahsettiğim kuşkuyla, kuşkuculukla, belirsizlikle bir değildir, hayır! Benim bahsettiğim kuşku tutkulu bir kuşkudur; akıl ve duygu, bilim ve hayat, mantık ve canlılar arasındaki ebedi çatışmadır. Bilim, kişilik kavramını sürekli bir anlık akışa indirgeyerek yok eder, yani akla karşı yılmayarak karşı koyan ruhani ve duygusal hayatın temelini yok eder.
Bu kuşkuysa hiçbir geçici ahlaktan faydalanamaz. Ahlakını bizzat çatışmanın üzerine kurar; bu bir savaş ahlakıdır ve dini de kendi üzerine temellendirir. Sürekli yıkılan ve sürekli tekrar inşa edilmesi gereken bir evde ikamet eder ve istek, yani hiç ölmeme isteği, ölüme boyun eğmeme isteği sürekli yaşam evini kurar ve akılsa şiddetli bir rüzgar ve sağanak yağmurla sürekli bu evi tahrip eder. s. 127
Dahası, bizi ilgilendiren bu hayati, belirli sorun karşısında akıl hiçbir taraf tutmaz. Aslında bir çözüm teşkil etmiş olacak ruhun ölümsüzlüğünü inkardan da beter bir şey yapar; hayati arzunun bize sunduğu sorunu yok sayar. Sorun teriminin akılcı ve mantıksal anlamına göre böyle bir sorun yoktur. Ruhun ölümsüzlüğü, bireysel bilincin kalıcılığı konusu akılcı değildir, aklın dışında kalır. Sunulan çözüm ne olursa olsun, sorun olarak akıl dışıdır. Dünyayı ve varlığı açıklamak için -ki aklın görevi budur- ruhumuzun ölümlü veya ölümsüz olduğunu varsaymak gereksizdir. O halde bu varsayılan sorunu ortaya atılması bile akıl dışıdır. s. 128
Ölüm korkusu, daha doğrusu hiçlik korkusu akıldışı bir korkudur denilebilir. s. 129
Ölümsüzlüğe olan inanç akıl dışıdır ve buna rağmen inanç, hayat ve aklın birbirlerine ihtiyaçları vardır. s. 130
Ölümsüzlüğe olan inanç akıl dışıdır ve buna rağmen inanç hayat ve aklın birbirlerine ihtiyaçları vardır. Akıl ve inanç birbirleri olmadan ayakta kalamayan iki düşmandır. Akıl dışı olan makul olmak ister, akıl ise yalnızca akıldışı olanın üzerinden işleyebilir. Birbirlerine destek olup bir birliktelik kurmaları gerekir, fakat bu mücadeleyle olmalıdır, zira mücadele de bir çeşit birlikteliktir. s. 130
Canlılar dünyasında yaşam mücadelesi, bir birliktelik kurar ve bu birliktelik, yalnızca başkasıyla mücadele için bir araya gelenler arasında değil, karşılıklı mücadele edenler arasında da son derece yakın bir birlikteliktir. Eğer bireyler arasındaki mücadelelerde bu açıkça görülüyorsa, halklar arasındaki mücadelelerde daha da barizdir. Savaş her zaman ticaretten de öte en mükemmel ilerleme etkeni olmuştur, zira galip ve mağluplar savaş yoluyla birbirlerini tanımayı, dolayısıyla da birbirlerini sevmeyi öğrenirler. s. 130
Hıristiyanlık olmadan Rönesans mümkün olmazdı, İncil olmasa Aziz Pavlus olmasaydı, Ortaçağ'ı atlatmış halklar ne Platon'u ne de Aristoteles'i anlayabilirlerdi. Salt akılcı bir gelenek kadar saf dini bir gelenek de mümkün değildir. Reform'un Rönesans'tan mı doğduğu yoksa Rönesans'a karşı mı ortaya çıktığı sık sık tartışılır ve her iki görüşün de doğru olduğu söylenebilir, çünkü oğul her zaman babasına karşı çıkarak doğar. Aynı zamanda Erasmus gibi insanları Aziz Pavlus'a ve en akıldışı ilkel Hıristiyanlığa döndürenin tekrar gün yüzüne çıkan Yunan klasiklerinin olduğu da söylenir, fakat onları klasikleri döndürenin Aziz Pavlus olduğu, Katoliklik teolojisinin temelinde yatan ilker Hıristiyanlık olduğu cevabı verilebilir. Denir ki, ''Hıristiyanlık ancak Antikçağ'la olan ittifakıyla günümüzdeki haline gelmiştir.'' 131
Ortaçağ'dan ve dininden şevkle olduğu kadar temelde çaresizlik içinde, içsel ve derin belirsizliklerle çıktık ve yine belirsizliklerle akılcılık çağına girdik. Akla olan inanç tüm diğer inançlarla aynı akılcı savunulamazlığa sahiptir. Robert Browning dediği gibi, ''inançsızlığımızla kazandığımız her şey, kuşku ile çeşitlendirilmiş bir inanç değil, inançla çeşitlendirilmiş bir kuşku yaşamıdır.'' 131
Vinet şöyle der: ''Ruhani bilgi kendince kalbe ihtiyaç duyar. Görme arzusu olmadan görülmez. Hayat ve düşünce büyük çapta maddileştirildiğinde ruhla ilgili şeylere inanılmaz.'' Şimdi göreceğiz ki inanmak en başta inanmayı istemektir. s. 132
İstek ve zeka zıt şeyler amaçlarlar. İstek dünyayı içimize çekip dünyayı sahiplenmemizi amaçlar; zeka ise dünyanın içine çekilmemizi. Zıt mı? Bunlar daha ziyade aynı şey değiller midir? Hayır, öyle görünse de aynı şey değillerdir. Zeka tekçi ve tümtanrıcıdır, istek tektanrıcı ve benlikçidir. Zeka işlemek için kendinden başka bir şeye ihtiyaç duymaz, fikirlerle kaynaşır, fakat istek maddeye ihtiyaç duyar. s. 132
Felsefe ve din aralarında düşmandırlar ve düşman olmaları için de birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Ne felsefe temeli olmayan bir din vardır ne de dinî kökenleri olmayan bir felsefe. Her şey zıddından yaşar. Açıkçası felsefe tarihi bir din tarihidir ve bilimsel veya felsefi kabul edilen bir açıdan dine karşı yöneltilen saldırılar, bir başka dine karşıt açıdan yöneltilen saldırılardan ibarettir. ''Doğa bilimleri ve Hıristiyanlık dini arasındaki çatışma, gerçekte bilimsel bir doğal gözlemle karışık olan doğal din içgüdüsüyle ruha tüm doğal dünya üzerindeki üstünlüğünün teminatını veren dinî dünya görüşünün geçerliliği arasındaki bir çatışmadan ibarettir, der Ritchl. ss. 132-133
Dinin, özünde akıl değil bir istek işinden ibaret olduğunu görürüz. Zira inanmak, inanmak istemektir ve Tanrıya inanmak da her şeyden önce ve her şeyden çok da Tanrı'nın var olmasını istemektir. Aynı şekilde ruhun ölümsüzlüğüne inanmak, ruhun ölümsüz olmasını istemektir, fakat öyle bir güçle istemektir ki bu istek aklı ezip geçmelidir. Fakat bu hareket intikama mahal verir.
Bilme içgüdüsü ve yaşama içgüdüsü, daha doğrusu hayatta kalma içgüdüsü, aralarında çatışırlar. Bu hep böyle kalacaktır veya belki de daha doğrusu ''önce hayatta kal'' ya da ''sağ kal!'' s. 133
Akıl ve hayat arasındaki, felsefe ve din arasındaki her türlü kalıcı anlaşma ve uyum durumu imkansız hale gelir. İnsan düşüncesinin trajik tarihi de akıl ve hayat arasındaki çatışmadan ibarettir; akıl, hayatı akılcı hale getirerek kaçınılmaz olan faniliğe boyun eğmeye zorlar, hayat ise akla hayat vererek aklı kendi hayatî arzularına destek çıkmaya mecbur kılar ve işte din tarihinden ayrılmaz olan felsefe tarihi budur. s. 133-134
Dünya duygumuz, nesnel gerçeklik duygumuz ister istemez özneldir, insanidir. insanbiçimcidir (antropomorfiktir) ve dirimselcilik her zaman akılcılar karşı ayaklanacaktır, irade her zaman aklın karşısına dikilecektir. Felsefe tarihinin ahengi buradan gelir; bazı dönemlerde hayatını kendini benimseterek spiritualist biçimler oluşturduğu ve diğer dönemlerde ise aklın kendini benimseterek maddeci biçimler oluşturduğu dönemlerin birbirini takibidir, bu iki biçim ve inanç sınıfı başka isimlere bürünse de. Ne akıl ne hayat hiç bir zaman yenilgiyi kabul etmez. s. 134
Her şeye rağmen düşünür, insan olmayı bırakmadığı için farkında olsa da olmasa da aklı hayatın hizmetine koşar. Hayat aklı kandırır akıl da hayatı. Hayata hizmet eden skolastik-Aristotelik felsefe, hayatı arzumuza destek olabilecek, görünüşte akılcı olan teolojik-evrimci bir düzen meydana getirmiştir. s. 134
İnsanın yokoluşu elinde değildir; insan, içinde yok oluşa karşı yenilgi bilmez bir şekilde direnen ve kendi iradesine bile boyun eğmeyen bir şey, ne olduğunu bilemediğim hayati inanç barındırır. İstese de istemese de inanması gerekir, çünkü çalışması, kendini koruması gerekir. Yalnızca her şeyden ve kendinden şüphe duymasını öğreten aklını dinleseydi, aklı onu mutlak bir hareketsizlik haline indirgerdi; var olduğunu kendine ispatlayamadan evvel de yok olup giderdi. s. 136
Bir yanda ölümün bireysel bilincin topyekün, belirleyici ve geri dönülmez yokoluşu olduğuna dair bir üçgenin iç açısının iki dik açıya denk olduğuna emin olduğumuz derecede büsbütün mutlak bir kesinlik, diğer yanda bireysel bilincimizin ölümden sonra da mevcut veya başka koşullarda sürdüğüne ve her şeyden çok da çevresinde o garip ve beklenmedik ebedi mükafat ve mücazat ilavesini barındırdığına dair büsbütün mutlak bir kesinlik. Bu her iki kesinlik de hayatımızı imkansız hale getirirdi. Ölümle birlikte bireysel bilincinin, hafızasının sonsuza dek sona ereceğine emin olduğuna belki de kendisi de tam olarak bilmeden inanan kişiye, ruhunun en saklı yerindeki gizli bir mekanda bir gölge kalır, belirsizliğin gölgesinin gölgesi olan müphem bir gölgedir bu ve o ''Bu geçici hayatı yaşamalı, zira bundan başka hayat yok!'' derken, bu gizli mekanın sessizliği ''Kim bilir!'' der. Belki duymadığını düşünür fakat duyar. Ahiret hayatına inancı daha çok olan müminin ruhunun bir kıvrımında da boğuk bir ses belirsizliğin sesi müminin ruhunun kulağına fısıldar: ''Kim bilir!''...
''Ya varsa?'' ve ''ya yoksa?'' sorular iç hayatımızın temelleridir. Ruhun ölümlü olduğu konusundaki kanaatinden hiç tereddüt etmemiş bir akılcı ve ölümsüzlüğe olan inancında tereddüde düşmemiş bir dilimselci olabilir. s. 137
Ateistlerimizin çoğunu gözlemleyin, göreceksiniz ki öfkeden, Tanrı'nın varlığına inanmamaktan kapıldıkları öfkeden dolayı ateisttirler. Tanrı'nın kişisel düşmanlarıdır bunlar. Hiçliği tözleştirip kişiselleştirilmişlerdir ve olmayan Tanrıları da bir karşı Tanrı'dır. s. 140-141
''Eğer ki, Tanrı olmasaydı O'nu icat etmek gerekirdi'', bu aşağılık ve pespaye ibare hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim. Bu ibare dine devletin bir aracı gözüyle bakan ve dini olan ilgileri, bu dünyada dünyevi çıkarlarına ters düşenler için öbür dünyada bir cehennem olmasından öte gelen muhafazakârların galiz kuşkuculuğunun ifadesidir. İktidar sahiplerinin kuşkucu dalkavuğuna atfedilen bu itici ve Saduki ibare de kendisine yaraşır. s. 141
Hayati arzumuzu tereddüde en çok düşüren, aklın çözündürücü gücüne en çok güç katan ve belirsizliğin en kuvvetli temeli olan şey, ölümden sonra ruhun yaşamının nasıl olabileceğini düşünmeye koyulmaktır. Çünkü bizlere ruhun bedensel organların bir işlevinden ibaret olduğunu söyleyen ve öğreten aklı güçlü bir dini çabayla yensek bile, geriye ruhun ölümsüz ve ebedi bir yaşamı olabileceğini tahayyül etmek kalır. s. 141
Evet biliyorum ki hissedip ifade ettikleri mi benden önce başkaları da hissettiler ve günümüzde birçok başkası da aynı şeyler hissetmekte fakat sessiz kalmayı tercih etmektedir. Peki ben niye sessiz kalmıyorum? Hissedenlerin çoğu sessiz kaldığı için bunu yapıyorum, ancak bunlar sessiz kalsalar bile sessizlik içinde içlerindeki sese itaat ederler. Çoğuna göre o dile getirilmemesi gereken, ağza alınmayacak bir şey olduğu için sessiz kalmıyorum ve dile getirilmemesi gereken şeyleri tekrar tekrar dile getirmenin gerekli olduğuna inanıyorum. Ben ne hissedersem onu söyler, ne hissettiğimi de bilirim ve bu da bana yeter. s. 146
Yazdıklarımı okumaya devam edenler, bu çaresizlik uçurumundan nasıl umut doğabileceğini, dayanışmanın ve hatta ilerlemenin kaynağı olabileceğini de görecektir. s. 146.
Bu sonuca kendi iç deneyimlerimle varıyorum. Bu belirsizlik, arzu ve iç savaş halini doğrulamak için bir gerekçe aramak ne istiyorum ne de ihtiyaç duyuyorum; bu halin bir gerçek olması yeterlidir. s. 147
Tek kelime ile akıllı olsun, akılsız olsun veya akla karşı olsun, ölmeye niyetim yok. Sonunda büsbütün öldüğümde ölmüş olan ben olmayacağım, yani kendimi ölüme terk etmemiş olacağım ve beni insanlığın kaderi öldürmüş olacak. Aklımı veya akıldan da öte kalbimi kaybetmediğim sürece hayatı bırakmayacağım; hayat elimden alınmış olacak. s. 148
Bir öğretiyi kötümser diye yaftalamak ne o öğretiyi geçersiz kılar ne de sözde iyimserler eylemde daha etkilidirler. Tam aksine büyük kahramanların belki de en büyüklerinin çoğunun meyus olduğuna ve çaresizlikten dolayı görevlerini ifa ettiklerine inanıyorum. s. 149
Çağdaş Avrupa düşüncesinin merkez akımı'nın savunucuları olan ilericilerimizin konumu, biliyorum ki bundan çok farklıdır, fakat bu şahısların gönüllü olarak o büyük soruna gözlerini kapayıp bir yalan içinde hayatın trajik duygusunu bastırmaya çalışarak yaşamadıkları düşüncesine alışamıyorum. s. 149
Şu ana kadar bahsedilen düşüncelerin kısa ve öz bir özeti niteliğinde olan bu mütalaaların ardından hala okumayı sürdüren okur kendisini akıldan yoksun olmayan fakat duygular üzerine inşa edilmiş bir düşlemler sahasına götüreceğimi bilmektedir. Bunun hakikatini, mantığımızın ve yüreğimizin dışında olan doğruluğunu ise kim bilir. s. 149
Aşk, Acı, Şefkat ve Kişilik
Ne zaman aşktan bahsetsek, insanoğlunu daim kılmak için erkek ve kadın arasında yaşanan aşk aklımızdadır. Aşk ne bir fikir ne de iradedir; daha ziyade bir istektir, duygudur, ruhta bile bedensel bir şeydir. Aşk sayesinde ruhun beden namına neyi varsa hissederiz. s. 151
Cinsel aşk, üretici olandır. Aşkla kendimizi daim kılmayı amaçlarız. En hakir hayvancıklar, en aciz canlılar bile öncesinde oldukları şey olmayı bırakarak bölünüp ayrılarak çoğalırlar. s. 152
Fakat bölünerek çoğalan canlının yaşam gücü nihayetinde tükendiğinde, çöküş içinde olan iki bireyin tek hücreli canlılarda birleşme diye adlandırılan bir araya gelişiyle yaşam kaynağını zaman zaman yenilemesi gerekir. Daha büyük bir zindelikle tekrar bölünebilmek için birleşirler ve her türlü üreme eylemi tamamen veya kısmen olduğun şey olmayı bırakmaktır, bir ayrılıktır, kısmi ölümdür. Yaşamak kendini vermektir, kendini daim kılmaktır, kendini vermek ve daim kılmak ise ölmektir. Belki de üremenin en büyük hazzı, ölümü önceden takmaktan, kişinin hayati özünün yırtılmasından ibarettir. Başkasıyla birlikte oluruz, fakat bu birliktelik ayrılık içindir; o son derece samimi sarılış, son derece samimi bir ayrılıştan ibarettir. Özünde cinsel aşkın verdiği zevk, özünde bir diriliştir, bir başkasında yeniden dirilmektir, çünkü kendimizi daim kılmak için yalnızca başkalarında dirilebiliriz. s. 152
Aşkın ilkel ve hayvani biçiminde, bir erkek ve dişiyi hiddetli bir kavrayışla içlerini birbirine karıştırmaya iten o yenilmez içgüdüde görüldüğü gibi, şüphesiz aşkın özünde trajik biçimde yıkıcı bir şey vardır. Vücutlarını birleştiren bu içgüdü bir bakıma ruhlarını ayırır; kucaklaştıklarında birbirlerini sevdikleri kadar nefret ederler ve her şeyden çok da savaşırlar, henüz cansız üçüncü bir can için savaşırlar. Aşk bir savaştır; erkek dişiyle bir araya geldiğinde erkeğin dişiye kötü davrandığı türler de vardır, erkeğin dişiyi döllendirmesinin ardından dişinin erkeği yediği türler de. s. 152
Aşkın karşılıklı bencillik olduğu söylenmiştir ve gerçekten de aşıklardan her biri diğerine sahip olmaya çalışır ve o anda bilinçli veya maksatlı olmasa da onun aracılığıyla kendini daim kılmaya çalışarak da kendine haz arar. Aşıklardan her biri diğeri için dolaysız olarak bir haz, dolaylı olarak da bir daimiyet aracıdır. Bu nedenle aşıklar zorba ve köledirler; her biri diğerinin hem zorbası hem de kölesidir. s. 153
Eğer derin dini duygunun bedensel aşkı kınayıp bekareti yüceltmesinde gerçekten bir gariplik var mıdır? Para hırsı her kötülüğün başıdır, demiştir Havari. Bunun nedeni, para hırsının araç olan zenginlikleri bir amaç yapmasıdır. Günahın özü de tam olarak araçları amaç yapmasında, amacı ya tanımayıp ya da küçümsemesindedir. Bedensel aşk da açgözlülük değil de nedir? Çünkü araç olan zevki gerçek amacı olan kendini daim kılmak için bir araç olarak kullanmak yerine kendine amaç yapar. Kendilerini daha iyi daim kılmak için bekaretini korumak isteyenler de çıkabilir, yani kendi bedenlerinden daha insani olan bir şeyi daim kılmak için. s. 153
Çünkü aşıkların bu dünyada daim kıldıkları şey acı çeken bedendir, acıdır, ölümdür. Aşkın derinliklerinde bir ebedi çaresizlik derinliği vardır ve buradan umut ve teselli doğar tüm bedenin aşkından, bu sevdadan ruhani ve hazin aşk doğar. s. 153
Aşkın bu diğer hali, bu ruhani aşk, acıdan, bedensel aşkın ölümünden doğar, şefkat dolu koruma duygusundan doğar. Aşıklar birbirlerini tam fedakarlıkla, yalnızca bedenlerinin değil ruhlarının gerçek bir kaynaşmasıyla sevemezler, ta k, güçlü tokmağı kalplerini ezerek aynı keder havanında karıştırana kadar. Cinsel aşk bedenlerini birleştirirken ruhlarını birbirine yabancı kılarak ayırıyordu.; fakat bu aşk, etten bir meyve, bir evlat verdi. Fakat ölüm içinde doğan bu çocuk belki hasta oldu ve öldü. Bedensel birleşimin meyvesinin ardından ve ayrılık veya karşılıklı ruhani yabancılaşmadan ötürü bedenleri acıdan soğumuş, ayrı olsalar da ruhları acıda birleşmiş olan aşıklar, ebeveynler, çaresizlik içinde birbirlerine sarıldılar ve etten evladın ölümünden gerçek ruhani aşk doğdu. Yahut daha doğrusu onları bir arada tutan et bağı ve bu özgürlük iç çekişiyle nefes aldılar. Çünkü insanlar yalnızca aynı acıyı birlikte çektiklerinde, bir müddet ortak bir acı boyunduruğuna bağlı olarak taşlı toprağı sürdüklerinde ruhani bir aşkla birbirlerini severler. O vakit birbirlerini tanır ve hissederler ve ortak dertlerinde bağdaşırlar, birbirlerine şefkat ederler ve birbirlerini severler, çünkü sevmek şefkat demektir ve eğer bedenlerini zevk birleştiriyorsa ruhlarını keder birleştirir. s. 154
Beden ve suretler dünyasında aşkımızın gerçek manada meyve vermesinin imkansızlığı kadar bizlerde başka bir dünyaya olan umut ve inanç uyandıran bir şey yoktur. s. 155
Ya anne sevgisi, zayıflara, yardıma muhtaçlara, anne sütü ve kucağına muhtaç korumasız zavallı bebeğe karşı şefkat değil de nedir? Kadınlarda her türlü aşk anaçtır.
Ruhça sevmek şefkat etmektir ve en çok şefkat eden de en çok sevendir. İnsanlar hemcinslerine karşı ateşli bir sevgiyle yanıp tutuşurlar, çünkü öz sefaletlerinin, görünürdeliklerinin, ehemmiyetsizliklerinin dibine vurmalarının ardından açılan gözlerini hemcinslerine çevirerek, onları da görünüşte sefil ve hiçliğe mahkum görürler ve onlara şefkat edip severler. s. 155
İnsan sevilmeyi veya buna eşdeğer olan şefkat görmeyi arzular. İnsan acılarının ve kaderlerinin hissedilmesini ve paylaşılmasını ister. Sadaka, yaşamın güçlüklerini hafifletici bir yardımdan ziyade şefkattir. Dilenci, şefkat göstermeden edilen yardımdan çok, yardım etmeden gösterilen şefkatten dolayı minnettar kalır. Şefkat görmek sevilmek istemektir. s. 155
Diyordum ki bilhassa kadınların aşkı özünde her zaman şefkatlidir, anaçtır. Kadın aşığına boyun eğer çünkü arzusundan acı çektiğini hisseder. Bunun için de kadının aşkı daha cesur ve kalıcı olan erkeğin aşkından daha bir aşk dolu ve saftır. s. 155
Şefkat, akılcı insanın aşkı olan insanın ruhani aşkının özüdür. Aşk şefkat eder ve ne kadar aşık olursa o kadar şefkat eder. s. 156
Aşk büyürken hissedilen ateşli arzu gözle görülen her şeye uzanır ve her şeye şefkat gösterilir. Kendi içine dalıp kendinde derinleştikçe, kendi anlamsızlığını keşfetmeye, olduğun her şey olmadığını, olmak istediğin gibi olmadığını, kısacası bir hiçten ibaret olduğunu keşfetmeye başlarsın. Kendi malayaniliğine dokunduğunda, daimi dayanağını hissetmediğinde, ne kendi sonsuzluğuna ne de kendi ebediyetine ulaşamadığında kendine şefkat duyarsın ve kendine karşı duyduğun elim bir aşkla yanıp adına özsevgi denilen esasında ruhunun bedeninin kendinden haz alışı gibi kendine karşı hissettiğin şehvani bir öz zevkten ibaret olan sevgiyi öldürürsün. s. 156
Her bilinç, ölüm ve acı bilincidir. Bilinç bilgi birliğidir, his birliğidir, his birliği ise acı birliğidir. s. 157
Her şeyi sevmek için, insan veya insanüstü, canlı veya cansız her şeye şefkat duymak için, her şeyi kendi içinde hissetmen, kişiselleştirmen gerekir. s. 157
Aşk sevdiği zaman kişiselleştirir. Bir fikre aşık olmak için yalnızca onu kişiselleştirmek gerekir. Aşk bunca büyük, canlı, güçlü ve coşkulu olduğunda her şeye aşık olur ve o zaman her şeyi kişiselleştirir ve evrensel Bütün'ün, Evren'in de Bilinç sahibi, acı çeken, şefkat eden ve seven, yani bir bilinç olan bir Bilinç sahibi bir Kişi olduğunu keşfeder. Sevdiğini kişiselleştirilen aşkın keşfettiği bu Evrenin Bilinci'ne ise Tanrı diyoruz. Böylece kişinin ruhu Tanrı'ya şefkat eder ve Tanrı'nın kendisine şefkat ettiğini hisseder, Tanrı'yı sever ve kendi sefaletini ebedi ve sonsuz sefaletin göğsünde barındırarak Tanrı tarafından sevildiğini hisseder; bu ebedi ve sonsuz sefalet, kendini ebedileştirip sonsuzlaştırmakla bizzat en yüce mutluluğu teşkil eder. s. 158
Öyleyse Tanrı, Bütün'ün kişiselleştirilmesidir, Evren'in ebedi ve sonsuz Bilincidir, maddenin esiri olan ve özgür kalmaya çabalayan Bilinç'tir. Hiçlikten kurtulmak için Bütün'ü kişiselleştiriliriz ve tek esrarlı olan sır ise acının sırrıdır. s. 158
Acı bilincin yoludur ve canlılar kendi bilinçlerine acı yoluyla varırlar. Çünkü kendi bilincinde olmak, kişilik sahibi olmak kendini bilmektir ve kendini diğer canlılardan farklı hissetmektir. Bu farklılık hissine ise yalnızca çatışmayla, az çok büyük bir acıyla, kendi sınırlarını hissetmekle varılır. Kendinin bilincinde olmak, kendi sınırlarının bilincinde olmaktan ibarettir. Başkaları olmadığımı hissettiğimde kendim olduğumu hissederim. s. 158
Az veya çok acı çekmeden var olup olunmadığı nasıl bilinir? Acı olmadan nasıl iç muhasebesi yaparak yansıtıcı bilince sahip olunur? Kişi zevk alırken kendini, var olduğunu unutur, başkası olur, yabancı olur, yabancılaşır de ancak acıyla içine kapanır, kendine gelir, kendi olur. s. 158
Bize benzeyene şefkat ederiz de bu benzerliği ne kadar çok ve iyi hissedersek, o kadar çok şefkat ederiz. Bizleri acıda birleştiren ortak bağı keşfetmemizi sağlayanın şefkat rezervimiz olduğu söylenebilir. s. 159
Öz bilincimize kavuşma, bilincimizi muhafaza etme ve artırma çabamız, bizlere tüm eşyanın mücadelesinde, hareketlerinde ve devrimlerinde o her şeyi meylettiği bilince kavuşma, onu muhafaza etme ve artırma çabası olduğunu keşfettirir. s. 159
Kardeşimin acı içinde attığı bir çığlığı duyduğumda kendi acım uyanır ve bilincimin derinliklerinde çığlık atar. Aynı şekilde hayvanların acılarını ve dalı koparılan ağacın acısını hissederim, özellikle de sezgi ve içgörü kabiliyeti olan hayal gücüm canlıyken. s. 159
Kendimizden, içimizde hissettiğimiz tek bilinç olan insan bilincinden başlayarak, tüm canlıların ve de taşların -zira taşlar da canlıdırlar- az çok karanlık olan bir bilinçleri olduğunu varsayarız. Organik canlıların gelişimi de acı yoluyla bilinç bütünlüğünü sağlama mücadelesinden ibarettir. s. 160
&&&&&&&&&&
Yaratıcı'nın var olduğu sonucuna yaratılanın varoluşundan varırız ki Yaratıcı'nın varlığı da akıl yoluyla doğrulanamaz. s. 178
Evren'in varoluş şeklinden adına ''düzen'' denilen ve bir düzenleyiciye ihtiyacı olduğu varsayılan şeye geçersek, ifade etmek gerekir ki ''düzen'' var olandır ve var olandan başka bir düzen düşünemeyiz. s. 178
Nedenini bilmeden dünyanın Tanrı böyle yarattığı için başka şekilde değil de böyle olduğunu söylemek hiçbir şey söylememektir. Eğer Tanrı'nın dünyayı böyle yaratma nedenini bilseydik, Tanrı fazlalık, akıl yeterli olurdu. Her şey matematik olmuş olsaydı, hiçbir akıl dışı unsur olmasaydı, akıl dışılığın sebebi olan ve cehaletimize yalnızca bir başka kılıf teşkil eden bir Yüce Düzenleyici açıklamasına başvurulmazdı. s. 178
Teologlara göre Tanrı iki ile ikiyi dörtten ne fazla ne de az yapabilir. Zorunluluk yasası ya Tanrı'dan üstündür ya da Tanrı'nın ta kendisidir. Ahlaki düzende de yalanın, cinayetin veya zinanın Tanrı buyurduğu için mi kötü olduğu, yoksa aslen kötü oldukları için mi Tanrı'nın böyle buyurduğu sorgulanır. Eğer ilki doğruysa bu Tanrı gelişigüzel yasalar koyan kaprisli ve mantık dışı bir Tanrı'dır; eğer diğeri doğruysa kendisinden, yani mutlak iradesinden bağımsız olan eşyanın kendine has doğasına ve özüne itaat eden bir Tanrı'dır. Eğer böyleyse, eğer Tanrı eşyanın varoluş nedenine itaat ediyorsa, bu nedenini bilmek bizlere yeterdi ve Tanrıya ihtiyaç duymazdık; bu nedeni bilmedikçe de Tanrı bile hiçbir şeye açıklık kazandırmaz. Bu neden Tanrı'nın üzerinde bir neden olurdu. Bu nedenin bizzat eşyanın yüce nedeni olan Tanrı olduğunu söylemek de boşunadır. Böyle bir neden, ona kişilik veren iradedir. Mantıklı Tanrıyı veya Aritoteles'in Tanrısını daima çelişik bir Tanrı yapacak olan da Tanrı'nın ister istemez zorunlu nedeni ile ister istemez özgür olan iradesi arasındaki ilişkide yaşanan bu sorundur. s. 179
Skolastik teologlar, insan özgürlüğü ile ilahi mevcudiyet ve Tanrı'nın olası ve bağımsız geleceğe vakıf oluşunu bağdaştırmaya çalıştıklarında karşılaştıkları sorunları çözmeyi hiçbir zaman öğrenemediler; akılcı Tanrı da Tam da bu yüzden olası olana hiçbir şekilde uygulanamaz, zira olasılık kavramı özünde akıl dışılık kavramından ibarettir. Akılcı Tanrı varlık ve eyleminde ister istemez zorunludur; her seferde her şeyin yalnızca en iyisini yapar ve aynı anda birden fazla en iyi olamaz, zira bir noktadan diğerine çizilebilir sınırsız sayıda çizgi olsa da yalnızca birinin düz oluşu gibi, sınırsız olasılıklar arasında yalnızca tek biri amacına uygun olabilir. Akılcı Tanrı, aklın Tanrısı da her seferinde yalnızca kastedilen ereğe dosdoğru götüren düz çizgiyi takip edebilir; bu ereğe götüren tek düz çizginin zorunlu oluşu gibi bu erek de zorunlu bir erektir. Böylece Tanrı'nın uluhiyetinin yerini Tanrı'nın zorunluluğu alır. Tanrı'nın zorunluluğunda da özgür iradesi, yani bilinçli kişiliği can verir. Arzuladığımız Tanrı, ruhumuzu hiçlikten kurtaracak olan Tanrı, ölümsüzleştiren Tanrı olmalıdır. s. 180
Dini düşünce, ruhani duygu niteliklerini Tanrıya atfetme atfetmeden geri duramaz. Fakat eski teoloji duygu ve coşkunun kısıtlı ve yaratılmış kişiliklere has olduğu izlenimine sahipti; örneğin, Tanrı'nın rahmeti kavramını ebediyen kendini tanımaya, Tanrı'nın gazabını da alışıldık bir amaç olan günahları cezalandırmaya dönüştürüyordu. (Ritschl) s. 183
Evet varılmış bu mantıklı Tanrı, açıkçası zevk alıp acı çekmediği için ne seven ne de nefret eden, insan olmayan, kedersiz, ihtişamsız ve adaleti akılcı veya matematiksel olan, yani adaletsiz olan bir Tanrı'ydı. s. 183
Doğrusu diri Tanrı'ya, insani Tanrı'ya akıl yoluyla değil aşk ve ıstırap yoluyla varılır. Akıl daha ziyade bizleri O'ndan ayırır. O'nu önce tanıyıp sonra sevmek imkânsızdır; O'nu tanımadan önce severek arzulayarak O'na açlık duyarak başlamak gerekir. Tanrı bilgisi Tanrı aşkından geçer ve bu bilgi akla dayalı ya az bir şey taşır ya da hiçbir şey taşımaz. Çünkü Tanrı tanımlanamazdır. Tanrı'yı tanımlamak istemek, O'nu zihnimizde sınırlamaya çalışmaktır, O'nu öldürmektir. Ne zaman ki O'nu tanımlamaya çalışsak, ortaya çıkan hiçliktir. s. 184
Her an havayı dolaysız olarak duyumsarız, özellikle de boğulma anında, havaya olan açlık anında yokluğunu hissederiz. Aynı şekilde Tanrı'nın fikri değil bizzat kendisi de doğrudan hissedilen bir gerçeklik haline gelebilir ve Tanrı fikriyle ne Evren'in varlığına ne de özünü açıklayabilsek de bazı zamanlar, özellikle de manevi boğulma anlarında Tanrı'yı doğrudan duyumsarız. Bu duygu Tanrı'ya olan açlık duygusudur. Tanrı'dan yoksunluk duygusudur. Tanrı'ya inanmak, O'nsuz yaşayamamaktır. s. 184
Bizleri Tanrı'ya inanmaya yönelten akılcı zorunluluk değil, hayati ıstıraptır. Tanrı'ya inanmak, her şeyden önce ve çok Tanrı açlığı çekmektir, ilahilik açlığı çekmektir, Tanrı'nın yokluğunu ve eksikliğini hissetmektir, var olmasını istemektir. Evrenin insani erekliliğini kurtarmak istemektir, çünkü eğer bilinçlerimiz bir Bilinç'e karışacaksa ve eğer Evren'in ereği bilinçse, kişi Tanrı tarafından massolmaya boyun eğebilir. ss. 199-200
Dürüst bir insan aklından ''Tanrı yoktur!'' diye geçirebilir, fakat ancak habis birisi böyle bir şeyi gönlünden geçirebilir. Tanrı'nın var olmasını istememek veya Tanrı'nın var olmadığına inanmak bir şeydir, Tanrı'nın yok oluşuna boyun eğmek ise insanlık dışı ve korkunç olsa da başka bir şeydir. Fakat Tanrı'nın var olmasını istememek diğer bütün ahlaki gaddarlıkların ötesindedir. Ne var ki, gerçekte Tanrı'yı inkâr edenler, Tanrı'yı bulamamanın verdiği çaresizlikten dolayı inkar ederler. s. 200
Tanrı'nın varoluşunun imkansızlığını kanıtlayamamak akla yeter.
