Thursday, 23 July 2020

Sağlamlık ve Sağlık - Fritjof Capra

Sağlamlık ve Sağlık


Sağlığa yeni fizikle bütüncül bir yaklaşım getirebilmek için tümüyle yeni bir çığır başlatmamız gerekmiyor; onu diğer kültürlerde varolan tıbbi modellerden öğrenebiliriz. Modern bilimsel düşünce fizik, biyoloji ve psikoloji alanlarında insanın ruh ve bedenine ilişkin bilginin ve sağaltım uygulamasının, doğa felsefesinin ve manevi disiplinin bütünleyici unsurları olduğu pek çok mistik nitelikli geleneksel kültürün bakışlarına oldukça benzeyen bir gerçeklik görüşüne doğru yol almaktadır. Bu nedenle sağlığa ve sağaltıma bütüncül bir yaklaşım, modern bilimsel teorilerle olduğu kadar çoğu geleneksel görüşlerle de uyum içinde olacaktır. s. 361

Farklı kültürlere ait tıbbi sistemlerin karşılaştırılmasının çok titiz biçimde yapılması gerekir. Modern Batı tıbbı da dahil herhangi bir sağlık bakım sistemi, kendi tarihinin bir ürünü olup belirli bir çevresel ve kültürel bağlamda ortaya çıkar. Bu çevresel ve kültürel bağlam değiştiğinde kendisini sürekli olarak yeni şartlara uyarlayan ve yeni ekonomik, felsefi ve dini etkiler tarafından biçimlendirilen sağlık bakım sistemi de değişmeye uğrar. Şu halde herhangi bir tıbbi sistemin başka bir toplum için model olarak alınması son derece sınırlı bir yarar sağlayacaktır. Yine de geleneksel tıbbi sistemleri incelemek faydadan hali değildir; onların toplumumuza model olarak hizmet edebileceklerinden değil, karşılaştırmalı kültür incelemelerinin bakış açımızı genişletip, sağlık ve tedaviyle ilgili mevcut görüşlerimizi yeni bir ışık altında görmemizi sağlayacağından ötürü bunu yapmalıyız. İleride göreceğimiz gibi tüm geleneksel kültürler sağlık bakımına bütünsel yolla yaklaşmış değildirler. Çağlar boyunca kültürler, muhtemelen değer sistemlerindeki genel dalgalanmalara cevap olarak tıbbi uygulamalarında indirgemecilik ve bütünsellik arasında gidip gelmişlerdir. ss. 361-362

Dünyadaki okuma-yazma bilmeyen kültürlerde hastalığın kökeni ve sağaltım işlemi, ruhlar alemine ait güçlerle ilişkili olarak ele alınmış ve sağaltım (şifa) ayinleri ve pratiklerinin büyük bir kısmı mevcut hastalıktan kurtulmak üzere geliştirilmiştir. Bunlar arasında Şamanizm, modern psiko-terapilere bazı paralellikler arzeder. Şamanizm geleneği tarihin başından beri varolmuş olup, hâlâ dünya üzerindeki pek çok kültürde hayati bir güç olarak yaşamaya devam etmektedir. Şamanizmin görünümleri kültürden kültüre öylesine değişir ki, hakkında genel ifadeler kullanmak neredeyse imkansızdır ve bu tür genellemelerin muhtemelen pek çok istisnaları bulunmaktadır. s. 362 Şaman, isteğine göre, kendi topluluğunun üyeleri adına ruhlar alemiyle ilişki kurmak üzere olağandışı bir bilinç durumuna girebilen erkek ya da kadındır. Rol ve kurumların pek az farklılaştığı okuma-yazma bilmeyen toplumlarda şaman, genellikle dini ve siyasal liderliğin yanı sıra doktordur ve bu onu oldukça güçlü ve karizmatik bir şahsiyet haline getirir. Toplumlar evrildikçe din ve siyaset bağımsız kurumlar haline gelirse de, din ve tıp genellikle birbirini beslerler. Sözkonusu toplumlarda şamanın rolü, dini ayinlere başkanlık etmek ve ruhlarla, kehanette bulunmak amacıyla ilişki kurmak, hastalıkları teşhis edip iyileştirmektir. Fakat çoğu yetişkin insanın bir miktar tıbbi bilgiye sahip olduğu da geleneksel toplumların karakteristikleri arasındadır. Kendi kendini tedavi çok yaygındır ve şamana yalnızca altından kalkılamayan vakalarda başvurulur. ss. 362-363

Şamanist gelenekten ayrı olarak dünyanın büyük kültürleri, vecde (trans'a) dayalı olmayan, fakat yazılı metinlerde geçen teknikleri uygulayan seküler tıbbi sistemler de geliştirmişlerdir. Bu gelenekler genellikle şamancı sistemlere karşı olmalarıyla tanınırlar. Şaman bu sistemlerde ayinde başı çeken ve halkın gücüne başvurduğu kişi olma işlevini yitirir.ve çoğu kez mevcut iktidar yapısına potansiyel bir tehlike olarak görülen kenar bir şahsiyet haline gelir. Bu durumda şamanların işlevi teşhis ve sağaltıma ve yerel bir danışmanlık rolüne indirgenir. Batılı ve diğer seküler tıbbi sistemlerin büyük ölçüde benimsenmesine karşın, şamanlar bütün dünyada bu rolü sürdürmüşlerdir. Geniş kırsal bölgelere sahip pek çok ülkede şamancılık hala en önemli tıbbi sistemdir ve o, aynı zamanda dünyanın en büyük şehirlerinde, özellikle yakın dönemlerdeki göçler sonucu kalabalıklaşmış şehirlerde çok canlıdır. s. 363 Şamanist hastalık anlayışının en belli başlı özelliği insanoğlunun düzenli bir sistemin bütünleyici parçaları olduğu, hastalığınsa kozmik düzenle insan arasındaki bir uyumsuzluğun sonucu olduğu yolundaki inançtır. Hastalık hemen tamamen bazı ahlakdışı davranışların cezası diye yorumlanmıştır. Buna göre şamancı tedavi sistemleri beşeri ilişkilerde olsun, ruhlar alemiyle olan ilişkilerde olsun, doğada mevcut uyum ya da dengenin geri getirilmesi üzerinde durur. Burkulma, kırılma ya da ısırılma gibi küçük kaza ve hastalıklar bile talihsizliğe değil, olayları yöneten daha büyük bir düzenin kaçınılmaz tezahürlerine yorulur. Bununla birlikte ufak rahatsızlıkların teşhis ve tedavisi, çok ender olarak kaçınılmaz fiziksel durumun ötesinde açıklanır. Ancak hastanın iyileşmesi uzun sürdüğünden ya da hastalık ciddi boyutlara ulaştığında daha fazla açıklamalara gidilir ve nedenler aranır. s. 363 Hastalığın nedeni konusundaki şamancı düşünceler hastanın toplumsal ve kültürel çevresiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Batılı bilimsel tıp, hastalığı üreten biyolojik mekanizmalar ve fizyolojik süreçler üzerinde yoğunlaşmışken, şamancılığın temel ilgisi, hastalığın meydana geldiği toplumsal ve kültürel bağlamdır. Hastalığın süreci ya tamamen ihmal edilir ya da kesinlikle tali önemde bir sorun olarak değerlendirilir. Batılı bir doktora hastalığa neden olan şeyleri sorsak, bakteriler ve fizyolojik bozukluklar cevabını alacaktık; buna karşılık bir şaman rekabeti, kıskançlığı, açgözlülüğü, büyüleri ve büyücüleri, hastanın ailesinden bir ferdin işlemiş olduğu bir günahı ya da hastanın veya akrabasının ahlaki kurallara aykırı davrandığı bir olayı zikretme eğiliminde olurdu. ss. 363-364 Şamanist gelenekte insanoğlu temelde iki şekilde görülür: Ruhlar ve hayaletlerin gerçekten insanın işlerine burnunu soktukları kültürel bir inanç sisteminin parçası olarak ve canlı bir toplumsal grubun parçası olarak. Hastanın psikolojik ve manevi durumunun önemi pek azdır. Erkekler ve kadınlar birbirine egemen olan bireyler şeklinde düşünülmüş, hastalıkların da içinde yer aldığı hayat süreleri ve kişisel deneyimler; toplumsal bir grubun ürünü olarak görülmüştür. Kimi geleneklerde toplumsal bağlam o denli vurgulanmıştır ki, organlar, bedensel işlevler ve bireydeki belirtiler (semptomlar) toplumsal ilişkilere, bölgenin yapısına ve çevrede bulunan diğer fenomenlere kopmaz biçimde bağımlıdır. Çünkü bireyin etkinlik alanı, buralarda klasik Batı bilim ve felsefesinden çok daha geniş olarak belirlenmiştir. s. 364 Böyle kültürlerde toplumsal hadiseler bir hastalığın nedenlerini belirlemekte psikolojik ya da fiziksel etkenlerden çok daha baskın bir önem kazanır ve bu kültürlerin tıbbi sistemleri bu yüzden genellikle bütünsel (holistic) değildir. Bir hastalığın nedenini araştırmak ya da teşhis koymak bazan fiili tedaviden daha önemli olabilir. Teşhis çoğunlukla bütün köyün gözü önünde vuku bulur ve hastanın nadiren dikkatini çeken iki aile arasındaki tartışma, suçlama ve düşmanlıklar hesaba katılır. Bütün bu işlemler temelde toplumsal bir olaydır, hastaysa toplumdaki çatışmanın bir sembolüdür sadece. s. 364 Şamanist sağaltım teknikleri, genellikle psikolojik teknikleri fiziksel hastalıklara uygulayan psikosomatik (*) bir yaklaşım izler. Bu tekniklerin asıl amacı hastanın durumunu kozmik düzenle yeniden bütünleştirmektir. Claude Levi-Strauss şamancılık üzerine klasikleşmiş bir makalesinde, karmaşık bir Orta Afrika sağaltım töreninin ayrıntılı bir tasvirini verir. Şaman, hasta bir kadını, onun kültüründeki efsanelere başvurmak ve acısını herşeyin anlam kazandığı bir bütüne yerleştirmesine yardımcı olacak uygun bir sembolizm kullanmak suretiyle iyileştirir. Hasta bir kez kendisinin bu engin bağlamla olan ilişkisini kavrayınca sağaltım gerçekleşir ve kadın sağlığına kavuşur. s. 365 (*) Yunanca psyche ("ruh") ve soma ("beden") dan. Şamanist sağaltım ayini çoğu kez bilinçdışı çatışmaları ve direnişleri serbestçe gelişip sükun buldukları bir düzeye çıkarma işlevine sahiptir. Kuşkusuz bu, aynı zamanda modern psiko-terapilerin temel dinamiğidir ve gerçekte şamanizmle psiko-terapi arasında pek çok benzerlikler mevcuttur. Şamanlar modern psikologlarca keşfedilmeden yüzyıllarca önce grup paylaşımı, rüya analizi, telkin, hipnoz, yönlendirilmiş hayal gücü ve psikedelik (psychedelic) tedavi gibi sağaltım teknikleri kullandılar. Bununla birlikte iki yaklaşım arasında önemli bir fark vardır. Modern psiko-terapistler hastalarının geçmişlerinden gelen unsurlar yardımıyla bireysel bir efsane kurmalarına yardım ederlerken, şamanlar onlara başlangıçtaki kişisel deneyimleriyle sınırlanmamış toplumsal bir efsane sunar. Burada kişisel sorunlar ve ihtiyaçlar genellikle görmezden gelinir. Şaman hastanın bu sorunların kendisinden çıktığı bireysel bilinç-dışı üzerinde durmaz; daha çok bütün toplulukça (cemaat) paylaşılmış olan ortak ve toplumsal bilinçdışıyla ilgilenir. s. 365 Şamanist sistemi anlama ve kavram ve tekniklerini kültürümüzdeki kavram ve tekniklerle karşılaştırmadaki güçlüğe rağmen, böyle bir karşılaştırma yararlı olabilir. İnsanı kurulu bir sistemin bütünleyici parçaları olarak gören evrensel şamancı anlayış, doğayı sistemler halinde gören modern sistemler anlayışıyla tamamen tutarlı olup, hastalığın uyumsuzluk ve dengesizliğin sonucu şeklinde anlaşılması yeni bütünsel (holistic) yaklaşımda temel bir rol oynayacağa benzemektedir. Bu tarz bir yaklaşım, biyolojik mekanizmaların incelenmesini aşmak ve tıpkı şamancılık gibi hastalığın nedenlerini çevresel etüdler, psikolojik kalıplar ve toplumsal ilişkilerde bulmak zorunda kalacaktır. Şamanizm bize, yalnızca bildiğimiz tıbbi bakım hakkında değil, aynı zamanda bütünsel (holistic) tıbbı uygulama iddiasındaki pek çok yeni örgüt tarafından da çoğunlukla ihmal edilen hastalığın toplumsal boyutları hakkında da bazı şeyler öğretebilir; nihayet, şamanların hastanın fiziksel sorunlarını daha büyük bir bağlamla bütünleştirmekte kullandıkları çok çeşitli psikolojik teknikler, yakınlarda geliştirilen psiko-somatik tedavilerle oldukça paralellikler gösterir. s. 366

Benzer nitelikteki kavrayışlar, dünyanın büyük uygarlıklarınca geliştirilmiş, binlerce yıldır yazılı metinlere kaydedilmiş "seçkinlere mahsus bir geleneğe" (high-tradition) ait tıp sistemlerinin incelenmesinden elde edilebilir. Bu geleneklerin bilgeliği ve hassasiyeti, sağlık ve hastalık anlayışlarının çağımızda bile aşırı ölçüde birbiriyle ilişkili ve aynı zamanda çeşitli yönlerden birbirine benzer olduğu biri Batılı, diğeri Doğulu iki kadim tıp sisteminde açıklanmıştır. Bunlardan birincisi Batılı tıp biliminin köklerinde yatan Hippocratçı tıp geleneği, diğeri ise çoğu Doğu Asya tıp geleneğinin temelini oluşturan klasik Çin tıp sistemidir. s. 366
Hippocrat tıbbı, kökleri Hellen döneminden de geriye uzanan kadim bir Yunan sağaltım geleneğinden doğdu. Yunan antikitesi boyunca sağaltım (şifa) esas itibarıyle ruhsal bir olay olarak düşünülmüş ve çeşitli tanrılarla temsil edilmişti. İlk sağaltım tanrıları arasında en önemlisi Hygieia idi. Hygieia, yılan sembolüyle gösterilmişti ve burçta o herşeyi iyileştirici olarak geçen Girit tanrıçası Athena'nın tezahürlerinden biriydi. Bu tanrının şifa ayinleri, ruhban sınıfı tarafından korunan bir gizdi. M.Ö. ikinci bin yılın sonlarında ataerkil din ve toplumsal düzen, üç barbar istilacılar dalgasınca Yunanlılara empoze edilmiş ve ilk tanrıça mitlerinin çoğunluğu, daha güçlü bir erkek tanrının akrabası şeklinde tanımlanarak yeni sisteme uydurulmuş ve sokuşturulmuştu. Böylelikle Hygieia, egemen şifa tanrısı haline gelen Asclepius'un kızı oldu ve ona Yunanistan'daki bütün tapınaklarda yer verildi. Adı etimolojik olarak burçla ilişkili olan Asclepius kültünde yılanlar belli başlı bir rol oynamayı sürdürdü ve Asclepius'un asası çevresinde halkalanan yılan günümüze kadar Batı tıbbının sembolü olarak geldi. ss. 366-367 Hygieia, yani sağlık tanrıçası, Asclepiusçu kültle olan ilişkisini koparmadı ve sık sık babası ve kızkardeşi Panakeia ile birlikte temsil edildi. Efsanenin yeni versiyonunda iki tanrıça, kadim Yunan'da olduğu gibi günümüzde de geçerli olan sağaltım sanatlarının iki yönünü temsil ederler: Koruma ve tedavi. Hygieia ("sağlık") insanların akıllıca yaşadıkları takdirde sağlıklı olabilecekleri fikrini kişiselleştirmek suretiyle sağlığın korunmasıyla ilgiliydi. Panakeia her derde deva ("şifa-saçan") bitkilerden ya da yeryüzünden elde edilen devaların bilgisi üzerinde uzmanlaşmıştı. Her derde deva olan ya da herşeyi iyileştiren şeyi araştırma, çoğunlukla bu iki tanrıçayla sembolleştirilen sağlık bakımının iki tezahürü arasındaki dengeyi kaybeden modern biyolojik-tıbbi bilimde baskın bir konu haline geldi. Asclepius ayini, rüyalara dayanan ve tapınağın kuluçka dönemi olarak bilinen biricik sağaltım biçimini kazandı. Tanrı'nın şifa dağıtan gücüne olan kesin inanca kök salmış bu sağaltım biçimi, Jungcu psiko-terapistlerin yakınlarda modern terimlerle yeniden yorumlamaya giriştikleri etkili bir tedavi işlemini biçimlendirdi. s. 367

Asclepius ayini Yunan tıbbının yalnızca bir yönünü ifade eder. Tanrı Asclepius'un yanısıra aynı zamanda cerrahi ve tedavi edici ilaçlar konusunda da uzman olduğu söylenen ve tıbbın kurucusu olarak saygı duyulan bu adda bir hekim de varolmuş olabilir. Yunan hekimleri kendilerine Asclepiadlar ("Asclepius'un oğullan") dediler ve deneysel bilgiye dayalı bir tıbbı teşvik eden tıbbi loncalar oluşturdular. Her ne kadar Asclepiadlar'ın tapmak rahiplerinin rüya tedavisiyle herhangi bir bağlantısı yoksa da, iki okul rekabet içinde olmayıp, birbirini tamamlar mahiyettedir. Asclepiadlar'dan, Yunan tıbbının zirvesini teşkil eden ve Batılı tıp bilimi üzerinde sürekli bir etki yapmış olan Hippocrates'in adıyla ilişkili gelenek doğdu. Bu adı taşıyan ünlü bir hekimin M.Ö. 400 yıllarında Yunanistan'da Cos adasında bir Asclepiad (Asclepius'un oğlu) olarak tıbbı hem öğretip, hem de uygulayarak yaşadığı kuşkusuzdur. Ona atfedilen ve Hipokrat külliyatı olarak bilinen ciltlerce yazı, muhtemelen farklı zamanlarda çeşitli yazarlarca yazılmıştır; onlar Asclepiusçu loncalarda öğretilen tıbbi bilginin bir özetini ifade etmektedirler. ss. 367-368 Hipokrat tıbbının özünde hastalıkların şeytanlar ya da diğer doğa-üstü güçlerce meydana getirilmediği, tersine bilimsel olarak incelenebilen ve tedavi işlemleri ve kişinin kendi hayatını akıllıca yönetmesiyle etkilenebilen doğal olaylar olduğu düşüncesi yer alır. Böylece tıp, doğa bilimlerine dayalı olacak ve hastalıkların teşhis ve tedavileri kadar onlardan korunmayı da kapsayan bilimsel bir disiplin olarak uygulanacaktır. Bu tavır, Hippocrates'in öğrencilerinin onun yazılarında görülen engin görüş ve derin felsefi düşüncelere pek nadir olarak ulaşmış olsalar bile, günümüze gelinceye kadar bilimsel tıbbın temelini oluşturmuştur. s. 368 Hipokrat Külliyatının en önemli kitaplarından biri olan Havalar, Sular ve Yerler (Airs, Waters and Places), bizim şimdilerde beşeri ekoloji üzerine bir inceleme diyeceğimiz nitelikte bir eserdir. Bu kitap bireyin sağlığını su, hava ve gıdanın niteliği, arazinin topoğrafyası, yaygın olarak yaşayan alışkanlıklar gibi çevresel etkenler tarafından nasıl etkilendiğini çok ayrıntılı olarak ortaya koyar. Bu etkenlerde görülen ani değişikliklerle hastalığın ortaya çıkışı arasındaki bağıntı vurgulanmış olup çevresel etkenlerin anlaşılması hekimlik sanatının temel noktası olarak görülmüştür. Hippocrat tıbbının bu yönü Kartezyen bilimin doğuşuyla birlikte bile bile ihmal edilmiş ve ancak şimdilerde yeniden değer kazanmaya başlamıştır. Rene Dubos'ya göre, "Çevresel güçlerin insan biyolojisi, tıp ve sosyolojinin sorunlarıyla ilgisi hiç bir zaman bilimsel tarihin şafağında olduğundan daha engin ve daha keskin bir vizyonla formülleştirilmemiştir!" ss. 368-369 Hipokrat metinlerine göre sağlık çevresel etkiler, hayat tarzları ve insan doğasının çeşitli bileşikleri arasındaki bir denge durumunu gerekli kılar. Bu unsurlar, denge içinde olması gereken "mizaçlar" ve "tutkular" terimleriyle tanımlanır. Hipokratçı mizaç öğretisi kimyasal ve hormonal dengeye dayanarak yeniden ifade edilebilir, tutkularsa, metinlerde güçlü bir biçimde vurgulanan beden ve zihnin (ruhun) karşılıklı bağımlılığına atıfta bulunur. Hippocrates fiziksel belirtilerin zeki bir gözlemcisi olmakla kalmayıp çağında bile vuku bulan pek çok ruhsal bozukluğun yetkin tasvirlerini de bırakmıştır geride. s. 369 Sağaltım (şifa) olayına gelince, Hippocrates "doğanın şifa dağıtan gücü" dediği canlı organizmalardaki sağaltıcı güçleri tesbit etti; hekimin rolü sağaltım süreci için en elverişli şartlan hazırlamak suretiyle bu doğal güçlere yardımcı olmaktı. İşte Yunanca therapeuin ("dikkat etmek")ten gelen "therapy" (tedavi) sözcüğünün orijinal anlamı budur. Tedavi edenin doğal sağaltım işlemini kolaylaştırma ya da ona yardımcı olma rolünü tanımlamaktan başka Hippocratçı yazılar, bugüne kadar, hekimlerin ideali olarak gelen Hipokrat Yemini olarak bilinen katı bir ahlaki yasayı da içerir. Beden, zihin ve çevrenin temel karşılıklı ilişkisi üzerindeki vurgusuyla Hippocratçı gelenek, Batılı tıp felsefesinin zirvelerinden birini temsil eder ki, yirmibeş yüzyıl öncesinde neyse çağımızda da gücünden bir şey kaybetmemiştir. s. 369

Hipokrat tıbbının belli başlı konuları -bir denge durumu olarak sağlık, çevresel etkilerin önemi, zihin ve bedenin karşılıklı bağımlılığı ve doğanın kendisindeki sağaltıcı güç- kadim Çin'de çok farklı bir kültürel bağlamda geliştirilmişlerdi. Klasik Çin tıbbının şamanist geleneklerde kökleri olup klasik dönemin iki temel felsefe okulu olan Taoculuk ve Konfüçyusçülük tarafından biçimlendirilmişlerdi. Han hanedanı döneminde (İ.Ö. 206-İ.S. 220) Çin tıbbı bir fikir sistemi olarak biçim kazandı ve klasik tıp metinleri yazıya geçirildi. İlk tıp klasikleri arasında en önemlisi Nei Ching, yani İç Hastalıkları Klasiği'dir. Bu kitab, bir tıp teorisinin yanısıra sağlıklı ve hastalıklı bir insan organizması teorisini açık ve çekici bir tarzda geliştirdi. s. 370 Erken dönemde Çin'de geliştirilen diğer teorik geleneklerde olduğu gibi yin ve yang kavramları merkezi bir yer kaplar. Bütün unsurları bu iki arketipsel kutup arasında salınan doğal ya da toplumsal evrenin tamamı, dinamik bir denge durumundadır. İnsan organizması evrenin mikrokozmosudur; organizmanın kısımları yin ve yang niteliklere ayrılmış olup böylece insanın büyük kozmik düzendeki yeri kesin olarak belirlenmiştir. İlk Yunan bilginlerinden farklı olarak Çinliler, nedensel ilişkilerle derinden ilgilenmemişler, daha çok nesneler ve olayların eşzamanlı kalıplar içinde ortaya çıkışına dikkat etmişlerdir. s. 370