Tanrıya inanmak, Tanrı'nın var olmasını arzulamaktır, dahası Tanrı varmış gibi hareket etmektir; bu arzuyla yaşamak ve bu arzuyu eylemlerimizin iç zembereği yapmaktır. Bu ilahilik arzusu veya açlığından umut doğar; umut'tan iman, imandan ve umuttan ise sevgi doğar; bu arzudan güzellik, ereklilik ve iyilik duyguları doğar. s. 200
Garp insanı, açıklık ister ve gizeme tahammülü yoktur. Doğulu kardeşi kesin beyanları ne kadar sevmiyorsa, Batılı bir o kadar sever. Ebedi ve sonsuz güçlerin, kendi kişisel hayatı için ne ifade ettiğini, bu güçlerin kendisini kişisel olarak nasıl daha mutlu ve iyi yapacaklarını ve hatta neredeyse başını sokacağı evi nasıl inşa edip ocağında yemeğini nasıl pişireceklerini bilmekte ısrar eder. Doğu ve Batı arasındaki, Ganj Nehri ve Mississippi Nehri kıyılarındaki insanlar arasındaki fark budur. Muhakkak ki bunun pek çok istisnası vardır.
Bu iki büyük meşrep birbirinden okyanuslar ve sıradağlar ile ayrılmazlar. Doğu gizemin ayışığında, Batı bilimsel olguların ışığında yaşar. Doğu müphem dürtüler için Ebedi olana yakarır. Batı ise mevcut olanı hafifçe kavrar ve kendisine makul, anlaşılır nedenler sunmadıkça da bırakmaz. Her ikisi de birbirini yanlış anlar, birbirine güvenmez ve birbirinden büyük ölçüde nefret eder. Fakat bu iki yarımküre kendi başlarına değil, bir arada dünyanın toplamını oluştururlar. Daha doğrusu bütün dünyada hem Doğu'da hem Batı'da, akılcıların kesinlik arayıp kavrama inandıklarını, dirimselcilerin ise ilham arayıp kişiye inandıklarını söyleyebiliriz. Birileri sırlarını çekip çıkarmak için Evren'i incelerken, diğerleri umdukları şey olan ölümsüzlüğe bir teminat ve güvence, görmedikleri şeye ise bir kanıt bulmak için Evren'in Bilinci'ne dua edip Dünyanın Ruhu ile doğrudan irtibata geçmeye çalışırlar. s. 205
Blimsel iman bile - ki böyle bir iman da vardır- geleceğe işaret eder ve bir güven işidir. Bilim adamı gelecekte şu veya bu gün güneş tutulması olacağına inanır, bugüne kadar dünyayı yönetmiş yasaların bundan sonra da yönetmeye devam edeceğine inanır.
Bir üçgenin üç açısının iki dik açıya eşit olduğunu savunmak için hayatını feda eden hemen hemen hiç kimse yoktur, zira böyle bir gerçeğin bizim hayatımızı feda etmemize ihtiyacı yoktur. Oysa birçokları dini inancını koruduğu ve savunduğu için hayatını kaybetmiştir; doğrusu iman şehit üretmez, şehitler imanı üretir. s. 206
İman irade işidir, ruhun ameli bir gerçeğe, bir kişiye, hayatı yalnızca anlamakla kalmayıp bizlere hayatı yaşatan bir şeye doğru hareketidir.
İman, hayatın akla dayalı olsa da güç ve kaynağının başka bir yerde, doğaüstü ve olağanüstü bir şeyde olduğunu göstererek bizleri yaşatır. Bilimden bolca nasiplenmiş ve bilhassa dengeli bir ruha sahip matematikçi Cournot, hayat verenin doğaüstü ve olağanüstü olana eğilim olduğunu ve bunun yokluğunun sonucunda aklın bütün spekülasyonlarının ruha keder verdiğini söylemiştir. s. 207
Doğrusu bizler yaşamak isteriz. Fakat her ne kadar imanın bir irade işi olduğunu söylesek de, imanın bizzat irade olduğunu, ölmeme isteği olduğunu veya daha ziyade zekadan, iradeden ve duygudan farklı başka ruhani güç olduğunu söylemek belki daha doğru olurdu. O halde iman, hissetmeyi, tanımayı, istemeyi ve inanmayı, yani yaratmayı kapsardı. Çünkü ne duygu ne zeka ne de irade yaratmaya kadirdir, yalnızca iman tarafından kendilerine verilen maddeler üzerinde faaliyet gösterirler. İman, insanın yaratıcı gücüdür. s. 207
Tanrı'ya inanmak O'nu sevmektir ve O'ndan sevgiyle korkmaktır. Tanrı'yı ne sevip ne de korkup O'na inandığını söyleyenler O'na değil, Tanrı'nın var olduğunu kendilerine öğretenlere inanırlar ki çoğunlukla bunlarda Tanrı'ya inanmıyorlardır. Hüzün, keder, belirsizlik, kuşku ve tesellide umutsuzluk hissetmeden Tanrı'ya inandığına inananlar, Tanrı'nın kendisine değil ancak Tanrı fikrine inanırlar. Tanrı'ya inanamadıkları için Tanrı'nın var olmasını istemeyenlere Tanrı'yı inkar ettiren ve hatta O'na hakaret ettiren bu hiddet, acaba Tanrı'ya inanmanın bir şekli değil mi? İnananların istediği gibi onlar da Tanrı'nın var olmasını isterler, fakat akıllarının kendilerine iradelerinden daha çok söz geçirdiği aciz ve kayıtsız veya habis insanlar oldukları için, içlerinde taşıdıkları gamdan dolayı aklın kendilerini çektiğini hissederler ve umutsuzluğa düşerler ve umutsuzluktan dolayı da inkar ederler ve inkar ile tasdik ederek inkar ettikleri şeye inanırlar. Tanrı da kendisini inkarı yoluyla kendini tasdik ederek onlarda tecelli eder. s. 208
Diğer yandan halkı zapt etmek veya teselli etmek için imana ihtiyaç duyulduğunu savunmak, imanın nesnesinin aldatıcı olduğunu beyan etmektir. Kesin olan şu ki günümüzde Tanrı'ya inanmak, iman sahibi entelektüeller için her şeyden önce ve her şeyden çok Tanrı'nın var olmasını istemektir. Tanrı'ya inanmak, Tanrı'nın var olmasını istemek ve Tanrı varmış gibi davranıp böyle hissetmektir. Tanrı'nın var olmasını istemek ve bu arzuya göre hareket etmekle Tanrı'yı yaratırız, yani Tanrı kendini bizlerde yaratır, tecelli eder, bizleri açılır ve kendini bizlere gösterir. Zira Tanrı, kendisini aşkla ve aşk yoluyla arayanları karşılamaya çıkar beklemesini soğuk, aşktan yoksun akılda sorup soruşturanlardan sakınır. Tanrı kalbin dinlenmesini istese de başın dinlenmesini istemez, zira fiziksel dünyada bazen baş uyur ve dinlenirken kalp geceleyerek aralıksız çalışır. Böylece aşktan yoksun bilgi bizleri Tanrı'dan uzaklaştırırken, aşk, bilgi olmadan da bizleri Tanrı'ya, Tanrı yoluyla da bilgeliğe ulaştırır. Ne mutlu kalbi temiz olanlara, zira onlar Tanrı'yı görecekler. s. 209
Eğer Tanrı'ya nasıl inandığımı, yani Tanrı'nın kendini nasıl bende yarattığını ve bana göründüğünü soran olursa, cevabım belki de karşımdakini gülümsetecek, güldürecek veya dehşete düşürecektir. Tanrı'ya dostlarıma inandığım gibi inanırım, çünkü muhabbetinin nefesini, görünmez ve dokunulmaz elinin beni çektiğini, yol gösterdiğini ve beni kavradığını hissederim. Tanrı'ya inanırım, çünkü kaderimi elinde tutan ve evrensel bir zihnin ve hususi bir ilahi takdirin dahili bilincine sahibim. Bilinçli, hakim ve seveceğim bir gücün dürtüsünü hissederim. Rabbin yolu böylelikle kişiye açılır. s. 210
&&&&&
Şefkatle dolduğumuzda iyilik yapmaktan bir memnuniyet duyarız. s. 225
Başkasının acısı bizi burkar, kederi bizi de kederlendirir ve farkında olmasak da acı ve köken ortaklığımızı hissederiz. Az çok bilinçli var olan bütün canlıların kardeşliğini bizlere gösteren de bu başkasından doğan acı ve şefkattir. s. 225
Acı manevi bir şeydir ve bilincin en dolaysız yoldan inkişafıdır; belki de bedenlerimiz de bizlere sadece acının kendini belli etmesini sağlamak için verilmiştir. Az ya da çok olsun, hiç acı çekmemiş birisi kendinin bilincinde olmaz. s. 225
Madde ruhu sınırlamak kandırmakla ona acı verir. Acı ise maddenin ruha koyduğu engelden ibarettir. Acı, maddenin, bilince, ruha koyduğu engeldir, iradeye direniştir; görünür Evren'in Tanrı'ya koyduğu sınırdır. s. 226
Acı, baskı ve ıstırap vermedikleri sürece kalp, mide veya ciğerlere sahip olduğumuzu bilmeyiz. Kendi organlarımızın varlığını bizlere ifşa eden fiziksel acıdır ve hatta rahatsızlıktır. Manevi acı ve keder de aynı şekildedir; nitekim acıyana kadar bir ruha sahip olduğumuzun farkına varamayız. s. 226
Bilinci kendi üzerinde düşünmeye iten acıdır. Kedersiz olan ne yaptığını ve ne düşündüğünü bilir, fakat bunu gerçekten yapıp yapmadığını, düşünüp düşünmediğini bilmez. s. 226
Gerçek şu ki, insan ruhu yalnızca keder ve hiç ölmeme tutkusuyla kendinin sahibi olur. s. 227
Bir çözümüm süreci olan acı, bizlere kendi içimizi keşfettirir ve yokoluşun acısıyla yüce çözüm olan ölümde, geçici olan iç derinliklerimizin de derinine, manevi keder içinde soluduğumuz ve sevmeyi öğrendiğimiz Tanrı'ya ulaşırız. s. 227
Akıl bizlere ne öğretirse öğretsin, işte böyle imanla inanmak gerekir. Kötülüğün kökeni, maddede eylemsizlik, ruhta tembellik denen şeyden ibarettir. Tembelliğin bütün kötülüklerin anası olduğu sözü boşuna söylenmemiştir. s. 227
İnsan hayatı düzeninde, sadece maddi dünyanın yaratıcısı olan kendini koruma içgüdüsüyle hareket eden birey, kendisine manevi dünyanın yaratıcısı olan daimiyet içgüdüsünü vermekle onu ölümsüzlüğe taşıyan ve iten toplum olmasaydı yokoluşa, hiçliğe meylederdi. İnsanın sadece bir birey olarak kendini korumak için toplum karşısında, toplum pahasına da olsa yaptığı her şey kötüdür. İnsanın toplumsal bir kişi olarak içinde bulunduğu toplumu daim kılmak ve bu toplum içinde kendini de daim kılmak için yaptığı her şey ise iyidir. s. 227
Tanrı ile olan ilişkiye din deriz. Din, iman, umut ve sevgi üzerine kuruludur ve bunlar da ilahilik ve Tanrı duygusu üzerine kuruludur. s. 231
Din tanımlanmaktan çok betimlenir ve betimlenmekten çok da hissedilir. Schleiermacher'e göre din, bizlerden üstün olan bir şeye bağlılık ilişkisine dair basit bir duygu ve bu gizemli güçle irtibata geçme arzusudur. Onun, insanın dini arzusunun, insanı varlığının hakikatine duyduğu arzu olduğu yönündeki sözü de fena değildir. Ben size sağgörülü ve ileri görüşlü Cournot'un beyanını aktaracağım: ''Dine dayalı dışavurumlar, insanın görünmez, doğaüstü ve mucizevi bir dünyaya inanma eğiliminin gereği ve sonucudur. s. 232
İnsanın gelecekteki kaderi, ebedi hayat, yani Evren'in ya da Tanrı'nın insanî erekliliğidir. Bütün dini yollardan buraya varılır, zira bütün dinlerin özü budur. s. 233
Din, bütün Evren'i tapınmasıyla kişiselleştiren vahşinin dini de dahil, gerçekte Evren'e, Tanrı'ya insanî bir ereklilik yükleme yönündeki hayatî ihtiyaçtan doğar ve bunun için de O'na kendine dair bir bilinç ve erek yüklemek gerekir. Din, Tanrı ile birleşmedir. Tanrı ile birleşme yönündeki dini arzumuzun gerçekleşmesi bilimle veya sanatla değil hayatla olur. s. 233
Din, kendini yok etme arzusu değil kendini tamamlamaktır, ölüm arzusu değil, yaşam arzusudur. s. 234
Arzumuz, ebedileşmektir, bakileşmektir ve bu amaca hizmet eden her şeye iyi deriz. s. 260
Leibniz'in ki gibi her türlü iyimser metafiziğin veya Schopenhauer renkli gibi kötümser metafiziğin bundan başka dayanağı yoktur. Leibniz'e göre bu dünya en iyisidir, çünkü bilinci ve bilinçle birlikte iradeyi daim kılmaya çalışır, çünkü zeka iradeyi artırır ve mükemmelleştirir, çünkü insanın amacı Tanrı'yı tefekkür etmektir. Schopenhauer için ise bu dünya olası en kötü dünyadır, çünkü iradeyi yıkmaya çalışır, çünkü zeka, temsil, kendisini doğrudan iradeyi sıfırlar.
Aynı şekilde, bundan başka bir hayat olduğuna inanan Franklin de yaşamış olduğu bu hayatı baştan sona, tekrar yaşamaya razı olduğunu savunuyordu. Başka hayata inanmayan Leopardi ise kimsenin yaşadığı hayatı tekrar yaşamayı kabul etmeyeceğini savunuyordu. Her iki öğreti de sadece ahlaki değil, aynı zamanda dinidir ve teolojik değere sahip olduğu sürece ahlaki iyilik duygusu da dini kökenlidir. s. 261
Öbür dünyaya, ölüm ötesi ebedi hayata, bireysel ve kişisel bir hayata, her birimizin bilincini hissettiği ve bilincinin birbirine karışmadan diğer bir tüm bilinçlerle Yüce Bilinç'te, Tanrı'da birleştiğini hissettiği hayata inanmak gerekir; bu hayatı yaşayabilmek, bu hayata katlanabilmek, anlam ve ereklilik verebilmek için öbür hayata inanmak gerekir. Belki bu öbür hayatı hak etmek, elde etmek için inanmak gerekir veya belki de bu hayatı aklın ötesinde, hatta gerekirse akla karşı arzulamayan onu ne hak eder ne de elde eder. s. 271
Erdem dogmada değil dogma erdemde temellenir ve imanın şehit yaratmasından ziyade şehitler imanı yaratır. s. 275
Kötülüğün özü geçiciliğindedir, nihai ve kalıcı bir ereğe yönelmemesindedir. s. 277
İnsanın ereği ebedi mutluluktur. s. 278
Bir gün yok olacağımız fikrine teslim olmayız. s. 280
Hıristiyanlığın af öğretisinin özü, tek insanın, yani İnsan'ın, günahsız olduğundan dolayı ölmeyi hak etmediğidir; bu öz, erdemlerini bizlere uygulayıp hayat yolunu göstererek bizleri ölümden kurtarmak için öldüğüdür. Kendine bir şey saklamadan kendini tamamıyla insanlık kardeşlerine veren Mesih, davranış örneğimizdir. s. 282
Herkes, yani her bir insan, kendinden verebildiği kadar vermeye, hatta verebildiğinden dahasını vermeye, kendini aşmaya, kendine üstün gelmeye, yeri doldurulamaz olmaya, kendini başkalarından almak için, kendini başkalarına vermeye azmetmelidir. Bunu her bir kişi kendi zanaatında yaktın olduğu sivil mesleğinde yapmalıdır. s. 282
'Alnının teriyle ekmek yiyeceksin'' buyruğundan dolayı çalışmayı bir ceza olarak görerek, sivil meslekleri yalnızca siyasi ve ekonomik yönüyle değerlendirenler çoktur. Bu tarz insanlar için iki türlü meşgale vardır. Biri geçimimizi sağlamaya, namuslu bir şekilde kendimizin ve evlatlarımızın rızkını kazanmaya yönelik bayağı ve geçici bir meşgaledir, diğeri ise kurtuluşumuza, ebedi yüceliği kazanmaya yönelik büyük meşgaledir. Hakir veya dünyevi olan iş, hemcinslerimizi aldatmadan ve zarara uğratmadan toplumsal konumumuza göre saygın bir şekilde yaşarken, bizlere mümkün olduğu kadar vakit bırakarak o diğer büyük meşgaleyle de ilgilenmemize olanak sağlamadığı sürece yapılmaya değmez. s. 288
Fakat bunun da üzerine çıkarak, sivil mesleğimize dair dini duygumuzdan, ebediyet açlığımızdan gelen etik bir duyguya varmak gerekir. Her birimizin bakışları Tanrı'ya yönelmiş, ebediyetimize olan aşkımız anlamına gelen Tanrı aşkı için kendine sivil mesleğinde çalışması demek, bu işi dini bir iş haline getirmek demektir. s. 288
Kutsal Kitab'ın o ''alnının teriyle ekmek yiyeceksin'' kısmı, Tanrı'nın insanı işe mahkum etmesi demek değil, işin meşakkatine mahkum etmesi demektir. Bizzat işe mahkum edemezdi, çünkü doğmuş olmanın ameli yönden yegane tesellisi iştir. Tanrı'nın insanı işe mahkum etmemiş oluşunun kanıtı da Kutsal Kitab'ın insanın kovulmadan önce, henüz masum haldeyken Aden bahçesine koyuluş sebebinin buraya bakması ve işlemesi için olduğunu söylemesidir (Tekvin 2:15) Gerçekten de insan Aden bahçesini işlemeyecekse nasıl vakit geçirecekti? s. 289
İş bizim için bir ceza olsaydı bile, bu cezayı af ve tesellimiz yapmaya çalışmamız gerekirdi. s. 289
Mesih'e uymak, Mesih'in sivil olduğu kadar dini olan kendi çarmıhını sırtlanması gibi her bir kimsenin kendi çarmıhını, kendi sivil mesleğinin çarmıhını sırtlanarak, bakışları Tanrı'ya dönük olarak çarmıha sarılmasıdır ve bu mesleğin icrasını gerçek bir duaya çevirmeye çalışmasıdır. s. 289
Kadim Yasa'nın bizlere miras bıraktığı olumsuz biçimde ki emirleri olumlu hale getirmelidir. Böylece ''Yalan söylemeyeceksin!'' denildiğinde, ''Uygun olsun olmasın, daima doğruyu söyleyeceksin'' anlaşılmalıdır, her ne kadar her seferinde uygunluk kararına varan başkaları değil bizler olsak da. ''Öldürmeyeceksin!'' denildiğinde, ''Hayat vereceksin ve hayatı arttıracaksın!'' anlamalı; ''Çalmayacaksın!'' denildiğinde, ''Halkın zenginliğini artıracaksın!'' anlamalı; ''Zina işlemeyeceksin!'' denildiğinde, ''Vatanına ve cennete sağlıklı, güçlü ve hayırlı evlatlar vereceksin!'' anlamalı ve tüm diğer emirleri de bu şekilde idrak etmelidir. s. 290
Dayanışma duygusu benden hasıl olur; toplum olduğum için, insan toplumunu sahiplenmeye ihtiyaç duyarım; toplumsal bir ürün olduğum için toplumsallaşmam gerekir; kendimden Tanrı'ya -her şeye yansıyan bana- ve Tanrı'dan da hemcinslerimin her birine varırım. s. 291
Medeniyet, bir insanın başka bir insanı ram edip, onu her ikisi için de çalışmaya zorlayarak, kendisini dünyayı tefekküre verdiği ve esirini olağanüstü işlere koştuğu gün başlamıştır. Plato'nun ideal devlet konusunda fikir yürütmesini sağlayan kölelik olmuş, köleliği getiren ise savaş olmuştur. s. 292
Tembelliğin bütün fenalıkların anası olduğu söylenir ve gerçekten de tembellik, tamahkarlık ve kıskançlığı doğurur ve bu iki fenalık da bütün diğer fenalıkların kaynağıdır. Tembellik, bizleri tasarruf yoluyla muhafaza ettiğini söylese de, aslında bizleri küçülterek hiçe indirgemekten başka bir şey yapmaz. s. 293
Semavi babanız mükemmel olduğu gibi sizde mükemmel olun denilmiştir. Bu korkunç kural -korkunçtur çünkü Baba'nın sonsuz mükemmelliği erişilemezdir-, bizim en yüce davranış düsturumuz olmalıdır. İmkansızı arzulamayan kişinin imkan dahilinde yaptığı şey, çektiği zahmete hemen hemen hiç değmeyen bir şey olacaktır. İmkansızı, mutlak de sonsuz mükemmelliği arzulamalıyız ve Baba'ya ''Baba, yapamıyorum: Acizliğime yardım et!'' demeliyiz ve O yapmak istediğimizi içimizde yerine getirecektir. s. 294
Afyon çekip uyuşmamak gerekir, çünkü uyuşup acıyı hissedemez hale geldiğinde artık yoksun demektir. s. 295
Hıristiyan ahlakının kölelerin ahlakı diye adlandırılması düşündürücüdür. Bu adı kimler vermiştir? Anarşistler! Anarşizm muhakkak ki kölelerin ahlakıdır, zira yalnızca bir köle anarşist özgürlük çığırtkanlığı yapar. Anarşizm değil panarşizm! ''Ne Tanrı ne efendi'' değil, ''Herkes tanrı ve herkes efendi'', hepsi ilahileşmek için, ölümsüzleşmek için çabalamakta. Bunun için de başkalarına hükmetmekte. s. 296
Erdem bir bilim midir? Bilim bir erdem midir? İkisi farklı şeylerdir. Tüm diğer bilimler erdem olmadan, erdem bir bilim, iyi davranma bili
mi olabilir. Ne en zekilerin, ne de en tahsillilerin en iyi oldukları görülmüştür. s. 305
Akıl belki belli başlı burjuvazi erdemleri öğretir, fakat sonuç olarak ne kahraman ne de aziz çıkarır. Çünkü iyiliği iyilik için yapan deği, Tanrı için, ebedileşmek için yapan azizdir.
Bilim adamlarının ve filozofların eseri olan kültürü, ne kahramanlar ne de azizler yapmıştır. Çünkü azizler, insan kültürünün gelişmesine pek az önem vermişler, daha ziyade birlikte yaşadıkları bireysel ruhların kurtuluşuyla ilgilenmişlerdir. s. 305
Bir halkın veya çağın felsefi düşüncesi çiçeği gibidir; dışarıda ve toprağın üzerindedir, fakat bu çiçek veya arzu ederseniz meyve, özsuyunu bitkinin köklerinden alır. İçeride ve toprağın altında olan bu kökler ise dini duygulardır. s. 306
Kaynak:
Miguel De Unamuno, Yaşamın Trajik Duygusu, Çev. Osman Derinsu, İnkılâp Kitabevi, 1. Baskı 1986, İstanbul
Miguel De Unamuno, Hayatın Trajik Duygusu, Divan Kitap, Çev. Mehmet Sait Şener, 2. Baskı, 2017, İstanbul
Homo sum; nihil humani a me alienum puto (Ben bir insanım; insanla ilgili hiç bir şeyi kendime yabancı saymam) demiş Latin tiyatro yazarı. Bense şöyle demeyi yeğliyeceğim, nullum hominem a me alienum puto; ben bir insanım; başka hiç bir insanı ben yabancı saymam. Çünkü benim için humanus (insan) sıfatı onun soyut isim’i olan humanitas, insanlık kadar kuşkuya açıktır. Ne «insan» ne de «insanlık», ne yalın sıfat ne de isim’leştirilmiş sıfat, ancak somut isim —insan. Etten ve kemikten insan; doğan, acı çeken, ve ölen— özellikle ölen; yiyip içen, eğlenen ve uyuyan ve düşünüp isteyen; görülen ve işitilen insan; kardeş, gerçek kardeş. s. 13
Felsefemiz —yani dünyayı ve yaşamı anlamak ya da anlamamak tarzımız— yaşamın kendisine karşı olan duygumuzdan doğar. Ve bu yaşamın, duygusal olan her şey gibi, bilinç altında, belki bilinçdışında kökleri vardır. s. 14
Mantıklı (rasyonel) düşünen bir hayvan denir insana. Niçin duygusal ya da duygulanımsal bir hayvan olarak tanımlanmadığım bilmiyorum. Belki onu öbür hayvanlardan ayırdeden düşün/mantık’dan çok duygudur. s. 15
Bir Tanrı, ussal (rasyonel) Tanrı, tanımlamadaki insanın dış sonsuzluğa doğru uzantısıdır — yani, soyut insanın, hiç-insan olan insanın; öteki Tanrı, duygu ve irade Tanrısı, yaşam sahibi insanın iç sonsuzluğa doğru uzantısıdır, somut insanın, etten ve kemikten insanın.
Kant akılla yıktığım kalbiyle yeniden yapmaktadır. Ve, kendisini tanıyanların tanıklıklarından ve mektuplarıyla özel olarak söylediklerinin tanıklığından biliyoruz ki, Ansiklopedi ve Akıl tanrıçası yüzyılın sonunda felsefe okutan enikonu bencil yaşlı bekâr, insan Kant, zihni sorunla çok uğraş içinde bir adamdı — demek istediğim tek gerçek yaşamsal sorunla, varlığımızın tam temeline vuran sorunla, bireysel ve kişisel alınyazımız sorunuyla, ruhun ölmezliğiyle, İnsan Kant olacağa bırakmıyordu büsbütün ölmeyi. Ve büsbütün ölmeyi olacağa bırakmadığı için, o sıçrayışı, o ölümsüz dönüşümü yaptı bir Eleştiri'den ötekine.
Başka bir insan, insan Joseph Butler, onsekizinci yüzyıl başlarında yaşamış olan ve Kardinal Newman'ın Anglikan Kilisesinin en büyük adamı dediği Anglikan piskoposu, büyük yapıtı Dinin Örneksemesi (The Analogy of Religion) nin birinci bölümünün sonunda, gelecek bir yaşamı bahis konusu eden bölümünün, şu anlamlı sözleri yazıyor:
«Burada üzerinde böylesine çok durduğumuz, gelecekteki bir yaşama inanılabilirlik merakımızı bunca az doyurmuş olsa bile, mantıkça kesin bir kanıtlanım denli dinin tüm ereklerini karşılar görünmektedir. Gerçekte, gelecekteki bir yaşamın kanıtlanması. mantıkça keşin bir kanıtlanım da olsa, dinsel bir kanıtlanım olmaz. Çünkü, ölümden sonra yaşayacağız demek, şimdi yasıyoruz demek kadar, tanrıtanımazlık (atheism) düşün biçimiyle uzlaşabilir ve uygun Bulunabilir bu düşün biçimi tarafından: bu nedenle de tanrıtanımazlıktan yola çıkarak gelecekte yaşam olamayacağını tartışmaktan daha saçma bir şey olamaz». s. 17
Yapıtları belki insan Kant tarafından bilinen, insan Butler, ruhun ölmezliği imânını kurtarmak istiyordu, ve bu amaçla onu Tanrıya imândan bağımsızlaştırıyordu. Örnekseme (Analogy) nin birinci bölümü, evvelce söylemiş olduğum gibi. gelecekteki yaşamı söz konusu eder, İkincisi ise ödüllemeler ve cezalandırmalarla Tanrı devletini (government of God). Gerçek şudur ki, aslında iyi yürekli Anglikan piskoposu Tanrının varlığını ruhun ölmezliğinden çıkarmaktadır. s. 17
Bir insan olmak demek somut, bütün ve tözü olan bir şey demektir; bir şey ya da varlık —res— olmak demektir. Başka bir insanın, 17. yüzyılın ortalarında Hollanda'da doğup yaşamış olan şu Portekiz Yahudisi, insan Benedict (Baruch) Spinoza'nın nesnelerin niteliği üzerine ne yazdığını da biliyoruz. Ethica (Ethik) sının 3. Bölümünün 6. önermesi (proposition) der: unaquaeque res, quatenus in se est, in suo esse perseverare conatur — yani, herşey, kendi kendisinde var oldukça, kendi varlığı içinde devam etmeğe uğraşır. Herşey kendi kendisinde var oldukça —yani, töz (cevher) olduğu sürece, ona göre çünkü töz (cevher) id quod in se est et per se concipitufdur— ki kendisinde vardır ve kendi kendisiyle kavranandır. Ardından gelen önermesinde (proposition) de, ayni bölümün 7. sinde, ekliyor; conatus, quo unaquaeque in suo esse perseverare conatur, nihil est praeter ipsius rei actualem essentiam — yani, kendi varlığı içinde devam etmeğe uğraşan herşeyin harcadığı bu uğraşı o şeyin kendisinin gerçek özünden başka bir şey değildir. Bu demektir ki, senin özün, okuyucu, benimki, insan Spinoza'nınki, insan Butler’ inki, insan Kant’ınki, ve bir insan olan her insanınki, bir insan olarak devam etmek, ölmemek için yaptığı uğraşıdan, çabalamadan başka bir şey değildir. Ve bu ikisini izliyen öteki önerme (proposition), 8. si, der: conatus, quo unaquaeque res in suo esse perseverare conatur, nullum tempus finitum, sed indefinitum involvit — yani, her bireysel şeyin kendi varlığı içinde devam etmede, sürüp gitmede harcadığı çaba, sonu olan bir zamanı değil sonsuz bir zamanı gerektirir. Yani, sen, ben ve Spinoza hiçbir zaman ölmek istemeyiz ve bizim bu hiçbir zaman ölmemek için can atışımız bizim gerçek özümüzdür. Bununla beraber, Hollanda’nın sislerine sürülmüş bu zavallı Portekiz Yahudisi, hiçbir zaman kendi kişisel ölümsüzlüğüne inanmayı başaramadı, ve tüm felsefesi inansızlığı için kurduğu bir avuntudan başka bir şey olmadı. Tıpkı başka insanların el ya da ayaklarında, kalp ya da başlarında ağrı duymaları gibi. Spinoza da Tanrı ağrısı çekiyordu. Mutsuz insan! Mutsuz insanlar, bizler hepimiz! s. 18
Ve insan, bu şey, bir şey mi insan? Ne denli saçma görünürse görünsün soru, bazıları ileri sürmüşlerdir bunu. Yakın bir geçmişte, Olguculuk (Positivism) denilen, çok iyiliği ve kötülüğü dokunmuş bir öğreti yayıldı her yana. Ve öbür kötülüklerden başka yaptığı bir diğeri de bir çözümleme yöntemi getirmiş olmasıdır ki, bununla olgular ufalanıp bir olgu tozu haline getiriliyordu. Pozitivizmle böylece adlandırılan olguların çoğu gerçekte olgu parçacıklarıydı. Ruhbilim'de bunun etkisi zararlı oldu. Yazın'a burnunu sokan skolastikler —şiire burnunu sokan filozoflar demeyeceğim, çünkü şairle filozof, bir ve aynı olmasalar bile ikiz kardeştirler— bu Pozitivist ruhbilimsel çözümlemeyi, asıl görevi somut insanlara, etten ve kemikten insanlara eylem ve hareket sağlamak olan, roman ve tiyatro sanatına dek götürdüler, ve bilinç hallerini inceleye irdeleye, bilincin kendisi ortalıktan yitti. Kimi karışık, örgensel ve yaşayan kimyasal karışımların incelenmesinde ve denemelerinde, çok kez olduğu söylenen, yani ayıraçların (reagent) incelenmesi istenilen cismin ta kendisini yokedip onun çözülümünden meydana gelenlerin elde edilmesi hali, oldu onlara.