Bu bağlılaşık ve dinamik düşünce tarzı, Çin tıbbının kavramsal sistemi için temel niteliktedir. Sağlıklı birey ve sağlıklı toplum, büyük kurulu düzenin bütünleyici parçaları; hastalıksa bireysel ve toplumsal düzeyde (ortaya çıkan) uyumsuzluktur. Kozmik kalıplar klasik metinlerde ayrıntısıyla işlenmiş olan karmaşık bir mütekabiliyetler ve ilişkiler sistemi aracılığıyla tasarlanmıştı. Yin/yang sembolizmine ek olarak Çinliler, genellikle Beş Unsur olarak çevrilen (fakat bu çeviri/yorum da çok statik kalmaktadır) Wu Hsing adlı bir sistem kullandı. Hsing "eylemek" ya da "yapmak" anlamına gelir ve ağaç, ateş, toprak, maden ve suyla ilişkili bu beş kavram, sıkı sıkıya belirlenmiş bir çevrimsel düzende birbirini etkileyen ve izleyen nitelikleri temsil eder. Manfred Porkert Wu Hsing'i, Çinli terimin dinamik çağrışımını çok daha iyi ifade eder görünen Beş Gelişme Aşaması şeklinde çevirdi. Çinliler sözkonusu Beş Aşama'dan bütün evrene yayılan bir mütekabiliyet sistemi çıkardılar. Mevsimler, atmosferin etkileri, renkler, sesler, bedenin organlan, duygusal durumlar, toplumsal ilişkiler ve çok sayıda başka olayın hepsi Beş Aşamayla ilişkili beş tipte sınıflandırıldı. Beş Aşama teorisi yin/yang çevrimleriyle birleştirildiğinde evrenin her yönünün, dinamik olarak yapılaşmış bir bütünün belirgin parçaları olarak tanımlandığı inceden inceye işlenmiş bir sistem ortaya çıkar. Bu sistem hastalığın teşhis ve tedavisine teorik bir temel oluşturur. s. 371 Çinlilerin beden hakkındaki düşünceleri, daima baskın biçimde işlevsel ve anatomik kesinlikten çok, organların karşılıklı ilişkileri ile ilgili olmuştur. Buna göre Çinlilerin fiziksel organ kavramı mütekabiliyet sisteminin ilgili parçalarının yanısıra, bütünlüğü içinde düşünülmesi gereken tam bir işlevsel sistemi dile getirir. s. 371

Çinlilerin birbirine örülü unsurlardan kurulu bölünmez bir sistem tarzındaki beden fikri, klasik Kartezyen modelden çok, modern sistemler yaklaşımına yakın düşmekte olup aralarındaki benzerlik Çinlilerin ilişkiler ağını kendiliğinden dinamik olarak ele almış olmalarıyla pekişmektedir. Bireysel organizma, tıpkı bütün bir evren gibi kesintisiz, birden çok ve birbirine bağlı dalgalanma durumunda görülür ki, bu kalıplar ch'i'nin akışına dayanarak dile getirilmiştir. Ch'i kavramı -ki hemen her Çinli doğu felsefesi okulunda önemli ir rol oynamıştır- baştan sona dinamik bir gerçeklik anlayışını içerir. Kelime anlamı olarak "gaz'' ya da "esir" demek olan ch'i, kadim Çin'de hayat soluğu ya da kozmosu canlı tutan enerjiyi ifade ediyordu. Ne var ki, bu Batılı terimlerin hiç birisi, kavramı uygun olarak karşılayamaz. s. 372

Ch'i"nin akışı bir insanı canlı kılar; dengesizlikler ve giderek hastalıklar; ch'i normal olarak akışını sürdürmediği zamanlar meydana gelir. s. 372

Çinlilerin sağlık anlayışındaki anahtar kavramlardan biri de dengedir. Klasik görüş, hastalığın vücut dengesini yitirdiğinde ve ch'i gereği gibi deveran etmediğinde ortaya çıktığı şeklindedir. Bu dengesizliklerin nedenleri pek çoktur. Yetersiz beslenme, uykusuzluk, hareketsizlik ya da kendi aile veya toplumuyla uyumsuzluk içinde bulunmak suretiyle vücut, dengesini yitirebilir ve böyle durumlarda hastalık vuku bulur. Hastalığın dış nedenleri arasında mevsim değişmelerine özel dikkat atfedilir ve bu değişmelerin vücut üzerindeki etkileri ayrıntısıyla anlatılır. İç nedenler, mütekabiliyet sistemine uygun olarak belirli iç organlarla ilişkili olan ve onlarla birlikte sınıflandırılan, kişinin duygusal durumlarındaki bir dengesizliğe bağlanır. s. 373 Hastalık, vücuda zorla giren bir mikrop (ajan) olarak değil, uyumsuzluk ve dengesizliğe yol açan nedenlerin kalıbı olarak düşünülürdü. Bununla birlikte, insan organizması da dahil her şeyin doğası, dinamik bir denge durumuna geri dönmeye yönelik doğal bir eğilimle donatılmıştır. Dengenin sürüp gitmesi ve kaybolması, hayat dairesinin her tarafında vuku bulan doğal bir süreç olarak görülür. Buna uygun olarak geleneksel metinler sağlık ve hastalık arasında herhangi bir kesin sınır çizmezler. Gerek sağlık, gerekse sağlığın bozulması, doğal ve bir sürekliliğin parçası olarak görülürler. Onlar, bireysel organizmanın sürekli biçimde değişen çevreyle ilişki içinde olduğu aynı sürecin görünümleridir. s. 373 Hastalık, zaman zaman hayatın sürüp giden akışı içinde kaçınılmaz bir durum olduğundan, tam ve mükemmel sağlık, hem hastanın hem de doktorun nihai amacı değildir. Çin tıbbının gayesi, daha çok bireyin topyekün çevreye mümkün olan en iyi şekilde uyarlanmasını sağlamaktır. Bu gayeyi benimseyen hasta önemli bir aktif rol oynar. Çinlilerin anlayışına göre her birey kendi sağlığının korunup sürdürülmesinden ve organizma büyük ölçüde dengesini kaybettiğinde sağlığı yeniden kazanmaktan sorumludur. Doktor bu süreç içinde devreye girer, fakat başlıca sorumluluk hastanındır. Sağlığını korumak bireyin görevidir ve bu, toplum kurallarına uygun olarak yaşamak ve kişinin vücuduna oldukça pratik bir tarzda bakım yapmak suretiyle yerine getirilir. s. 373 Artık şunu görmek kolaydır: dengeyi ve çevreyle uyumu sağlığın esası olarak değerlendiren bir tıp sistemi, hastalıktan korunma ölçülerini vurgulamayacaktır. Gerçekte, hastaların vücudundaki tüm dengesizlikleri önlemek, daima Çin doktorlarının temel bir görevi olmuştur. Çin'deki doktorların ancak hastaları iyileştirdiklerinde para kabul ettikleri ve onlar tekrar hastalanırlarsa ücret ödenmediği söylenir. Muhtemelen bu bir abartma ise de, Çinli doktorlar hastalığı belirli bir şiddet düzeyine ulaşan hastaları kabul etmiyorlardı. Nei Ching'in açıkladığı gibi: Epeyce ilerlemiş hastalıkları ilaçla tedavi etmek, susadıktan sonra (su bulmak için) kuyu kazmaya başlayan ve savaşa daldıktan sonra silahına davranan kişilerin davranışına benzer. s. 374

Bu kavram ve tutumlar doktorun Batı'dakinden tümüyle farklı bir rol oynadığına işaret etmektedir. Batı tıbbında büyük itibar sahibi olan doktor, vücudun belli bir parçası hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olan bir uzmandır. Çin tıbbında ise ideal doktor, evrendeki tüm modellerin nasıl hep birlikte faaliyette bulunduğunu bilen, her hastayı bireysel bir temel üzerinde tedavi eden, teşhisi hastanın belirli bir rahatsızlığı olması şeklinde kategorize etmeyip bireyin olabildiğince tam bir şekilde topyekün ruh ve beden hallerini ve onun doğal ve toplumsal çevresiyle ilişkisini hesaba katarak koyan bir bilgedir. s. 374

Böyle bütünsel bir tabloya ulaşmak için Çinliler, oldukça hassas bir teşhis için hastayı sorgulama ve gözlemleme yöntemleri geliştirmekle kalmamışlar, aynı zamanda ch'i kalıplarının meridyenler boyunca akışını ve bütün organizmanın dinamik durumunu belirlemelerine imkan tanıyan eşsiz bir nabız tutma sanatı da bulmuşlardı. Geleneksel Çin pratisyenleri bu yöntemlerin dengesizlikleri ve ileride patlak verebilecek potansiyel sorunları tanımalarını mümkün kılacağına inanıyorlardı. s. 374

Geneleksel Çin teşhisi, zorunlu olarak hastanın kendi kişisel hayat tarzı hakkında önemli bilgileri bağışlamak suretiyle aktif olarak katılmak zorunda olduğu uzun zaman alan bir işlemdir. s. 374

Hastalığın çevreyle ilişki içindeki dinamik durumunu belirleyen Çinli doktorlar, daha sonra denge ve ahengi yeniden kurmaya girişir. Hepsi de hastanın organizmasını uyarmak üzere tasarlanmış çeşitli tedavi teknikleri kullanılır; öyle ki, o dengeli bir duruma dönmek için kendi doğal eğilimini takip etsin. Buna göre, Çin tıbbının en önemli ilkelerinden birisi, daima mümkün olduğu kadar ılımlı bir tedavi uygulamaktır. Bütün tedavi süreci, ideal olarak, doktorun tedaviyi sürekli olarak hastanın tepkilerine göre biçimlendirdiği hastayla doktor arasında sürüp giden etkileşimlerden biridir. s. 375

Şifalı bitkilerden yapılan ilaçlar yin/yang sistemine göre tasnif edilmiştir ve beş temel metodla ilişkilidir. Bunlar, Beş Aşama teorisine göre mütekabil iç organları etkileyecektir. Fiili uygulamada bitkilerden yapılan ilaçlar yalnız başına çok nadir olarak, fakat genellikle hastanın ch'i kalıbını göz önünde tutan karışımlar halinde verilir. s. 375

Tüm bu tedavilerde ortak olan nokta, onların hastadaki rahatsızlığın belirtilerini tedavi etmeyi amaçlamamış olmalarıdır. Onlar daha temel bir düzeyde, sağlığın yitirilmesinin kaynağı olarak görülen dengesizlikleri gidermeye çalışırlar. s. 376

Çinlilerin tıp modelinde, biraz dar bir anlamda tıpta bütünsellik, insan organizmasının, unsurlarının tümünün birbirine karşılıklı olarak örülü ve bağımlı olduğu canlı bir sistem olarak anlaşılır. Daha geniş bir anlamda ise bütüncü görüş bu sistemin daha büyük sistemlerin bütünleyici bir parçası olduğunu kabul eder. Bu ise, bireysel organizmanın fiziksel ve toplumsal çevresiyle sürekli etkileşim içinde olduğu ve çevreden daima etkilendiği, fakat aynı zamanda onu etkileyip değişikliğe uğrattığı anlamına gelir. s. 376

Çin tıp sistemi, kesinlikle birinci anlamda bütüncüdür. Onun uygulayıcıları inanırlar ki, tedavileri hastadaki rahatsızlığın temel belirtilerini ortadan kaldırmayacak, fakat onların dinamik bir bütün olarak ele aldıkları bütün organizmayı etkileyecektir. Bununla birlikte, geniş anlamda Çin sistemi yalnızca teoride bütünseldir.  Organizmayla çevrenin birbirine bağımlılığı hastalığın teşhisinde gözönünde tutulur ve tıp klasiklerinde yoğun biçimde tartışılır tartışılmasına, fakat genellikle tedaviye sıra gelince ihmal edilir. Klasik metinler çevrenin etkilerine, aile ilişkilerine, duygusal sorunlara vb. eşit derecede ağırlık verirler, fakat bugünkü uygulayıcıların çoğu tedavi sırasında hastalığın psikolojik ve toplumsal yönleriyle uğraşmazlar. Teşhiste bulunurlarken doktorların hastalarıyla iş, ailevi ve duygusal durumları hakkında konuşmaya bol bol zaman harcarlar, fakat ne zaman tedaviye sıra gelse kendilerini vücudun iç süreçlerine hakim kılacak tekniklerle sınırlayarak, beslenme kuralları, bitkisel ilaçlar ve akupunktur üzerinde dururlar. Psiko-terapi diye bir şey yoktur ve yaşamlarını nasıl değiştirebilecekleri hususunda hastalara öğüt vermeye yönelik hiç bir girişimde bulunulmaz. Psikolojik ve toplumsal alanlarda huzursuz edici olayların rolü, açıkça hastalıkların kaynaklarından biri olarak kabul edilir, fakat doktorlar onun bu düzeylerde değişim yaratacak tedavi sürecinin bir parçası olduğunun farkında değiller. ss. 376-377