Bilincimizden çelişik haller geçtiği besbelli olgusunu yola çıkış noktası almakla, bilincin kendisini, «ben»i açıklıkla görmeyi başaramadılar. Bir insana «ben»i üzerine soru sormak, ona gövdesi üzerine soru sormak gibidir. Ve düşünün ki, «ben» den söz ederken, somut ve kişisel «ben» den söz ediyorum. Fichte'nin «ben» inden değil, ama Fichte'nin kendisinden, insan Fichte'den. s. 19
Bir insanı belirleyen, onu bir insan yapan, öyle biri başka biri değil, var olan bir insan var olmayan bir insan değil, bir birlik ilkesi ve bir süreklilik ilkesidir. Gövde sayesinde, önce uzay (mekân) da. sonra da eylem ve iradede bir birlik ilkesi. Yürüdüğümüz zaman, bir ayağımız öne öbürü geriye gitmez, ve ne de baktığımız zaman, normal/sağlıklı isek eğer, bir gözümüz kuzeye doğru öbürü de güneye doğru bakar. Yaşamımızın her anında bir erek yaşatırız gönlümüzde, eylemlerimizin ortak bir amaç için karşılıklı ilişkileri (synergy) de bu ereğe yöneliktir. Bununla beraber, bir an sonra ereğimizi değiştirebiliriz. Ve, bir anlamda, eylemi ne denli çok birlik (unitary) olursa bir insan o denli çok insan olur. Kimileri vardır, tüm yaşamları boyunca bir tek ereğin peşinden gitmişlerdir, ne olursa olsun o erek. s. 19
Bir de zamanda süreklilik ilkesi vardır. Bellek bireysel kişiliğin temelidir, geleneğin bir halkın kişiliği olması gibi tıpkı. Bizler bellekte ve bellekle yaşarız, ve tinsel (manevî) yaşamamız gerçekte sadece belleğimizin varlığını sürdürmesi için, kendini umuda dönüştürmek çabası, geçmişimizin kendini geleceğe dönüştürmek çabasıdır. s. 19
Hastalık bir devrimden (revolution), gerçek bir devrimden başka bir şey değildir. s. 21
Hastalık, bir bakıma, organik, bir çözüntüdür (kopma); bu, yaşayan gövdenin herhangi bir öğesinin ya da uzvunun bir karşı gelmesidir ki, uzuvlar arasındaki yaşamsal olan ortak bir amaç için karşılıklı ilişkileri (synergy) bozar ve kendisiyle eşgüdümlü öbür öğelerin peşinden gittikleri amaçtan ayrı bir amaç arar. Amacı aslında —yani, soyut olarak— daha yüce, daha soylu, istediğiniz daha herhangi bir şey olabilir; ama başkadır o. s. 21
Yaşamımın birliğini ve sürekliliğini bozmaya kasdeden bendeki her şey beni ve sonuç olarak kendisini yok eder. Bir halk içinde o halkın tinsel (manevî) birliğini ve sürekliliğini bozmaya kasdeden her birey, onu ve o halkın bir parçası olarak kendisini yoketmeye yöneliktir. Ya başka bir halk bizimkinden daha iyiyse? Çok olanaklı, her ne kadar çok iyi ya da çok kötüden ne demek istendiğini belki açıklıkla anlamasak da. Daha zengin olması mı o halkın? Kabul. Daha kültürlü olması mı? Kabul yine. Yaşamı daha mı mutlu? Şu halde, mutluluk... ama neyse, geçelim! Galip bir halk mı (ya da galip denilen) biz mağlupken? Ne âlâ. Tümü iyidir bunun —ama başka bir şeydir o. Bu da yeter. Çünkü, benim için olduğumdan başka olmak, yaşamımın birliğini ve sürekliliğini bozmak, o ben olanın olmamasıdır artık— yâni, sadece var olmanın son bulmasıdır bu. Buna da — hayır! O olmasın da ne olursa olsun! s. 21
İnsan bir amaçtır, bir araç değil. Tüm uygarlık insana yöneliktir, her insana, her Ben’e. Nedir şu derinden sevilen, adına insanlık deyin ya da ne isterseniz onu deyin, uğruna tüm insanların ve her bir insanın gözden çıkarılması gereken? Çünkü ben kendimi, yakınlarım, memleketimin insanları, çocuklarım uğruna veririm, onlar da sıraları gelince kendilerininkiler uğruna verirler kendilerini, onlarınki de yine kendilerinden sonra gelenlerine, ve böylece bir kuşaklar zinciri halinde sürüp giderek. Ve kim toplar bu özverinin meyvesini?
Bize bu şaşılacak özveriden, amaçsız sunudan söz edenler, bize yaşama hakkı üzerine de söz etmek alışkanlığındadırlar. Bu yaşama hakkı da ne demek? Bilmem hangi toplumsal amacı gerçekleştirmek için burada olduğumu söylüyorlar bana: ama ben duyumsuyorum ki, kardeşlerimin her biri gibi, kendimi gerçekleştirmek, yaşamak için, buradayım. s. 22
Dünya bilinç içindir. Erekbilimsel (teleological) duygu bilincin olduğu yerde doğar ancak. Bilinçle ereklilik aynı şeydirler aslında. s. 23
Belki de bizzat hastalık, gelişme dediğimiz şeyin temel şartıdır. s. 29
Kim bilmez söylensel (mythical) trajedisini Cennetin? Yetkin bir sağlık ve yetkin suçsuzluk hâli içinde orada yaşadılar ilk ana babamız ve Yehova (Tanrı) onların yaşam ağacından meyveler yemelerine izin verdi ve her şeyi yarattı onlar için; ama onları iyilik ve kötülük bilgisi ağacının meyvesini tatmaktan yasakladı. Onlar ama, İsa’ya göre sağgörü örneği olan yılan tarafından ayartılıp iyilik ve kötülük bilgisi ağacının meyvesini tattılar ve tüm sayrılıklarla ve bunların tamamlaması ve sonu olan ölümle karşı karşıya kaldılar. Çünkü ilerleme, bu söylenceye (legend) göre, yaradılışta mevcut günahtan (original sin) doğmaktadır. Ve böylelikledir ki, kadının, Havva'nın, organik gereksinim ve yaşamın korunması sorunlarıyla en çok karşı karşıya kalan varlığın bilme merakı İlk Günah’a, ('The Fail', Düşüş: ilk insanın Hazreti Âdem'in işlediği günahla bunun sonuçları) İlk Günahla da Kurtuluş'a neden oldu, bu da bizim Tanrı'ya giden yolda yürümemize ve O’na erişmemize ve O'nun içinde var olmamıza olanak sağladı. s. 29
Sonunda başardı ayakta dik durmayı biricik dikey, memeli hayvan — insan. Dik duruş onu yürürken ellerini destek olarak kullanmak gereksiniminden kurtardı; böylelikle, baş parmağı öbür dört parmağa karşı kullanabildi, nesneleri tutabildi ve âletler yapabildi ve iyice bilindiği gibi eller büyük yapıcılarıdır zekânın. Bu aynı duruş ciğerlere, soluk borusuna, gırtlağa ve ağıza sözcükleri tek tek söyleyerek konuşma yeteneği sağladı, konuşmaysa zekâdır. Bundan başka, bu durum, başın gövde üzerine dikey kalmasına neden olduğundan onun gelişimini ve ağırlığının artmasını kolaylaştırmıştır, başsa aklın bulunduğu yerdir. Ama bu leğen kuşağı kemiklerinin (pelvis), başla gövdenin her dört uç üzerine dayanan öbür türlerdekinden daha güçlü ve dayanıklı olmasını gerektirdiğinden, daha sert bir kemik çatısından daha büyük başlı bir çocuk dünyaya getirmek yükü. Tekvin (Yaratış)a göre ilk günaha yol açan kadına düştü. Ve Yehova (Tanrı), günah işlemiş olduğu için, onu acı içinde çocuk doğurmaya mahkûm etti. Görü, şempanze, orangutan ve türdeşleri, zayıf ve hastalıklı bir hayvan saymaktadırlar insanı, tuhaf görenekleri olan, ölülerini bir yerde toplayıp saklamak gibi. Niçin mi? s. 30
Bu ilk hastalık ve tüm sonraki hastalıklar — bunlar belki de derece önemli öğesini oluşturmazlar mı ilerlemenin? s. 30
Kirilliğin kendisi, rastlantıyla kanı uyarılmaya daha elverişli yapamaz mı? Bu kirli kan özellikle kirli olduğu için beynin daha canlı çalışmasına neden olamaz mı? s. 30
Diğer yandan tıp tarihi bize öğretiyor ki, ilerleme, pek öyle hastalık mikroplarının ya da hastalıkların kendilerinin savulmasından çok onların organizmamızla uzlaştırılmalarından, ve böylece onları kanımızda eriterek, belki organizmamızı zenginleştirmekten oluşmaktadır. Aşı ile tüm serumların ve zamanla bulaşıma bağışıklığın başka ne anlamı olabilir? s. 31
Asıl gerçek ve trajik hastalık, bize yalnızca bilme zevkinden ötürü bilmek için, iyilik ve kötülük bilgisi ağacının meyvesini tatmak zevki için istek veren bu hastalıktır. s. 31
''Tüm insanlar doğal olarak isterler bilmeyi''. Böyle başlar Aristoteles Metafizik'ine, ve o zamandan beri bin kez yinelenmiştir ki, Tekvin’ (Yaratış, ‘Genesis’)e göre ilk anamızı günaha sürüklemiş bulunan merak ve bilme arzusu, bilgi’nin kökenidir. s. 31
İnsanlar bilginin kökeni üzerinde uzun uzun tartışmışlar ve bu tartışmalarını sürdüreceklerdir. Canlıların yaşamında bilgi, bize kendisini, yaşama ve yaşamı sürdürmek için gerekenleri sağlama zorunluğuna bağlı göstermektedir. s. 31-32
Denilebilir ki, beyin, işlevi bakımından mideye bağlıdır. Yaşamın en alt düzeyinde yer alan canlılarda, irâde özellikleri gösteren az çok belirli bir bilinçle ilintili görünen davranışlar, o hareketleri yapan canlıya yiyecek sağlamıya yönelik davranışlardır. s. 32
Denilebilir ki, beyin, işlevi bakımından mideye bağlıdır. Yaşamın en alt düzeyinde yer alan canlılarda, irâde özellikleri gösteren az çok belirli bir bilinçle ilintili görünen davranışlar, o hareketleri yapan canlıya yiyecek sağlamıya yönelik davranışlardır.
Başka bir açıdan kökeni ne olursa olsun, bilginin tarihsel diyebileceğimiz kökeni budur. Algıya sahip gibi görünen canlılar, yaşayabilmek için algılarlar, ve ancak yaşamak için gereksinmeleri kadar algılarlar. Ama belki bu biriktirilmiş, önce yararlı iken sonra yararsız olmuş bilgi, zamanla, ancak yeterli yaşam gereksinmelerini çok aşan bir bilgi sermayesi meydana getirir.
Böylece, yaşamak için bilmek gereksinmemiz vardır ilk önce, sonra da, bu gereksinmeden doğan, gereksiz bilgi ya da lüks bilgi diyebileceğimiz şu öteki bilgi vardır, ki, o da şurasında, yeni bir gereksinme oluşturabilir. Yaratılıştan bilmek arzusu denilen merak, ancak yaşamak-için-bilmek-gereksinmesi giderildikten sonra uyanır ve etkinleşir; ve kimi zaman insanoğlu’nun gün içinde yaşadığı koşullarda, bu sıra içinde oluşmasa da, bunun yerine merak gereksinmeden, bilgi de açlıktan önce gelse, yine de asıl gerçek merakın yaşamak için bilmek gereksinmesinden çıktığıdır ve tüm bilimin içinde taşıdığı ağır yükle okkalı sorun da budur. Bilgi için bilgiyi, gerçeğin kendisi için gerçeği bilmeyi çok arzularken, yaşamın gerektirmesiyle bilim, kendisini bunların hizmetine vermeye zorlanmaktadır. İnsanlar da gerçek için gerçeği aradıklarını sanırlarken, aslında gerçeğin içinde yaşamı aramaktadırlar. Bilim çeşitlenmeleri insan gereksinmelerinin çeşitlenmelerine bağlıdır, bilim adamları da isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya da bilmeyerek, güçlülerin ya da kendilerinden arzularının gerçekleşmesini isteyen bir toplumun hizmetinde çalışmak alışkanlığındadırlar. s. 32
Bilgi yaşam gereksinmesinin hizmetinde kullanılır, ilk önce de kişisel-korunma içgüdüsünün hizmetindedir. Bu gereksinme ve bu içgüdü insanda bilgi organlarını yaratmış ve onlara kendilerinde var olan yetenekleri vermiştir. İnsan, yaşamını korumak için görmesi, işitmesi, dokunması, tatması ve koku alması gerekli olanı görür, işitir, ona dokunur, tadar ve onun kokusunu alır. Bu duyuların herhangi birinin yok olması ya da yitmesi yaşamın çevrelendiği çekinceleri (riskleri) artırır, ve eğer bugün içinde yaşadığımız toplum hâli içinde daha az artırıyorsa bu çekinceleri, nedeni kimilerinin başkaları için görmelerinden, işitmelerinden, dokunmalarından ve koku almalarındandır. Kör bir insan, kendi kendine ve kılavuzsuz, uzun zaman yaşayamaz. Toplum bir ek duyu’dur; gerçek sağduyu odur.
İnsan, o halde, yalnız başına bir birey halinde, ancak yaşamak ve kendini korumak için gerektiği kadar görür, işitir, dokunur, tadar ve koku alır. s. 33
Öbür hayvanların bağırsaklarında bunlarca önceden hazırlanmış besleyici özsularla yaşayan asalaklar, görme ya da işitme gereksinmeleri olmadığından, gerçekte ne görürler ne de işitirler; bir torba haline dönüşmüş olarak beslendikleri hayvana yapışırlar yalnızca. Bu asalaklar için ne görülen ne de işitilen dünya vardır. Onlar için bağırsaklarında yaşadıkları hayvanların görmeleri ve işitmeleri yeterlidir.
Bilgi, şu halde, kendi-kendini-koruma içgüdüsünün hizmetindedir, ki gerçekte, Spinoza'nın da dediği gibi, kendi özüdür onun. Ve böylece denebilir ki, dünyanın gerçekliğini ve doğruluğunu algılamamıza olanak sağlayan Kendi-kendini-koruma içgüdüsüdür; çünkü bizim için, var olan herşeyi. olanaklının anlaşılması güç ve sınırsız alanından çekin ayıran bu içgüdüdür. s. 33
Ama insan tek başına yaşamıyor: yalnız bir birey değildir, bir toplumun üyesidir. Birey atom benzeri, bir soyutlamadır, sözünde gerçek payı az değildir. Evet, evrenden ayrı atom ne denli bir soyutlama ise atomdan ayrı evren de öyledir. Ve eğer birey varlığını kendi-kendini-koruma içgüdüsüyle sürdürüyorsa, toplum da varlığını ve varlığını sürdürmesini bireyin sonsuzlaşma içgüdüsüne borçludur. Bu içgüdüden de, ya da daha doğrusu toplumdan, akıl çıkar ortaya.
Akıl, o bizim akıl dediğimiz nesne, insanı ayırdeden belirti olan tepke (reflex) den oluşma ve düşünülüp edinilen bilgi, bir toplumsal üründür.
Kökenini, belki, konuşmaya borçludur. Sözlü bir biçimde düşünürüz — yani, düşünüp taşınarak, — konuşulan dil sayesinde, ve bu konuşulan dil, düşüncelerimizi yakınlarımıza aktarmak gereksinmesinden doğmuştur. Düşünmek, insanın kendisiyle konuşmasıdır ve birbirimizle konuşmamızın gerekliliği sayesinde, içimizden her biri konuşur- kendi kendisiyle. ss. 33-34
Bizim bildiğimiz kadarıyla, kişisel korunma içgüdüsünün ve bu içgüdünün hizmetindeki duyuların ortaya çıkardığı bir gerçek varsa eğer, bundan daha az gerçek olmayan, bizim bildiğimiz kadarıyla sonsuzlaşma içgüdüsünün, türler (species) içgüdüsünün, ve bu içgüdünün hizmetindeki duyuların ortaya çıkardığı başka bir gerçek olması gerekmez mi? Korunma içgüdüsü, açlık, insan bireyinin temelidir; sonsuzlaşma içgüdüsü, sevgi, en ilkel ve işlevbilimsel (physiological) biçiminde, insan toplumunun temelidir. Ve tıpkı varlığını koruyabilmek için insanın bilmesi gerekli olanı bilmesi gibi, toplum, ya da toplumsal bir yaratık olduğuna gere insan da, toplum içinde kendisini sonsuzluğa dek sürdürebilmek için bilmesi gerekli olanı bilir. s. 34
Bir dünya vardır, duyulur (sensible) dünya, açlığın çocuğu, ve bir başka dünya vardır, ülküsel (ideal) dünya, sevginin çocuğu olan. Ve duyulur dünya bilgisinin hizmetinde çalışan duyular gibi tıpkı, toplumsal bilinç henüz uyanmadığından, şimdiki halde büyük bölümü uykuda olan, ülküsel dünya bilgisinin hizmetinde olan duyular da vardır. Ve niçin nesnel gerçekliği sevginin yarattıklarına, sonsuzlaşma içgüdüsüne tanımamalıyız, mademki onu açlığın yarattıklarına ya da korunma içgüdüsüne tanıyoruz? Çünkü öncekiler için, nesnel değeri olmayan, yalnız muhayyilemizin yarattıkları denirse eğer, sonrakiler için de salt duyularımızın yarattıkları denemez mi? Süreklilik içgüdüsünün hizmetinde yaşayan bir iç duyu tarafından algılanan, güzle görülemez ve elle tutulamaz bir dünya olmadığını kim söyleyebilir bize? s. 34-35
Toplum asalakları da vardır ki, içinde yaşadıkları toplumdan ahlaksal davranışlarının güdülerini (motives) aldıkları halde, toplum onların yaşamlarını sürdürdükleri tinsel (spiritual, ‘manevî’) besiyi kendileri için hazırladığından, Tanrı’ya ve öbür yaşama imânın iyi davranış ve dayanılabilir bir yaşam için zorunlu bir temel olduğunu yadsırlar. Yalnız başına bir birey yaşama katlanabilir ve ruhun ölümsüzlüğüne ve Tanrı'ya hiçbir biçimde inanmadan onu iyice ve hatta kahramanca yaşayabilir, ama bir manevî (tinsel) asalak yaşamı yaşar.
Özsaygı/şeref duygusu dediğimiz şey, Hıristiyan olmayanlarda bile, bir Hıristiyanlık ürünüdür. Ve dahasını söyleyeceğim, bir insanda Tanrı’ya imanla temiz bir yaşam ve ahlaksal bir yükseklik varsa eğer bir arada, Tanrı'ya inanma değildir o kadar onu iyi yapan, iyi olmadır daha çok. Tanrı’ya şükürler, onu Tanrı’ya inandıran. İyilik, tinsel sezişin en iyi kaynağıdır. s. 35
Bu özün özü toplumsal yetinin ne olduğunu incelememiz gerekecektir. Herşeyi kişileştiren şu muhayyileyi, ebedîlik (sonrasızlık) içgüdüsü için kullanıldığında bize Tanrı'nın varlığını ve ruhun ölümsüzlüğünü açınlayan, ve Tanrı böylece toplumsal bir ürün olur. s. 36
İnsan niçin felsefe yapar? — yani, niçin araştırır nesnelerin ilk nedenleriyle son ereklerini? Niçin araştırır- tarafsız gerçeği? Çünkü, tüm insanların doğal bir eğilimi vardır bilmek için demek doğrudur; niçin ama?
Filozoflar kuramsal ve düşüncel bir çıkış noktası ararlar felsefe yapma çalışmaları olan insanla ilgili çalışmaları için; ama çoğu kez pratik ve gerçek çıkış noktasını, gayeyi araştırmakla ilgilenmezler. Felsefe yapmanın, onu düşünüp türdeşlerine açıklamanın amacı nedir? Filozof bunda ve bununla ne arar? Gerçek için gerçeği mi? Yoksa, davranışımızı kendisine uydurabilmek ve yaşamla evren karşısında tinsel tutumumuzun kendisine uymasını saptamak için gerçeği mi?
Felsefe her filozofun bir insanlık ürünüdür, ve her filozof etten ve kemikten bir insandır, kendisi gibi etten ve kemikten öbür insanlara seslenen. Ve ne yaparsa yapsın, yalnız akılla değil, ama istençle, duyguyla, etle kemikle, tüm ruh ve bedenle felsefe yapar. Felsefe yapan bir insandır.
Bilgi için bilgi! Gerçek için gerçek! İnsanlık dışıdır bu. Ve eğer kuramsa] felsefe pratik felsefeye yönelir, gerçek iyiliğe, bilim ahlaka, dersek, ben de sorarım: E ya iyilik ne içindir? Aslında bir erek midir acaba? İyi, yalnızca korunmaya, yaşamı sürdürmeye ve bilincin zenginleşmesine yararlığı dokunandır. İyilik insana yöneliktir, insanlardan oluşan insan toplumunun sürdürülmesine ve yetkinleşmesine. Ya bu hangi amaç içindir? "Öyle davran ki, davranışın örnek olsun tüm insanlara", der bize Kant. Güzel, ama niçin? Bir neden araştırmamız gerek. s. 37
Kuramsal değil de pratik tüm felsefenin çıkış noktasında, asıl başlangıç noktasında bir niçin vardır. Filozof, salt felsefe yapmaktan daha öte bir şey için felsefe yapar. Önce yaşamak, sonra felsefe yapmak, der eski Latin atasözü; filozof da filozofluktan önce bir insan olduğuna göre, felsefe yapabilmek için yaşamak zorunluluğundadır, ve, gerçekte yaşamak için felsefe yapar. Ve genellikle ya kendini yaşama bırakmak için, ya onda kimi amaç aramak, ya zihnini başka yere çekip acılarını unutmak, ya da eğlence ve oyalanma için felsefe yapar. s. 37
Metafizik, doğrusu söylenirse, bir bilim değil fakat bir felsefedir — yani, amacı kendinde olan, gayesi onu oluşturan zihinlerin tatmin edilmelerinde ve eğitilmelerinde olan bir bilimdir, yoksa yaşam saadetine yol açan herhangi bir sanat kurmak gibi dış amaçta değil. [Shadworth H. Hodgson] s. 38
İnceleyelim bunu. Görüyoruz ki metafizik, doğrusu söylenirse, bir bilim değildir — yani, amacı kendinde olan bir bilimdir. Bu bilimin de, ki doğrusu söylenirse, bir bilim değildir, amacı kendindedir, onu işleyen zihinlerin tatmin edilmesinde ve eğitilmesindedir. Ama bundan ne anlıyacağız biz? Amacı kendinde mi, yoksa onu işleyip oluşturan zihinleri tatmin etmesinde ve eğitmesinde mi? Ya biri ya öbürü! Hodgson sonradan ekliyor, yaşam saadetine yol açan bir sanat kurmak gibi herhangi bir dış amaç metafiziğin amacı değildir diye. Ama felsefeyi yapıp işleyenin zihninin doyumu (tatmin edilmesi), onun yaşam mutluluğunun bir parçası değil midir? s. 38
Eğer bir gün tüm kişisel bilincin son bulması gerekirse yeryüzünde, günün birinde eğer insan ruhunun hiçliğe dönmesi gerekirse, yani geldiği yer olan mutlak bilinçsizliğe; ve tüm birikmiş bilgimizden yararlanacak ortada bir can olmayacaksa eğer — neye yarar o zaman bu bilgi? Çünkü kişisel ölümsüzlük sorununun insan türünün tümünün geleceğini içine aldığı olgusunu gözden uzak tutmamalıyız. s. 38
Hollanda’ya sürgün edilmiş Portekiz Yahudisi Spinoza, Ethica’sında: özgür insan hiç bir şeyi ölümden daha az düşünmez, onun bilgeliği ölüm hakkında değil yaşam hakkında düşünmektir ancak diye yazar. Spinoza bunları yazarken kendini hepimizin hissettiği şekilde bir köle gibi hissederek ölümü düşündü ve bu düşünceden boş yere de olsa kurtulabilmek için yazdı. ss. 38-39
Ben nereden geliyorum ve dünya nereden geliyor, içinde ve onunla yaşadığım? Ben nereye gidiyorum ve beni çevreleyen her şey nereye gidiyor? Bütün bunların anlamı ne? Bu gibi sorular, kendisini maddi devamlılığını sağlamak için uğraşmanın hayvanlaştırıcı zorunluluğundan kurtarır kurtarmaz, insanın sorduğu sorulardır. Yakından bakarsak eğer, görürüz ki, bu soruların altında pek o kadar "neden"i değil "ne için"i bilmek arzusu, nedeni değil amacı bilmek arzusu yatar. Cicero'nun felsefeyi tanımlaması iyice bilinir — tanrısal ve beşeri (insel) nesneler ve bunların kapsadığı nedenler bilgisi. ama gerçekte bu nedenler, bizim için, erektirler. Ve En Yüksek Neden, Tanrı. En Yüksek Erek değil de nedir? "Neden" bizi ancak "ne için" dolayısıyla ilgilendirir. Nereye gittiğimizi daha iyi araştırıp belirtmek için nereden geldiğimizi bilmek isteriz. s. 39
Nereden gelip nereye gittiğimi ve beni çevreleyen her şeyin nereden gelip nereye gittiğini niçin bilmek istiyorum, ve anlamı ne tüm bunların? Çünkü, büsbütün ölmek istemiyorum, ve kesin olarak ölüp ölmeyeceğimi bilmek istiyorum. Ölmezsem eğer, ne olacağım? Ve eğer ölürsem, o zaman hiçbir şeyin anlamı yok benim için. Ve üç çözüm vardır:
(a) büsbütün öleceğimi biliyorum, o zaman da onulmaz umarsızlık, ya da
(b) büsbütün ölmeyeceğimi biliyorum, o zaman da tevekkül (herşeyi Tanrıya bırakıp Tanrıdan bekleme), ya da
(c) ne birini ne öbürünü bilebilirim,
o zaman da umarsızlık içinde tevekkül ya da tevekkül içinde umarsızlık, bir umutsuz tevekkül ya da işi oluruna bırakmış bir umutsuzluk, ve bundan ötürü savaşım. s. 40
Evet, belki, Bilge’nin dediği gibi, "kanıtlanmaya değer hiçbir şey kanıtlanamaz, ne de aksi kanıtlanabilir." ama insanoğlu'nu bilmeyi istemeye, ve özellikle yaşama, ebedî yaşama götüren şeyleri bilmeyi istemeye iten o içgüdü’yü zorla tutabilir mi?
Çünkü yaşamak bir şey’dir, bilmekse başka bir şey; ve, göreceğimiz gibi, belki ikisi arasında öyle bir karşıtlık vardır ki, yaşamsal olan her şeyin yalnızca akıldışı değil akla karşı, akla uygun her şeyin de yaşama karşı olduğunu söyleyebiliriz. Yaşamın trajik duygusunun aslı da budur. s. 41
Not: Buradan sonra, Divan Kitap, Mehmet Sait Şener çevirisi, 2. Baskı, 2017, baskısından devam edilecektir.
İnsan olan Descartes da herkes kadar cenneti kazanmak istiyordu. ''Fakat cennet yolunun en cahillere en okumuşlardan daha az açık olmadığını ve kişiyi bu yola ileten vahyolunmuş hakikatlerin zekamızın ötesinde olduğunu kesin olarak öğrendiğimde, bu hakikatleri muhakememin zayıflığına sunmaya cüret etmedim; bu hakikatleri incelemeye girişmek ve bunu başarmak için göklerden gelen olağanüstü bir desteğin olması ve kişinin insandan da öte bir şey olması gerektiğini düşündüm.'' İşte karşınızda insan. ''Tanrıya şükürler olsun ki kendini, bilimi Servet uğruna bir meslek haline getirecek durumda hissetmemiş ve bir sinik gibi şan ve şerefi küçük görmeyi adet edinmemiş'' bir insan. ss. 51-52
''Düşünüyorum öyleyse varım'' ancak ''Düşünüyorum, öyleyse ben bir düşünürüm'' anlamına gelebilir; ''düşünüyorum''dan gelen bu ''varım''ın varlığı yalnızca bir bilmedir; bu varlık bilgidir, fakat yaşam değildir. İlk ve esas olan ''düşünüyorum'' değil ''yaşıyorum''dur, çünkü düşünmeyenler de yaşar. Her ne kadar bu yaşama gerçek bir yaşama olmasa da. Tanrım, akıl ve hayatı birbiriyle bağdaştırmak istemediğimizde ne çelişkiler yaşamıyor! Asıl olan şudur; sum, ergo cogito: varım, öyleyse düşünüyorum, her var olan düşünüyor olmasa da. s. 52
Acaba kişinin kendini hissetmesi, ölümsüzlüğünü hissetmesi değil midir? Özsevgi ve ölümsüzlük arzusu, acaba tüm insani veya düşünsel bilginin ilk ve temel şartı değil midir? Tüm felsefenin esas temeli ve asıl başlangıç noktası bu değil midir? Tüm felsefenin ve dinin bu kişisel ve duygulanımsal başlangıç noktası hayatın trajik duygusudur. s. 53
Ölümsüzlük Açlığı
Kendini koruma içgüdüsünün ürünü olan görünür evren, ruhumun kanatlarının parmaklıklarına çarptığı küçük bir kafes gibi bana çok dar geliyor. Havası nefes almama yetmiyor.
Ebediyet! Ebediyet! İşte arzu budur: İnsanlar arasında sevgi denilen şey bu ebediyet susuzluğudur. Bir başkasını sevenin bu sevgisinin sebebi, onda ebedi ebedileşmek istemesindedir. Ebedi olmayan gerçek de değildir. ss. 55-56
''Her şey geçicidir!'' İyi ve kötüyü bildiren ağacın meyvesinden adamların nakaratıdır bu. Olmak, daima olmak, sonsuz olmak! Olma susuzluğu, dahası olma susuzluğu! Tanrı açlığı! Daim olmak! Tanrı olmak! s. 57
Yaşam sevinci nedir? Tanrı'ya olan açlığımız, hayatta kalmaya, ebediyete olan susuzluğumuz, kalıcı olmayan ve geçip giden yaşamdan aldığımız acınası zevki her zaman bastıracaktır. s. 61
Her bir insan bütün insanlıktan daha değerlidir ve herkes bir birey için kendini feda etmedikçe, bir bireyin herkes için kendini feda etmesinin anlamı yoktur. Herkesin kendini sevdiği varsayımı ile ''komşunu kendin gibi sev!'' denilmiştir. s. 63
Açlık hissi giderildiğinde başkalarına baskın çıkma ve başkalarının hafızasında yaşama ihtiyacı doğar. İnsan çoğu zaman cüzdanı için hayatını feda eder; fakat cüzdanını daha boş şeylere teslim eder. Övünecek başka bir şeyi olmayınca acizliği ve talihsizliği ile övünür; dikkat çekmek için parmağındaki sargıyla caka satan çocuğa benzer. Gösteriş ve kibir hayatta kalma arzusu değil de nedir? s. 70
Kibirli insan açgözlü insanla aynı durumdadır; amacı için araçlardan istifade eder, sonra da amacını unutup aracı amaç edinir ve bundan da öteye gitmez. s. 70
Rousseau, ''kendi şan ve şerefi için tüm dünyayı gönüllü olarak aldatmayacak filozof nerede? Kalbinin gizlerinde kendine sivrilmekten başka amaç telkin etmeyen filozof nerede? Avam takımının arasında sivrildikçe, rakiplerinin dehasını gölgede bıraktıkça daha ne ister? Onun için esas olan başkalarından farklı düşünmektir; inançlılar arasında ateist, ateistler arasında inançlarıdır.'' s. 71
Bu elem dolu bir samimiyet sahibi insanın acıklı itirafları temelinde ne doğrular yatıyor! Adımızı daim kılmak konusundaki bu müthiş çabamız geleceği fethetmeye yönelik olduğu kadar geçmişe de uzanır. Ölülerle savaşırız geçmiş dahileri kıskanırız. Şöhret cenneti pek büyük değildir; içine ne kadar çok kişi girerse herkesin payı o kadar azalır. s. 71
''Her türlü karşılaştırma nefret uyandırır'' diye veciz bir söz vardır ve gerçek şu ki bizler eşsiz olmak isteriz. s. 72
Kendimize ait olduğunu düşündüğümüz bir düşüncenin veya resmin çalındığı kanaatine vardığımızda, intihale uğradığımızda duyduğumuz rahatsızlık da nedir? Çalmak mı? Başkalarıyla paylaştığımız şeyler için artık bunlar bizim diyebilir miyiz? Yalnızca bizim oldukları için bunları seviyoruz; üzerinden tasvirlerimizin ve efsanelerimizin silindiği som altınlardan çok bizim damgamızı taşıyan sahte paralara düşkünüz. Bir yazarın adı anılmadığında halkını daha çok etkilediği sıklıkla görülmüştür, çünkü ruhu okurların ruhuna nüfuz etmiştir. Diğer yandan hakim olan anlayışa ters düşen sözleri ve düşünceleri ancak bir isim güvencesi gerektiğinde alıntılanmıştır. Kendisinin olan artık herkesin olmuş, artık herkeste yaşar olmuştur. s. 72
İnsan yaşamak ve hayatını sürdürmek için çalışmıyorsa, hayatta kalmak için çalışıyordur. İş olsun diye çalışmak iş değil, oyundur. s. 73
Kıskançlık, Kutsal Kitap'ta rivayet edildiğine göre insanlık tarihini başlatan cinayetin, Habil'in kardeşi Kabil tarafından öldürülmesinin sebebi. Bu ekmek kavgası değil, Tanrı'da, ilahi hatırada baki kalmak kavgasıydı. Kıskançlık açlıktan bin kat daha korkunç, çünkü bu manevi bir açlık. Yaşam sorunu dediğimiz ekmek sorunu çözülseydi, daha şiddetli bir yaşam mücadelesinin baş göstermesi sonucunda dünya cehenneme dönerdi. Bir nam için insan, yalnızca hayatını değil saadetini de feda etmeye hazırdır. s. 73
''Cesur ol, uzun süre hatırlanacaksın; ölüm acıdır ama şan bakidir!'' diye haykırmıştır Girolamo Olgiati. Şöhret için darağacını arzulayanlar bile olmuştur, bu ne kadar kötü bir şöhret olsa da. s 73
Kişi mekanlardan ziyade zamanda baki kalmak ister. Kalabalıkların yarattığı putlar kısa zamanda aynı kişiler tarafından yıkılır ve heykelleri kimsenin umurunda olmayarak kaidelerin önüne düşer. Diğer yandan seçilmişlerin gönüllerini kazananlar küçük ve tenhada da olsa unutuluş tufanına karşı korunaklı bir mabette coşkulu bir ibadete konu olurlar. Bir köşecikte daima sürüp gitmeyi, tüm evrende bir saniyeliğine parlamaya yeğlerler. s. 74
Kalıcı bir isim bırakmayı istemek gurur mudur? Biz fakir insanları para peşinde koşturan şey de zevkü sefa arzusu değil fakirlik korkusudur. Bu gurur değil hiçlik korkusudur. Her şey olmaya niyetlenmemiz, her şey olmanın hiç olmayı önlemenin tek çaresi olduğunu düşündüğümüz içindir. Hatıramızı, en azından hatırımızı saklamak isteriz. Acaba ne kadar sürecek? Peki ya hatırımızı Tanrı'da saklayabilirsek? Istırap bizi teselliye ulaştırır.
Birçokları, en çok da saf olanlar, bu ebedi hayat susuzluğunu dini inançlar pınarında giderir; fakat buradan içmek herkesin harcı değildir. Asıl amacı ruhun kişisel ölümsüzlüğüne olan inancı korumak olan kurum Katolikliktir, fakat Katoliklik, dini teolojiye çevirerek bu inancı akılcı hale getirmek istemiştir, hayati inancı felsefeyle temellendirmek istemiştir. s. 75
Bedene bürünmüş Kelam, Tanrı'nın (ölümlü) insan oluşu, insanların kendilerince Tanrı, yani ölümsüz olabilmesi içindi. Kurtuluşun amacı bizi günahtan çok ölümden veya ölüm anlamına geldiği sürece günahtan kurtarmaktı. Mesih, benim için, her birimiz için öldü ya da daha doğrusu dirildi. Böylece, Halik ve mahluk arasında bir birlik kuruldu. s. 82
Aryanizme göre, Mesih her şeyden önce bir öğretmendi; bir ahlak öğretmeniydi, insanların en mükemmeliydi ve bizlerin de bizzat mükemmelliğe ulaşabileceğinin teminatıydı. Fakat Athanasius, Mesih'in kendisi Tanrı olmaz ise bizleri de tanrı yapamayacağını hissediyordu. ''O zaman'' diyordu ''önce insan iken sonra Tanrı olmadı; Tanrı iken bizleri tanrılaştırabilmek için insan oldu''. Athanasius'un bilip hayranı olduğu Logos, filozofların kozmolojik Logos'u değildi., bu yüzden doğa ve vahyi birbirinden ayırdı. Katolikliğin Mesih'i olan Athanasius'un veya İznik'in Mesih'i, doğrusu ne kozmolojik ne de ahlaki Mesih'tir; bu Mesih, ebedileştiren, tanrılaştıran, dînî Mesih'tir. s. 83
Fakat gerçek Mesih hangisi?
Harnack, Aryanizm veya Üniteryenizm'in Hıristiyanlığı kozmoloji ve ahlaka indirgediği için bu dinin sonu olmuş olacağını, tek faydasının aydın kesimin Hıristiyanlığa geçişinde, yani akıldan inanca geçişinde bir köprü görevi görmesi olduğunu söyler. Bu aydın dogma tarihçisi için, Hıristiyanlığı Tanrı ile canlı bir birlikteliğin dini olduğu fikriyle kurtaran insan Athanasius'un ne kendisinin ne Pavlus'un, ne de bizzat Harnack'ın şahsen tanıdığı tarihi Nasıralı İsa'yı silme düşüncesi, sapkın bir gidişatın başlangıcıdır. Protestanlar arasında bu tarihi İsa, eleştiri neşterine maruz kalırken, asıl tarihi olan ve asırlar boyunca ölümsüzlük inancının ve kişisel kurtuluşun teminatı olan Katolik Mesih yaşamaktadır. ss. 83-84
İznik'te galip gelenler saflardı, sözcüğün kökenbilimsel, temel ve tam anlamıyla, saflardı. Bunlar kaba, budala ve inatçı piskoposlardı. Hakiki insan ruhunun temsilcileri, yani halkın ruhunun, akıl ne derse desin ölmek istemeyen ve bir güvence, arzusu için mümkün olduğu kadar maddi bir güvence arayan ruhun temsilcileriydi. s. 84
Hayati olan kendini doğrular; doğrulamak için de hayati olanın düşmanı akli olandan yardım alarak bütünüyle bir dogmatik düzen inşa eder ve Kilise bu düzeni akılcılığa, Protestanlığa ve Modernizme karşı savunur. Kilise hayatı savunur. Kilise Galileo'ya karşı çıktı ve doğru da yaptı, çünkü buluşu, başlangıcından insan bilgisinin tasarrufuna uyarlanmışına kadar, evrenin insan için yaratıldığı insanmerkezci inancını kırmaya yönelikti. Darwin'e karşı çıktı ve doğru da yaptı, çünkü Darwinizm, insanın özellikle ebedi olmak için yaratılan sıradışı bir hayvan olduğu yönündeki inancımızı kırmaya yönelikti. s. 91
İznik itikadının çabaları Hıristiyan halkın inancına karşı zaferiydi. Logos (Kelam) öğretisi teolog olmayanlar için çoktan anlaşılmaz hale gelmişti. Kilisenin temel inançları olan İznik bildirgesinin kağıda dökülmesi, Kilise öğretilerini rehber edinen din adamları dışındaki Katolik halkın Hıristiyanlık hakkında derin bir bilgiye sahip olmasını tamamıyla imkansız kılıyordu. Hıristiyanlığın anlaşılmaz bir vahiy olduğu düşüncesi gittikçe daha kök salıyordu. Böyle olduğu da doğrudur. s. 95
''Batı teolojisi'' diye yazar Dean Stanley, ''esasen şekilde mantıklıdır ve hukuka dayanır. Doğu teolojisi şekilde belagatlidir ve felsefeye dayanır. Latin teolog, Romalı avukatın yerini almıştır. Doğulu teolog ise Yunan bilgicinin yerini almıştır.'' Ölümsüzlüğe olan açlığımızı destekleyen, akılcı veya mantıklı olduğu farz edilen her türlü tefekkür de avukatlık veya bilgicilikten ibarettir. s. 111
Teoloji dogmadan ileri gelir ve dogma en ilkel ve doğrudan anlamıyla ''kararname'' demektir. Yasama organı tarafından 'yasalara uygun görülen' anlamındaki Latince placitum kelimesine yakındır. Teoloji bu hukuki terimden yola çıkar. Bunun için teolojik veya müdafî ruh ilke olarak dogmatiktir, tamamıyla bilimsel ve salt akılcı olan ruh ise kuşkucudur yani araştırmacıdır. s. 111
Pascal Üzerine Etütler adlı eserinde A. Vinet şöyle der: ''İnsan doğasını hiç durmadan işler halde tutan iki ihtiyaçtan biri olan mutluluk, bu ihtiyaçlardan yalnızca evrensel olarak daha çok hissedileni ve daha sıklıkla yaşananı değil, aynı zamanda daha zaruri olanıdır. Ayrıca bu ihtiyaç sadece duyusal değil, entellektüeldir de. Mutluluk sadece can için değil ruh içinde bir ihtiyaçtır. Mutluluk hakikatin bir parçasıdır.'' s. 113
Hayır, akıl için hakikat, bizi teselli etse de etmese de var olan ve varlığı kanıtlanabilendir. Akıl ise kesinlikle teselli veren bir yeti değildir. Latin şair Lucretius, dindarlığın her şeyi sakin bir ruhla düşünebilmekten ibaret olduğunu söylemiştir. s. 113
Akılcı olan akıllıca davranır, yani aklın ölümsüzlüğe olan hayati açlığımızı giderdiği konusunu inkar etmekle kaldığı sürece görevini ifa eder, Fakat çok geçmeden inanmamanın verdiği hiddete kapılır ve gazaba tutulur. s. 114
Ahiret inancına karşı bilimci -bilimsel demiyorum- bir öfke olan teoloji karşıtı nefret gün gibi ortadadır. Kuşku duymayı bilen sakin bilimsel araştırmacıları değil, akılcılardan aşırıcı olanları ele alın ve dinden nasıl kabaca ve acımasızca bahsettiklerini görün.
Aynı şeyi daha incelikle yapanlarda var. Ölümden sonra hayatın olamayacağına, daha doğrusu olmadığına inanmakla yetinmiyor görünerek, başkalarının böyle bir hayatın olduğuna inanmasından, hatta olmasını istemesinden de rahatsız olan insanlar var. Bu tutum, bu ruh hali çaresizlikten başka bir şey değildir.
Teoloji karşıtı öfkeye kapılmayan akılcılar ise, onlarca, yüzlerce, milyonlarca asır sonra tüm insan bilincinin yok olmuş olacağı bir zaman gelecek olsa bile, insanları yaşamak için sebepler olduğuna, doğmuş olmanın da tesellisinin bulunduğuna ikna etme konusunda ısrarcıdırlar. Bazılarının adına insancılık dedikleri bu yaşama ve çalışma güdüleri, akılcılığın duygulanımsal ve coşkusal boşluğuyla dürüstlüğünü gerçekliğe feda etmekte direten aklın umut kırıcı, çözücü bir güç olduğunu itiraf etmemekte ısrar eden fevkalade bir ikiyüzlülüğün mucizesidir. s. 115
Her birimizin nihai sonumuzu dikkate almayarak kültür üretmesi, ilerlemesi, iyilik, doğruluk ve güzellikte bulunması, dünyaya adalet getirmesi, bizden sonraki nesiller için hayatı güzelleştirmesi, bilmem hangi kadere hizmet etmesi hakkında daha önce söylediğim tüm bu şeyleri tekrarlamam mı gerekiyor? Eninde sonunda dört gün veya dört milyon asır -ki bu durumda ikisi de birdir- sonra kültürü, bilimi, sanatı, iyiyi, doğruyu, güzelliği, adaleti vesaireyi algılayacak insan bilinci olmayacaksa, tüm bu güzel kavramların son derece boş olduğundan tekrar bahsetmem mi gerek? ss. 115-116
Eğer Spinoza ve Nietzsche her ikisi de kendince gerçekten akılcı idiyseler, spiritüel yönden hadım değildirler; kalpleri, duyguları ve her şeyden çok da açlıkları, ebediyete, ölümsüzlüğe olan çılgın bir açlıkları vardı. Fiziksel hadımın bedende cinsel olarak üretim ihtiyacı hissetmeyişi gibi, spiritüel hadım da daimiyet açlığı hissetmez.
Aklın kendilerine yettiğini söyleyenlerin ve bizlere anlaşılması anlamaya çalışmaktan vazgeçmemizi salık verenlerin olduğu açıktır. Fakat yaşam dürtüsü ve çalışma güdüsü için kişisel ve ebedi bir hayata olan inanca ihtiyacı olmadıklarını söyleyenler hakkında ne düşüneceğimi bilemiyorum. Doğuştan kör olan biri görsel dünyanın tadını çıkarmak gibi büyük bir arzusunun olmadığı ve şu ana kadar bundan mahrum kaldığı için pek de kederlenmediği konusunda bizleri ikna edebilir; sözlerine inanmak gerekir, zira büsbütün bilinmeyen şey arzu edilmez. Fakat hayatında veya çocukluğunda veya geçici bir mühlet, ruhun ölümsüz olduğu inancını içinde bir kez olsun barındırmış birisi beni bu inanç olmadan huzur bulabildiğine ikna edemez. Bu bağlamda aramızda yalnızca birkaç doğuştan körlük vakası vardır, bunlar da kaidenin dışındaki tuhaflıklardır. Yalnızca salt akılcı olan insan da tuhaflıktan ibarettir zaten. s. 120
Kabul edilmelidir ki, kendi sınırları içinde akıl, insan aklı, ruhun ölümsüz olduğunu ve insan bilincinin gelecek zaman içinde yok olmayacağını akılcı yöntemlerle kanıtlayamadığı gibi, daha ziyade, kendi sınırları içinde, bireysel bilincin bağlı olduğu bedensel organizmanın ölümünden sonra hayatta kalamayacağını kanıtlar. İnsan aklının bunları kanıtlarken içinde bulunduğu sınırlar, akılcılığın kanıtlardan bildiğimiz sınırlarıdır. Bu sınırların dışında kalanlar -adına ister akıl ötesi, ister akıl altı veya akla aykırı deyin- akıldışı olanlardır. Bu sınırların dışında kalan, imkansızlık saçmalığıdır ve bu saçmalık ancak en mutlak belirsizlikten destek alabilir. s. 123
Akılcı çözümün bizzat aklı en mutlak kuşkuculukta, Hume'un görüngücülüğünde (fenomenizm) veya olgucuların (pozitivistler) en tutarlı ve mantıklı olanı Stuart Mill'in mutlak olumsallığında çözümlemekle son bulur. Analitik, yani yıkıcı ve çözücü bir yeti olarak aklın en büyük zaferi, kendi geçerliliğinden şüphe ettirmesidir. Ülserli bir mide kendi kendini sindirir ve akıl da hakikat ve zorunluluk kavramlarının mutlak ve dolaysız geçerliliğini yok ediverir. s. 123
Akla dayalı anlamlardan yoksun bir varsayım da olsa, evrenin kendi içinde, bizim dışımızda, bize göründüğünden çok daha farklı olduğu tahayyül edilebilir. s. 123
Akıl, bizzat hakikat üzerinden, bizzat gerçeklik kavramı üzerinden ilerleyerek kuşkuculuğun derinliklerine dalmayı başarır. İşte bu uçurumda akılcı kuşkuculuk, duygusal çaresizlikle karşılaşır ve bu karşılaşmadan bir teselli temeli doğar. s. 124
Öyleyse ne insanın ölümsüzlüğe duyduğu hayati arzu akılcı bir karşılık bulur ne de akıl bize yaşama tesellisi ve şevki ve bir gerçek bir hayat gayesi verir. Fakat burada, uçurumun derinliklerinde, hissi ve iradi çaresizlik ve akılcı kuşkuculuk bir araya gelir ve kardeşçe kucaklaşırlar. İşte bu kucaklaşmadan, bu trajik, yani candan, sevgi dolu kucaklaşmadan bir hayat pınarı fışkıracaktır ve bu hayat ciddi ve korkunç olacaktır. Kuşkuculuk ve aklın kendini, kendi geçerliliğini tahlille vardığı son radde olan belirsizlik, hayati duygunun barındırdığı çaresizliğin umudunu inşa edeceği temeldir. s. 125
Akıl formüllerle yaşar, fakat formüle edilemeyen hayat, yaşayan ve daima yaşamak isteyen hayat formül kabul etmez. Hayatın yegane formülü, ya hep ya hiçtir. Duygu, orta yollara gözüm yummaz. s. 126
''Bilgeliğin başı Tanrı korkusudur'' sözüyle belki de ölüm korkusu kastedilmiştir veya hayat korkusu; zira ikisi de aynı şeydir. Bilgeliğin başlangıcının daima korku olduğu ortaya çıkar. s. 126
Akıl ve hayat arasındaki anlaşmazlık kuşkudan öte bir şeydir. s. 126
Descartes, yalnızca kendi düşüncelerini ıslah etmeyi ve inşasını tamamen kendine ait temeller üzerine yapmayı amaçlamıştır. Ayrıca doğruluğu aşikar olmayan hiçbir şeyi doğru kabul etmemeyi ve entelektüel konutunu yeniden inşa etmek için tüm önyargılarını ve edindiği fikirleri yıkmayı amaçlamıştır. Görüyoruz ki bu geçici bir dindir, hatta geçici bir Tanrı'dır. En ılımlı görüşleri seçmesinin sebebi de ''pratikte en elverişli'' olmalarıdır.
Bu metodik veya teorik kartezyen kuşku, bu felsefi soba kuşkusu, sizlere burada bahsettiğim kuşkuyla, kuşkuculukla, belirsizlikle bir değildir, hayır! Benim bahsettiğim kuşku tutkulu bir kuşkudur; akıl ve duygu, bilim ve hayat, mantık ve canlılar arasındaki ebedi çatışmadır. Bilim, kişilik kavramını sürekli bir anlık akışa indirgeyerek yok eder, yani akla karşı yılmayarak karşı koyan ruhani ve duygusal hayatın temelini yok eder.
Bu kuşkuysa hiçbir geçici ahlaktan faydalanamaz. Ahlakını bizzat çatışmanın üzerine kurar; bu bir savaş ahlakıdır ve dini de kendi üzerine temellendirir. Sürekli yıkılan ve sürekli tekrar inşa edilmesi gereken bir evde ikamet eder ve istek, yani hiç ölmeme isteği, ölüme boyun eğmeme isteği sürekli yaşam evini kurar ve akılsa şiddetli bir rüzgar ve sağanak yağmurla sürekli bu evi tahrip eder. s. 127
Dahası, bizi ilgilendiren bu hayati, belirli sorun karşısında akıl hiçbir taraf tutmaz. Aslında bir çözüm teşkil etmiş olacak ruhun ölümsüzlüğünü inkardan da beter bir şey yapar; hayati arzunun bize sunduğu sorunu yok sayar. Sorun teriminin akılcı ve mantıksal anlamına göre böyle bir sorun yoktur. Ruhun ölümsüzlüğü, bireysel bilincin kalıcılığı konusu akılcı değildir, aklın dışında kalır. Sunulan çözüm ne olursa olsun, sorun olarak akıl dışıdır. Dünyayı ve varlığı açıklamak için -ki aklın görevi budur- ruhumuzun ölümlü veya ölümsüz olduğunu varsaymak gereksizdir. O halde bu varsayılan sorunu ortaya atılması bile akıl dışıdır. s. 128
Ölüm korkusu, daha doğrusu hiçlik korkusu akıldışı bir korkudur denilebilir. s. 129
Ölümsüzlüğe olan inanç akıl dışıdır ve buna rağmen inanç, hayat ve aklın birbirlerine ihtiyaçları vardır. s. 130
Ölümsüzlüğe olan inanç akıl dışıdır ve buna rağmen inanç hayat ve aklın birbirlerine ihtiyaçları vardır. Akıl ve inanç birbirleri olmadan ayakta kalamayan iki düşmandır. Akıl dışı olan makul olmak ister, akıl ise yalnızca akıldışı olanın üzerinden işleyebilir. Birbirlerine destek olup bir birliktelik kurmaları gerekir, fakat bu mücadeleyle olmalıdır, zira mücadele de bir çeşit birlikteliktir. s. 130
Canlılar dünyasında yaşam mücadelesi, bir birliktelik kurar ve bu birliktelik, yalnızca başkasıyla mücadele için bir araya gelenler arasında değil, karşılıklı mücadele edenler arasında da son derece yakın bir birlikteliktir. Eğer bireyler arasındaki mücadelelerde bu açıkça görülüyorsa, halklar arasındaki mücadelelerde daha da barizdir. Savaş her zaman ticaretten de öte en mükemmel ilerleme etkeni olmuştur, zira galip ve mağluplar savaş yoluyla birbirlerini tanımayı, dolayısıyla da birbirlerini sevmeyi öğrenirler. s. 130
Hıristiyanlık olmadan Rönesans mümkün olmazdı, İncil olmasa Aziz Pavlus olmasaydı, Ortaçağ'ı atlatmış halklar ne Platon'u ne de Aristoteles'i anlayabilirlerdi. Salt akılcı bir gelenek kadar saf dini bir gelenek de mümkün değildir. Reform'un Rönesans'tan mı doğduğu yoksa Rönesans'a karşı mı ortaya çıktığı sık sık tartışılır ve her iki görüşün de doğru olduğu söylenebilir, çünkü oğul her zaman babasına karşı çıkarak doğar. Aynı zamanda Erasmus gibi insanları Aziz Pavlus'a ve en akıldışı ilkel Hıristiyanlığa döndürenin tekrar gün yüzüne çıkan Yunan klasiklerinin olduğu da söylenir, fakat onları klasikleri döndürenin Aziz Pavlus olduğu, Katoliklik teolojisinin temelinde yatan ilker Hıristiyanlık olduğu cevabı verilebilir. Denir ki, ''Hıristiyanlık ancak Antikçağ'la olan ittifakıyla günümüzdeki haline gelmiştir.'' 131
Ortaçağ'dan ve dininden şevkle olduğu kadar temelde çaresizlik içinde, içsel ve derin belirsizliklerle çıktık ve yine belirsizliklerle akılcılık çağına girdik. Akla olan inanç tüm diğer inançlarla aynı akılcı savunulamazlığa sahiptir. Robert Browning dediği gibi, ''inançsızlığımızla kazandığımız her şey, kuşku ile çeşitlendirilmiş bir inanç değil, inançla çeşitlendirilmiş bir kuşku yaşamıdır.'' 131
Vinet şöyle der: ''Ruhani bilgi kendince kalbe ihtiyaç duyar. Görme arzusu olmadan görülmez. Hayat ve düşünce büyük çapta maddileştirildiğinde ruhla ilgili şeylere inanılmaz.'' Şimdi göreceğiz ki inanmak en başta inanmayı istemektir. s. 132
İstek ve zeka zıt şeyler amaçlarlar. İstek dünyayı içimize çekip dünyayı sahiplenmemizi amaçlar; zeka ise dünyanın içine çekilmemizi. Zıt mı? Bunlar daha ziyade aynı şey değiller midir? Hayır, öyle görünse de aynı şey değillerdir. Zeka tekçi ve tümtanrıcıdır, istek tektanrıcı ve benlikçidir. Zeka işlemek için kendinden başka bir şeye ihtiyaç duymaz, fikirlerle kaynaşır, fakat istek maddeye ihtiyaç duyar. s. 132
Felsefe ve din aralarında düşmandırlar ve düşman olmaları için de birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Ne felsefe temeli olmayan bir din vardır ne de dinî kökenleri olmayan bir felsefe. Her şey zıddından yaşar. Açıkçası felsefe tarihi bir din tarihidir ve bilimsel veya felsefi kabul edilen bir açıdan dine karşı yöneltilen saldırılar, bir başka dine karşıt açıdan yöneltilen saldırılardan ibarettir. ''Doğa bilimleri ve Hıristiyanlık dini arasındaki çatışma, gerçekte bilimsel bir doğal gözlemle karışık olan doğal din içgüdüsüyle ruha tüm doğal dünya üzerindeki üstünlüğünün teminatını veren dinî dünya görüşünün geçerliliği arasındaki bir çatışmadan ibarettir, der Ritchl. ss. 132-133
Dinin, özünde akıl değil bir istek işinden ibaret olduğunu görürüz. Zira inanmak, inanmak istemektir ve Tanrıya inanmak da her şeyden önce ve her şeyden çok da Tanrı'nın var olmasını istemektir. Aynı şekilde ruhun ölümsüzlüğüne inanmak, ruhun ölümsüz olmasını istemektir, fakat öyle bir güçle istemektir ki bu istek aklı ezip geçmelidir. Fakat bu hareket intikama mahal verir.
Bilme içgüdüsü ve yaşama içgüdüsü, daha doğrusu hayatta kalma içgüdüsü, aralarında çatışırlar. Bu hep böyle kalacaktır veya belki de daha doğrusu ''önce hayatta kal'' ya da ''sağ kal!'' s. 133
Akıl ve hayat arasındaki, felsefe ve din arasındaki her türlü kalıcı anlaşma ve uyum durumu imkansız hale gelir. İnsan düşüncesinin trajik tarihi de akıl ve hayat arasındaki çatışmadan ibarettir; akıl, hayatı akılcı hale getirerek kaçınılmaz olan faniliğe boyun eğmeye zorlar, hayat ise akla hayat vererek aklı kendi hayatî arzularına destek çıkmaya mecbur kılar ve işte din tarihinden ayrılmaz olan felsefe tarihi budur. s. 133-134
Dünya duygumuz, nesnel gerçeklik duygumuz ister istemez özneldir, insanidir. insanbiçimcidir (antropomorfiktir) ve dirimselcilik her zaman akılcılar karşı ayaklanacaktır, irade her zaman aklın karşısına dikilecektir. Felsefe tarihinin ahengi buradan gelir; bazı dönemlerde hayatını kendini benimseterek spiritualist biçimler oluşturduğu ve diğer dönemlerde ise aklın kendini benimseterek maddeci biçimler oluşturduğu dönemlerin birbirini takibidir, bu iki biçim ve inanç sınıfı başka isimlere bürünse de. Ne akıl ne hayat hiç bir zaman yenilgiyi kabul etmez. s. 134
Her şeye rağmen düşünür, insan olmayı bırakmadığı için farkında olsa da olmasa da aklı hayatın hizmetine koşar. Hayat aklı kandırır akıl da hayatı. Hayata hizmet eden skolastik-Aristotelik felsefe, hayatı arzumuza destek olabilecek, görünüşte akılcı olan teolojik-evrimci bir düzen meydana getirmiştir. s. 134
İnsanın yokoluşu elinde değildir; insan, içinde yok oluşa karşı yenilgi bilmez bir şekilde direnen ve kendi iradesine bile boyun eğmeyen bir şey, ne olduğunu bilemediğim hayati inanç barındırır. İstese de istemese de inanması gerekir, çünkü çalışması, kendini koruması gerekir. Yalnızca her şeyden ve kendinden şüphe duymasını öğreten aklını dinleseydi, aklı onu mutlak bir hareketsizlik haline indirgerdi; var olduğunu kendine ispatlayamadan evvel de yok olup giderdi. s. 136
Bir yanda ölümün bireysel bilincin topyekün, belirleyici ve geri dönülmez yokoluşu olduğuna dair bir üçgenin iç açısının iki dik açıya denk olduğuna emin olduğumuz derecede büsbütün mutlak bir kesinlik, diğer yanda bireysel bilincimizin ölümden sonra da mevcut veya başka koşullarda sürdüğüne ve her şeyden çok da çevresinde o garip ve beklenmedik ebedi mükafat ve mücazat ilavesini barındırdığına dair büsbütün mutlak bir kesinlik. Bu her iki kesinlik de hayatımızı imkansız hale getirirdi. Ölümle birlikte bireysel bilincinin, hafızasının sonsuza dek sona ereceğine emin olduğuna belki de kendisi de tam olarak bilmeden inanan kişiye, ruhunun en saklı yerindeki gizli bir mekanda bir gölge kalır, belirsizliğin gölgesinin gölgesi olan müphem bir gölgedir bu ve o ''Bu geçici hayatı yaşamalı, zira bundan başka hayat yok!'' derken, bu gizli mekanın sessizliği ''Kim bilir!'' der. Belki duymadığını düşünür fakat duyar. Ahiret hayatına inancı daha çok olan müminin ruhunun bir kıvrımında da boğuk bir ses belirsizliğin sesi müminin ruhunun kulağına fısıldar: ''Kim bilir!''...
''Ya varsa?'' ve ''ya yoksa?'' sorular iç hayatımızın temelleridir. Ruhun ölümlü olduğu konusundaki kanaatinden hiç tereddüt etmemiş bir akılcı ve ölümsüzlüğe olan inancında tereddüde düşmemiş bir dilimselci olabilir. s. 137
Ateistlerimizin çoğunu gözlemleyin, göreceksiniz ki öfkeden, Tanrı'nın varlığına inanmamaktan kapıldıkları öfkeden dolayı ateisttirler. Tanrı'nın kişisel düşmanlarıdır bunlar. Hiçliği tözleştirip kişiselleştirilmişlerdir ve olmayan Tanrıları da bir karşı Tanrı'dır. s. 140-141
''Eğer ki, Tanrı olmasaydı O'nu icat etmek gerekirdi'', bu aşağılık ve pespaye ibare hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim. Bu ibare dine devletin bir aracı gözüyle bakan ve dini olan ilgileri, bu dünyada dünyevi çıkarlarına ters düşenler için öbür dünyada bir cehennem olmasından öte gelen muhafazakârların galiz kuşkuculuğunun ifadesidir. İktidar sahiplerinin kuşkucu dalkavuğuna atfedilen bu itici ve Saduki ibare de kendisine yaraşır. s. 141
Hayati arzumuzu tereddüde en çok düşüren, aklın çözündürücü gücüne en çok güç katan ve belirsizliğin en kuvvetli temeli olan şey, ölümden sonra ruhun yaşamının nasıl olabileceğini düşünmeye koyulmaktır. Çünkü bizlere ruhun bedensel organların bir işlevinden ibaret olduğunu söyleyen ve öğreten aklı güçlü bir dini çabayla yensek bile, geriye ruhun ölümsüz ve ebedi bir yaşamı olabileceğini tahayyül etmek kalır. s. 141
Evet biliyorum ki hissedip ifade ettikleri mi benden önce başkaları da hissettiler ve günümüzde birçok başkası da aynı şeyler hissetmekte fakat sessiz kalmayı tercih etmektedir. Peki ben niye sessiz kalmıyorum? Hissedenlerin çoğu sessiz kaldığı için bunu yapıyorum, ancak bunlar sessiz kalsalar bile sessizlik içinde içlerindeki sese itaat ederler. Çoğuna göre o dile getirilmemesi gereken, ağza alınmayacak bir şey olduğu için sessiz kalmıyorum ve dile getirilmemesi gereken şeyleri tekrar tekrar dile getirmenin gerekli olduğuna inanıyorum. Ben ne hissedersem onu söyler, ne hissettiğimi de bilirim ve bu da bana yeter. s. 146
Yazdıklarımı okumaya devam edenler, bu çaresizlik uçurumundan nasıl umut doğabileceğini, dayanışmanın ve hatta ilerlemenin kaynağı olabileceğini de görecektir. s. 146.