Bu tutumun geçmişte de Çin doktorlarının karakteristiği olduğunu söyleyebiliriz. Tıp klasikleri insan doğası ve tıp üzerine kapsamlı bir bütünsel görüş sunan zengin dökümanlara sahiptir, fakat bunlar öncelikle bilim adamı olan doktorlar için yazılmış teorik eserler olup hastaların tedavisiyle pek ilgileri yoktur. Pratikte Çin sistemi, hastalığın psikolojik ve toplumsal yönleri sözkonusu olduğunda muhtemelen hiçbir zaman bütünsel olmamıştır. Hastanın toplumsal durumunu inceledikten sonra tedavi için harekete geçme konusundaki gönülsüzlük, kesinlikle Konfüçyüsçülüğün Çin hayatının tüm yönleri üzerindeki güçlü etkisinin bir sonucuydu. Konfüçyüs sistemi en başta toplumsal düzenin sürdürülmesiyle ilgiliydi. Konfüçyüsçülüğe göre hastalık, toplumun kurallarına ve adetlerine uymamaktan kaynaklanabilirdi, fakat bir bireyin, sağlığını yeniden kazanmasının tek yolu, kendisini mevcut toplumsal düzene uyacak şekilde değiştirmekti. Bu tavır Doğu Asya kültüründe öylesine derinden yer etmiştir ki, hala gerek Çin, gerekse Japonya'daki modern tıbbi tedavilerin zeminini oluşturmaktadır. s. 377

Sağlığa Doğulu ve Batılı yaklaşımlar arasındaki çarpıcı bir fark, genel olarak Doğu Asya kültüründe öznel bilginin oldukça değerli oluşudur. Modern bilimsel Japon toplumunda bile öznel deneyimin bilgisi güçlü bir şekilde kabul edilir ve öznel bilgi rasyonel tümdengelimci düşünme kadar değerli bulunur. Böylece Japon doktorlar onları kendi tıbbi yeterlik ya da kişisel bütünlüklerine yöneltilen tehditler olarak görmeksizin -gerek kendilerinin ve gerekse hastalarının- öznel değer yargılarını kabul ederler. s. 378

Öznel bilginin değerlendirilmesi kesinlikle Doğudan öğrenebileceğimiz bir şeydir. Galileo, Descartes ve Newton'dan itibaren kültürümüz rasyonel bilgi, nesnellik ve nicelleştirmeye o kadar gömülmüş durumdadır ki, insani değerlere ve dengeye kuşkuyla bakmaktayız. Tıpta sezgi ve öznel bilgi her iyi hekim tarafından kullanılır. Ama bu ne mesleki literatürde kabul görmüştür, ne de tıp okullarımızda öğretilir. Tam tersine, çoğu tıp okullarına kabul edilmenin ölçütü, tıbbı sezgisel olarak uygulama becerisine sahip olmamaktır. ss. 378-379

Rasyonel ve sezgisel bilgiye karşı daha dengeli bir tutum benimsediğimiz zaman, hem Doğu Asya tıbbının, hem de kendi Hipokratçı geleneğimizin karakteristik yönlerinden bir kısmını sağlık bakım sistemimiz içinde birleştirmek daha kolay olacaktır. Böyle yeni bir sağlık modeli ile Doğu Asya yaklaşımı arasındaki başlıca fark, psikolojik ve toplumsal ölçülerin sağlık bakımı sistemimizle bütünleştirilecek olmasıdır. Psikolojik danışma ve psiko-terapi Doğu Asya geleneğinde yoktur, buna karşılık bunlar kültürümüzde önemli bir rol oynarlar: Doğu Asyalı doktorlar, toplumsal sorunların hastalığın gelişmesi üzerindeki önemini tanımalarına rağmen değişen toplumsal şartlarla ilgilenmemişlerdir. Fakat hakiki bir bütünsel yaklaşım, parçalı ve indirgemeci Kartezyen dünya görüşüne dayalı toplumsal ve ekonomik sistemimizce yaratılan çevrenin, sağlığımız için büyük bir tehdit haline geldiğini kabul edecektir. Sağlık konusuna yapılacak ekolojik bir yaklaşım bu nedenle ancak teknolojimizde ve toplumsal-ekonomik yapılarımızda derin değişikliklere yol açtığı takdirde anlamlı olabilir. s. 379

Avrupa ve Kuzey Amerika'daki sağlık bakımı hekim, hastabakıcı, psikoterapist, psikiyatrist, kamu sağlığı elemanları, kamu görevlileri, masajla tedavi eden kişiler, homeopatlar (hastalığı benzeri bir hastalıkla tedavi eden doktorlar), akupunkturcular ve çeşitli "bütünsel" (holistic) pratisyenler de dahil çok sayıda insan tarafından uygulanır. Bu insanlar ve gruplar, sağlık ve hastalığa ilişkin farklı kavramlara dayanan son derece çeşitli yaklaşımlar kullanırlar. Onları bütünsel ve ekolojik görüşlere dayanan etkin bir sağlık bakım sistemi çerçevesinde toplamak, sağlığı hedefleyen ortak bir teorik temel kurmak için çok önemli olacaktır. Öyle ki tüm bu gruplar birbiriyle iletişim kurup kendi çabalarını koordine edebilsin. s. 379

Ayrıca sağlığa en azından yaklaşık bir tanım getirmek te gerekecektir. Her ne kadar herkes sağlıklı olmanın neye benzediğini bilirse de, duygusal olarak kesin bir tanım getirmek imkansızdır; sağlık, niteliği sezgisel olarak bilinebilecek öznel bir deneyim olmakla birlikte, asla tüketici biçimde tanımlanamaz ya da nicelleştirilemez. Ne var ki, biz tanımımıza sağlığı, organizmanın belirli bir tarzda çalışması halinde ortaya çıkan iyi olma hali olduğunu söylemekle başlayabiliriz. Bu çalışma tarzının tanımlanması, bizim organizmayı ve onun çevresiyle etkileşimlerini tanımlama biçimimize dayanacaktır. Canlı organizmalara ilişkin farklı modeller, farklı sağlık tanımlarına yol açacaktır. Bu nedenle sağlık kavramı ve hastalık, rahatsızlık ve patolojiyle ilişkili kavramlar, sıkı sıkıya belirlenmiş olgulara atıfta bulunmazlar, fakat karmaşık ve akışkan hayat fenomeninin pek çok görünümleri arasındaki bir ilişkiler ağını yansıtan sınırlı ve yaklaşık modellerin bütünleyici parçalarıdırlar. ss. 379-380

Bir kez sağlık kavramının izafiliği ve sübjektif tabiatı kavrandı mı, şu açıklık kazanır ki, sağlık ve hastalık güçlü bir biçimde, ortaya çıktığı kültürel bağlamdan etkilenir. Sağlıklı ve hasta, normal ve anormal, akıllı ve delinin ne olduğu kültürden kültüre değişiklik gösterir. Dahası, kültürel bağlam insanların hastalıkları sırasında geçtikleri belirli yolları da etkilemektedir. Sağlık sorunlarımızdan nasıl haberdar olduğumuz, belirtilerimizi ortaya koyma tarzımız, tedavi için kime ve ne zaman gittiğimiz, doktor, terapist ya da sağaltıcı tarafından sunulan açıklamalar ve tedaviyle ilgili ölçüler; bunların hepsi de toplumumuz ve kültürümüz tarafından güçlü bir biçimde etkilenmiştir. Bu nedenle öyle görülüyor ki, sağlık için yeni bir çatı ancak kökü kendi kültürümüzde olan ve kendi toplumsal ve kültürel evrimimizin dinamiklerine göre gelişen kavram ve fikirlere dayandığında etkili olabilir. s. 380

Son üçyüz yıldır kültürümüze parçalarına bakılarak çözümlenen bir makina tarzındaki insan vücudu görüşü egemen olmuştur. Ruh bedenden kopartılmış, hastalık biyolojik mekanizmaların kötü işlemesi şeklinde görülmüş, sağlık ise hastalığın yokluğu şeklinde tanımlanmıştır. Bu görüş, evreni makinadan çok canlı bir sistem olarak gören -ki bu görüş tüm fenomenlerin karşılıklı olarak birbirine bağımlı olup dayanışma içinde bulunduklarını vurgular ve doğayı temel yapılarına değil, temeldeki dinamik süreçlere bakarak anlamaya çalışır- bütünsel ve ekolojik bir dünya anlayışı tarafından yavaş yavaş çökertilmektedir. Öyle görülüyor ki, canlı organizmalarla ilgili sistemler yaklaşımı, yeni paradigmayla tamamen mutabık ve kültürel mirasımızda kökleri bulunan sağlığa ve sağlık bakımına yepyeni bir sistemler yaklaşımına ideal bir temel oluşturabilir. Sağlığa sistemler açısından yaklaşma, derinden ekolojik olup bu nedenle de Batı tıbbının köklerini oluşturan Hipokratik gelenekle uyum içindedir. O, bilimsel kavramlara dayanan ve günlük dilimizin parçası olan kavram ve sembollere uygun olarak ifade edilen bir görüştür. Aynı zamanda yeni çatı, doğal olarak sağlığın manevi boyutlarını da ihmal etmeyerek pek çok manevi geleneğin görüşleriyle uyum sağlar. Sistemler düşüncesi süreç düşüncesidir. Buradan kalkarak, sistemler görüşü sağlığı süregiden bir süreç olarak görür. Son zamanlarda, bütünsel yaklaşıma sahip pratisyenlere önerilen bazıları da dahil, sağlık tam iyi olma halinin statik bir durumu olarak tasvir edilirken, çoğu tanımlara göre sağlığa sistemler açısından yaklaşma, organizmanın çevrenin meydan okumalarına yaratıcı cevabını yansıtan sürekli etkinlik ve değişmeyi ifade eder. Madem ki, bir kişinin durumu daima önemli ölçüde doğal ve toplumsal çevreye dayalıdır, öyleyse bu çevreden bağımsız hiç bir mutlak sağlık düzeyi mevcut değildir. Organizmanın değişen çevresiyle ilişki içindeki kesintisiz değişimleri tabii olarak sağlık bozukluğunun belirli aşamalarını içerecek ve çoğu kez de sağlıkla hastalık arasında keskin bir çizgi çizmek imkansız olacaktır. ss. 380-381

Sağlık gerçekten birbirine dayalı fiziksel, psikolojik ve toplumsal yönleri olan çok boyutlu bir olaydır. Sağlık ve hastalığın tek boyutlu bir sürekliliğin zıt uçları şeklindeki yaygın tasviri tamamen yanlışa götürücü bir tasvirdir. Fiziksel hastalık, pozitif bir ruhsal tavır ve toplumsal destekle dengelenebilir. Öte yandan duygusal sorunlar ya da toplumdan yalıtılma durumu, bir insanı fiziksel açıdan hiçbir eksiği olmamasına rağmen eksiklik duygusuna sürükleyebilir. Sağlığın bu birden çok boyutları genellikle birbirini etkileyecek ve sağlıklı olmaya dair en güçlü duygu, onlar yeterince dengelendiği ve bütünleştiği zaman ortaya çıkacaktır. Sistemler açısından hastalığın yaşanması, organizmayla onun içinde gömülü bulunduğu daha büyük sistemler arasındaki çeşitli etkileşimler kadar, organizmanın çeşitli düzeylerinde ortaya çıkabilen hastalık kalıplarından da meydana gelir. Sistemler yaklaşımının önemli bir özelliği, gerek bireysel organizmalar içinde, gerekse toplumsal ve ekolojik sistemler çerçevesinde farklı karmaşıklık düzeylerine sahip tabakalı düzen fikridir. Buna göre, sistemler düşüncesinin sağlık anlayışı, karşılıklı olarak birbirine bağımlı mütekabil sağlık düzeyleriyle birlikte, farklı sistem düzeylerine uygulanabilir. Özellikle bizler birbirine dayalı üç sağlık düzeyini ayırd edebiliriz: Bireysel sağlık, toplumsal sağlık ve çevre sağlığı. Kişi için sağlıksız olan şey, genel olarak toplum ve toplumun da içinde yer aldığı eko-sistem için de sağlıksızdır. ss. 381-382