Bu sonuca kendi iç deneyimlerimle varıyorum. Bu belirsizlik, arzu ve iç savaş halini doğrulamak için bir gerekçe aramak ne istiyorum ne de ihtiyaç duyuyorum; bu halin bir gerçek olması yeterlidir. s. 147
Tek kelime ile akıllı olsun, akılsız olsun veya akla karşı olsun, ölmeye niyetim yok. Sonunda büsbütün öldüğümde ölmüş olan ben olmayacağım, yani kendimi ölüme terk etmemiş olacağım ve beni insanlığın kaderi öldürmüş olacak. Aklımı veya akıldan da öte kalbimi kaybetmediğim sürece hayatı bırakmayacağım; hayat elimden alınmış olacak. s. 148
Bir öğretiyi kötümser diye yaftalamak ne o öğretiyi geçersiz kılar ne de sözde iyimserler eylemde daha etkilidirler. Tam aksine büyük kahramanların belki de en büyüklerinin çoğunun meyus olduğuna ve çaresizlikten dolayı görevlerini ifa ettiklerine inanıyorum. s. 149
Çağdaş Avrupa düşüncesinin merkez akımı'nın savunucuları olan ilericilerimizin konumu, biliyorum ki bundan çok farklıdır, fakat bu şahısların gönüllü olarak o büyük soruna gözlerini kapayıp bir yalan içinde hayatın trajik duygusunu bastırmaya çalışarak yaşamadıkları düşüncesine alışamıyorum. s. 149
Şu ana kadar bahsedilen düşüncelerin kısa ve öz bir özeti niteliğinde olan bu mütalaaların ardından hala okumayı sürdüren okur kendisini akıldan yoksun olmayan fakat duygular üzerine inşa edilmiş bir düşlemler sahasına götüreceğimi bilmektedir. Bunun hakikatini, mantığımızın ve yüreğimizin dışında olan doğruluğunu ise kim bilir. s. 149
Aşk, Acı, Şefkat ve Kişilik
Ne zaman aşktan bahsetsek, insanoğlunu daim kılmak için erkek ve kadın arasında yaşanan aşk aklımızdadır. Aşk ne bir fikir ne de iradedir; daha ziyade bir istektir, duygudur, ruhta bile bedensel bir şeydir. Aşk sayesinde ruhun beden namına neyi varsa hissederiz. s. 151
Cinsel aşk, üretici olandır. Aşkla kendimizi daim kılmayı amaçlarız. En hakir hayvancıklar, en aciz canlılar bile öncesinde oldukları şey olmayı bırakarak bölünüp ayrılarak çoğalırlar. s. 152
Fakat bölünerek çoğalan canlının yaşam gücü nihayetinde tükendiğinde, çöküş içinde olan iki bireyin tek hücreli canlılarda birleşme diye adlandırılan bir araya gelişiyle yaşam kaynağını zaman zaman yenilemesi gerekir. Daha büyük bir zindelikle tekrar bölünebilmek için birleşirler ve her türlü üreme eylemi tamamen veya kısmen olduğun şey olmayı bırakmaktır, bir ayrılıktır, kısmi ölümdür. Yaşamak kendini vermektir, kendini daim kılmaktır, kendini vermek ve daim kılmak ise ölmektir. Belki de üremenin en büyük hazzı, ölümü önceden takmaktan, kişinin hayati özünün yırtılmasından ibarettir. Başkasıyla birlikte oluruz, fakat bu birliktelik ayrılık içindir; o son derece samimi sarılış, son derece samimi bir ayrılıştan ibarettir. Özünde cinsel aşkın verdiği zevk, özünde bir diriliştir, bir başkasında yeniden dirilmektir, çünkü kendimizi daim kılmak için yalnızca başkalarında dirilebiliriz. s. 152
Aşkın ilkel ve hayvani biçiminde, bir erkek ve dişiyi hiddetli bir kavrayışla içlerini birbirine karıştırmaya iten o yenilmez içgüdüde görüldüğü gibi, şüphesiz aşkın özünde trajik biçimde yıkıcı bir şey vardır. Vücutlarını birleştiren bu içgüdü bir bakıma ruhlarını ayırır; kucaklaştıklarında birbirlerini sevdikleri kadar nefret ederler ve her şeyden çok da savaşırlar, henüz cansız üçüncü bir can için savaşırlar. Aşk bir savaştır; erkek dişiyle bir araya geldiğinde erkeğin dişiye kötü davrandığı türler de vardır, erkeğin dişiyi döllendirmesinin ardından dişinin erkeği yediği türler de. s. 152
Aşkın karşılıklı bencillik olduğu söylenmiştir ve gerçekten de aşıklardan her biri diğerine sahip olmaya çalışır ve o anda bilinçli veya maksatlı olmasa da onun aracılığıyla kendini daim kılmaya çalışarak da kendine haz arar. Aşıklardan her biri diğeri için dolaysız olarak bir haz, dolaylı olarak da bir daimiyet aracıdır. Bu nedenle aşıklar zorba ve köledirler; her biri diğerinin hem zorbası hem de kölesidir. s. 153
Eğer derin dini duygunun bedensel aşkı kınayıp bekareti yüceltmesinde gerçekten bir gariplik var mıdır? Para hırsı her kötülüğün başıdır, demiştir Havari. Bunun nedeni, para hırsının araç olan zenginlikleri bir amaç yapmasıdır. Günahın özü de tam olarak araçları amaç yapmasında, amacı ya tanımayıp ya da küçümsemesindedir. Bedensel aşk da açgözlülük değil de nedir? Çünkü araç olan zevki gerçek amacı olan kendini daim kılmak için bir araç olarak kullanmak yerine kendine amaç yapar. Kendilerini daha iyi daim kılmak için bekaretini korumak isteyenler de çıkabilir, yani kendi bedenlerinden daha insani olan bir şeyi daim kılmak için. s. 153
Çünkü aşıkların bu dünyada daim kıldıkları şey acı çeken bedendir, acıdır, ölümdür. Aşkın derinliklerinde bir ebedi çaresizlik derinliği vardır ve buradan umut ve teselli doğar tüm bedenin aşkından, bu sevdadan ruhani ve hazin aşk doğar. s. 153
Aşkın bu diğer hali, bu ruhani aşk, acıdan, bedensel aşkın ölümünden doğar, şefkat dolu koruma duygusundan doğar. Aşıklar birbirlerini tam fedakarlıkla, yalnızca bedenlerinin değil ruhlarının gerçek bir kaynaşmasıyla sevemezler, ta k, güçlü tokmağı kalplerini ezerek aynı keder havanında karıştırana kadar. Cinsel aşk bedenlerini birleştirirken ruhlarını birbirine yabancı kılarak ayırıyordu.; fakat bu aşk, etten bir meyve, bir evlat verdi. Fakat ölüm içinde doğan bu çocuk belki hasta oldu ve öldü. Bedensel birleşimin meyvesinin ardından ve ayrılık veya karşılıklı ruhani yabancılaşmadan ötürü bedenleri acıdan soğumuş, ayrı olsalar da ruhları acıda birleşmiş olan aşıklar, ebeveynler, çaresizlik içinde birbirlerine sarıldılar ve etten evladın ölümünden gerçek ruhani aşk doğdu. Yahut daha doğrusu onları bir arada tutan et bağı ve bu özgürlük iç çekişiyle nefes aldılar. Çünkü insanlar yalnızca aynı acıyı birlikte çektiklerinde, bir müddet ortak bir acı boyunduruğuna bağlı olarak taşlı toprağı sürdüklerinde ruhani bir aşkla birbirlerini severler. O vakit birbirlerini tanır ve hissederler ve ortak dertlerinde bağdaşırlar, birbirlerine şefkat ederler ve birbirlerini severler, çünkü sevmek şefkat demektir ve eğer bedenlerini zevk birleştiriyorsa ruhlarını keder birleştirir. s. 154
Beden ve suretler dünyasında aşkımızın gerçek manada meyve vermesinin imkansızlığı kadar bizlerde başka bir dünyaya olan umut ve inanç uyandıran bir şey yoktur. s. 155
Ya anne sevgisi, zayıflara, yardıma muhtaçlara, anne sütü ve kucağına muhtaç korumasız zavallı bebeğe karşı şefkat değil de nedir? Kadınlarda her türlü aşk anaçtır.
Ruhça sevmek şefkat etmektir ve en çok şefkat eden de en çok sevendir. İnsanlar hemcinslerine karşı ateşli bir sevgiyle yanıp tutuşurlar, çünkü öz sefaletlerinin, görünürdeliklerinin, ehemmiyetsizliklerinin dibine vurmalarının ardından açılan gözlerini hemcinslerine çevirerek, onları da görünüşte sefil ve hiçliğe mahkum görürler ve onlara şefkat edip severler. s. 155
İnsan sevilmeyi veya buna eşdeğer olan şefkat görmeyi arzular. İnsan acılarının ve kaderlerinin hissedilmesini ve paylaşılmasını ister. Sadaka, yaşamın güçlüklerini hafifletici bir yardımdan ziyade şefkattir. Dilenci, şefkat göstermeden edilen yardımdan çok, yardım etmeden gösterilen şefkatten dolayı minnettar kalır. Şefkat görmek sevilmek istemektir. s. 155
Diyordum ki bilhassa kadınların aşkı özünde her zaman şefkatlidir, anaçtır. Kadın aşığına boyun eğer çünkü arzusundan acı çektiğini hisseder. Bunun için de kadının aşkı daha cesur ve kalıcı olan erkeğin aşkından daha bir aşk dolu ve saftır. s. 155
Şefkat, akılcı insanın aşkı olan insanın ruhani aşkının özüdür. Aşk şefkat eder ve ne kadar aşık olursa o kadar şefkat eder. s. 156
Aşk büyürken hissedilen ateşli arzu gözle görülen her şeye uzanır ve her şeye şefkat gösterilir. Kendi içine dalıp kendinde derinleştikçe, kendi anlamsızlığını keşfetmeye, olduğun her şey olmadığını, olmak istediğin gibi olmadığını, kısacası bir hiçten ibaret olduğunu keşfetmeye başlarsın. Kendi malayaniliğine dokunduğunda, daimi dayanağını hissetmediğinde, ne kendi sonsuzluğuna ne de kendi ebediyetine ulaşamadığında kendine şefkat duyarsın ve kendine karşı duyduğun elim bir aşkla yanıp adına özsevgi denilen esasında ruhunun bedeninin kendinden haz alışı gibi kendine karşı hissettiğin şehvani bir öz zevkten ibaret olan sevgiyi öldürürsün. s. 156
Her bilinç, ölüm ve acı bilincidir. Bilinç bilgi birliğidir, his birliğidir, his birliği ise acı birliğidir. s. 157
Her şeyi sevmek için, insan veya insanüstü, canlı veya cansız her şeye şefkat duymak için, her şeyi kendi içinde hissetmen, kişiselleştirmen gerekir. s. 157
Aşk sevdiği zaman kişiselleştirir. Bir fikre aşık olmak için yalnızca onu kişiselleştirmek gerekir. Aşk bunca büyük, canlı, güçlü ve coşkulu olduğunda her şeye aşık olur ve o zaman her şeyi kişiselleştirir ve evrensel Bütün'ün, Evren'in de Bilinç sahibi, acı çeken, şefkat eden ve seven, yani bir bilinç olan bir Bilinç sahibi bir Kişi olduğunu keşfeder. Sevdiğini kişiselleştirilen aşkın keşfettiği bu Evrenin Bilinci'ne ise Tanrı diyoruz. Böylece kişinin ruhu Tanrı'ya şefkat eder ve Tanrı'nın kendisine şefkat ettiğini hisseder, Tanrı'yı sever ve kendi sefaletini ebedi ve sonsuz sefaletin göğsünde barındırarak Tanrı tarafından sevildiğini hisseder; bu ebedi ve sonsuz sefalet, kendini ebedileştirip sonsuzlaştırmakla bizzat en yüce mutluluğu teşkil eder. s. 158
Öyleyse Tanrı, Bütün'ün kişiselleştirilmesidir, Evren'in ebedi ve sonsuz Bilincidir, maddenin esiri olan ve özgür kalmaya çabalayan Bilinç'tir. Hiçlikten kurtulmak için Bütün'ü kişiselleştiriliriz ve tek esrarlı olan sır ise acının sırrıdır. s. 158
Acı bilincin yoludur ve canlılar kendi bilinçlerine acı yoluyla varırlar. Çünkü kendi bilincinde olmak, kişilik sahibi olmak kendini bilmektir ve kendini diğer canlılardan farklı hissetmektir. Bu farklılık hissine ise yalnızca çatışmayla, az çok büyük bir acıyla, kendi sınırlarını hissetmekle varılır. Kendinin bilincinde olmak, kendi sınırlarının bilincinde olmaktan ibarettir. Başkaları olmadığımı hissettiğimde kendim olduğumu hissederim. s. 158
Az veya çok acı çekmeden var olup olunmadığı nasıl bilinir? Acı olmadan nasıl iç muhasebesi yaparak yansıtıcı bilince sahip olunur? Kişi zevk alırken kendini, var olduğunu unutur, başkası olur, yabancı olur, yabancılaşır de ancak acıyla içine kapanır, kendine gelir, kendi olur. s. 158
Bize benzeyene şefkat ederiz de bu benzerliği ne kadar çok ve iyi hissedersek, o kadar çok şefkat ederiz. Bizleri acıda birleştiren ortak bağı keşfetmemizi sağlayanın şefkat rezervimiz olduğu söylenebilir. s. 159
Öz bilincimize kavuşma, bilincimizi muhafaza etme ve artırma çabamız, bizlere tüm eşyanın mücadelesinde, hareketlerinde ve devrimlerinde o her şeyi meylettiği bilince kavuşma, onu muhafaza etme ve artırma çabası olduğunu keşfettirir. s. 159
Kardeşimin acı içinde attığı bir çığlığı duyduğumda kendi acım uyanır ve bilincimin derinliklerinde çığlık atar. Aynı şekilde hayvanların acılarını ve dalı koparılan ağacın acısını hissederim, özellikle de sezgi ve içgörü kabiliyeti olan hayal gücüm canlıyken. s. 159
Kendimizden, içimizde hissettiğimiz tek bilinç olan insan bilincinden başlayarak, tüm canlıların ve de taşların -zira taşlar da canlıdırlar- az çok karanlık olan bir bilinçleri olduğunu varsayarız. Organik canlıların gelişimi de acı yoluyla bilinç bütünlüğünü sağlama mücadelesinden ibarettir. s. 160
&&&&&&&&&&
Yaratıcı'nın var olduğu sonucuna yaratılanın varoluşundan varırız ki Yaratıcı'nın varlığı da akıl yoluyla doğrulanamaz. s. 178
Evren'in varoluş şeklinden adına ''düzen'' denilen ve bir düzenleyiciye ihtiyacı olduğu varsayılan şeye geçersek, ifade etmek gerekir ki ''düzen'' var olandır ve var olandan başka bir düzen düşünemeyiz. s. 178
Nedenini bilmeden dünyanın Tanrı böyle yarattığı için başka şekilde değil de böyle olduğunu söylemek hiçbir şey söylememektir. Eğer Tanrı'nın dünyayı böyle yaratma nedenini bilseydik, Tanrı fazlalık, akıl yeterli olurdu. Her şey matematik olmuş olsaydı, hiçbir akıl dışı unsur olmasaydı, akıl dışılığın sebebi olan ve cehaletimize yalnızca bir başka kılıf teşkil eden bir Yüce Düzenleyici açıklamasına başvurulmazdı. s. 178
Teologlara göre Tanrı iki ile ikiyi dörtten ne fazla ne de az yapabilir. Zorunluluk yasası ya Tanrı'dan üstündür ya da Tanrı'nın ta kendisidir. Ahlaki düzende de yalanın, cinayetin veya zinanın Tanrı buyurduğu için mi kötü olduğu, yoksa aslen kötü oldukları için mi Tanrı'nın böyle buyurduğu sorgulanır. Eğer ilki doğruysa bu Tanrı gelişigüzel yasalar koyan kaprisli ve mantık dışı bir Tanrı'dır; eğer diğeri doğruysa kendisinden, yani mutlak iradesinden bağımsız olan eşyanın kendine has doğasına ve özüne itaat eden bir Tanrı'dır. Eğer böyleyse, eğer Tanrı eşyanın varoluş nedenine itaat ediyorsa, bu nedenini bilmek bizlere yeterdi ve Tanrıya ihtiyaç duymazdık; bu nedeni bilmedikçe de Tanrı bile hiçbir şeye açıklık kazandırmaz. Bu neden Tanrı'nın üzerinde bir neden olurdu. Bu nedenin bizzat eşyanın yüce nedeni olan Tanrı olduğunu söylemek de boşunadır. Böyle bir neden, ona kişilik veren iradedir. Mantıklı Tanrıyı veya Aritoteles'in Tanrısını daima çelişik bir Tanrı yapacak olan da Tanrı'nın ister istemez zorunlu nedeni ile ister istemez özgür olan iradesi arasındaki ilişkide yaşanan bu sorundur. s. 179
Skolastik teologlar, insan özgürlüğü ile ilahi mevcudiyet ve Tanrı'nın olası ve bağımsız geleceğe vakıf oluşunu bağdaştırmaya çalıştıklarında karşılaştıkları sorunları çözmeyi hiçbir zaman öğrenemediler; akılcı Tanrı da Tam da bu yüzden olası olana hiçbir şekilde uygulanamaz, zira olasılık kavramı özünde akıl dışılık kavramından ibarettir. Akılcı Tanrı varlık ve eyleminde ister istemez zorunludur; her seferde her şeyin yalnızca en iyisini yapar ve aynı anda birden fazla en iyi olamaz, zira bir noktadan diğerine çizilebilir sınırsız sayıda çizgi olsa da yalnızca birinin düz oluşu gibi, sınırsız olasılıklar arasında yalnızca tek biri amacına uygun olabilir. Akılcı Tanrı, aklın Tanrısı da her seferinde yalnızca kastedilen ereğe dosdoğru götüren düz çizgiyi takip edebilir; bu ereğe götüren tek düz çizginin zorunlu oluşu gibi bu erek de zorunlu bir erektir. Böylece Tanrı'nın uluhiyetinin yerini Tanrı'nın zorunluluğu alır. Tanrı'nın zorunluluğunda da özgür iradesi, yani bilinçli kişiliği can verir. Arzuladığımız Tanrı, ruhumuzu hiçlikten kurtaracak olan Tanrı, ölümsüzleştiren Tanrı olmalıdır. s. 180
Dini düşünce, ruhani duygu niteliklerini Tanrıya atfetme atfetmeden geri duramaz. Fakat eski teoloji duygu ve coşkunun kısıtlı ve yaratılmış kişiliklere has olduğu izlenimine sahipti; örneğin, Tanrı'nın rahmeti kavramını ebediyen kendini tanımaya, Tanrı'nın gazabını da alışıldık bir amaç olan günahları cezalandırmaya dönüştürüyordu. (Ritschl) s. 183
Evet varılmış bu mantıklı Tanrı, açıkçası zevk alıp acı çekmediği için ne seven ne de nefret eden, insan olmayan, kedersiz, ihtişamsız ve adaleti akılcı veya matematiksel olan, yani adaletsiz olan bir Tanrı'ydı. s. 183
Doğrusu diri Tanrı'ya, insani Tanrı'ya akıl yoluyla değil aşk ve ıstırap yoluyla varılır. Akıl daha ziyade bizleri O'ndan ayırır. O'nu önce tanıyıp sonra sevmek imkânsızdır; O'nu tanımadan önce severek arzulayarak O'na açlık duyarak başlamak gerekir. Tanrı bilgisi Tanrı aşkından geçer ve bu bilgi akla dayalı ya az bir şey taşır ya da hiçbir şey taşımaz. Çünkü Tanrı tanımlanamazdır. Tanrı'yı tanımlamak istemek, O'nu zihnimizde sınırlamaya çalışmaktır, O'nu öldürmektir. Ne zaman ki O'nu tanımlamaya çalışsak, ortaya çıkan hiçliktir. s. 184
Her an havayı dolaysız olarak duyumsarız, özellikle de boğulma anında, havaya olan açlık anında yokluğunu hissederiz. Aynı şekilde Tanrı'nın fikri değil bizzat kendisi de doğrudan hissedilen bir gerçeklik haline gelebilir ve Tanrı fikriyle ne Evren'in varlığına ne de özünü açıklayabilsek de bazı zamanlar, özellikle de manevi boğulma anlarında Tanrı'yı doğrudan duyumsarız. Bu duygu Tanrı'ya olan açlık duygusudur. Tanrı'dan yoksunluk duygusudur. Tanrı'ya inanmak, O'nsuz yaşayamamaktır. s. 184
Bizleri Tanrı'ya inanmaya yönelten akılcı zorunluluk değil, hayati ıstıraptır. Tanrı'ya inanmak, her şeyden önce ve çok Tanrı açlığı çekmektir, ilahilik açlığı çekmektir, Tanrı'nın yokluğunu ve eksikliğini hissetmektir, var olmasını istemektir. Evrenin insani erekliliğini kurtarmak istemektir, çünkü eğer bilinçlerimiz bir Bilinç'e karışacaksa ve eğer Evren'in ereği bilinçse, kişi Tanrı tarafından massolmaya boyun eğebilir. ss. 199-200
Dürüst bir insan aklından ''Tanrı yoktur!'' diye geçirebilir, fakat ancak habis birisi böyle bir şeyi gönlünden geçirebilir. Tanrı'nın var olmasını istememek veya Tanrı'nın var olmadığına inanmak bir şeydir, Tanrı'nın yok oluşuna boyun eğmek ise insanlık dışı ve korkunç olsa da başka bir şeydir. Fakat Tanrı'nın var olmasını istememek diğer bütün ahlaki gaddarlıkların ötesindedir. Ne var ki, gerçekte Tanrı'yı inkâr edenler, Tanrı'yı bulamamanın verdiği çaresizlikten dolayı inkar ederler. s. 200
Tanrı'nın varoluşunun imkansızlığını kanıtlayamamak akla yeter.
Tanrıya inanmak, Tanrı'nın var olmasını arzulamaktır, dahası Tanrı varmış gibi hareket etmektir; bu arzuyla yaşamak ve bu arzuyu eylemlerimizin iç zembereği yapmaktır. Bu ilahilik arzusu veya açlığından umut doğar; umut'tan iman, imandan ve umuttan ise sevgi doğar; bu arzudan güzellik, ereklilik ve iyilik duyguları doğar. s. 200
Garp insanı, açıklık ister ve gizeme tahammülü yoktur. Doğulu kardeşi kesin beyanları ne kadar sevmiyorsa, Batılı bir o kadar sever. Ebedi ve sonsuz güçlerin, kendi kişisel hayatı için ne ifade ettiğini, bu güçlerin kendisini kişisel olarak nasıl daha mutlu ve iyi yapacaklarını ve hatta neredeyse başını sokacağı evi nasıl inşa edip ocağında yemeğini nasıl pişireceklerini bilmekte ısrar eder. Doğu ve Batı arasındaki, Ganj Nehri ve Mississippi Nehri kıyılarındaki insanlar arasındaki fark budur. Muhakkak ki bunun pek çok istisnası vardır.
Bu iki büyük meşrep birbirinden okyanuslar ve sıradağlar ile ayrılmazlar. Doğu gizemin ayışığında, Batı bilimsel olguların ışığında yaşar. Doğu müphem dürtüler için Ebedi olana yakarır. Batı ise mevcut olanı hafifçe kavrar ve kendisine makul, anlaşılır nedenler sunmadıkça da bırakmaz. Her ikisi de birbirini yanlış anlar, birbirine güvenmez ve birbirinden büyük ölçüde nefret eder. Fakat bu iki yarımküre kendi başlarına değil, bir arada dünyanın toplamını oluştururlar. Daha doğrusu bütün dünyada hem Doğu'da hem Batı'da, akılcıların kesinlik arayıp kavrama inandıklarını, dirimselcilerin ise ilham arayıp kişiye inandıklarını söyleyebiliriz. Birileri sırlarını çekip çıkarmak için Evren'i incelerken, diğerleri umdukları şey olan ölümsüzlüğe bir teminat ve güvence, görmedikleri şeye ise bir kanıt bulmak için Evren'in Bilinci'ne dua edip Dünyanın Ruhu ile doğrudan irtibata geçmeye çalışırlar. s. 205
Blimsel iman bile - ki böyle bir iman da vardır- geleceğe işaret eder ve bir güven işidir. Bilim adamı gelecekte şu veya bu gün güneş tutulması olacağına inanır, bugüne kadar dünyayı yönetmiş yasaların bundan sonra da yönetmeye devam edeceğine inanır.
Bir üçgenin üç açısının iki dik açıya eşit olduğunu savunmak için hayatını feda eden hemen hemen hiç kimse yoktur, zira böyle bir gerçeğin bizim hayatımızı feda etmemize ihtiyacı yoktur. Oysa birçokları dini inancını koruduğu ve savunduğu için hayatını kaybetmiştir; doğrusu iman şehit üretmez, şehitler imanı üretir. s. 206
İman irade işidir, ruhun ameli bir gerçeğe, bir kişiye, hayatı yalnızca anlamakla kalmayıp bizlere hayatı yaşatan bir şeye doğru hareketidir.
İman, hayatın akla dayalı olsa da güç ve kaynağının başka bir yerde, doğaüstü ve olağanüstü bir şeyde olduğunu göstererek bizleri yaşatır. Bilimden bolca nasiplenmiş ve bilhassa dengeli bir ruha sahip matematikçi Cournot, hayat verenin doğaüstü ve olağanüstü olana eğilim olduğunu ve bunun yokluğunun sonucunda aklın bütün spekülasyonlarının ruha keder verdiğini söylemiştir. s. 207
Doğrusu bizler yaşamak isteriz. Fakat her ne kadar imanın bir irade işi olduğunu söylesek de, imanın bizzat irade olduğunu, ölmeme isteği olduğunu veya daha ziyade zekadan, iradeden ve duygudan farklı başka ruhani güç olduğunu söylemek belki daha doğru olurdu. O halde iman, hissetmeyi, tanımayı, istemeyi ve inanmayı, yani yaratmayı kapsardı. Çünkü ne duygu ne zeka ne de irade yaratmaya kadirdir, yalnızca iman tarafından kendilerine verilen maddeler üzerinde faaliyet gösterirler. İman, insanın yaratıcı gücüdür. s. 207
Tanrı'ya inanmak O'nu sevmektir ve O'ndan sevgiyle korkmaktır. Tanrı'yı ne sevip ne de korkup O'na inandığını söyleyenler O'na değil, Tanrı'nın var olduğunu kendilerine öğretenlere inanırlar ki çoğunlukla bunlarda Tanrı'ya inanmıyorlardır. Hüzün, keder, belirsizlik, kuşku ve tesellide umutsuzluk hissetmeden Tanrı'ya inandığına inananlar, Tanrı'nın kendisine değil ancak Tanrı fikrine inanırlar. Tanrı'ya inanamadıkları için Tanrı'nın var olmasını istemeyenlere Tanrı'yı inkar ettiren ve hatta O'na hakaret ettiren bu hiddet, acaba Tanrı'ya inanmanın bir şekli değil mi? İnananların istediği gibi onlar da Tanrı'nın var olmasını isterler, fakat akıllarının kendilerine iradelerinden daha çok söz geçirdiği aciz ve kayıtsız veya habis insanlar oldukları için, içlerinde taşıdıkları gamdan dolayı aklın kendilerini çektiğini hissederler ve umutsuzluğa düşerler ve umutsuzluktan dolayı da inkar ederler ve inkar ile tasdik ederek inkar ettikleri şeye inanırlar. Tanrı da kendisini inkarı yoluyla kendini tasdik ederek onlarda tecelli eder. s. 208
Diğer yandan halkı zapt etmek veya teselli etmek için imana ihtiyaç duyulduğunu savunmak, imanın nesnesinin aldatıcı olduğunu beyan etmektir. Kesin olan şu ki günümüzde Tanrı'ya inanmak, iman sahibi entelektüeller için her şeyden önce ve her şeyden çok Tanrı'nın var olmasını istemektir. Tanrı'ya inanmak, Tanrı'nın var olmasını istemek ve Tanrı varmış gibi davranıp böyle hissetmektir. Tanrı'nın var olmasını istemek ve bu arzuya göre hareket etmekle Tanrı'yı yaratırız, yani Tanrı kendini bizlerde yaratır, tecelli eder, bizleri açılır ve kendini bizlere gösterir. Zira Tanrı, kendisini aşkla ve aşk yoluyla arayanları karşılamaya çıkar beklemesini soğuk, aşktan yoksun akılda sorup soruşturanlardan sakınır. Tanrı kalbin dinlenmesini istese de başın dinlenmesini istemez, zira fiziksel dünyada bazen baş uyur ve dinlenirken kalp geceleyerek aralıksız çalışır. Böylece aşktan yoksun bilgi bizleri Tanrı'dan uzaklaştırırken, aşk, bilgi olmadan da bizleri Tanrı'ya, Tanrı yoluyla da bilgeliğe ulaştırır. Ne mutlu kalbi temiz olanlara, zira onlar Tanrı'yı görecekler. s. 209
Eğer Tanrı'ya nasıl inandığımı, yani Tanrı'nın kendini nasıl bende yarattığını ve bana göründüğünü soran olursa, cevabım belki de karşımdakini gülümsetecek, güldürecek veya dehşete düşürecektir. Tanrı'ya dostlarıma inandığım gibi inanırım, çünkü muhabbetinin nefesini, görünmez ve dokunulmaz elinin beni çektiğini, yol gösterdiğini ve beni kavradığını hissederim. Tanrı'ya inanırım, çünkü kaderimi elinde tutan ve evrensel bir zihnin ve hususi bir ilahi takdirin dahili bilincine sahibim. Bilinçli, hakim ve seveceğim bir gücün dürtüsünü hissederim. Rabbin yolu böylelikle kişiye açılır. s. 210
&&&&&
Şefkatle dolduğumuzda iyilik yapmaktan bir memnuniyet duyarız. s. 225
Başkasının acısı bizi burkar, kederi bizi de kederlendirir ve farkında olmasak da acı ve köken ortaklığımızı hissederiz. Az çok bilinçli var olan bütün canlıların kardeşliğini bizlere gösteren de bu başkasından doğan acı ve şefkattir. s. 225
Acı manevi bir şeydir ve bilincin en dolaysız yoldan inkişafıdır; belki de bedenlerimiz de bizlere sadece acının kendini belli etmesini sağlamak için verilmiştir. Az ya da çok olsun, hiç acı çekmemiş birisi kendinin bilincinde olmaz. s. 225
Madde ruhu sınırlamak kandırmakla ona acı verir. Acı ise maddenin ruha koyduğu engelden ibarettir. Acı, maddenin, bilince, ruha koyduğu engeldir, iradeye direniştir; görünür Evren'in Tanrı'ya koyduğu sınırdır. s. 226
Acı, baskı ve ıstırap vermedikleri sürece kalp, mide veya ciğerlere sahip olduğumuzu bilmeyiz. Kendi organlarımızın varlığını bizlere ifşa eden fiziksel acıdır ve hatta rahatsızlıktır. Manevi acı ve keder de aynı şekildedir; nitekim acıyana kadar bir ruha sahip olduğumuzun farkına varamayız. s. 226
Bilinci kendi üzerinde düşünmeye iten acıdır. Kedersiz olan ne yaptığını ve ne düşündüğünü bilir, fakat bunu gerçekten yapıp yapmadığını, düşünüp düşünmediğini bilmez. s. 226
Gerçek şu ki, insan ruhu yalnızca keder ve hiç ölmeme tutkusuyla kendinin sahibi olur. s. 227
Bir çözümüm süreci olan acı, bizlere kendi içimizi keşfettirir ve yokoluşun acısıyla yüce çözüm olan ölümde, geçici olan iç derinliklerimizin de derinine, manevi keder içinde soluduğumuz ve sevmeyi öğrendiğimiz Tanrı'ya ulaşırız. s. 227
Akıl bizlere ne öğretirse öğretsin, işte böyle imanla inanmak gerekir. Kötülüğün kökeni, maddede eylemsizlik, ruhta tembellik denen şeyden ibarettir. Tembelliğin bütün kötülüklerin anası olduğu sözü boşuna söylenmemiştir. s. 227
İnsan hayatı düzeninde, sadece maddi dünyanın yaratıcısı olan kendini koruma içgüdüsüyle hareket eden birey, kendisine manevi dünyanın yaratıcısı olan daimiyet içgüdüsünü vermekle onu ölümsüzlüğe taşıyan ve iten toplum olmasaydı yokoluşa, hiçliğe meylederdi. İnsanın sadece bir birey olarak kendini korumak için toplum karşısında, toplum pahasına da olsa yaptığı her şey kötüdür. İnsanın toplumsal bir kişi olarak içinde bulunduğu toplumu daim kılmak ve bu toplum içinde kendini de daim kılmak için yaptığı her şey ise iyidir. s. 227
Tanrı ile olan ilişkiye din deriz. Din, iman, umut ve sevgi üzerine kuruludur ve bunlar da ilahilik ve Tanrı duygusu üzerine kuruludur. s. 231
Din tanımlanmaktan çok betimlenir ve betimlenmekten çok da hissedilir. Schleiermacher'e göre din, bizlerden üstün olan bir şeye bağlılık ilişkisine dair basit bir duygu ve bu gizemli güçle irtibata geçme arzusudur. Onun, insanın dini arzusunun, insanı varlığının hakikatine duyduğu arzu olduğu yönündeki sözü de fena değildir. Ben size sağgörülü ve ileri görüşlü Cournot'un beyanını aktaracağım: ''Dine dayalı dışavurumlar, insanın görünmez, doğaüstü ve mucizevi bir dünyaya inanma eğiliminin gereği ve sonucudur. s. 232
İnsanın gelecekteki kaderi, ebedi hayat, yani Evren'in ya da Tanrı'nın insanî erekliliğidir. Bütün dini yollardan buraya varılır, zira bütün dinlerin özü budur. s. 233
Din, bütün Evren'i tapınmasıyla kişiselleştiren vahşinin dini de dahil, gerçekte Evren'e, Tanrı'ya insanî bir ereklilik yükleme yönündeki hayatî ihtiyaçtan doğar ve bunun için de O'na kendine dair bir bilinç ve erek yüklemek gerekir. Din, Tanrı ile birleşmedir. Tanrı ile birleşme yönündeki dini arzumuzun gerçekleşmesi bilimle veya sanatla değil hayatla olur. s. 233
Din, kendini yok etme arzusu değil kendini tamamlamaktır, ölüm arzusu değil, yaşam arzusudur. s. 234
Arzumuz, ebedileşmektir, bakileşmektir ve bu amaca hizmet eden her şeye iyi deriz. s. 260
Leibniz'in ki gibi her türlü iyimser metafiziğin veya Schopenhauer renkli gibi kötümser metafiziğin bundan başka dayanağı yoktur. Leibniz'e göre bu dünya en iyisidir, çünkü bilinci ve bilinçle birlikte iradeyi daim kılmaya çalışır, çünkü zeka iradeyi artırır ve mükemmelleştirir, çünkü insanın amacı Tanrı'yı tefekkür etmektir. Schopenhauer için ise bu dünya olası en kötü dünyadır, çünkü iradeyi yıkmaya çalışır, çünkü zeka, temsil, kendisini doğrudan iradeyi sıfırlar.