Sağlığa sistemler açısından bakış hayata sistemler açısından bakışa bağlıdır. Canlı organizmalar yüksek derecede bir kararlılığa sahip kendi kendini organize eden sistemlerdir. Sözkonusu kararlılık, tamamen dinamik olup kesintisiz, birden fazla ve birbirine bağlı dalgalanmalarla karakterize edilmiştir. Böyle bir sistemin sağlıklı olabilmesi için çevresiyle etkileşimde bulunması, çok sayıda seçme hakkına sahip olması ve esnek olması gerekmektedir. Esnekliğin doğası ne olursa olsun -fiziksel, ruhsal, toplumsal, teknolojik ya da ekonomik- o, sistemlerin çevrenin değişmelerine uyarlanma yetenekleri için esastır. Esnekliğin yitirilmesi, sağlığın yitirilmesi anlamına gelir. s. 382

Bu dinamik denge fikri, sağlığı tanımlamak için yararlı bir kavramdır. Burada, zorunlu bir dengenin statik bir denk oluş (equilibrium) hali değil, daha çok yukarıda tanımlanan türden esnek bir dalgalanmalar kalıbı olduğuna işaret eden "dinamik" sıfatı can alıcı önemdedir. Bu durumda sağlık, organizmanın doğal ve toplumsal çevresiyle etkileşimlerini ve fiziksel ve psikolojik yönlerini de içeren dinamik bir dengeden kaynaklanan iyi-olma (esenlik) halidir. s. 382

Dinamik bir denge şeklindeki sağlık kavramı, hem sistemler açısından hayata bakış, hem de aralarında Hipokratik gelenekle Doğu Asya tıp geleneğinin bulunduğu pek çok sağlık ve şifa modelleriyle tutarlıdır. Bu geleneksel modellerde olduğu gibi "dinamik denge", her canlı organizmada doğuştan varolan sağaltıcı güçleri, organizmanın, bozulduğunda kendisini yeniden dengeli bir duruma sokmasına yönelik fıtri eğilimi kabul eder. Bu homeostasis, uyarlanma, yeniden-üreme ve kendi kendini yenileme de içinde olmak üzere çeşitli kendi kendini idame ettirici süreçler yardımıyla yapılır. Bu olaya günlük hayatımızın bir parçası olan ve genellikle kendi kendilerine iyileşen ufak tefek rahatsızlıklar örnek olarak verilebilir. Diğer yandan, organizma da bunalım ve geçiş aşamalarını içeren ve tümüyle yeni bir denge durumuyla sonuçlanan bir kendini dönüştürme ve aşma sürecinden geçer. Şiddetli bir hastalığın neden olduğu insan hayatındaki büyük değişikliklerin kişiyi sık sık eskisinden daha sağlıklı bir duruma sokması, bu tür yaratıcı cevapların örneklerindendir. Bu, hastalık dönemlerinin birey ve çevre arasında sürüp giden etkileşim içindeki doğal aşamalar olduğunu gösterir. Dinamik denge halinde olmak hastalığın geçici aşamalarından geçmek demektir. ss. 382-383

Canlı organizmaların doğal dengesi, onların kendilerini kanıtlayıcı ve bütünleyici eğilimleri arasındaki bir denge demektir. Bir organizma sağlıklı olmak için bireysel özerkliğini korumak zorundadır, fakat aynı zamanda onun, kendisini uyumlu bir biçimde daha büyük sistemlerle bütünleştirmesi de gerekmektedir. Bu bütünleşme yeteneği, organizmanın esnekliği ile ve dinamik denge kavramıyla yakından ilişkilidir. Bireysel unsurların daha büyük sistemlerle uyumlu bir şekilde birleşmesinin bu sistemleri dengeye ulaştırması gibi, sistemlerin bir düzeyindeki bütünleşme, daha yüksek düzeyde bir denge olarak karşımıza çıkar. Bu durumda hastalık dengesizlik ve uyumsuzluğun sonucu olup genellikle bütünleşmenin olmayışından kaynaklanan bir durum olarak görülür. Bu, özellikle çoğu kez duygusal deneyimi değerlendirememek ve bütünleşmeyi başaramamaktan kaynaklanan ruh hastalıkları için doğrudur. s. 383

Bütünleşme eksikliğinden kaynaklanan hastalık kavramı, özellikle canlı organizmalan ritmik kalıplara bakarak anlamaya çaba gösteren yaklaşımlarla ilgilidir. Bu bakış açısında eşzamanlılık önemli bir sağlık ölçüsü olarak kabul edilir. Bireysel organizmalar ritimlerini eşzamanlılaştırarak ve böylece kendilerini çevrenin daha büyük ritmine uydurarak birbiriyle etkileşim ve iletişim kurarlar. Şu halde sağlıklı olmak kendisiyle ve aynı zamanda çevresindeki dünyayla -fiziksel ya da ruhsal açıdan- eşzamanlılık içinde olmak anlamına gelir. Bir insanın eşzamanlılığı (senkronisi) bozulduğunda hastalığın eli kulağında demektir. Pek çok batıni gelenek sağlığı ritimlerin eşzamalılığıyla, sağaltımı ise sağaltıcı ile hasta arasındaki belirli bir yankılanmayla ilişkili olarak görür. s. 383

Organizmanın dengesizliğini tanımlamak için stres kavramı son derece yararlı görünmektedir. Her ne kadar tıbbi araştırmalarda nisbeten yeni bir şey ise de, o artık kültürümüzün düşünce ve dilinde güçlü bir destek bulmuştur. Stres kavramı aynı zamanda tamamen hayata sistemler açısından bakışla tutarlı olup ancak ruhla beden arasındaki hassas etkileşim kavrandığında tam anlamıyla anlaşılabilir. s. 384

Stres

Stres organizmanın çevresinin etkilerine verdiği tepkinin yarattığı bir dengesizliktir. Geçici stres hayatın asli bir parçasıdır. Zira organizmayla çevresi arasında sürüp giden etkileşim çoğu kez esnekliğin geçici olarak yitirilmesiyle son bulur. Bunlar ani bir tehdide maruz kalındığında ya da çevredeki ani değişmelere uyarlanmak zorunda kalındığında ya da bir başka şekilde güçlü biçimde uyarıldığında vuku bulur. Dengesizliğin bu geçiş aşamaları sağlıklı organizmaların çevresiyle başa çıkma yönteminin bütünleyici bir parçasıdır, fakat uzayan ya da müzminleşen stres zararlı olabilir ve pek çok hastalığın gelişmesinde önemli bir rol oynayabilir. s. 384

Sistemler yaklaşımı açısından stres olayı, bir organizmadaki bir ya da birden çok değişken aşırı noktalara itildiğinde meydana gelir. Bu da bütün sistemin gittikçe katılaşmasına yol açar. Sağlıklı bir organizmada diğer değişkenler, sistemin bütününü dengeye oturtmak ve esnekliğini yeniden kazandırmak için elbirliği içinde çalışır. Bu tepkiyle ilgili olarak önemli nokta, onun bir hayli kalıplaşmış olmasıdır. Fizyolojik stresin belirtileri -boğazın sıkılır gibi olması, boynun gerginleşmesi, yüzeysel solunum, kalp atışlarının hızlanması ve benzeri- fiili olarak hayvan ve insanlarda aynı olup stresin kaynağı olmaktan uzaktır. Onlar bir organizmayı, ya mücadele etmek ya da kaçmak suretiyle meydan okumanın üstesinden gelmeye hazırladıklarından fenomenin tamamı mücadele ya da kaçış tepkisi olarak bilinir. Bir kez birey mücadele etme ya da kaçma yoluyla hareket etmeye başladı mı, bir sükun durumu içine girecek ve homeostasis'e geri dönecektir. Herkesçe malum "derin bir nefes alma" (olayı) bu tür bir rahatlamaya geçişe örnektir. ss. 384-385

Bununla birlikte mücadele -ya da- kaçış tepkisi uzadığında ve bir birey organizmayı stresli durumdan kurtarmak üzere mücadele ya da kaçış yoluyla harekete geçemediğinde, ortaya çıkan sonuçlar sağlık açısından zararlı olmaktadır. Uzun süre azalmadan devam eden stresin yarattığı daimi dengesizlik, uykusuzluk gibi fiziksel ve kas gerginliği, kaygı, hazımsızlık gibi psikolojik belirtilerle ortaya çıkar ki, bunlar gerçekten hastalığa yol açar. Müzmin stres, çoğu zaman kültürel alışkanlıkların ve toplumsal davranış kurallarımızla vücudumuzun tepkilerini uyumlu kılmayı başaramayışımızdan kaynaklanır. Hayvanların çoğu gibi biz de, herhangi bir meydan okumaya karşı organizmamızı ya fiziksel mücadeleye ya da fiziksel kaçışa hazırlamak suretiyle tepki gösteririz, fakat çoğu durumda bu tepkiler işe yaramaz. Yoğun bir iş toplantısında ne hasmımızı fiziksel açıdan suçlayarak tartışmayı kazanabilir, ne de bu durumdan kaçabiliriz. Uygar kişiler olan bizler toplumsal olarak kabul edilebilir yollarla meydan okumayı atlatmaya çalışırız, fakat beynimizin "eski" kısımları organizmayı çoğunlukla elverişsiz fiziksel tepkiler için seferber etmeye devam eder. Eğer bu sık sık tekrarlanırsa hastalığa yakalandık demektir; bir peptik ülsere yakalanabilir ya da kalp krizi geçirebiliriz. s. 385

Henüz tüm ayrıntılarıyla bilemediğimiz, fakat çeşitli incelemelerle doğrulanmış olan stresle hastalık arasındaki bağlantıya ilişkin anahtar bir unsur, uzun süren stresin vücudun bağışıklık sistemini, yani onun mikrobik ve diğer hastalıklara karşı doğal savunma sistemini sindirmesidir. Bu olgunun tam anlamıyla öğrenilmesiyle tıp araştırmalarında mikroorganizmalardan organizmanın ve çevresinin dikkatlice incelenmesine doğru büyük bir değişim olacaktır. Böyle bir değişim günümüzde acilen gereklidir. Zira çağımızın karakteristiği olan ve ölümle sakatlığın en büyük nedenlerini oluşturan kronik ve dejeneratif hastalıklar aşırı stresle yakından bağlantılıdır. s. 385

Stresin pek çok kaynağı vardır. O bireyin içinden türeyebilir, ortak olarak toplum ve kültürümüzce üretilebilir, fiziksel çevremizce yaratılmış olabilir. Stresli durumlar yalnız kişinin duygusal travlamalarından, kaygı ve asabiyetten değil, toplumsal ve ekonomik sistemimizin ortaya çıkardığı tehlike dolu çevreden de kaynaklanabilir. Bununla lirlikte stres, yalnız olumsuz tecrübelerden doğmaz, olumlu ya da olumsuz neşeli ya da kederli tüm hadiseler -ki bunlar kişinin derin ve hızlı değişmelere uyarlanmasını gerektirirler- son derece stres doğurucu olaylardır. Sağlığımız için şu çok esef verici bir şeydir ki, kültürümüz yığınla fiziksel sağlık tehlikesinin yanısıra tüm alanlarda hızlı bir değişim yaratmış, fakat bize, gittikçe artış gösteren stresle nasıl başa çıkacağımızı öğretememiştir. ss. 385-386