Aynı şekilde, bundan başka bir hayat olduğuna inanan Franklin de yaşamış olduğu bu hayatı baştan sona, tekrar yaşamaya razı olduğunu savunuyordu. Başka hayata inanmayan Leopardi ise kimsenin yaşadığı hayatı tekrar yaşamayı kabul etmeyeceğini savunuyordu. Her iki öğreti de sadece ahlaki değil, aynı zamanda dinidir ve teolojik değere sahip olduğu sürece ahlaki iyilik duygusu da dini kökenlidir. s. 261
Öbür dünyaya, ölüm ötesi ebedi hayata, bireysel ve kişisel bir hayata, her birimizin bilincini hissettiği ve bilincinin birbirine karışmadan diğer bir tüm bilinçlerle Yüce Bilinç'te, Tanrı'da birleştiğini hissettiği hayata inanmak gerekir; bu hayatı yaşayabilmek, bu hayata katlanabilmek, anlam ve ereklilik verebilmek için öbür hayata inanmak gerekir. Belki bu öbür hayatı hak etmek, elde etmek için inanmak gerekir veya belki de bu hayatı aklın ötesinde, hatta gerekirse akla karşı arzulamayan onu ne hak eder ne de elde eder. s. 271
Erdem dogmada değil dogma erdemde temellenir ve imanın şehit yaratmasından ziyade şehitler imanı yaratır. s. 275
Kötülüğün özü geçiciliğindedir, nihai ve kalıcı bir ereğe yönelmemesindedir. s. 277
İnsanın ereği ebedi mutluluktur. s. 278
Bir gün yok olacağımız fikrine teslim olmayız. s. 280
Hıristiyanlığın af öğretisinin özü, tek insanın, yani İnsan'ın, günahsız olduğundan dolayı ölmeyi hak etmediğidir; bu öz, erdemlerini bizlere uygulayıp hayat yolunu göstererek bizleri ölümden kurtarmak için öldüğüdür. Kendine bir şey saklamadan kendini tamamıyla insanlık kardeşlerine veren Mesih, davranış örneğimizdir. s. 282
Herkes, yani her bir insan, kendinden verebildiği kadar vermeye, hatta verebildiğinden dahasını vermeye, kendini aşmaya, kendine üstün gelmeye, yeri doldurulamaz olmaya, kendini başkalarından almak için, kendini başkalarına vermeye azmetmelidir. Bunu her bir kişi kendi zanaatında yaktın olduğu sivil mesleğinde yapmalıdır. s. 282
'Alnının teriyle ekmek yiyeceksin'' buyruğundan dolayı çalışmayı bir ceza olarak görerek, sivil meslekleri yalnızca siyasi ve ekonomik yönüyle değerlendirenler çoktur. Bu tarz insanlar için iki türlü meşgale vardır. Biri geçimimizi sağlamaya, namuslu bir şekilde kendimizin ve evlatlarımızın rızkını kazanmaya yönelik bayağı ve geçici bir meşgaledir, diğeri ise kurtuluşumuza, ebedi yüceliği kazanmaya yönelik büyük meşgaledir. Hakir veya dünyevi olan iş, hemcinslerimizi aldatmadan ve zarara uğratmadan toplumsal konumumuza göre saygın bir şekilde yaşarken, bizlere mümkün olduğu kadar vakit bırakarak o diğer büyük meşgaleyle de ilgilenmemize olanak sağlamadığı sürece yapılmaya değmez. s. 288
Fakat bunun da üzerine çıkarak, sivil mesleğimize dair dini duygumuzdan, ebediyet açlığımızdan gelen etik bir duyguya varmak gerekir. Her birimizin bakışları Tanrı'ya yönelmiş, ebediyetimize olan aşkımız anlamına gelen Tanrı aşkı için kendine sivil mesleğinde çalışması demek, bu işi dini bir iş haline getirmek demektir. s. 288
Kutsal Kitab'ın o ''alnının teriyle ekmek yiyeceksin'' kısmı, Tanrı'nın insanı işe mahkum etmesi demek değil, işin meşakkatine mahkum etmesi demektir. Bizzat işe mahkum edemezdi, çünkü doğmuş olmanın ameli yönden yegane tesellisi iştir. Tanrı'nın insanı işe mahkum etmemiş oluşunun kanıtı da Kutsal Kitab'ın insanın kovulmadan önce, henüz masum haldeyken Aden bahçesine koyuluş sebebinin buraya bakması ve işlemesi için olduğunu söylemesidir (Tekvin 2:15) Gerçekten de insan Aden bahçesini işlemeyecekse nasıl vakit geçirecekti? s. 289
İş bizim için bir ceza olsaydı bile, bu cezayı af ve tesellimiz yapmaya çalışmamız gerekirdi. s. 289
Mesih'e uymak, Mesih'in sivil olduğu kadar dini olan kendi çarmıhını sırtlanması gibi her bir kimsenin kendi çarmıhını, kendi sivil mesleğinin çarmıhını sırtlanarak, bakışları Tanrı'ya dönük olarak çarmıha sarılmasıdır ve bu mesleğin icrasını gerçek bir duaya çevirmeye çalışmasıdır. s. 289
Kadim Yasa'nın bizlere miras bıraktığı olumsuz biçimde ki emirleri olumlu hale getirmelidir. Böylece ''Yalan söylemeyeceksin!'' denildiğinde, ''Uygun olsun olmasın, daima doğruyu söyleyeceksin'' anlaşılmalıdır, her ne kadar her seferinde uygunluk kararına varan başkaları değil bizler olsak da. ''Öldürmeyeceksin!'' denildiğinde, ''Hayat vereceksin ve hayatı arttıracaksın!'' anlamalı; ''Çalmayacaksın!'' denildiğinde, ''Halkın zenginliğini artıracaksın!'' anlamalı; ''Zina işlemeyeceksin!'' denildiğinde, ''Vatanına ve cennete sağlıklı, güçlü ve hayırlı evlatlar vereceksin!'' anlamalı ve tüm diğer emirleri de bu şekilde idrak etmelidir. s. 290
Dayanışma duygusu benden hasıl olur; toplum olduğum için, insan toplumunu sahiplenmeye ihtiyaç duyarım; toplumsal bir ürün olduğum için toplumsallaşmam gerekir; kendimden Tanrı'ya -her şeye yansıyan bana- ve Tanrı'dan da hemcinslerimin her birine varırım. s. 291
Medeniyet, bir insanın başka bir insanı ram edip, onu her ikisi için de çalışmaya zorlayarak, kendisini dünyayı tefekküre verdiği ve esirini olağanüstü işlere koştuğu gün başlamıştır. Plato'nun ideal devlet konusunda fikir yürütmesini sağlayan kölelik olmuş, köleliği getiren ise savaş olmuştur. s. 292
Tembelliğin bütün fenalıkların anası olduğu söylenir ve gerçekten de tembellik, tamahkarlık ve kıskançlığı doğurur ve bu iki fenalık da bütün diğer fenalıkların kaynağıdır. Tembellik, bizleri tasarruf yoluyla muhafaza ettiğini söylese de, aslında bizleri küçülterek hiçe indirgemekten başka bir şey yapmaz. s. 293
Semavi babanız mükemmel olduğu gibi sizde mükemmel olun denilmiştir. Bu korkunç kural -korkunçtur çünkü Baba'nın sonsuz mükemmelliği erişilemezdir-, bizim en yüce davranış düsturumuz olmalıdır. İmkansızı arzulamayan kişinin imkan dahilinde yaptığı şey, çektiği zahmete hemen hemen hiç değmeyen bir şey olacaktır. İmkansızı, mutlak de sonsuz mükemmelliği arzulamalıyız ve Baba'ya ''Baba, yapamıyorum: Acizliğime yardım et!'' demeliyiz ve O yapmak istediğimizi içimizde yerine getirecektir. s. 294
Afyon çekip uyuşmamak gerekir, çünkü uyuşup acıyı hissedemez hale geldiğinde artık yoksun demektir. s. 295
Hıristiyan ahlakının kölelerin ahlakı diye adlandırılması düşündürücüdür. Bu adı kimler vermiştir? Anarşistler! Anarşizm muhakkak ki kölelerin ahlakıdır, zira yalnızca bir köle anarşist özgürlük çığırtkanlığı yapar. Anarşizm değil panarşizm! ''Ne Tanrı ne efendi'' değil, ''Herkes tanrı ve herkes efendi'', hepsi ilahileşmek için, ölümsüzleşmek için çabalamakta. Bunun için de başkalarına hükmetmekte. s. 296
Erdem bir bilim midir? Bilim bir erdem midir? İkisi farklı şeylerdir. Tüm diğer bilimler erdem olmadan, erdem bir bilim, iyi davranma bili
mi olabilir. Ne en zekilerin, ne de en tahsillilerin en iyi oldukları görülmüştür. s. 305
Akıl belki belli başlı burjuvazi erdemleri öğretir, fakat sonuç olarak ne kahraman ne de aziz çıkarır. Çünkü iyiliği iyilik için yapan deği, Tanrı için, ebedileşmek için yapan azizdir.
Bilim adamlarının ve filozofların eseri olan kültürü, ne kahramanlar ne de azizler yapmıştır. Çünkü azizler, insan kültürünün gelişmesine pek az önem vermişler, daha ziyade birlikte yaşadıkları bireysel ruhların kurtuluşuyla ilgilenmişlerdir. s. 305
Bir halkın veya çağın felsefi düşüncesi çiçeği gibidir; dışarıda ve toprağın üzerindedir, fakat bu çiçek veya arzu ederseniz meyve, özsuyunu bitkinin köklerinden alır. İçeride ve toprağın altında olan bu kökler ise dini duygulardır. s. 306
Bizim bildiğimiz kadarıyla, kişisel korunma içgüdüsünün ve bu içgüdünün hizmetindeki duyuların ortaya çıkardığı bir gerçek varsa eğer, bundan daha az gerçek olmayan, bizim bildiğimiz kadarıyla sonsuzlaşma içgüdüsünün, türler (species) içgüdüsünün, ve bu içgüdünün hizmetindeki duyuların ortaya çıkardığı başka bir gerçek olması gerekmez mi? Korunma içgüdüsü, açlık, insan bireyinin temelidir; sonsuzlaşma içgüdüsü, sevgi, en ilkel ve işlevbilimsel (physiological) biçiminde, insan toplumunun temelidir. Ve tıpkı varlığını koruyabilmek için insanın bilmesi gerekli olanı bilmesi gibi, toplum, ya da toplumsal bir yaratık olduğuna gere insan da, toplum içinde kendisini sonsuzluğa dek sürdürebilmek için bilmesi gerekli olanı bilir. s. 34
Bir dünya vardır, duyulur (sensible) dünya, açlığın çocuğu, ve bir başka dünya vardır, ülküsel (ideal) dünya, sevginin çocuğu olan. Ve duyulur dünya bilgisinin hizmetinde çalışan duyular gibi tıpkı, toplumsal bilinç henüz uyanmadığından, şimdiki halde büyük bölümü uykuda olan, ülküsel dünya bilgisinin hizmetinde olan duyular da vardır. Ve niçin nesnel gerçekliği sevginin yarattıklarına, sonsuzlaşma içgüdüsüne tanımamalıyız, mademki onu açlığın yarattıklarına ya da korunma içgüdüsüne tanıyoruz? Çünkü öncekiler için, nesnel değeri olmayan, yalnız muhayyilemizin yarattıkları denirse eğer, sonrakiler için de salt duyularımızın yarattıkları denemez mi? Süreklilik içgüdüsünün hizmetinde yaşayan bir iç duyu tarafından algılanan, güzle görülemez ve elle tutulamaz bir dünya olmadığını kim söyleyebilir bize? s. 34-35
Toplum asalakları da vardır ki, içinde yaşadıkları toplumdan ahlaksal davranışlarının güdülerini (motives) aldıkları halde, toplum onların yaşamlarını sürdürdükleri tinsel (spiritual, ‘manevî’) besiyi kendileri için hazırladığından, Tanrı’ya ve öbür yaşama imânın iyi davranış ve dayanılabilir bir yaşam için zorunlu bir temel olduğunu yadsırlar. Yalnız başına bir birey yaşama katlanabilir ve ruhun ölümsüzlüğüne ve Tanrı'ya hiçbir biçimde inanmadan onu iyice ve hatta kahramanca yaşayabilir, ama bir manevî (tinsel) asalak yaşamı yaşar.
Özsaygı/şeref duygusu dediğimiz şey, Hıristiyan olmayanlarda bile, bir Hıristiyanlık ürünüdür. Ve dahasını söyleyeceğim, bir insanda Tanrı’ya imanla temiz bir yaşam ve ahlaksal bir yükseklik varsa eğer bir arada, Tanrı'ya inanma değildir o kadar onu iyi yapan, iyi olmadır daha çok. Tanrı’ya şükürler, onu Tanrı’ya inandıran. İyilik, tinsel sezişin en iyi kaynağıdır. s. 35
Bu özün özü toplumsal yetinin ne olduğunu incelememiz gerekecektir. Herşeyi kişileştiren şu muhayyileyi, ebedîlik (sonrasızlık) içgüdüsü için kullanıldığında bize Tanrı'nın varlığını ve ruhun ölümsüzlüğünü açınlayan, ve Tanrı böylece toplumsal bir ürün olur. s. 36
İnsan niçin felsefe yapar? — yani, niçin araştırır nesnelerin ilk nedenleriyle son ereklerini? Niçin araştırır- tarafsız gerçeği? Çünkü, tüm insanların doğal bir eğilimi vardır bilmek için demek doğrudur; niçin ama?
Filozoflar kuramsal ve düşüncel bir çıkış noktası ararlar felsefe yapma çalışmaları olan insanla ilgili çalışmaları için; ama çoğu kez pratik ve gerçek çıkış noktasını, gayeyi araştırmakla ilgilenmezler. Felsefe yapmanın, onu düşünüp türdeşlerine açıklamanın amacı nedir? Filozof bunda ve bununla ne arar? Gerçek için gerçeği mi? Yoksa, davranışımızı kendisine uydurabilmek ve yaşamla evren karşısında tinsel tutumumuzun kendisine uymasını saptamak için gerçeği mi?
Felsefe her filozofun bir insanlık ürünüdür, ve her filozof etten ve kemikten bir insandır, kendisi gibi etten ve kemikten öbür insanlara seslenen. Ve ne yaparsa yapsın, yalnız akılla değil, ama istençle, duyguyla, etle kemikle, tüm ruh ve bedenle felsefe yapar. Felsefe yapan bir insandır.
Bilgi için bilgi! Gerçek için gerçek! İnsanlık dışıdır bu. Ve eğer kuramsa] felsefe pratik felsefeye yönelir, gerçek iyiliğe, bilim ahlaka, dersek, ben de sorarım: E ya iyilik ne içindir? Aslında bir erek midir acaba? İyi, yalnızca korunmaya, yaşamı sürdürmeye ve bilincin zenginleşmesine yararlığı dokunandır. İyilik insana yöneliktir, insanlardan oluşan insan toplumunun sürdürülmesine ve yetkinleşmesine. Ya bu hangi amaç içindir? "Öyle davran ki, davranışın örnek olsun tüm insanlara", der bize Kant. Güzel, ama niçin? Bir neden araştırmamız gerek. s. 37
Kuramsal değil de pratik tüm felsefenin çıkış noktasında, asıl başlangıç noktasında bir niçin vardır. Filozof, salt felsefe yapmaktan daha öte bir şey için felsefe yapar. Önce yaşamak, sonra felsefe yapmak, der eski Latin atasözü; filozof da filozofluktan önce bir insan olduğuna göre, felsefe yapabilmek için yaşamak zorunluluğundadır, ve, gerçekte yaşamak için felsefe yapar. Ve genellikle ya kendini yaşama bırakmak için, ya onda kimi amaç aramak, ya zihnini başka yere çekip acılarını unutmak, ya da eğlence ve oyalanma için felsefe yapar. s. 37
Metafizik, doğrusu söylenirse, bir bilim değil fakat bir felsefedir — yani, amacı kendinde olan, gayesi onu oluşturan zihinlerin tatmin edilmelerinde ve eğitilmelerinde olan bir bilimdir, yoksa yaşam saadetine yol açan herhangi bir sanat kurmak gibi dış amaçta değil. [Shadworth H. Hodgson] s. 38
İnceleyelim bunu. Görüyoruz ki metafizik, doğrusu söylenirse, bir bilim değildir — yani, amacı kendinde olan bir bilimdir. Bu bilimin de, ki doğrusu söylenirse, bir bilim değildir, amacı kendindedir, onu işleyen zihinlerin tatmin edilmesinde ve eğitilmesindedir. Ama bundan ne anlıyacağız biz? Amacı kendinde mi, yoksa onu işleyip oluşturan zihinleri tatmin etmesinde ve eğitmesinde mi? Ya biri ya öbürü! Hodgson sonradan ekliyor, yaşam saadetine yol açan bir sanat kurmak gibi herhangi bir dış amaç metafiziğin amacı değildir diye. Ama felsefeyi yapıp işleyenin zihninin doyumu (tatmin edilmesi), onun yaşam mutluluğunun bir parçası değil midir? s. 38
Eğer bir gün tüm kişisel bilincin son bulması gerekirse yeryüzünde, günün birinde eğer insan ruhunun hiçliğe dönmesi gerekirse, yani geldiği yer olan mutlak bilinçsizliğe; ve tüm birikmiş bilgimizden yararlanacak ortada bir can olmayacaksa eğer — neye yarar o zaman bu bilgi? Çünkü kişisel ölümsüzlük sorununun insan türünün tümünün geleceğini içine aldığı olgusunu gözden uzak tutmamalıyız. s. 38
Hollanda’ya sürgün edilmiş Portekiz Yahudisi Spinoza, Ethica’sında: özgür insan hiç bir şeyi ölümden daha az düşünmez, onun bilgeliği ölüm hakkında değil yaşam hakkında düşünmektir ancak diye yazar. Spinoza bunları yazarken kendini hepimizin hissettiği şekilde bir köle gibi hissederek ölümü düşündü ve bu düşünceden boş yere de olsa kurtulabilmek için yazdı. ss. 38-39
Ben nereden geliyorum ve dünya nereden geliyor, içinde ve onunla yaşadığım? Ben nereye gidiyorum ve beni çevreleyen her şey nereye gidiyor? Bütün bunların anlamı ne? Bu gibi sorular, kendisini maddi devamlılığını sağlamak için uğraşmanın hayvanlaştırıcı zorunluluğundan kurtarır kurtarmaz, insanın sorduğu sorulardır. Yakından bakarsak eğer, görürüz ki, bu soruların altında pek o kadar "neden"i değil "ne için"i bilmek arzusu, nedeni değil amacı bilmek arzusu yatar. Cicero'nun felsefeyi tanımlaması iyice bilinir — tanrısal ve beşeri (insel) nesneler ve bunların kapsadığı nedenler bilgisi. ama gerçekte bu nedenler, bizim için, erektirler. Ve En Yüksek Neden, Tanrı. En Yüksek Erek değil de nedir? "Neden" bizi ancak "ne için" dolayısıyla ilgilendirir. Nereye gittiğimizi daha iyi araştırıp belirtmek için nereden geldiğimizi bilmek isteriz. s. 39
Nereden gelip nereye gittiğimi ve beni çevreleyen her şeyin nereden gelip nereye gittiğini niçin bilmek istiyorum, ve anlamı ne tüm bunların? Çünkü, büsbütün ölmek istemiyorum, ve kesin olarak ölüp ölmeyeceğimi bilmek istiyorum. Ölmezsem eğer, ne olacağım? Ve eğer ölürsem, o zaman hiçbir şeyin anlamı yok benim için. Ve üç çözüm vardır:
(a) büsbütün öleceğimi biliyorum, o zaman da onulmaz umarsızlık, ya da
(b) büsbütün ölmeyeceğimi biliyorum, o zaman da tevekkül (herşeyi Tanrıya bırakıp Tanrıdan bekleme), ya da
(c) ne birini ne öbürünü bilebilirim,
o zaman da umarsızlık içinde tevekkül ya da tevekkül içinde umarsızlık, bir umutsuz tevekkül ya da işi oluruna bırakmış bir umutsuzluk, ve bundan ötürü savaşım. s. 40
Evet, belki, Bilge’nin dediği gibi, "kanıtlanmaya değer hiçbir şey kanıtlanamaz, ne de aksi kanıtlanabilir." ama insanoğlu'nu bilmeyi istemeye, ve özellikle yaşama, ebedî yaşama götüren şeyleri bilmeyi istemeye iten o içgüdü’yü zorla tutabilir mi?
Çünkü yaşamak bir şey’dir, bilmekse başka bir şey; ve, göreceğimiz gibi, belki ikisi arasında öyle bir karşıtlık vardır ki, yaşamsal olan her şeyin yalnızca akıldışı değil akla karşı, akla uygun her şeyin de yaşama karşı olduğunu söyleyebiliriz. Yaşamın trajik duygusunun aslı da budur. s. 41
Not: Buradan sonra, Divan Kitap, Mehmet Sait Şener çevirisi, 2. Baskı, 2017, baskısından devam edilecektir.
İnsan olan Descartes da herkes kadar cenneti kazanmak istiyordu. ''Fakat cennet yolunun en cahillere en okumuşlardan daha az açık olmadığını ve kişiyi bu yola ileten vahyolunmuş hakikatlerin zekamızın ötesinde olduğunu kesin olarak öğrendiğimde, bu hakikatleri muhakememin zayıflığına sunmaya cüret etmedim; bu hakikatleri incelemeye girişmek ve bunu başarmak için göklerden gelen olağanüstü bir desteğin olması ve kişinin insandan da öte bir şey olması gerektiğini düşündüm.'' İşte karşınızda insan. ''Tanrıya şükürler olsun ki kendini, bilimi Servet uğruna bir meslek haline getirecek durumda hissetmemiş ve bir sinik gibi şan ve şerefi küçük görmeyi adet edinmemiş'' bir insan. ss. 51-52
''Düşünüyorum öyleyse varım'' ancak ''Düşünüyorum, öyleyse ben bir düşünürüm'' anlamına gelebilir; ''düşünüyorum''dan gelen bu ''varım''ın varlığı yalnızca bir bilmedir; bu varlık bilgidir, fakat yaşam değildir. İlk ve esas olan ''düşünüyorum'' değil ''yaşıyorum''dur, çünkü düşünmeyenler de yaşar. Her ne kadar bu yaşama gerçek bir yaşama olmasa da. Tanrım, akıl ve hayatı birbiriyle bağdaştırmak istemediğimizde ne çelişkiler yaşamıyor! Asıl olan şudur; sum, ergo cogito: varım, öyleyse düşünüyorum, her var olan düşünüyor olmasa da. s. 52
Acaba kişinin kendini hissetmesi, ölümsüzlüğünü hissetmesi değil midir? Özsevgi ve ölümsüzlük arzusu, acaba tüm insani veya düşünsel bilginin ilk ve temel şartı değil midir? Tüm felsefenin esas temeli ve asıl başlangıç noktası bu değil midir? Tüm felsefenin ve dinin bu kişisel ve duygulanımsal başlangıç noktası hayatın trajik duygusudur. s. 53
Ölümsüzlük Açlığı
Kendini koruma içgüdüsünün ürünü olan görünür evren, ruhumun kanatlarının parmaklıklarına çarptığı küçük bir kafes gibi bana çok dar geliyor. Havası nefes almama yetmiyor.
Ebediyet! Ebediyet! İşte arzu budur: İnsanlar arasında sevgi denilen şey bu ebediyet susuzluğudur. Bir başkasını sevenin bu sevgisinin sebebi, onda ebedi ebedileşmek istemesindedir. Ebedi olmayan gerçek de değildir. ss. 55-56
''Her şey geçicidir!'' İyi ve kötüyü bildiren ağacın meyvesinden adamların nakaratıdır bu. Olmak, daima olmak, sonsuz olmak! Olma susuzluğu, dahası olma susuzluğu! Tanrı açlığı! Daim olmak! Tanrı olmak! s. 57
Yaşam sevinci nedir? Tanrı'ya olan açlığımız, hayatta kalmaya, ebediyete olan susuzluğumuz, kalıcı olmayan ve geçip giden yaşamdan aldığımız acınası zevki her zaman bastıracaktır. s. 61
Her bir insan bütün insanlıktan daha değerlidir ve herkes bir birey için kendini feda etmedikçe, bir bireyin herkes için kendini feda etmesinin anlamı yoktur. Herkesin kendini sevdiği varsayımı ile ''komşunu kendin gibi sev!'' denilmiştir. s. 63
Açlık hissi giderildiğinde başkalarına baskın çıkma ve başkalarının hafızasında yaşama ihtiyacı doğar. İnsan çoğu zaman cüzdanı için hayatını feda eder; fakat cüzdanını daha boş şeylere teslim eder. Övünecek başka bir şeyi olmayınca acizliği ve talihsizliği ile övünür; dikkat çekmek için parmağındaki sargıyla caka satan çocuğa benzer. Gösteriş ve kibir hayatta kalma arzusu değil de nedir? s. 70
Kibirli insan açgözlü insanla aynı durumdadır; amacı için araçlardan istifade eder, sonra da amacını unutup aracı amaç edinir ve bundan da öteye gitmez. s. 70
Rousseau, ''kendi şan ve şerefi için tüm dünyayı gönüllü olarak aldatmayacak filozof nerede? Kalbinin gizlerinde kendine sivrilmekten başka amaç telkin etmeyen filozof nerede? Avam takımının arasında sivrildikçe, rakiplerinin dehasını gölgede bıraktıkça daha ne ister? Onun için esas olan başkalarından farklı düşünmektir; inançlılar arasında ateist, ateistler arasında inançlarıdır.'' s. 71
Bu elem dolu bir samimiyet sahibi insanın acıklı itirafları temelinde ne doğrular yatıyor! Adımızı daim kılmak konusundaki bu müthiş çabamız geleceği fethetmeye yönelik olduğu kadar geçmişe de uzanır. Ölülerle savaşırız geçmiş dahileri kıskanırız. Şöhret cenneti pek büyük değildir; içine ne kadar çok kişi girerse herkesin payı o kadar azalır. s. 71
''Her türlü karşılaştırma nefret uyandırır'' diye veciz bir söz vardır ve gerçek şu ki bizler eşsiz olmak isteriz. s. 72
Kendimize ait olduğunu düşündüğümüz bir düşüncenin veya resmin çalındığı kanaatine vardığımızda, intihale uğradığımızda duyduğumuz rahatsızlık da nedir? Çalmak mı? Başkalarıyla paylaştığımız şeyler için artık bunlar bizim diyebilir miyiz? Yalnızca bizim oldukları için bunları seviyoruz; üzerinden tasvirlerimizin ve efsanelerimizin silindiği som altınlardan çok bizim damgamızı taşıyan sahte paralara düşkünüz. Bir yazarın adı anılmadığında halkını daha çok etkilediği sıklıkla görülmüştür, çünkü ruhu okurların ruhuna nüfuz etmiştir. Diğer yandan hakim olan anlayışa ters düşen sözleri ve düşünceleri ancak bir isim güvencesi gerektiğinde alıntılanmıştır. Kendisinin olan artık herkesin olmuş, artık herkeste yaşar olmuştur. s. 72
İnsan yaşamak ve hayatını sürdürmek için çalışmıyorsa, hayatta kalmak için çalışıyordur. İş olsun diye çalışmak iş değil, oyundur. s. 73
Kıskançlık, Kutsal Kitap'ta rivayet edildiğine göre insanlık tarihini başlatan cinayetin, Habil'in kardeşi Kabil tarafından öldürülmesinin sebebi. Bu ekmek kavgası değil, Tanrı'da, ilahi hatırada baki kalmak kavgasıydı. Kıskançlık açlıktan bin kat daha korkunç, çünkü bu manevi bir açlık. Yaşam sorunu dediğimiz ekmek sorunu çözülseydi, daha şiddetli bir yaşam mücadelesinin baş göstermesi sonucunda dünya cehenneme dönerdi. Bir nam için insan, yalnızca hayatını değil saadetini de feda etmeye hazırdır. s. 73
''Cesur ol, uzun süre hatırlanacaksın; ölüm acıdır ama şan bakidir!'' diye haykırmıştır Girolamo Olgiati. Şöhret için darağacını arzulayanlar bile olmuştur, bu ne kadar kötü bir şöhret olsa da. s 73
Kişi mekanlardan ziyade zamanda baki kalmak ister. Kalabalıkların yarattığı putlar kısa zamanda aynı kişiler tarafından yıkılır ve heykelleri kimsenin umurunda olmayarak kaidelerin önüne düşer. Diğer yandan seçilmişlerin gönüllerini kazananlar küçük ve tenhada da olsa unutuluş tufanına karşı korunaklı bir mabette coşkulu bir ibadete konu olurlar. Bir köşecikte daima sürüp gitmeyi, tüm evrende bir saniyeliğine parlamaya yeğlerler. s. 74
Kalıcı bir isim bırakmayı istemek gurur mudur? Biz fakir insanları para peşinde koşturan şey de zevkü sefa arzusu değil fakirlik korkusudur. Bu gurur değil hiçlik korkusudur. Her şey olmaya niyetlenmemiz, her şey olmanın hiç olmayı önlemenin tek çaresi olduğunu düşündüğümüz içindir. Hatıramızı, en azından hatırımızı saklamak isteriz. Acaba ne kadar sürecek? Peki ya hatırımızı Tanrı'da saklayabilirsek? Istırap bizi teselliye ulaştırır.
Birçokları, en çok da saf olanlar, bu ebedi hayat susuzluğunu dini inançlar pınarında giderir; fakat buradan içmek herkesin harcı değildir. Asıl amacı ruhun kişisel ölümsüzlüğüne olan inancı korumak olan kurum Katolikliktir, fakat Katoliklik, dini teolojiye çevirerek bu inancı akılcı hale getirmek istemiştir, hayati inancı felsefeyle temellendirmek istemiştir. s. 75
Bedene bürünmüş Kelam, Tanrı'nın (ölümlü) insan oluşu, insanların kendilerince Tanrı, yani ölümsüz olabilmesi içindi. Kurtuluşun amacı bizi günahtan çok ölümden veya ölüm anlamına geldiği sürece günahtan kurtarmaktı. Mesih, benim için, her birimiz için öldü ya da daha doğrusu dirildi. Böylece, Halik ve mahluk arasında bir birlik kuruldu. s. 82
Aryanizme göre, Mesih her şeyden önce bir öğretmendi; bir ahlak öğretmeniydi, insanların en mükemmeliydi ve bizlerin de bizzat mükemmelliğe ulaşabileceğinin teminatıydı. Fakat Athanasius, Mesih'in kendisi Tanrı olmaz ise bizleri de tanrı yapamayacağını hissediyordu. ''O zaman'' diyordu ''önce insan iken sonra Tanrı olmadı; Tanrı iken bizleri tanrılaştırabilmek için insan oldu''. Athanasius'un bilip hayranı olduğu Logos, filozofların kozmolojik Logos'u değildi., bu yüzden doğa ve vahyi birbirinden ayırdı. Katolikliğin Mesih'i olan Athanasius'un veya İznik'in Mesih'i, doğrusu ne kozmolojik ne de ahlaki Mesih'tir; bu Mesih, ebedileştiren, tanrılaştıran, dînî Mesih'tir. s. 83
Fakat gerçek Mesih hangisi?
Harnack, Aryanizm veya Üniteryenizm'in Hıristiyanlığı kozmoloji ve ahlaka indirgediği için bu dinin sonu olmuş olacağını, tek faydasının aydın kesimin Hıristiyanlığa geçişinde, yani akıldan inanca geçişinde bir köprü görevi görmesi olduğunu söyler. Bu aydın dogma tarihçisi için, Hıristiyanlığı Tanrı ile canlı bir birlikteliğin dini olduğu fikriyle kurtaran insan Athanasius'un ne kendisinin ne Pavlus'un, ne de bizzat Harnack'ın şahsen tanıdığı tarihi Nasıralı İsa'yı silme düşüncesi, sapkın bir gidişatın başlangıcıdır. Protestanlar arasında bu tarihi İsa, eleştiri neşterine maruz kalırken, asıl tarihi olan ve asırlar boyunca ölümsüzlük inancının ve kişisel kurtuluşun teminatı olan Katolik Mesih yaşamaktadır. ss. 83-84
İznik'te galip gelenler saflardı, sözcüğün kökenbilimsel, temel ve tam anlamıyla, saflardı. Bunlar kaba, budala ve inatçı piskoposlardı. Hakiki insan ruhunun temsilcileri, yani halkın ruhunun, akıl ne derse desin ölmek istemeyen ve bir güvence, arzusu için mümkün olduğu kadar maddi bir güvence arayan ruhun temsilcileriydi. s. 84
Hayati olan kendini doğrular; doğrulamak için de hayati olanın düşmanı akli olandan yardım alarak bütünüyle bir dogmatik düzen inşa eder ve Kilise bu düzeni akılcılığa, Protestanlığa ve Modernizme karşı savunur. Kilise hayatı savunur. Kilise Galileo'ya karşı çıktı ve doğru da yaptı, çünkü buluşu, başlangıcından insan bilgisinin tasarrufuna uyarlanmışına kadar, evrenin insan için yaratıldığı insanmerkezci inancını kırmaya yönelikti. Darwin'e karşı çıktı ve doğru da yaptı, çünkü Darwinizm, insanın özellikle ebedi olmak için yaratılan sıradışı bir hayvan olduğu yönündeki inancımızı kırmaya yönelikti. s. 91
İznik itikadının çabaları Hıristiyan halkın inancına karşı zaferiydi. Logos (Kelam) öğretisi teolog olmayanlar için çoktan anlaşılmaz hale gelmişti. Kilisenin temel inançları olan İznik bildirgesinin kağıda dökülmesi, Kilise öğretilerini rehber edinen din adamları dışındaki Katolik halkın Hıristiyanlık hakkında derin bir bilgiye sahip olmasını tamamıyla imkansız kılıyordu. Hıristiyanlığın anlaşılmaz bir vahiy olduğu düşüncesi gittikçe daha kök salıyordu. Böyle olduğu da doğrudur. s. 95
''Batı teolojisi'' diye yazar Dean Stanley, ''esasen şekilde mantıklıdır ve hukuka dayanır. Doğu teolojisi şekilde belagatlidir ve felsefeye dayanır. Latin teolog, Romalı avukatın yerini almıştır. Doğulu teolog ise Yunan bilgicinin yerini almıştır.'' Ölümsüzlüğe olan açlığımızı destekleyen, akılcı veya mantıklı olduğu farz edilen her türlü tefekkür de avukatlık veya bilgicilikten ibarettir. s. 111
Teoloji dogmadan ileri gelir ve dogma en ilkel ve doğrudan anlamıyla ''kararname'' demektir. Yasama organı tarafından 'yasalara uygun görülen' anlamındaki Latince placitum kelimesine yakındır. Teoloji bu hukuki terimden yola çıkar. Bunun için teolojik veya müdafî ruh ilke olarak dogmatiktir, tamamıyla bilimsel ve salt akılcı olan ruh ise kuşkucudur yani araştırmacıdır. s. 111
Pascal Üzerine Etütler adlı eserinde A. Vinet şöyle der: ''İnsan doğasını hiç durmadan işler halde tutan iki ihtiyaçtan biri olan mutluluk, bu ihtiyaçlardan yalnızca evrensel olarak daha çok hissedileni ve daha sıklıkla yaşananı değil, aynı zamanda daha zaruri olanıdır. Ayrıca bu ihtiyaç sadece duyusal değil, entellektüeldir de. Mutluluk sadece can için değil ruh içinde bir ihtiyaçtır. Mutluluk hakikatin bir parçasıdır.'' s. 113
Hayır, akıl için hakikat, bizi teselli etse de etmese de var olan ve varlığı kanıtlanabilendir. Akıl ise kesinlikle teselli veren bir yeti değildir. Latin şair Lucretius, dindarlığın her şeyi sakin bir ruhla düşünebilmekten ibaret olduğunu söylemiştir. s. 113
Akılcı olan akıllıca davranır, yani aklın ölümsüzlüğe olan hayati açlığımızı giderdiği konusunu inkar etmekle kaldığı sürece görevini ifa eder, Fakat çok geçmeden inanmamanın verdiği hiddete kapılır ve gazaba tutulur. s. 114
Ahiret inancına karşı bilimci -bilimsel demiyorum- bir öfke olan teoloji karşıtı nefret gün gibi ortadadır. Kuşku duymayı bilen sakin bilimsel araştırmacıları değil, akılcılardan aşırıcı olanları ele alın ve dinden nasıl kabaca ve acımasızca bahsettiklerini görün.
Aynı şeyi daha incelikle yapanlarda var. Ölümden sonra hayatın olamayacağına, daha doğrusu olmadığına inanmakla yetinmiyor görünerek, başkalarının böyle bir hayatın olduğuna inanmasından, hatta olmasını istemesinden de rahatsız olan insanlar var. Bu tutum, bu ruh hali çaresizlikten başka bir şey değildir.
Teoloji karşıtı öfkeye kapılmayan akılcılar ise, onlarca, yüzlerce, milyonlarca asır sonra tüm insan bilincinin yok olmuş olacağı bir zaman gelecek olsa bile, insanları yaşamak için sebepler olduğuna, doğmuş olmanın da tesellisinin bulunduğuna ikna etme konusunda ısrarcıdırlar. Bazılarının adına insancılık dedikleri bu yaşama ve çalışma güdüleri, akılcılığın duygulanımsal ve coşkusal boşluğuyla dürüstlüğünü gerçekliğe feda etmekte direten aklın umut kırıcı, çözücü bir güç olduğunu itiraf etmemekte ısrar eden fevkalade bir ikiyüzlülüğün mucizesidir. s. 115
Her birimizin nihai sonumuzu dikkate almayarak kültür üretmesi, ilerlemesi, iyilik, doğruluk ve güzellikte bulunması, dünyaya adalet getirmesi, bizden sonraki nesiller için hayatı güzelleştirmesi, bilmem hangi kadere hizmet etmesi hakkında daha önce söylediğim tüm bu şeyleri tekrarlamam mı gerekiyor? Eninde sonunda dört gün veya dört milyon asır -ki bu durumda ikisi de birdir- sonra kültürü, bilimi, sanatı, iyiyi, doğruyu, güzelliği, adaleti vesaireyi algılayacak insan bilinci olmayacaksa, tüm bu güzel kavramların son derece boş olduğundan tekrar bahsetmem mi gerek? ss. 115-116
Eğer Spinoza ve Nietzsche her ikisi de kendince gerçekten akılcı idiyseler, spiritüel yönden hadım değildirler; kalpleri, duyguları ve her şeyden çok da açlıkları, ebediyete, ölümsüzlüğe olan çılgın bir açlıkları vardı. Fiziksel hadımın bedende cinsel olarak üretim ihtiyacı hissetmeyişi gibi, spiritüel hadım da daimiyet açlığı hissetmez.
Aklın kendilerine yettiğini söyleyenlerin ve bizlere anlaşılması anlamaya çalışmaktan vazgeçmemizi salık verenlerin olduğu açıktır. Fakat yaşam dürtüsü ve çalışma güdüsü için kişisel ve ebedi bir hayata olan inanca ihtiyacı olmadıklarını söyleyenler hakkında ne düşüneceğimi bilemiyorum. Doğuştan kör olan biri görsel dünyanın tadını çıkarmak gibi büyük bir arzusunun olmadığı ve şu ana kadar bundan mahrum kaldığı için pek de kederlenmediği konusunda bizleri ikna edebilir; sözlerine inanmak gerekir, zira büsbütün bilinmeyen şey arzu edilmez. Fakat hayatında veya çocukluğunda veya geçici bir mühlet, ruhun ölümsüz olduğu inancını içinde bir kez olsun barındırmış birisi beni bu inanç olmadan huzur bulabildiğine ikna edemez. Bu bağlamda aramızda yalnızca birkaç doğuştan körlük vakası vardır, bunlar da kaidenin dışındaki tuhaflıklardır. Yalnızca salt akılcı olan insan da tuhaflıktan ibarettir zaten. s. 120
Kabul edilmelidir ki, kendi sınırları içinde akıl, insan aklı, ruhun ölümsüz olduğunu ve insan bilincinin gelecek zaman içinde yok olmayacağını akılcı yöntemlerle kanıtlayamadığı gibi, daha ziyade, kendi sınırları içinde, bireysel bilincin bağlı olduğu bedensel organizmanın ölümünden sonra hayatta kalamayacağını kanıtlar. İnsan aklının bunları kanıtlarken içinde bulunduğu sınırlar, akılcılığın kanıtlardan bildiğimiz sınırlarıdır. Bu sınırların dışında kalanlar -adına ister akıl ötesi, ister akıl altı veya akla aykırı deyin- akıldışı olanlardır. Bu sınırların dışında kalan, imkansızlık saçmalığıdır ve bu saçmalık ancak en mutlak belirsizlikten destek alabilir. s. 123
Akılcı çözümün bizzat aklı en mutlak kuşkuculukta, Hume'un görüngücülüğünde (fenomenizm) veya olgucuların (pozitivistler) en tutarlı ve mantıklı olanı Stuart Mill'in mutlak olumsallığında çözümlemekle son bulur. Analitik, yani yıkıcı ve çözücü bir yeti olarak aklın en büyük zaferi, kendi geçerliliğinden şüphe ettirmesidir. Ülserli bir mide kendi kendini sindirir ve akıl da hakikat ve zorunluluk kavramlarının mutlak ve dolaysız geçerliliğini yok ediverir. s. 123
Akla dayalı anlamlardan yoksun bir varsayım da olsa, evrenin kendi içinde, bizim dışımızda, bize göründüğünden çok daha farklı olduğu tahayyül edilebilir. s. 123
Akıl, bizzat hakikat üzerinden, bizzat gerçeklik kavramı üzerinden ilerleyerek kuşkuculuğun derinliklerine dalmayı başarır. İşte bu uçurumda akılcı kuşkuculuk, duygusal çaresizlikle karşılaşır ve bu karşılaşmadan bir teselli temeli doğar. s. 124
Öyleyse ne insanın ölümsüzlüğe duyduğu hayati arzu akılcı bir karşılık bulur ne de akıl bize yaşama tesellisi ve şevki ve bir gerçek bir hayat gayesi verir. Fakat burada, uçurumun derinliklerinde, hissi ve iradi çaresizlik ve akılcı kuşkuculuk bir araya gelir ve kardeşçe kucaklaşırlar. İşte bu kucaklaşmadan, bu trajik, yani candan, sevgi dolu kucaklaşmadan bir hayat pınarı fışkıracaktır ve bu hayat ciddi ve korkunç olacaktır. Kuşkuculuk ve aklın kendini, kendi geçerliliğini tahlille vardığı son radde olan belirsizlik, hayati duygunun barındırdığı çaresizliğin umudunu inşa edeceği temeldir. s. 125
Akıl formüllerle yaşar, fakat formüle edilemeyen hayat, yaşayan ve daima yaşamak isteyen hayat formül kabul etmez. Hayatın yegane formülü, ya hep ya hiçtir. Duygu, orta yollara gözüm yummaz. s. 126
''Bilgeliğin başı Tanrı korkusudur'' sözüyle belki de ölüm korkusu kastedilmiştir veya hayat korkusu; zira ikisi de aynı şeydir. Bilgeliğin başlangıcının daima korku olduğu ortaya çıkar. s. 126
Akıl ve hayat arasındaki anlaşmazlık kuşkudan öte bir şeydir. s. 126
Descartes, yalnızca kendi düşüncelerini ıslah etmeyi ve inşasını tamamen kendine ait temeller üzerine yapmayı amaçlamıştır. Ayrıca doğruluğu aşikar olmayan hiçbir şeyi doğru kabul etmemeyi ve entelektüel konutunu yeniden inşa etmek için tüm önyargılarını ve edindiği fikirleri yıkmayı amaçlamıştır. Görüyoruz ki bu geçici bir dindir, hatta geçici bir Tanrı'dır. En ılımlı görüşleri seçmesinin sebebi de ''pratikte en elverişli'' olmalarıdır.
Bu metodik veya teorik kartezyen kuşku, bu felsefi soba kuşkusu, sizlere burada bahsettiğim kuşkuyla, kuşkuculukla, belirsizlikle bir değildir, hayır! Benim bahsettiğim kuşku tutkulu bir kuşkudur; akıl ve duygu, bilim ve hayat, mantık ve canlılar arasındaki ebedi çatışmadır. Bilim, kişilik kavramını sürekli bir anlık akışa indirgeyerek yok eder, yani akla karşı yılmayarak karşı koyan ruhani ve duygusal hayatın temelini yok eder.
Bu kuşkuysa hiçbir geçici ahlaktan faydalanamaz. Ahlakını bizzat çatışmanın üzerine kurar; bu bir savaş ahlakıdır ve dini de kendi üzerine temellendirir. Sürekli yıkılan ve sürekli tekrar inşa edilmesi gereken bir evde ikamet eder ve istek, yani hiç ölmeme isteği, ölüme boyun eğmeme isteği sürekli yaşam evini kurar ve akılsa şiddetli bir rüzgar ve sağanak yağmurla sürekli bu evi tahrip eder. s. 127
Dahası, bizi ilgilendiren bu hayati, belirli sorun karşısında akıl hiçbir taraf tutmaz. Aslında bir çözüm teşkil etmiş olacak ruhun ölümsüzlüğünü inkardan da beter bir şey yapar; hayati arzunun bize sunduğu sorunu yok sayar. Sorun teriminin akılcı ve mantıksal anlamına göre böyle bir sorun yoktur. Ruhun ölümsüzlüğü, bireysel bilincin kalıcılığı konusu akılcı değildir, aklın dışında kalır. Sunulan çözüm ne olursa olsun, sorun olarak akıl dışıdır. Dünyayı ve varlığı açıklamak için -ki aklın görevi budur- ruhumuzun ölümlü veya ölümsüz olduğunu varsaymak gereksizdir. O halde bu varsayılan sorunu ortaya atılması bile akıl dışıdır. s. 128
Ölüm korkusu, daha doğrusu hiçlik korkusu akıldışı bir korkudur denilebilir. s. 129
Ölümsüzlüğe olan inanç akıl dışıdır ve buna rağmen inanç, hayat ve aklın birbirlerine ihtiyaçları vardır. s. 130
Ölümsüzlüğe olan inanç akıl dışıdır ve buna rağmen inanç hayat ve aklın birbirlerine ihtiyaçları vardır. Akıl ve inanç birbirleri olmadan ayakta kalamayan iki düşmandır. Akıl dışı olan makul olmak ister, akıl ise yalnızca akıldışı olanın üzerinden işleyebilir. Birbirlerine destek olup bir birliktelik kurmaları gerekir, fakat bu mücadeleyle olmalıdır, zira mücadele de bir çeşit birlikteliktir. s. 130
Canlılar dünyasında yaşam mücadelesi, bir birliktelik kurar ve bu birliktelik, yalnızca başkasıyla mücadele için bir araya gelenler arasında değil, karşılıklı mücadele edenler arasında da son derece yakın bir birlikteliktir. Eğer bireyler arasındaki mücadelelerde bu açıkça görülüyorsa, halklar arasındaki mücadelelerde daha da barizdir. Savaş her zaman ticaretten de öte en mükemmel ilerleme etkeni olmuştur, zira galip ve mağluplar savaş yoluyla birbirlerini tanımayı, dolayısıyla da birbirlerini sevmeyi öğrenirler. s. 130
Hıristiyanlık olmadan Rönesans mümkün olmazdı, İncil olmasa Aziz Pavlus olmasaydı, Ortaçağ'ı atlatmış halklar ne Platon'u ne de Aristoteles'i anlayabilirlerdi. Salt akılcı bir gelenek kadar saf dini bir gelenek de mümkün değildir. Reform'un Rönesans'tan mı doğduğu yoksa Rönesans'a karşı mı ortaya çıktığı sık sık tartışılır ve her iki görüşün de doğru olduğu söylenebilir, çünkü oğul her zaman babasına karşı çıkarak doğar. Aynı zamanda Erasmus gibi insanları Aziz Pavlus'a ve en akıldışı ilkel Hıristiyanlığa döndürenin tekrar gün yüzüne çıkan Yunan klasiklerinin olduğu da söylenir, fakat onları klasikleri döndürenin Aziz Pavlus olduğu, Katoliklik teolojisinin temelinde yatan ilker Hıristiyanlık olduğu cevabı verilebilir. Denir ki, ''Hıristiyanlık ancak Antikçağ'la olan ittifakıyla günümüzdeki haline gelmiştir.'' 131
Ortaçağ'dan ve dininden şevkle olduğu kadar temelde çaresizlik içinde, içsel ve derin belirsizliklerle çıktık ve yine belirsizliklerle akılcılık çağına girdik. Akla olan inanç tüm diğer inançlarla aynı akılcı savunulamazlığa sahiptir. Robert Browning dediği gibi, ''inançsızlığımızla kazandığımız her şey, kuşku ile çeşitlendirilmiş bir inanç değil, inançla çeşitlendirilmiş bir kuşku yaşamıdır.'' 131
Vinet şöyle der: ''Ruhani bilgi kendince kalbe ihtiyaç duyar. Görme arzusu olmadan görülmez. Hayat ve düşünce büyük çapta maddileştirildiğinde ruhla ilgili şeylere inanılmaz.'' Şimdi göreceğiz ki inanmak en başta inanmayı istemektir. s. 132
İstek ve zeka zıt şeyler amaçlarlar. İstek dünyayı içimize çekip dünyayı sahiplenmemizi amaçlar; zeka ise dünyanın içine çekilmemizi. Zıt mı? Bunlar daha ziyade aynı şey değiller midir? Hayır, öyle görünse de aynı şey değillerdir. Zeka tekçi ve tümtanrıcıdır, istek tektanrıcı ve benlikçidir. Zeka işlemek için kendinden başka bir şeye ihtiyaç duymaz, fikirlerle kaynaşır, fakat istek maddeye ihtiyaç duyar. s. 132
Felsefe ve din aralarında düşmandırlar ve düşman olmaları için de birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Ne felsefe temeli olmayan bir din vardır ne de dinî kökenleri olmayan bir felsefe. Her şey zıddından yaşar. Açıkçası felsefe tarihi bir din tarihidir ve bilimsel veya felsefi kabul edilen bir açıdan dine karşı yöneltilen saldırılar, bir başka dine karşıt açıdan yöneltilen saldırılardan ibarettir. ''Doğa bilimleri ve Hıristiyanlık dini arasındaki çatışma, gerçekte bilimsel bir doğal gözlemle karışık olan doğal din içgüdüsüyle ruha tüm doğal dünya üzerindeki üstünlüğünün teminatını veren dinî dünya görüşünün geçerliliği arasındaki bir çatışmadan ibarettir, der Ritchl. ss. 132-133
Dinin, özünde akıl değil bir istek işinden ibaret olduğunu görürüz. Zira inanmak, inanmak istemektir ve Tanrıya inanmak da her şeyden önce ve her şeyden çok da Tanrı'nın var olmasını istemektir. Aynı şekilde ruhun ölümsüzlüğüne inanmak, ruhun ölümsüz olmasını istemektir, fakat öyle bir güçle istemektir ki bu istek aklı ezip geçmelidir. Fakat bu hareket intikama mahal verir.
Bilme içgüdüsü ve yaşama içgüdüsü, daha doğrusu hayatta kalma içgüdüsü, aralarında çatışırlar. Bu hep böyle kalacaktır veya belki de daha doğrusu ''önce hayatta kal'' ya da ''sağ kal!'' s. 133
Akıl ve hayat arasındaki, felsefe ve din arasındaki her türlü kalıcı anlaşma ve uyum durumu imkansız hale gelir. İnsan düşüncesinin trajik tarihi de akıl ve hayat arasındaki çatışmadan ibarettir; akıl, hayatı akılcı hale getirerek kaçınılmaz olan faniliğe boyun eğmeye zorlar, hayat ise akla hayat vererek aklı kendi hayatî arzularına destek çıkmaya mecbur kılar ve işte din tarihinden ayrılmaz olan felsefe tarihi budur. s. 133-134
Dünya duygumuz, nesnel gerçeklik duygumuz ister istemez özneldir, insanidir. insanbiçimcidir (antropomorfiktir) ve dirimselcilik her zaman akılcılar karşı ayaklanacaktır, irade her zaman aklın karşısına dikilecektir. Felsefe tarihinin ahengi buradan gelir; bazı dönemlerde hayatını kendini benimseterek spiritualist biçimler oluşturduğu ve diğer dönemlerde ise aklın kendini benimseterek maddeci biçimler oluşturduğu dönemlerin birbirini takibidir, bu iki biçim ve inanç sınıfı başka isimlere bürünse de. Ne akıl ne hayat hiç bir zaman yenilgiyi kabul etmez. s. 134
Her şeye rağmen düşünür, insan olmayı bırakmadığı için farkında olsa da olmasa da aklı hayatın hizmetine koşar. Hayat aklı kandırır akıl da hayatı. Hayata hizmet eden skolastik-Aristotelik felsefe, hayatı arzumuza destek olabilecek, görünüşte akılcı olan teolojik-evrimci bir düzen meydana getirmiştir. s. 134
İnsanın yokoluşu elinde değildir; insan, içinde yok oluşa karşı yenilgi bilmez bir şekilde direnen ve kendi iradesine bile boyun eğmeyen bir şey, ne olduğunu bilemediğim hayati inanç barındırır. İstese de istemese de inanması gerekir, çünkü çalışması, kendini koruması gerekir. Yalnızca her şeyden ve kendinden şüphe duymasını öğreten aklını dinleseydi, aklı onu mutlak bir hareketsizlik haline indirgerdi; var olduğunu kendine ispatlayamadan evvel de yok olup giderdi. s. 136
Bir yanda ölümün bireysel bilincin topyekün, belirleyici ve geri dönülmez yokoluşu olduğuna dair bir üçgenin iç açısının iki dik açıya denk olduğuna emin olduğumuz derecede büsbütün mutlak bir kesinlik, diğer yanda bireysel bilincimizin ölümden sonra da mevcut veya başka koşullarda sürdüğüne ve her şeyden çok da çevresinde o garip ve beklenmedik ebedi mükafat ve mücazat ilavesini barındırdığına dair büsbütün mutlak bir kesinlik. Bu her iki kesinlik de hayatımızı imkansız hale getirirdi. Ölümle birlikte bireysel bilincinin, hafızasının sonsuza dek sona ereceğine emin olduğuna belki de kendisi de tam olarak bilmeden inanan kişiye, ruhunun en saklı yerindeki gizli bir mekanda bir gölge kalır, belirsizliğin gölgesinin gölgesi olan müphem bir gölgedir bu ve o ''Bu geçici hayatı yaşamalı, zira bundan başka hayat yok!'' derken, bu gizli mekanın sessizliği ''Kim bilir!'' der. Belki duymadığını düşünür fakat duyar. Ahiret hayatına inancı daha çok olan müminin ruhunun bir kıvrımında da boğuk bir ses belirsizliğin sesi müminin ruhunun kulağına fısıldar: ''Kim bilir!''...
''Ya varsa?'' ve ''ya yoksa?'' sorular iç hayatımızın temelleridir. Ruhun ölümlü olduğu konusundaki kanaatinden hiç tereddüt etmemiş bir akılcı ve ölümsüzlüğe olan inancında tereddüde düşmemiş bir dilimselci olabilir. s. 137
Ateistlerimizin çoğunu gözlemleyin, göreceksiniz ki öfkeden, Tanrı'nın varlığına inanmamaktan kapıldıkları öfkeden dolayı ateisttirler. Tanrı'nın kişisel düşmanlarıdır bunlar. Hiçliği tözleştirip kişiselleştirilmişlerdir ve olmayan Tanrıları da bir karşı Tanrı'dır. s. 140-141
''Eğer ki, Tanrı olmasaydı O'nu icat etmek gerekirdi'', bu aşağılık ve pespaye ibare hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim. Bu ibare dine devletin bir aracı gözüyle bakan ve dini olan ilgileri, bu dünyada dünyevi çıkarlarına ters düşenler için öbür dünyada bir cehennem olmasından öte gelen muhafazakârların galiz kuşkuculuğunun ifadesidir. İktidar sahiplerinin kuşkucu dalkavuğuna atfedilen bu itici ve Saduki ibare de kendisine yaraşır. s. 141
Hayati arzumuzu tereddüde en çok düşüren, aklın çözündürücü gücüne en çok güç katan ve belirsizliğin en kuvvetli temeli olan şey, ölümden sonra ruhun yaşamının nasıl olabileceğini düşünmeye koyulmaktır. Çünkü bizlere ruhun bedensel organların bir işlevinden ibaret olduğunu söyleyen ve öğreten aklı güçlü bir dini çabayla yensek bile, geriye ruhun ölümsüz ve ebedi bir yaşamı olabileceğini tahayyül etmek kalır. s. 141
Evet biliyorum ki hissedip ifade ettikleri mi benden önce başkaları da hissettiler ve günümüzde birçok başkası da aynı şeyler hissetmekte fakat sessiz kalmayı tercih etmektedir. Peki ben niye sessiz kalmıyorum? Hissedenlerin çoğu sessiz kaldığı için bunu yapıyorum, ancak bunlar sessiz kalsalar bile sessizlik içinde içlerindeki sese itaat ederler. Çoğuna göre o dile getirilmemesi gereken, ağza alınmayacak bir şey olduğu için sessiz kalmıyorum ve dile getirilmemesi gereken şeyleri tekrar tekrar dile getirmenin gerekli olduğuna inanıyorum. Ben ne hissedersem onu söyler, ne hissettiğimi de bilirim ve bu da bana yeter. s. 146
Yazdıklarımı okumaya devam edenler, bu çaresizlik uçurumundan nasıl umut doğabileceğini, dayanışmanın ve hatta ilerlemenin kaynağı olabileceğini de görecektir. s. 146.
Bu sonuca kendi iç deneyimlerimle varıyorum. Bu belirsizlik, arzu ve iç savaş halini doğrulamak için bir gerekçe aramak ne istiyorum ne de ihtiyaç duyuyorum; bu halin bir gerçek olması yeterlidir. s. 147
Tek kelime ile akıllı olsun, akılsız olsun veya akla karşı olsun, ölmeye niyetim yok. Sonunda büsbütün öldüğümde ölmüş olan ben olmayacağım, yani kendimi ölüme terk etmemiş olacağım ve beni insanlığın kaderi öldürmüş olacak. Aklımı veya akıldan da öte kalbimi kaybetmediğim sürece hayatı bırakmayacağım; hayat elimden alınmış olacak. s. 148
Bir öğretiyi kötümser diye yaftalamak ne o öğretiyi geçersiz kılar ne de sözde iyimserler eylemde daha etkilidirler. Tam aksine büyük kahramanların belki de en büyüklerinin çoğunun meyus olduğuna ve çaresizlikten dolayı görevlerini ifa ettiklerine inanıyorum. s. 149
Çağdaş Avrupa düşüncesinin merkez akımı'nın savunucuları olan ilericilerimizin konumu, biliyorum ki bundan çok farklıdır, fakat bu şahısların gönüllü olarak o büyük soruna gözlerini kapayıp bir yalan içinde hayatın trajik duygusunu bastırmaya çalışarak yaşamadıkları düşüncesine alışamıyorum. s. 149
Şu ana kadar bahsedilen düşüncelerin kısa ve öz bir özeti niteliğinde olan bu mütalaaların ardından hala okumayı sürdüren okur kendisini akıldan yoksun olmayan fakat duygular üzerine inşa edilmiş bir düşlemler sahasına götüreceğimi bilmektedir. Bunun hakikatini, mantığımızın ve yüreğimizin dışında olan doğruluğunu ise kim bilir. s. 149
Aşk, Acı, Şefkat ve Kişilik
Ne zaman aşktan bahsetsek, insanoğlunu daim kılmak için erkek ve kadın arasında yaşanan aşk aklımızdadır. Aşk ne bir fikir ne de iradedir; daha ziyade bir istektir, duygudur, ruhta bile bedensel bir şeydir. Aşk sayesinde ruhun beden namına neyi varsa hissederiz. s. 151
Cinsel aşk, üretici olandır. Aşkla kendimizi daim kılmayı amaçlarız. En hakir hayvancıklar, en aciz canlılar bile öncesinde oldukları şey olmayı bırakarak bölünüp ayrılarak çoğalırlar. s. 152
Fakat bölünerek çoğalan canlının yaşam gücü nihayetinde tükendiğinde, çöküş içinde olan iki bireyin tek hücreli canlılarda birleşme diye adlandırılan bir araya gelişiyle yaşam kaynağını zaman zaman yenilemesi gerekir. Daha büyük bir zindelikle tekrar bölünebilmek için birleşirler ve her türlü üreme eylemi tamamen veya kısmen olduğun şey olmayı bırakmaktır, bir ayrılıktır, kısmi ölümdür. Yaşamak kendini vermektir, kendini daim kılmaktır, kendini vermek ve daim kılmak ise ölmektir. Belki de üremenin en büyük hazzı, ölümü önceden takmaktan, kişinin hayati özünün yırtılmasından ibarettir. Başkasıyla birlikte oluruz, fakat bu birliktelik ayrılık içindir; o son derece samimi sarılış, son derece samimi bir ayrılıştan ibarettir. Özünde cinsel aşkın verdiği zevk, özünde bir diriliştir, bir başkasında yeniden dirilmektir, çünkü kendimizi daim kılmak için yalnızca başkalarında dirilebiliriz. s. 152
Aşkın ilkel ve hayvani biçiminde, bir erkek ve dişiyi hiddetli bir kavrayışla içlerini birbirine karıştırmaya iten o yenilmez içgüdüde görüldüğü gibi, şüphesiz aşkın özünde trajik biçimde yıkıcı bir şey vardır. Vücutlarını birleştiren bu içgüdü bir bakıma ruhlarını ayırır; kucaklaştıklarında birbirlerini sevdikleri kadar nefret ederler ve her şeyden çok da savaşırlar, henüz cansız üçüncü bir can için savaşırlar. Aşk bir savaştır; erkek dişiyle bir araya geldiğinde erkeğin dişiye kötü davrandığı türler de vardır, erkeğin dişiyi döllendirmesinin ardından dişinin erkeği yediği türler de. s. 152
Aşkın karşılıklı bencillik olduğu söylenmiştir ve gerçekten de aşıklardan her biri diğerine sahip olmaya çalışır ve o anda bilinçli veya maksatlı olmasa da onun aracılığıyla kendini daim kılmaya çalışarak da kendine haz arar. Aşıklardan her biri diğeri için dolaysız olarak bir haz, dolaylı olarak da bir daimiyet aracıdır. Bu nedenle aşıklar zorba ve köledirler; her biri diğerinin hem zorbası hem de kölesidir. s. 153
Eğer derin dini duygunun bedensel aşkı kınayıp bekareti yüceltmesinde gerçekten bir gariplik var mıdır? Para hırsı her kötülüğün başıdır, demiştir Havari. Bunun nedeni, para hırsının araç olan zenginlikleri bir amaç yapmasıdır. Günahın özü de tam olarak araçları amaç yapmasında, amacı ya tanımayıp ya da küçümsemesindedir. Bedensel aşk da açgözlülük değil de nedir? Çünkü araç olan zevki gerçek amacı olan kendini daim kılmak için bir araç olarak kullanmak yerine kendine amaç yapar. Kendilerini daha iyi daim kılmak için bekaretini korumak isteyenler de çıkabilir, yani kendi bedenlerinden daha insani olan bir şeyi daim kılmak için. s. 153
Çünkü aşıkların bu dünyada daim kıldıkları şey acı çeken bedendir, acıdır, ölümdür. Aşkın derinliklerinde bir ebedi çaresizlik derinliği vardır ve buradan umut ve teselli doğar tüm bedenin aşkından, bu sevdadan ruhani ve hazin aşk doğar. s. 153
Aşkın bu diğer hali, bu ruhani aşk, acıdan, bedensel aşkın ölümünden doğar, şefkat dolu koruma duygusundan doğar. Aşıklar birbirlerini tam fedakarlıkla, yalnızca bedenlerinin değil ruhlarının gerçek bir kaynaşmasıyla sevemezler, ta k, güçlü tokmağı kalplerini ezerek aynı keder havanında karıştırana kadar. Cinsel aşk bedenlerini birleştirirken ruhlarını birbirine yabancı kılarak ayırıyordu.; fakat bu aşk, etten bir meyve, bir evlat verdi. Fakat ölüm içinde doğan bu çocuk belki hasta oldu ve öldü. Bedensel birleşimin meyvesinin ardından ve ayrılık veya karşılıklı ruhani yabancılaşmadan ötürü bedenleri acıdan soğumuş, ayrı olsalar da ruhları acıda birleşmiş olan aşıklar, ebeveynler, çaresizlik içinde birbirlerine sarıldılar ve etten evladın ölümünden gerçek ruhani aşk doğdu. Yahut daha doğrusu onları bir arada tutan et bağı ve bu özgürlük iç çekişiyle nefes aldılar. Çünkü insanlar yalnızca aynı acıyı birlikte çektiklerinde, bir müddet ortak bir acı boyunduruğuna bağlı olarak taşlı toprağı sürdüklerinde ruhani bir aşkla birbirlerini severler. O vakit birbirlerini tanır ve hissederler ve ortak dertlerinde bağdaşırlar, birbirlerine şefkat ederler ve birbirlerini severler, çünkü sevmek şefkat demektir ve eğer bedenlerini zevk birleştiriyorsa ruhlarını keder birleştirir. s. 154
Beden ve suretler dünyasında aşkımızın gerçek manada meyve vermesinin imkansızlığı kadar bizlerde başka bir dünyaya olan umut ve inanç uyandıran bir şey yoktur. s. 155
Ya anne sevgisi, zayıflara, yardıma muhtaçlara, anne sütü ve kucağına muhtaç korumasız zavallı bebeğe karşı şefkat değil de nedir? Kadınlarda her türlü aşk anaçtır.