Stresin hastalığın gelişimi üzerindeki rolünün bilinmesi, hastalığın bir "sorun-çözücü" olduğu yolundaki önemli düşünceyi doğurdu. Toplumsal ve kültürel şartlanmalar nedeniyle insanlar çoğu kez streslerinden sağlıklı yollarla kurtulmanın imkansızlığına hükmediyor ve bu yüzden -bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde- çıkar yol olarak hasta olmayı tercih ediyorlar. Onların hastalıkları fiziksel ya da ruhsal olabilir veya kendisini suç, uyuşturucu kullanımı, kazalar ve intiharlar -ki bunlar uygun bir şekilde toplumsal hastalıklar olarak adlandırılabilir- da içinde olmak üzere şiddetli ve tehlikeli davranışlar şeklinde dışa vurabilir. Tüm bu "kaçış yolları" sağlık bozukluğunun belirtileridir; fiziksel rahatsızlık stresli hayatla haşır-neşir olmanın yarattığı çeşitli sağlıksız yollardan yalnızdan birisidir. Bundan dolayı hastalığı tedavi etmek, zorunlu olarak hastayı sağlıklı kılmaya yetmeyecektir. Eğer özel bir hastalığa kaçış, stresli durum devam ederken tıbbi müdahaleyle etkin biçimde bloke edilirse, bu sadece kişinin tepkisini, tam da sağlıksız olacağı ruhi hastalıklar ya da anti-sosyal davranışlar gibi farklı bir biçime çevirebilir. Bütünsel bir yaklaşım hastalığın kökenleriyle tezahürünü birbirinden açıkça ayırd ederek sağlığa bu geniş perspektiften bakmak zorundadır. Yoksa o, bol keseden başanlı tedavilerden sözetmek demek değildir. Bir doktor arkadaşım bu durumu çarpıcı bir biçimde şöyle dile getirdi: "Şayet siz fiziksel hastalığı azaltırken ruh hastalıklarını ya da suç oranını artırıyorsanız, birşey mi yaptığınızı sanıyorsunuz?" s. 386

Stresli hayat şartlarıyla başa çıkma yolu anlamındaki hastalık fikri, tabii olarak hastalığın anlamı ya da belirli bir hastalığın taşıdığı "mesaj" fikrine götürür bizi. Bu mesajı anlamak için sağlığın bozulması bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Öyle ki, asıl sorun ve özel bir kaçış yolu seçmenin nedenleri, sorunun çözülebileceği bilinçli bir düzeye yükseltilebilsin. Psikolojik danışma ve psiko-terapinin fiziksel hastalıkların tedavisinde bile önemli bir rol oynayabileceği bir noktadır bu. Fiziksel ve psikolojik tedavilerin birleştirilmesi; sağlık bakımında görkemli bir devrimle sonuçlanacaktır. Zira o, sağlıkta ve hastalıkta ruhla bedenin karşılıklı dayanışmasını tam anlamıyla tanımayı gerektirecektir. ss. 386-387

Ruhla ilgili sistemler görüşü benimsendiğinde herhangi bir hastalığın ruhi yönlere de sahip olduğu aşikar hale gelir. Hastalığa yakalanmak ve iyileşmek, organizmanın kendi kendisini organize etmesinin birbirini bütünleyen parçalan olup hastalanma ve iyileşme süreçleri temelde ruhsal olaylardır. Mentasyonun çok -katlı bir süreçler modeli olmasından ötürü -ki bunların çoğu bilinçdışı bölgede vuku bulurlar- biz daima tam anlamıyla hastalığa nasıl yakalandığımızın ve ondan nasıl kurtulduğumuzun bilincinde olmayız. Fakat bu, hastalığın özü itibariyle ruhsal bir olay olduğu gerçeğini değiştirmez. s. 387

Fiziksel ve ruhsal süreçler arasındaki yakın karşılıklı ilişki, geçmiş çağlar boyunca biliniyordu. Fiziksel ve psikolojik kalıpların birbirine halkalandığı hassas yollar, hala çok az anlaşılmıştır ve bu sebepten ötürü çoğu hekim kendilerini biyolojik-tıbbi modelle sınırlamaya ve hastalığın psikolojik yönlerini görmezden gelmeye yönelmektedir. Bununla birlikte Batı tıbbının tarihi boyunca ruh/beden sistemine birleştirilmiş bir yaklaşım geliştirme yolunda değerli girişimler olmuştur. Yirmi-otuz yıl önce bu girişimler, özel olarak sağlığın biyolojik ve psikolojik yönleri arasındaki ilişkileri incelemekle uğraşan bilimsel bir disiplin olarak psiko-somatik tıbbın temeli üzerinde yükseldi. Bu yeni tıp dalı şimdilerde hızla kabul görmekte (özellikle de strese ilişkin artan bilinçle birlikte) ve sağlık bakımına ilişkin gelecekteki bir bütünsel sistemde önemli rol oynayacağa benzemektedir. s. 387

"Psikosomatik" terimi biraz açıklamayı gerektirmektedir. Geleneksel tıpta açıkça teşhis edilmiş organik bir temeli olmayan hastalığı anlatmak için kullanılmıştır bu terim. Katı biyolojik-tıbbi model tarafgirliği nedeniyle bu tür "psikosomatik rahatsızlıklar" gerçek değil, hayali şeyler olarak görülmüştür. Terimin modem kullanımı tamamen farklıdır; o hastalık ve sağlığın tüm aşamalarında ruhla beden arasındaki temel bir dayanışmanın bilinmesinden kaynaklanır. Psikolojik kökenli bir hastalığı diğerlerinden ayırd etmek, saf olarak herhangi bir psikolojik unsur olmadan organik rahatsızlıkların meydana geldiği inancı kadar indirgemeci olacaktır. Araştırmacılar ve klinikçiler bugün giderek farkına varmaktadırlar ki, fiili olarak tüm hastalıkların kökenleri gelişme ve tedavileri sırasında ruhla bedenin kesintisiz etkileşimini içerme anlamında psikosomatiktirler. Rene Dubos'nun sözleriyle: "Hızlandırıcı nedeni ve tezahürleri ne olursa olsun, hemen her hastalık hem bedenle, hem de ruhla ilgilidir ve bu iki yön birbirinden kopartılmayacak şekilde sıkı sıkıya ilişkilidir. Öyleyse "psikosomatik hastalıklar" terimi, her ne kadar psikosomatik tıptan sözetmek anlamlıysa da, fazladan bir söyleyiştir. (*) s. 388

(*) Yakın zamanlarda oldukça popülerleşen "bütünsel sağlık" terimi de aynı şekilde fazladan bir söyleyiştir; sağlık zaten bütünlüğü ifade etmekte olduğu için, bütünsel sağlık bakımından sözetmek daha anlamlı olur.

Hastalığın tezahürleri olaydan olaya, hemen tamamen psikolojik olandan salt fiziksel belirtilere kadar değişir. Psikolojik yönler ağır bastığında, hastalığa genellikle ruhsal hastalık denilir. Ruhsal hastalıklar bununla birlikte fiziksel belirtileri de içermekte ve bazı durumlarda biyolojik ve genetik etkenler, hastalığın baskın nedeni bile olabilmektedir. Dahası, pek çok ruh hastalıklarının kökeni ve gelişimi can alıcı biçimde bireyin ailesi, dostlan ve diğer toplumsal gruplarla etkileşim kurma yeteneğine bağlıdır. Sözkonusu hastalıklar tam anlamıyla ancak bireyin organizmasının, toplumsal çevresine nasıl gömülü olduğunu görmekle anlaşılabilir. s. 388

Bundan başka, hastanın kişiliğinin pek çok hastalığın oluşmasında çok önemli bir rol oynadığı yavaş yavaş anlaşılmaktadır. Uzun süren stres, özgül bir hastalık doğuracak belirli bir kişilik konfigürasyonuna kanalize edilmiş gözükür. Kişilikle hastalık arasındaki en inandırıcı bağlantı, kalp hastalığında bulunur ve bağlantılar, en dikkate değeri kanser olan diğer pek çok önemli hastalık için geçici olarak kurulmuş olmaktadır. Bu sonuçlar çok önemlidir. Çünkü hastanın kişiliği klinik tabloya dahil olur olmaz, hastalık, fiziksel ve psikolojik tedavilerin birleştirilmesini öne süren kişinin bütün ruhuna kopmaz biçimde eklemlenir. ss. 388-389

Hastalığın gelişiminde psikolojik etkilerin rolü konusundaki kabaran yayınlara karşın, çok az eser bu etkileri değiştirecek yöntemlerin açıklamasını yapmıştır. Hastalığın psikosomatik tabiatı, psikosomatik olarak kendiliğinden iyileşme ihtimalini akla getirmektedir. s. 389

Bu tür kendi kendine iyileşmede ilk adım, hastaların hastalığın kökeni ve gelişmesine bilinçli ya da bilinçsiz olarak katılmaları ve sağaltım sürecine katılabileceklerinin farkında olmalarıdır. Pratikte bu hastanın katılımı fikri -ki hastanın sorumluluğu düşüncesini ima etmektedir- son derece problemli olup çoğu hasta tarafından şiddetle reddedilir. Kartezyen çatıdan etkilenmiş olan bu hastalar, sorumluluk ve ahlaki yargı düşüncesini akıllarına getirerek hastalıklarına katılabilecekleri ihtimalini reddederler. Bu noktada, hasta katılımı ve sorumluluğuyla neyi anlatmak istediğimizi kesin olarak
açıklamak gerekmektedir. ss. 389-390

Psikosomatik bir yaklaşım bağlamında, bir hastalığın gelişimine katılmamız şu anlama gelir: Biz kendimizi stresli durumlara maruz bırakacak tercihlerde bulunuruz, dahası bu streslere belirli şekillerde tepki gösteririz. Bu tercihler hayatta yaptığımız tüm tercihleri etkileyen faktörlerin aynısından etkilenirler. Onlar genellikle bilinçsiz olarak yapılır ve kişiliğimize, çeşitli dış sınırlamalara ve toplumsal ve kültürel şartlanmalara bağlıdır. Hastalığımıza katılmayı bilmenin gayesi, ondan suçluluk duymak değil, fakat zorunlu değişimleri benimsemek ve bizim sağaltım sürecine katılabileceğimizin farkına varabilmektedir. s. 390

Ruhsal tutumlar ve psikolojik telkinler, hem hastalıktan korunma, hem de iyileşme için değerli araçlardır.  Aynı teknikler, onları ciddi bir tehlike ortaya çıkmadan aşırı stresle başa çıkmaya uygulayarak hastalığı engellemekte kullanılabilir. s. 390

Yalnız başına olumlu beklentilerin sağaltıcı gücüne etkili bir kanıt ünlü plasebo etkisiyle sağlanmıştır. Bir plasebo gerçek hapa benzetilmiş bir taklittir ve onlar gerçek ilaçlan aldıklarını sanan hastalıklı çiçeklere verilir. İncelemeler ortaya koymuştur ki, hasta çiçeklerin yüzde 35'i tutarlı bir biçimde onların "gerçek bir ilaç" olduğu duygusuna kapılmaktadır. Plasebolar oldukça kapsamlı tıbbi sorunlar için düzenli ilaç tedavisinin yerine kullanılmaktadır. Plasebolar çarpıcı bir biçimde fiziksel belirtileri azaltmakta ya da ortadan kaldırmakta başanlı olmuş ve hiç kimsenin tıbbi tedavisini bilmediği hastalıkları iyileştirmiştir. Sözkonusu tedavilerdeki tek aktif unsur, terapistle etkileşim yoluyla desteklenen hastanın olumlu beklentilerinin gücüdür. Plasebo etkisi, hapların ilaç diye verilmesiyle sınırlı olmayıp herhangi bir tedavi şekliyle de ilişkili olabilir. O gerçekte tüm tedavilerde önemli bir rol oynar. Tıp argosunda "plasebo" (placebo), fiziksel ya da farmakolojik müdahaleye dayanmayan sağaltım sürecinin herhangi bir veçhesi için kullanılır ve tıpkı "psikosomatik" terimi gibi sık sık bayağı bir çağrışıma sahiptir. ss. 390-391

Hastanın iyileşme isteği ve tedaviye olan inancı, şamancı sağaltım ayinlerinden modern tıp işlemlerine kadar her tedavinin en önemli yönlerini oluşturur. Pek çok tıp bilgini tıp tarihinin gerçekte plasebo etkisinin tarihi olduğuna inanır. s. 391

Tecrübeler tekrar tekrar göstermiştir ki, kendilerine altı ila dokuz ay ömürleri kaldığı söylenen hastalar gerçekten de daha uzun yaşayamamaktadırlar. Bu tür ifadelerin hastanın ruh/beden sistemi üzerinde güçlü bir etkisi vardır -onların neredeyse büyüye maruz kalmış gibi hareket ettikleri görülmektedir ve bu nedenle asla söylenmemelidir. s. 391

Geçmişte psikosomatik kendi kendine iyileşme, daima tedaviye inanmakla ilişkili olagelmiştir -bir tedavi edici ilaç, bir şifa gücü, belki de bir mucize. Sağlık ve sağaltıma gelecekte yapılacak bir yaklaşım -ki yeni bütüncül paradigmaya dayalı olacaktır- herhangi bir kavramsal desteğe ihtiyaç duymadan doğrudan doğruya bireyin kendi iyileşme potansiyelini tanıyıp sağaltım sürecini kolaylaştıracak psikolojik teknikler geliştirmeyi mümkün kılacaktır. ss. 391-392

Bütünleşme eksikliği organizmanın çeşitli düzeylerinde ortaya çıkar ve buna göre fiziksel, psikolojik ya da toplumsal özellikleri olan belirtiler meydana getirir. Rahatsızlık hastalığın biyolojik tezahürü olup, elimizdeki model açıkça rahatsızlığın kökenleriyle rahatsızlık süreci arasında bir ayının gözetir. Aşırı stresin, çoğu rahatsızlıkların kökeni ve gelişmesinde önemli katkıları olduğuna inanılır. Bu sürecin önemli bir yönü, hastalığın sık sık bilinçli ya da bilinçsiz olarak stresli durumdan bir kurtuluş yolu olarak anlaşıldığı gerçeğidir. Çeşitli türden hastalıklar farklı kaçış yollarını temsil ederler. Hastalığı tedavi etmek, zorunlu olarak hastayı sağlıklı kılmayacaktır, ama hastalık temelde yatan sorunları çözme imkanını bağışlayan içebakış için bir fırsat olabilir. s. 392

Bu dinamik hastalık anlayışı özgül olarak organizmanın kendisini iyileştirme -kendisini yeniden denge haline sokma- yolundaki fıtri eğilimini kabul eder ki, bu, bunalımları ve hayatın büyük geçiş aşamalarını kapsar. Önemsiz belirtileri içeren sağlığın bozuk olduğu dönemler, organizmanın kendi alışık olduğu faaliyetleri bırakıp gidişatını değiştirmeye zorlayarak dengeyi yeniden kurma araçlarını temsil eden normal ve tabii aşamalardır. Çoğunlukla bir doktorun ya da bir terapistin yardımını gerektiren daha tehlikeli hastalıklar, kişinin dengesini yeniden bulması yolunda daha büyük çabalar gerektirir ve nihayet, can alıcı biçimde hastanın ruhsal tutum ve beklentilerine bağlıdır. Son olarak, şiddetli hastalıklar, yalnız bozukluğun fiziksel ve psikolojik yönleriyle değil, aynı zamanda sağaltım sürecinin bütünleyici bir parçası olan hastanın hayat tarzı ve dünya görüşündeki değişimlerle de ilgilenen bir tedavi edici yaklaşımı gerektirir. s. 392

Gelecekteki bir sağlık bakım sistemi, ilkin ve en önce kapsamlı, etkin ve iyice bütünleşmiş bir koruyucu bakım sistemine sahip olacaktır. Sağlığın idamesi kısmen bireysel bir konu, kısmen de kamusal bir konu olacak ve çoğu zaman bu ikisi yakından ilişkili olacaktır. Bireysel sağlık bakımı, insanların sağlığının herşeyden önce davranışları, gıdalan ve çevrelerinin yapısıyla belirlendiğini kabul etmeye bağlıdır. Bireyler olarak biz, uyku, gıda, egzersiz ve ilaçlarla ilişkili birtakım basit davranış kurallarını gözlemleyerek organizmamızı dengede tutacak güce ve sorumluluğa sahibiz. Tedavi uzmanlarının ve sağlık elemanlarının rolü, sadece bizim bu şekilde davranmamıza yardımcı olmaktır. Geçmişte bu tür koruyucu sağlık bakımı toplumumuzda şiddetle ihmal edilmiş, fakat yakınlarda sağlıklı yaşama alışkanlıklarını -bölünmemiş gıdalar, fiziksel egzersiz, evde yapılan doğumlar, rahatlama ve meditasyon teknikleri gibi- önemseyen ve sağlık konusunda kişisel sorumluluğu vurgulayan güçlü bir halk hareketi yaratan anlamlı bir tutum değişimi meydana geldi. ss. 393-394

Eğer bireysel sorumluluğun kabulü gelecekteki bütünsel sağlık sistemi için vazgeçilmez nitelikte olacaksa, aynı şekilde bu sorumluluğun sert sınırlamalara maruz olduğunu bilmek de çok önemli olacaktır. Bireyler ancak kendilerine bakma özgürlüğüne sahip oldukları oranda sorumlu tutulabilirler ve bu özgürlük çoğu kez ağır toplumsal ve kültürel şartlanmalarla daraltılmaktadır. Bundan başka pek çok sağlıkla ilgili sorun ekonomik ve siyasal etkenlerden doğmaktadır ki, bunlar ancak ortaklaşa bir çalışmayla değiştirilebilir. Bireyin sorumluluğu toplumsal sorumlulukla, bireysel sağlık bakımı da toplumsal eylemler ve politikalarla beraber yürütülmek zorundadır. s. 394

"Toplumsal sağlık bakımı", sağlığın idamesi ve düzeltilmesine adanmış politikacılar ve ortak faaliyetler için elverişli bir terim olarak gözükmektedir. Toplumsal sağlık bakımı, eşzamanlı olarak ve sıkı koordinasyon içinde izlenecek iki temel unsura dayanacaktır: sağlık eğitimi ve sağlık politikaları. Sağlık eğitiminin amacı, insanların kendi davranışlarını ve çevrelerinin sağlıklarını nasıl etkilediğini anlamasını sağlayacak ve onlara günlük hayatlarındaki stresle nasıl başa çıkacaklarını öğretecektir. Bu vurguyla birlikte kapsamlı sağlık eğitim programları okul sistemi ile bütünleştirilebilir ve merkezi bir yer verilebilir. Onlar aynı zamanda, sağlıksız ürünlerin ve hayat biçimlerinin reklamlarını etkisiz hale getirecek medialar aracılığıyla sağlığı eğitim ile birleştirebilir. Sağlık eğitiminin önemli bir amacı, şirketleri sorumluluğa zorlamak olacaktır. İş çevrelerinin, üretimlerinin ve ürünlerinin sağlığa verdiği zararları daha iyi öğrenmeleri gerekmektedir. Bu, kamu sağlığına ilgiyi geliştirip kanıtlayacak, faaliyetlerinin yarattığı sağlık maliyetlerini farkettirecek ve şirket politikaları buna göre biçimlendirilecektir. s. 394

Çeşitli yönetim düzeylerinde hükümetçe oluşturulacak sağlık politikaları, sağlığa zararlı şeyleri meydana gelmeden engelleyecek yasalar çıkarmayı ve aynı zamanda halkın temel ihtiyaçlarını karşılayacak toplumsal politikaları içerir. Aşağıdaki teklifler, halkın sağlıklı hayat tarzlarını benimsemesini teşvik edecek ve mümkün kılacak bir çevre oluşturmak için gerek duyulan çok sayıdaki ölçüden sadece birkaç tanesini kapsamaktadır:

• Her türlü sağlıksız ürünlerin reklamının yapılmasına sınırlama getirilmesi.

• Sağlığı tehlikeye atan birey ve şirketlere bu tehlikelerden kaçınılmaz biçimde doğan tıbbi faaliyetleri karşılamak üzere "Sağlık tedavisi vergileri" konması, örneğin, çeşitli türden kirlenmeye neden oldukları için şirketlere vergi konulabileceği gibi, alkole, sigaralarda katran içeriğine, ambalajlı gıdalara, zamanla değişebilen sağlık tedavi vergileri konabilir.

• Eğitim, istihdam, vatandaşlık haklan ve yığınla fakirleşmiş insanın ekonomik düzeylerini yükseltecek toplumsal politikalar oluşturulması; bu toplumsal politikalar aynı zamanda yalnız bireyleri ilgilendirmekle kalmayıp genel olarak toplum sağlığım da etkileyecek sağlık politikalarıdır.

• Aile planlaması hizmetleri, aile danışmanlığı, kreşler ve benzerlerinin artarak gelişmesi; bu, koruyucu ulusal sağlık bakımı olarak görülebilir.

• Okul, hastane, hapishane ve hükümet dairelerinin kafeteryalarında parayla çalışan yiyecek makinaları ve beslenme şartlarına ilişkin olarak sunulan kalemlere sınırlamalar getirilmesi de içinde olmak üzere daha besleyici gıdalar üretecek sanayilere teşvik sağlayacak beslenme politikalarının geliştirilmesi.

• Organik çiftçilik yöntemlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesi için yasa çıkartılması. s. 395

Mevcut sistemin kendisinin, sağlığımıza yönelik temel bir tehdit olduğunu düşünmekten kaçmanın hiçbir yolu yoktur. Biz, değer sistemimizde ve toplumsal organizasyonumuzda köklü değişiklikler yapmadıkça sağlığımızı düzeltemeyeceğimiz gibi, koruyamayız da. Bu durumu tüm açıklığıyla doktor Leon Eisenberg şöyle dile getirdi:

İnsanların rahatsızlıklarıyla gündelik uğraşlarımız bizi, sağlıksız sorunlarının hangi ölçüde siyasal, ekonomik ve toplumsal kurumlarımızın başarısızlıklarından kaynaklandığı konusunda uyandırmaktadır. Bu kurumların yeniden tasarlanması, önümüzdeki yüzyıla karşı bir meydan okuma niteliğinde olup halk sağlığının düzeltilmesi için çok büyük umutlar vaadetmektedir. ss. 395-396

Yeni bütünsel sağlık anlayışının gerektirdiği toplumsal kurumların yeniden yapılanması, her şeyden önce bizzat sağlık bakım sisteminin kendisine uygulanacaktır. İhtiyacımız olan şey, bireylerin de, toplumun da ihtiyaçlarını karşılayacak uyumlu ve iyice bütünleşmiş bir sağlık bakım sistemidir. s. 396

Tedaviye bütünsel yaklaşımda ilk ve en önemli adım, hastayı mümkün olduğu kadar tam olarak dengesizliğin yapısından ve çapından haberdar etmek olacaktır. Bu demektir ki, hastanın sorunları, içinden çıktığı engin bağlama yerleştirilecektir. s. 396

Psikolojik danışma bu süreçte önemli bir rol oynar ve temel sağlık bakımını üstlenenler hem fiziksel, hem de psikolojik düzeyde temel tedavi araçlarına sahip olmalıdırlar. ss. 396-397

Latince docere ("öğretmek") kelimesinden gelen "doktor"un asli rolüdür. s. 397

Herhangi bir tedavinin temel amacı hastanın dengesini iade etmek olacaktır. Temeldeki sağlık modeli, organizmanın fıtri eğiliminin bizzat iyileşmeye doğru olduğunu kabul ettiğinden dolayı terapist yalnızca minimal olarak müdahale etmeye ve tedavilerini olabildiğinde ılımlı tutmaya çalışmalıdır. Sağaltım daima ruh/vücut sisteminin kendisiyle yapılacak; terapist sadece aşın stresi azaltacak, vücudu kuvvetlendirecek, hastanın kendine güvenini kazanmasını ve olumlu bir tutum geliştirmesini teşvik edip genel olarak sağaltıma en uygun çevreyi yaratacaktır. s. 397

Tedaviye böylesi bir yaklaşım, çoğu kez birden çok disiplinin ekip çalışmasını gerektirecek ruh/vücut sisteminin çeşitli düzeylerindeki tedavileri kapsayan çok-boyutlu bir yaklaşım olacaktır. s. 397