Ruhça sevmek şefkat etmektir ve en çok şefkat eden de en çok sevendir. İnsanlar hemcinslerine karşı ateşli bir sevgiyle yanıp tutuşurlar, çünkü öz sefaletlerinin, görünürdeliklerinin, ehemmiyetsizliklerinin dibine vurmalarının ardından açılan gözlerini hemcinslerine çevirerek, onları da görünüşte sefil ve hiçliğe mahkum görürler ve onlara şefkat edip severler. s. 155
İnsan sevilmeyi veya buna eşdeğer olan şefkat görmeyi arzular. İnsan acılarının ve kaderlerinin hissedilmesini ve paylaşılmasını ister. Sadaka, yaşamın güçlüklerini hafifletici bir yardımdan ziyade şefkattir. Dilenci, şefkat göstermeden edilen yardımdan çok, yardım etmeden gösterilen şefkatten dolayı minnettar kalır. Şefkat görmek sevilmek istemektir. s. 155
Diyordum ki bilhassa kadınların aşkı özünde her zaman şefkatlidir, anaçtır. Kadın aşığına boyun eğer çünkü arzusundan acı çektiğini hisseder. Bunun için de kadının aşkı daha cesur ve kalıcı olan erkeğin aşkından daha bir aşk dolu ve saftır. s. 155
Şefkat, akılcı insanın aşkı olan insanın ruhani aşkının özüdür. Aşk şefkat eder ve ne kadar aşık olursa o kadar şefkat eder. s. 156
Aşk büyürken hissedilen ateşli arzu gözle görülen her şeye uzanır ve her şeye şefkat gösterilir. Kendi içine dalıp kendinde derinleştikçe, kendi anlamsızlığını keşfetmeye, olduğun her şey olmadığını, olmak istediğin gibi olmadığını, kısacası bir hiçten ibaret olduğunu keşfetmeye başlarsın. Kendi malayaniliğine dokunduğunda, daimi dayanağını hissetmediğinde, ne kendi sonsuzluğuna ne de kendi ebediyetine ulaşamadığında kendine şefkat duyarsın ve kendine karşı duyduğun elim bir aşkla yanıp adına özsevgi denilen esasında ruhunun bedeninin kendinden haz alışı gibi kendine karşı hissettiğin şehvani bir öz zevkten ibaret olan sevgiyi öldürürsün. s. 156
Her bilinç, ölüm ve acı bilincidir. Bilinç bilgi birliğidir, his birliğidir, his birliği ise acı birliğidir. s. 157
Her şeyi sevmek için, insan veya insanüstü, canlı veya cansız her şeye şefkat duymak için, her şeyi kendi içinde hissetmen, kişiselleştirmen gerekir. s. 157
Aşk sevdiği zaman kişiselleştirir. Bir fikre aşık olmak için yalnızca onu kişiselleştirmek gerekir. Aşk bunca büyük, canlı, güçlü ve coşkulu olduğunda her şeye aşık olur ve o zaman her şeyi kişiselleştirir ve evrensel Bütün'ün, Evren'in de Bilinç sahibi, acı çeken, şefkat eden ve seven, yani bir bilinç olan bir Bilinç sahibi bir Kişi olduğunu keşfeder. Sevdiğini kişiselleştirilen aşkın keşfettiği bu Evrenin Bilinci'ne ise Tanrı diyoruz. Böylece kişinin ruhu Tanrı'ya şefkat eder ve Tanrı'nın kendisine şefkat ettiğini hisseder, Tanrı'yı sever ve kendi sefaletini ebedi ve sonsuz sefaletin göğsünde barındırarak Tanrı tarafından sevildiğini hisseder; bu ebedi ve sonsuz sefalet, kendini ebedileştirip sonsuzlaştırmakla bizzat en yüce mutluluğu teşkil eder. s. 158
Öyleyse Tanrı, Bütün'ün kişiselleştirilmesidir, Evren'in ebedi ve sonsuz Bilincidir, maddenin esiri olan ve özgür kalmaya çabalayan Bilinç'tir. Hiçlikten kurtulmak için Bütün'ü kişiselleştiriliriz ve tek esrarlı olan sır ise acının sırrıdır. s. 158
Acı bilincin yoludur ve canlılar kendi bilinçlerine acı yoluyla varırlar. Çünkü kendi bilincinde olmak, kişilik sahibi olmak kendini bilmektir ve kendini diğer canlılardan farklı hissetmektir. Bu farklılık hissine ise yalnızca çatışmayla, az çok büyük bir acıyla, kendi sınırlarını hissetmekle varılır. Kendinin bilincinde olmak, kendi sınırlarının bilincinde olmaktan ibarettir. Başkaları olmadığımı hissettiğimde kendim olduğumu hissederim. s. 158
Az veya çok acı çekmeden var olup olunmadığı nasıl bilinir? Acı olmadan nasıl iç muhasebesi yaparak yansıtıcı bilince sahip olunur? Kişi zevk alırken kendini, var olduğunu unutur, başkası olur, yabancı olur, yabancılaşır de ancak acıyla içine kapanır, kendine gelir, kendi olur. s. 158
Bize benzeyene şefkat ederiz de bu benzerliği ne kadar çok ve iyi hissedersek, o kadar çok şefkat ederiz. Bizleri acıda birleştiren ortak bağı keşfetmemizi sağlayanın şefkat rezervimiz olduğu söylenebilir. s. 159
Öz bilincimize kavuşma, bilincimizi muhafaza etme ve artırma çabamız, bizlere tüm eşyanın mücadelesinde, hareketlerinde ve devrimlerinde o her şeyi meylettiği bilince kavuşma, onu muhafaza etme ve artırma çabası olduğunu keşfettirir. s. 159
Kardeşimin acı içinde attığı bir çığlığı duyduğumda kendi acım uyanır ve bilincimin derinliklerinde çığlık atar. Aynı şekilde hayvanların acılarını ve dalı koparılan ağacın acısını hissederim, özellikle de sezgi ve içgörü kabiliyeti olan hayal gücüm canlıyken. s. 159
Kendimizden, içimizde hissettiğimiz tek bilinç olan insan bilincinden başlayarak, tüm canlıların ve de taşların -zira taşlar da canlıdırlar- az çok karanlık olan bir bilinçleri olduğunu varsayarız. Organik canlıların gelişimi de acı yoluyla bilinç bütünlüğünü sağlama mücadelesinden ibarettir. s. 160
&&&&&&&&&&
Yaratıcı'nın var olduğu sonucuna yaratılanın varoluşundan varırız ki Yaratıcı'nın varlığı da akıl yoluyla doğrulanamaz. s. 178
Evren'in varoluş şeklinden adına ''düzen'' denilen ve bir düzenleyiciye ihtiyacı olduğu varsayılan şeye geçersek, ifade etmek gerekir ki ''düzen'' var olandır ve var olandan başka bir düzen düşünemeyiz. s. 178
Nedenini bilmeden dünyanın Tanrı böyle yarattığı için başka şekilde değil de böyle olduğunu söylemek hiçbir şey söylememektir. Eğer Tanrı'nın dünyayı böyle yaratma nedenini bilseydik, Tanrı fazlalık, akıl yeterli olurdu. Her şey matematik olmuş olsaydı, hiçbir akıl dışı unsur olmasaydı, akıl dışılığın sebebi olan ve cehaletimize yalnızca bir başka kılıf teşkil eden bir Yüce Düzenleyici açıklamasına başvurulmazdı. s. 178
Teologlara göre Tanrı iki ile ikiyi dörtten ne fazla ne de az yapabilir. Zorunluluk yasası ya Tanrı'dan üstündür ya da Tanrı'nın ta kendisidir. Ahlaki düzende de yalanın, cinayetin veya zinanın Tanrı buyurduğu için mi kötü olduğu, yoksa aslen kötü oldukları için mi Tanrı'nın böyle buyurduğu sorgulanır. Eğer ilki doğruysa bu Tanrı gelişigüzel yasalar koyan kaprisli ve mantık dışı bir Tanrı'dır; eğer diğeri doğruysa kendisinden, yani mutlak iradesinden bağımsız olan eşyanın kendine has doğasına ve özüne itaat eden bir Tanrı'dır. Eğer böyleyse, eğer Tanrı eşyanın varoluş nedenine itaat ediyorsa, bu nedenini bilmek bizlere yeterdi ve Tanrıya ihtiyaç duymazdık; bu nedeni bilmedikçe de Tanrı bile hiçbir şeye açıklık kazandırmaz. Bu neden Tanrı'nın üzerinde bir neden olurdu. Bu nedenin bizzat eşyanın yüce nedeni olan Tanrı olduğunu söylemek de boşunadır. Böyle bir neden, ona kişilik veren iradedir. Mantıklı Tanrıyı veya Aritoteles'in Tanrısını daima çelişik bir Tanrı yapacak olan da Tanrı'nın ister istemez zorunlu nedeni ile ister istemez özgür olan iradesi arasındaki ilişkide yaşanan bu sorundur. s. 179
Skolastik teologlar, insan özgürlüğü ile ilahi mevcudiyet ve Tanrı'nın olası ve bağımsız geleceğe vakıf oluşunu bağdaştırmaya çalıştıklarında karşılaştıkları sorunları çözmeyi hiçbir zaman öğrenemediler; akılcı Tanrı da Tam da bu yüzden olası olana hiçbir şekilde uygulanamaz, zira olasılık kavramı özünde akıl dışılık kavramından ibarettir. Akılcı Tanrı varlık ve eyleminde ister istemez zorunludur; her seferde her şeyin yalnızca en iyisini yapar ve aynı anda birden fazla en iyi olamaz, zira bir noktadan diğerine çizilebilir sınırsız sayıda çizgi olsa da yalnızca birinin düz oluşu gibi, sınırsız olasılıklar arasında yalnızca tek biri amacına uygun olabilir. Akılcı Tanrı, aklın Tanrısı da her seferinde yalnızca kastedilen ereğe dosdoğru götüren düz çizgiyi takip edebilir; bu ereğe götüren tek düz çizginin zorunlu oluşu gibi bu erek de zorunlu bir erektir. Böylece Tanrı'nın uluhiyetinin yerini Tanrı'nın zorunluluğu alır. Tanrı'nın zorunluluğunda da özgür iradesi, yani bilinçli kişiliği can verir. Arzuladığımız Tanrı, ruhumuzu hiçlikten kurtaracak olan Tanrı, ölümsüzleştiren Tanrı olmalıdır. s. 180
Dini düşünce, ruhani duygu niteliklerini Tanrıya atfetme atfetmeden geri duramaz. Fakat eski teoloji duygu ve coşkunun kısıtlı ve yaratılmış kişiliklere has olduğu izlenimine sahipti; örneğin, Tanrı'nın rahmeti kavramını ebediyen kendini tanımaya, Tanrı'nın gazabını da alışıldık bir amaç olan günahları cezalandırmaya dönüştürüyordu. (Ritschl) s. 183
Evet varılmış bu mantıklı Tanrı, açıkçası zevk alıp acı çekmediği için ne seven ne de nefret eden, insan olmayan, kedersiz, ihtişamsız ve adaleti akılcı veya matematiksel olan, yani adaletsiz olan bir Tanrı'ydı. s. 183
Doğrusu diri Tanrı'ya, insani Tanrı'ya akıl yoluyla değil aşk ve ıstırap yoluyla varılır. Akıl daha ziyade bizleri O'ndan ayırır. O'nu önce tanıyıp sonra sevmek imkânsızdır; O'nu tanımadan önce severek arzulayarak O'na açlık duyarak başlamak gerekir. Tanrı bilgisi Tanrı aşkından geçer ve bu bilgi akla dayalı ya az bir şey taşır ya da hiçbir şey taşımaz. Çünkü Tanrı tanımlanamazdır. Tanrı'yı tanımlamak istemek, O'nu zihnimizde sınırlamaya çalışmaktır, O'nu öldürmektir. Ne zaman ki O'nu tanımlamaya çalışsak, ortaya çıkan hiçliktir. s. 184
Her an havayı dolaysız olarak duyumsarız, özellikle de boğulma anında, havaya olan açlık anında yokluğunu hissederiz. Aynı şekilde Tanrı'nın fikri değil bizzat kendisi de doğrudan hissedilen bir gerçeklik haline gelebilir ve Tanrı fikriyle ne Evren'in varlığına ne de özünü açıklayabilsek de bazı zamanlar, özellikle de manevi boğulma anlarında Tanrı'yı doğrudan duyumsarız. Bu duygu Tanrı'ya olan açlık duygusudur. Tanrı'dan yoksunluk duygusudur. Tanrı'ya inanmak, O'nsuz yaşayamamaktır. s. 184
Bizleri Tanrı'ya inanmaya yönelten akılcı zorunluluk değil, hayati ıstıraptır. Tanrı'ya inanmak, her şeyden önce ve çok Tanrı açlığı çekmektir, ilahilik açlığı çekmektir, Tanrı'nın yokluğunu ve eksikliğini hissetmektir, var olmasını istemektir. Evrenin insani erekliliğini kurtarmak istemektir, çünkü eğer bilinçlerimiz bir Bilinç'e karışacaksa ve eğer Evren'in ereği bilinçse, kişi Tanrı tarafından massolmaya boyun eğebilir. ss. 199-200
Dürüst bir insan aklından ''Tanrı yoktur!'' diye geçirebilir, fakat ancak habis birisi böyle bir şeyi gönlünden geçirebilir. Tanrı'nın var olmasını istememek veya Tanrı'nın var olmadığına inanmak bir şeydir, Tanrı'nın yok oluşuna boyun eğmek ise insanlık dışı ve korkunç olsa da başka bir şeydir. Fakat Tanrı'nın var olmasını istememek diğer bütün ahlaki gaddarlıkların ötesindedir. Ne var ki, gerçekte Tanrı'yı inkâr edenler, Tanrı'yı bulamamanın verdiği çaresizlikten dolayı inkar ederler. s. 200
Tanrı'nın varoluşunun imkansızlığını kanıtlayamamak akla yeter.
Tanrıya inanmak, Tanrı'nın var olmasını arzulamaktır, dahası Tanrı varmış gibi hareket etmektir; bu arzuyla yaşamak ve bu arzuyu eylemlerimizin iç zembereği yapmaktır. Bu ilahilik arzusu veya açlığından umut doğar; umut'tan iman, imandan ve umuttan ise sevgi doğar; bu arzudan güzellik, ereklilik ve iyilik duyguları doğar. s. 200
Garp insanı, açıklık ister ve gizeme tahammülü yoktur. Doğulu kardeşi kesin beyanları ne kadar sevmiyorsa, Batılı bir o kadar sever. Ebedi ve sonsuz güçlerin, kendi kişisel hayatı için ne ifade ettiğini, bu güçlerin kendisini kişisel olarak nasıl daha mutlu ve iyi yapacaklarını ve hatta neredeyse başını sokacağı evi nasıl inşa edip ocağında yemeğini nasıl pişireceklerini bilmekte ısrar eder. Doğu ve Batı arasındaki, Ganj Nehri ve Mississippi Nehri kıyılarındaki insanlar arasındaki fark budur. Muhakkak ki bunun pek çok istisnası vardır.
Bu iki büyük meşrep birbirinden okyanuslar ve sıradağlar ile ayrılmazlar. Doğu gizemin ayışığında, Batı bilimsel olguların ışığında yaşar. Doğu müphem dürtüler için Ebedi olana yakarır. Batı ise mevcut olanı hafifçe kavrar ve kendisine makul, anlaşılır nedenler sunmadıkça da bırakmaz. Her ikisi de birbirini yanlış anlar, birbirine güvenmez ve birbirinden büyük ölçüde nefret eder. Fakat bu iki yarımküre kendi başlarına değil, bir arada dünyanın toplamını oluştururlar. Daha doğrusu bütün dünyada hem Doğu'da hem Batı'da, akılcıların kesinlik arayıp kavrama inandıklarını, dirimselcilerin ise ilham arayıp kişiye inandıklarını söyleyebiliriz. Birileri sırlarını çekip çıkarmak için Evren'i incelerken, diğerleri umdukları şey olan ölümsüzlüğe bir teminat ve güvence, görmedikleri şeye ise bir kanıt bulmak için Evren'in Bilinci'ne dua edip Dünyanın Ruhu ile doğrudan irtibata geçmeye çalışırlar. s. 205
Blimsel iman bile - ki böyle bir iman da vardır- geleceğe işaret eder ve bir güven işidir. Bilim adamı gelecekte şu veya bu gün güneş tutulması olacağına inanır, bugüne kadar dünyayı yönetmiş yasaların bundan sonra da yönetmeye devam edeceğine inanır.
Bir üçgenin üç açısının iki dik açıya eşit olduğunu savunmak için hayatını feda eden hemen hemen hiç kimse yoktur, zira böyle bir gerçeğin bizim hayatımızı feda etmemize ihtiyacı yoktur. Oysa birçokları dini inancını koruduğu ve savunduğu için hayatını kaybetmiştir; doğrusu iman şehit üretmez, şehitler imanı üretir. s. 206
İman irade işidir, ruhun ameli bir gerçeğe, bir kişiye, hayatı yalnızca anlamakla kalmayıp bizlere hayatı yaşatan bir şeye doğru hareketidir.
İman, hayatın akla dayalı olsa da güç ve kaynağının başka bir yerde, doğaüstü ve olağanüstü bir şeyde olduğunu göstererek bizleri yaşatır. Bilimden bolca nasiplenmiş ve bilhassa dengeli bir ruha sahip matematikçi Cournot, hayat verenin doğaüstü ve olağanüstü olana eğilim olduğunu ve bunun yokluğunun sonucunda aklın bütün spekülasyonlarının ruha keder verdiğini söylemiştir. s. 207
Doğrusu bizler yaşamak isteriz. Fakat her ne kadar imanın bir irade işi olduğunu söylesek de, imanın bizzat irade olduğunu, ölmeme isteği olduğunu veya daha ziyade zekadan, iradeden ve duygudan farklı başka ruhani güç olduğunu söylemek belki daha doğru olurdu. O halde iman, hissetmeyi, tanımayı, istemeyi ve inanmayı, yani yaratmayı kapsardı. Çünkü ne duygu ne zeka ne de irade yaratmaya kadirdir, yalnızca iman tarafından kendilerine verilen maddeler üzerinde faaliyet gösterirler. İman, insanın yaratıcı gücüdür. s. 207
Tanrı'ya inanmak O'nu sevmektir ve O'ndan sevgiyle korkmaktır. Tanrı'yı ne sevip ne de korkup O'na inandığını söyleyenler O'na değil, Tanrı'nın var olduğunu kendilerine öğretenlere inanırlar ki çoğunlukla bunlarda Tanrı'ya inanmıyorlardır. Hüzün, keder, belirsizlik, kuşku ve tesellide umutsuzluk hissetmeden Tanrı'ya inandığına inananlar, Tanrı'nın kendisine değil ancak Tanrı fikrine inanırlar. Tanrı'ya inanamadıkları için Tanrı'nın var olmasını istemeyenlere Tanrı'yı inkar ettiren ve hatta O'na hakaret ettiren bu hiddet, acaba Tanrı'ya inanmanın bir şekli değil mi? İnananların istediği gibi onlar da Tanrı'nın var olmasını isterler, fakat akıllarının kendilerine iradelerinden daha çok söz geçirdiği aciz ve kayıtsız veya habis insanlar oldukları için, içlerinde taşıdıkları gamdan dolayı aklın kendilerini çektiğini hissederler ve umutsuzluğa düşerler ve umutsuzluktan dolayı da inkar ederler ve inkar ile tasdik ederek inkar ettikleri şeye inanırlar. Tanrı da kendisini inkarı yoluyla kendini tasdik ederek onlarda tecelli eder. s. 208
Diğer yandan halkı zapt etmek veya teselli etmek için imana ihtiyaç duyulduğunu savunmak, imanın nesnesinin aldatıcı olduğunu beyan etmektir. Kesin olan şu ki günümüzde Tanrı'ya inanmak, iman sahibi entelektüeller için her şeyden önce ve her şeyden çok Tanrı'nın var olmasını istemektir. Tanrı'ya inanmak, Tanrı'nın var olmasını istemek ve Tanrı varmış gibi davranıp böyle hissetmektir. Tanrı'nın var olmasını istemek ve bu arzuya göre hareket etmekle Tanrı'yı yaratırız, yani Tanrı kendini bizlerde yaratır, tecelli eder, bizleri açılır ve kendini bizlere gösterir. Zira Tanrı, kendisini aşkla ve aşk yoluyla arayanları karşılamaya çıkar beklemesini soğuk, aşktan yoksun akılda sorup soruşturanlardan sakınır. Tanrı kalbin dinlenmesini istese de başın dinlenmesini istemez, zira fiziksel dünyada bazen baş uyur ve dinlenirken kalp geceleyerek aralıksız çalışır. Böylece aşktan yoksun bilgi bizleri Tanrı'dan uzaklaştırırken, aşk, bilgi olmadan da bizleri Tanrı'ya, Tanrı yoluyla da bilgeliğe ulaştırır. Ne mutlu kalbi temiz olanlara, zira onlar Tanrı'yı görecekler. s. 209
Eğer Tanrı'ya nasıl inandığımı, yani Tanrı'nın kendini nasıl bende yarattığını ve bana göründüğünü soran olursa, cevabım belki de karşımdakini gülümsetecek, güldürecek veya dehşete düşürecektir. Tanrı'ya dostlarıma inandığım gibi inanırım, çünkü muhabbetinin nefesini, görünmez ve dokunulmaz elinin beni çektiğini, yol gösterdiğini ve beni kavradığını hissederim. Tanrı'ya inanırım, çünkü kaderimi elinde tutan ve evrensel bir zihnin ve hususi bir ilahi takdirin dahili bilincine sahibim. Bilinçli, hakim ve seveceğim bir gücün dürtüsünü hissederim. Rabbin yolu böylelikle kişiye açılır. s. 210
&&&&&
Şefkatle dolduğumuzda iyilik yapmaktan bir memnuniyet duyarız. s. 225
Başkasının acısı bizi burkar, kederi bizi de kederlendirir ve farkında olmasak da acı ve köken ortaklığımızı hissederiz. Az çok bilinçli var olan bütün canlıların kardeşliğini bizlere gösteren de bu başkasından doğan acı ve şefkattir. s. 225
Acı manevi bir şeydir ve bilincin en dolaysız yoldan inkişafıdır; belki de bedenlerimiz de bizlere sadece acının kendini belli etmesini sağlamak için verilmiştir. Az ya da çok olsun, hiç acı çekmemiş birisi kendinin bilincinde olmaz. s. 225
Madde ruhu sınırlamak kandırmakla ona acı verir. Acı ise maddenin ruha koyduğu engelden ibarettir. Acı, maddenin, bilince, ruha koyduğu engeldir, iradeye direniştir; görünür Evren'in Tanrı'ya koyduğu sınırdır. s. 226
Acı, baskı ve ıstırap vermedikleri sürece kalp, mide veya ciğerlere sahip olduğumuzu bilmeyiz. Kendi organlarımızın varlığını bizlere ifşa eden fiziksel acıdır ve hatta rahatsızlıktır. Manevi acı ve keder de aynı şekildedir; nitekim acıyana kadar bir ruha sahip olduğumuzun farkına varamayız. s. 226
Bilinci kendi üzerinde düşünmeye iten acıdır. Kedersiz olan ne yaptığını ve ne düşündüğünü bilir, fakat bunu gerçekten yapıp yapmadığını, düşünüp düşünmediğini bilmez. s. 226
Gerçek şu ki, insan ruhu yalnızca keder ve hiç ölmeme tutkusuyla kendinin sahibi olur. s. 227
Bir çözümüm süreci olan acı, bizlere kendi içimizi keşfettirir ve yokoluşun acısıyla yüce çözüm olan ölümde, geçici olan iç derinliklerimizin de derinine, manevi keder içinde soluduğumuz ve sevmeyi öğrendiğimiz Tanrı'ya ulaşırız. s. 227
Akıl bizlere ne öğretirse öğretsin, işte böyle imanla inanmak gerekir. Kötülüğün kökeni, maddede eylemsizlik, ruhta tembellik denen şeyden ibarettir. Tembelliğin bütün kötülüklerin anası olduğu sözü boşuna söylenmemiştir. s. 227
İnsan hayatı düzeninde, sadece maddi dünyanın yaratıcısı olan kendini koruma içgüdüsüyle hareket eden birey, kendisine manevi dünyanın yaratıcısı olan daimiyet içgüdüsünü vermekle onu ölümsüzlüğe taşıyan ve iten toplum olmasaydı yokoluşa, hiçliğe meylederdi. İnsanın sadece bir birey olarak kendini korumak için toplum karşısında, toplum pahasına da olsa yaptığı her şey kötüdür. İnsanın toplumsal bir kişi olarak içinde bulunduğu toplumu daim kılmak ve bu toplum içinde kendini de daim kılmak için yaptığı her şey ise iyidir. s. 227
Tanrı ile olan ilişkiye din deriz. Din, iman, umut ve sevgi üzerine kuruludur ve bunlar da ilahilik ve Tanrı duygusu üzerine kuruludur. s. 231
Din tanımlanmaktan çok betimlenir ve betimlenmekten çok da hissedilir. Schleiermacher'e göre din, bizlerden üstün olan bir şeye bağlılık ilişkisine dair basit bir duygu ve bu gizemli güçle irtibata geçme arzusudur. Onun, insanın dini arzusunun, insanı varlığının hakikatine duyduğu arzu olduğu yönündeki sözü de fena değildir. Ben size sağgörülü ve ileri görüşlü Cournot'un beyanını aktaracağım: ''Dine dayalı dışavurumlar, insanın görünmez, doğaüstü ve mucizevi bir dünyaya inanma eğiliminin gereği ve sonucudur. s. 232
İnsanın gelecekteki kaderi, ebedi hayat, yani Evren'in ya da Tanrı'nın insanî erekliliğidir. Bütün dini yollardan buraya varılır, zira bütün dinlerin özü budur. s. 233
Din, bütün Evren'i tapınmasıyla kişiselleştiren vahşinin dini de dahil, gerçekte Evren'e, Tanrı'ya insanî bir ereklilik yükleme yönündeki hayatî ihtiyaçtan doğar ve bunun için de O'na kendine dair bir bilinç ve erek yüklemek gerekir. Din, Tanrı ile birleşmedir. Tanrı ile birleşme yönündeki dini arzumuzun gerçekleşmesi bilimle veya sanatla değil hayatla olur. s. 233
Din, kendini yok etme arzusu değil kendini tamamlamaktır, ölüm arzusu değil, yaşam arzusudur. s. 234
Arzumuz, ebedileşmektir, bakileşmektir ve bu amaca hizmet eden her şeye iyi deriz. s. 260
Leibniz'in ki gibi her türlü iyimser metafiziğin veya Schopenhauer renkli gibi kötümser metafiziğin bundan başka dayanağı yoktur. Leibniz'e göre bu dünya en iyisidir, çünkü bilinci ve bilinçle birlikte iradeyi daim kılmaya çalışır, çünkü zeka iradeyi artırır ve mükemmelleştirir, çünkü insanın amacı Tanrı'yı tefekkür etmektir. Schopenhauer için ise bu dünya olası en kötü dünyadır, çünkü iradeyi yıkmaya çalışır, çünkü zeka, temsil, kendisini doğrudan iradeyi sıfırlar.
Aynı şekilde, bundan başka bir hayat olduğuna inanan Franklin de yaşamış olduğu bu hayatı baştan sona, tekrar yaşamaya razı olduğunu savunuyordu. Başka hayata inanmayan Leopardi ise kimsenin yaşadığı hayatı tekrar yaşamayı kabul etmeyeceğini savunuyordu. Her iki öğreti de sadece ahlaki değil, aynı zamanda dinidir ve teolojik değere sahip olduğu sürece ahlaki iyilik duygusu da dini kökenlidir. s. 261
Öbür dünyaya, ölüm ötesi ebedi hayata, bireysel ve kişisel bir hayata, her birimizin bilincini hissettiği ve bilincinin birbirine karışmadan diğer bir tüm bilinçlerle Yüce Bilinç'te, Tanrı'da birleştiğini hissettiği hayata inanmak gerekir; bu hayatı yaşayabilmek, bu hayata katlanabilmek, anlam ve ereklilik verebilmek için öbür hayata inanmak gerekir. Belki bu öbür hayatı hak etmek, elde etmek için inanmak gerekir veya belki de bu hayatı aklın ötesinde, hatta gerekirse akla karşı arzulamayan onu ne hak eder ne de elde eder. s. 271
Erdem dogmada değil dogma erdemde temellenir ve imanın şehit yaratmasından ziyade şehitler imanı yaratır. s. 275
Kötülüğün özü geçiciliğindedir, nihai ve kalıcı bir ereğe yönelmemesindedir. s. 277
İnsanın ereği ebedi mutluluktur. s. 278
Bir gün yok olacağımız fikrine teslim olmayız. s. 280
Hıristiyanlığın af öğretisinin özü, tek insanın, yani İnsan'ın, günahsız olduğundan dolayı ölmeyi hak etmediğidir; bu öz, erdemlerini bizlere uygulayıp hayat yolunu göstererek bizleri ölümden kurtarmak için öldüğüdür. Kendine bir şey saklamadan kendini tamamıyla insanlık kardeşlerine veren Mesih, davranış örneğimizdir. s. 282
Herkes, yani her bir insan, kendinden verebildiği kadar vermeye, hatta verebildiğinden dahasını vermeye, kendini aşmaya, kendine üstün gelmeye, yeri doldurulamaz olmaya, kendini başkalarından almak için, kendini başkalarına vermeye azmetmelidir. Bunu her bir kişi kendi zanaatında yaktın olduğu sivil mesleğinde yapmalıdır. s. 282
'Alnının teriyle ekmek yiyeceksin'' buyruğundan dolayı çalışmayı bir ceza olarak görerek, sivil meslekleri yalnızca siyasi ve ekonomik yönüyle değerlendirenler çoktur. Bu tarz insanlar için iki türlü meşgale vardır. Biri geçimimizi sağlamaya, namuslu bir şekilde kendimizin ve evlatlarımızın rızkını kazanmaya yönelik bayağı ve geçici bir meşgaledir, diğeri ise kurtuluşumuza, ebedi yüceliği kazanmaya yönelik büyük meşgaledir. Hakir veya dünyevi olan iş, hemcinslerimizi aldatmadan ve zarara uğratmadan toplumsal konumumuza göre saygın bir şekilde yaşarken, bizlere mümkün olduğu kadar vakit bırakarak o diğer büyük meşgaleyle de ilgilenmemize olanak sağlamadığı sürece yapılmaya değmez. s. 288
Fakat bunun da üzerine çıkarak, sivil mesleğimize dair dini duygumuzdan, ebediyet açlığımızdan gelen etik bir duyguya varmak gerekir. Her birimizin bakışları Tanrı'ya yönelmiş, ebediyetimize olan aşkımız anlamına gelen Tanrı aşkı için kendine sivil mesleğinde çalışması demek, bu işi dini bir iş haline getirmek demektir. s. 288
Kutsal Kitab'ın o ''alnının teriyle ekmek yiyeceksin'' kısmı, Tanrı'nın insanı işe mahkum etmesi demek değil, işin meşakkatine mahkum etmesi demektir. Bizzat işe mahkum edemezdi, çünkü doğmuş olmanın ameli yönden yegane tesellisi iştir. Tanrı'nın insanı işe mahkum etmemiş oluşunun kanıtı da Kutsal Kitab'ın insanın kovulmadan önce, henüz masum haldeyken Aden bahçesine koyuluş sebebinin buraya bakması ve işlemesi için olduğunu söylemesidir (Tekvin 2:15) Gerçekten de insan Aden bahçesini işlemeyecekse nasıl vakit geçirecekti? s. 289
İş bizim için bir ceza olsaydı bile, bu cezayı af ve tesellimiz yapmaya çalışmamız gerekirdi. s. 289
Mesih'e uymak, Mesih'in sivil olduğu kadar dini olan kendi çarmıhını sırtlanması gibi her bir kimsenin kendi çarmıhını, kendi sivil mesleğinin çarmıhını sırtlanarak, bakışları Tanrı'ya dönük olarak çarmıha sarılmasıdır ve bu mesleğin icrasını gerçek bir duaya çevirmeye çalışmasıdır. s. 289
Kadim Yasa'nın bizlere miras bıraktığı olumsuz biçimde ki emirleri olumlu hale getirmelidir. Böylece ''Yalan söylemeyeceksin!'' denildiğinde, ''Uygun olsun olmasın, daima doğruyu söyleyeceksin'' anlaşılmalıdır, her ne kadar her seferinde uygunluk kararına varan başkaları değil bizler olsak da. ''Öldürmeyeceksin!'' denildiğinde, ''Hayat vereceksin ve hayatı arttıracaksın!'' anlamalı; ''Çalmayacaksın!'' denildiğinde, ''Halkın zenginliğini artıracaksın!'' anlamalı; ''Zina işlemeyeceksin!'' denildiğinde, ''Vatanına ve cennete sağlıklı, güçlü ve hayırlı evlatlar vereceksin!'' anlamalı ve tüm diğer emirleri de bu şekilde idrak etmelidir. s. 290
Dayanışma duygusu benden hasıl olur; toplum olduğum için, insan toplumunu sahiplenmeye ihtiyaç duyarım; toplumsal bir ürün olduğum için toplumsallaşmam gerekir; kendimden Tanrı'ya -her şeye yansıyan bana- ve Tanrı'dan da hemcinslerimin her birine varırım. s. 291
Medeniyet, bir insanın başka bir insanı ram edip, onu her ikisi için de çalışmaya zorlayarak, kendisini dünyayı tefekküre verdiği ve esirini olağanüstü işlere koştuğu gün başlamıştır. Plato'nun ideal devlet konusunda fikir yürütmesini sağlayan kölelik olmuş, köleliği getiren ise savaş olmuştur. s. 292
Tembelliğin bütün fenalıkların anası olduğu söylenir ve gerçekten de tembellik, tamahkarlık ve kıskançlığı doğurur ve bu iki fenalık da bütün diğer fenalıkların kaynağıdır. Tembellik, bizleri tasarruf yoluyla muhafaza ettiğini söylese de, aslında bizleri küçülterek hiçe indirgemekten başka bir şey yapmaz. s. 293
Semavi babanız mükemmel olduğu gibi sizde mükemmel olun denilmiştir. Bu korkunç kural -korkunçtur çünkü Baba'nın sonsuz mükemmelliği erişilemezdir-, bizim en yüce davranış düsturumuz olmalıdır. İmkansızı arzulamayan kişinin imkan dahilinde yaptığı şey, çektiği zahmete hemen hemen hiç değmeyen bir şey olacaktır. İmkansızı, mutlak de sonsuz mükemmelliği arzulamalıyız ve Baba'ya ''Baba, yapamıyorum: Acizliğime yardım et!'' demeliyiz ve O yapmak istediğimizi içimizde yerine getirecektir. s. 294
Afyon çekip uyuşmamak gerekir, çünkü uyuşup acıyı hissedemez hale geldiğinde artık yoksun demektir. s. 295
Erdem bir bilim midir? Bilim bir erdem midir? İkisi farklı şeylerdir. Tüm diğer bilimler erdem olmadan, erdem bir bilim, iyi davranma bili
mi olabilir. Ne en zekilerin, ne de en tahsillilerin en iyi oldukları görülmüştür. s. 305
Akıl belki belli başlı burjuvazi erdemleri öğretir, fakat sonuç olarak ne kahraman ne de aziz çıkarır. Çünkü iyiliği iyilik için yapan deği, Tanrı için, ebedileşmek için yapan azizdir.
Bilim adamlarının ve filozofların eseri olan kültürü, ne kahramanlar ne de azizler yapmıştır. Çünkü azizler, insan kültürünün gelişmesine pek az önem vermişler, daha ziyade birlikte yaşadıkları bireysel ruhların kurtuluşuyla ilgilenmişlerdir. s. 305
Bir halkın veya çağın felsefi düşüncesi çiçeği gibidir; dışarıda ve toprağın üzerindedir, fakat bu çiçek veya arzu ederseniz meyve, özsuyunu bitkinin köklerinden alır. İçeride ve toprağın altında olan bu kökler ise dini duygulardır. s. 306
Miguel De Unamuno, Yaşamın Trajik Duygusu, Çev. Osman Derinsu, İnkılâp Kitabevi, 1. Baskı 1986, İstanbul
Miguel De Unamuno, Hayatın Trajik Duygusu, Divan Kitap, Çev. Mehmet Sait Şener, 2. Baskı, 2017, İstanbul
No comments:
Post a Comment