Homeopatiden daha sonra ortaya çıkan ve çeşitli tedaviler üzerinde güçlü bir etki yaratan bir "enerji tıbbı" okulu da Reichçı terapidir. Wilhelm Reich bir psikanalist ve Freud'un talebesi olarak çalışmalarına başladı. Fakat Freud ve diğer psikanalizciler ruhsal bozuklukların psikolojik muhtevaları üzerinde yoğunlaşırken, Reich bu bozuklukların kendilerini fiziksel olarak tezahür ettirme yollarına ilgi duymuştur. Onun tedavisinin ağırlık noktası psişeden (ruhtan) bedene doğru değişirken geleneksel psikanaliz uygulamasından kesin bir kopmayı temsil eden terapistle hasta arasındaki fiziksel teması içeren tedavi teknikleri geliştirdi. Araştırmalarının başlangıcından itibaren Reich, canlı organizmaların çalışmasında enerjini rolüyle yakından ilgilendi ve psikanalitik çabasının başlıca amaçlarından birisi, Freud'un soyut bir psikolojik güç olarak gördüğü cinsel enerji ya da libido'yu fiziksel organizmada akıp duran somut enerjiyle ilişkiye geçirmekti. Bu yaklaşım Reich'ı bütün organizmayı kaplayan ve yöneten, kendisini bedendeki sıvıların akışında ve diğer biyolojik-fiziksel hareketlerde olduğu kadar duygularda da tezahür ettiren temel bir enerji formuna, biyo-enerji (hayat enerjisi) kavramına götürdü. Biyo-enerji, Reich'e göre dalga hareketleri halinde akar ve temel dinamik özelliği nabız atışlarıdır. Organizmadaki akış işlemlerinin ve duyguların her harekete geçişi, biyo-enerjinin harekete geçmesine bağlıdır. s. 406

Reich'ın anahtar işlevi görecek keşiflerden birisi, tutumlar ve duygusal deneyimlerin serbest enerji akışını engelleyen bazı kasla ilgili kalıplara neden olabileceğidir. s. 406

Şurası açıktır ki, Reich'ın biyo-enerji kavramı Çinlilerin ch'i kavramına çok yakın düşmektedir. s. 407

1980'lerin bakış açısından, Wilhelm Reich'ın paradigma değişiminin bir öncüsü olduğu görülmektedir. O, döneminin bilimini fersah fersah aşan ve çağdaşlarınca değeri bilinmeyen değerli fikirlere, kozmik bir perspektife ve bütünsel, dinamik bir dünya görüşüne sahipti. s. 407

Doğunun felsefi ve dini gelenekleri ruh ve bedeni daima bir birlik olarak görme eğiliminde olmaları nedeniyle, bilince fizikel düzeyden yaklaşma tekniklerinin Doğuda geliştirilmiş olması şaşırtıcı olmasa gerektir. Bu derin düşünmeye dayalı tekniklerin tedavi edici önemi Batıda artan ölçüde dikkati çekmekte ve pek çok Batılı terapist Yoga, T'ai Chi ve Aikido gibi Doğu vücut çalışması tekniklerini kendi tedavi yöntemleriyle birleştirmektedir. s. 409

Wilhelm Reich'in öncü fikirlerinin yanısıra Doğulu kavramlardan ve modern dans hareketlerinden etkilenen bir takım terapistler, bu geleneklerden çeşitli unsurları yakınlarda oldukça popüler hale gelen vücut çalışması tekniklerini geliştirmek amacıyla birleştirdiler. s. 410

Kanser

Bütünsel sağlık bakımı konusundaki tartışmamızı bir sonuca bağlamak için, benim kusursuz bir bütüncül tedavi olduğunu düşündüğüm Simonton yaklaşımı olarak bilinen yepyeni bir kanser tedavi usulünden sözetmek uygun olacaktır. Kanser bu bölümde işaret edilen pek çok noktayı güçlü bir biçimde dile getiren örnek bir olay, çağımıza özgü bir hastalıktır. Kültürümüzün her yanını istila eden dengesizlik ve parçalanma, kanserin gelişmesinde önemli bir rol oynamakta ve aynı zamanda tıp araştırmacılan ile klinikçileri hastalığın mahiyetini anlamaktan ya da onu başanlı bir şekilde tedavi etmekten engellemektedir. s. 416

Kanser hakkındaki yaygın kanaat, kültürümüzün parçalı dünya görüşü, bilimimizin indirgemeci yaklaşımı ve teknoloji-yönelimli tıp pratiği tarafından şartlandırılmıştır. Kanser, vücuda dışarıdan musallat olan sağlam ve güçlü bir istilacı gibi görülür. Onu kontrol altına alma umudu yok gibidir ve çoğu insana göre kanser ölümle eş anlamlıdır. Tıbbi tedavi -radyasyon, kimyasal tedavi, cerrahi ya da bunların birleşimi: ağır, olumsuz ve vücuda daha da hasar veren şeylerdir. Hekimler giderek kanseri sistemsel bir bozukluk olarak görmeye başlamaktadırlar; yerleşmiş (lokalize) bir görüntüsü olan, fakat yayılma yeteneğine sahip ve gerçekte bütün vücudu saran bir hastalık; tümör buzdağının sadece görünen kısmıdır. Bununla birlikte hastalar, özellikle başlangıç aşamasında kanserlerini ısrarla lokalize edilmiş bir sorun olarak görmeye çalışırlar. Onlar tümörü yabancı bir nesne gibi, görürler ve ondan olabildiğince çabuk kurtulmak ve bütün defteri kapamak isterler. Çoğu hasta görüşleri bakımından öylesine tepeden tırnağa şartlandırılmıştır ki, hastalıklarını daha geniş bir bağlamda düşünmeyi reddeder ve onun psikolojik ve fiziksel yönlerinin birbirine bağımlı olduğunun farkına varmaz. Pek çok kanser hastası için vücutlan düşmanlan, güvenemedikleri ve kendisinden tamamen yabancılaştıklarını hissettikleri bir şey olmuştur. ss. 417-418

Carl Simonton'un da kaydettiği gibi "Bugünkü kanser uğraşıları bir karmaşa içindedir. Kanserle ilgili çabalar neredeyse hastalığın kendisine benzemektedir: Parçalanmış ve şaşkın". s. 419

Simonton'lar kanser yapıcı maddelerin ve çevresel etkilerin kanser hücrelerinin oluşmasındaki rolünün tamamen farkında olup sağlığı tehdit eden bu şartları ortadan kaldıracak uygun toplumsal politikaların oluşturulmasını güçlü bir biçimde savunmaktadırlar. s. 419

Kanserin ortaya çıkan tablosu, geliştirmiş olduğumuz genel hastalık modeliyle tutarlıdır. Bir dengesizlik durumu, özgül bozukluklara neden olacak belirli bir kişilik konfigürasyonuna yol açan uzun süren stresin sonucudur. Kanserde çok önemli stresler, kişinin kimliği için temel olan bazı rol ya da ilişkileri tehdit eden ya da görünüşte kendisinden kaçmanın mümkün olmadığı hallerdir. Çeşitli incelemeler bu kritik streslerin tipik olarak kanserin teşhisinden altı ile sekiz ay önce vuku bulduğunu ortaya koymaktadır. Onlar umutsuzluk, çaresizlik ve umarsızlık duygularına kapılırlar. Bu duygular yüzünden ciddi bir hastalık ve hatta ölüm, potansiyel bir çözüm olarak bilinçli ya da bilinçsiz olarak istenilir hale gelebilir. Simonton'lar ve diğer araştırmacılar, psikolojik ve fiziksel durumların hastalığın saldırısı sırasında onunla nasıl işbirliği yaptığını gösteren psikosomatik bir kanser modeli geliştirdiler. Her ne kadar bu sürecin pek çok ayrıntısı hala aydınlatılmaya muhtaçsa da, duygusal stresin iki temel etkisi olduğu açıklık kazanmıştır. O vücudun bağışıklık sistemini ele geçirir ve aynı zamanda anormal hücrelerin üremesinin artmasıyla sonuçlanan hormon dengesizliklerine yol açar. Böylece kanserin gelişmesi için en uygun şartlar yaratılmış olur. Hastalıklı hücrelerin üretilmesi, vücudun onları yok etme yeteneği azaldığında kesinlikle artma gösterir. s. 419-420

Kişilik konfigürasyonuna gelince, bireyin duygusal durumları kanserin gelişmesinde çok önemli bir unsur olarak ortaya çıkar. Kanserle duygular arasındaki bağıntı yüzlerce yıldır gözlenegelmiş olup bu gün özgül duygusal durumların önemine dair temel nitelikte kanıtlar mevcuttur. Bunlar, kanser hastalarının karakteristiği olarak gözüken belirli bir yaşantının sonucudurlar. Bu tür hastaların psikolojik görünüşleri bazı araştırmacılarca belirlenmiştir. Bu araştırıcıların kimileri kanser hadisesini bu görünüşlere bakarak büyük doğrulukta önceden kestirmeyi başarmışlardır. s. 420

Tecrit edilme, ihmal ve gençlikte yaşanan umarsızlık duyguları; bireyin hayatının merkezi haline gelen ilk gençlikteki bir rolden tatmin olma ya da bir kişiyle etkileyici bir ilişki; çaresizlikle sonuçlanan ilişki ya da rol yitimi; bireylerin umarsızlığı içselleştirmesi. Bu temel kalıp bazı araştırmacılar tarafından kanser hastalarının tipik özellikleri olarak doğrulanmıştır. s. 420

Simonton yaklaşımının temel felsefesi kanserin gelişmesinin bazı birbirine bağımlı, psikolojik ve biyolojik süreçleri kapsadığı, bu süreçlerin tanınıp anlaşılabileceğini ve hastalığa neden olan olaylar zincirinin organizmayı sağlıklı bir duruma döndürecek şekilde tersine çevirebileceğini kabul etmektedir. Herhangi bir bütünsel tedavide olduğu gibi sağaltım çevrimini başlatmaya doğru ilk adım, hastaların hastalıklarının engin bağlamının farkına varmalarını sağlamaktır. Kanserin bağlamının tesbiti, teşhislerinden önceki altı ila sekiz aylık hayatlarında meydana gelmiş büyük stresleri tesbit etmek amacıyla hastalara soru sormakla başlar. Bu streslerin listesi, daha sonra hastaların hastalıklarının başlamasındaki paylarını tartışmak için bir temel olarak kullanılır. Hasta katılımı kavramının amacı suçluluğa davetiye çıkarmak değil, daha çok, hastalığa yol açan psiko-somatik süreçler çevrimini tersine çevirecek temeli oluşturmaktır. ss. 420-421

Simontonlar bir yandan hastanır hastalığının bağlamını tesbit ederken, onların vücutlarının savunma gücüne ve tedavinin etkilerine olan inançlarını da güçlendirdiler. Böyie bir olumlu tutumun gelişmesi her türlü tedavi için son derece önemlidir. İncelemeler hastanın tedaviye tepkisinin hastalığın şiddetinden ziyade, onun tutumuna bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Bir kez umut ve beklenti duyguları doğdu mu, organizma onların hastalığın gelişiminde kullanılan yolların aynısını kullanarak dengeyi onarmaya ve bağışıklık sistemini yeniden canlandırmaya başlayan biyolojik süreçlere çevirir. Kanserli hücrelerin üremesi azalır ve aynı zamanda bağışıklık sistemi güçlenir ve daha etkin hale gelir. Bu güçlenme bir yanda olup dururken, fiziksel tedavi, organizmanın hastalıklı hücreleri yok etmesine yardımcı olacak psikolojik yaklaşımla birlikte kullanılır. s. 421

Simontonlar kanseri sadece fiziksel bir sorun olarak değil, insanın bütününe ilişkin bir sorun olarak görürler. Buna göre onların tedavileri hastalık üzerinde odaklanmaz, topyekün insanla ilgilenir. Sağaltımın psikosomatik sürecini başlatıp desteklemek üzere planlanmış çeşitli tedavi stratejilerini kapsayan çok boyutlu bir yaklaşımdır o. Biyolojik düzeyde amaç iki-katlıdır: Kanser hücrelerini yok etmek ve bağışıklık sistemine yeniden hayatiyet kazandırmak. Buna ilaveten düzenli fiziksel egzersizlerden stresi azaltmak, depresyonu hafifletmek ve hastaların vücutlarına daha çok dokunmalarına yardımcı olmakta yararlanılır. Tecrübeler, kanserli hastaların çoğunlukla sanıldığından çok daha fazla fiziksel faaliyet yapabildiklerini göstermiştir. ss. 421-422

Bağışıklık sistemini güçlendirmenin temel tekniği, Simontonların biyo-feedback sırasında görsel hayal gücünün ve sembolik dilin önemli bir rol oynadığını öğrendikten sonra geliştirdikleri rahatlama ve ruhsal hayal gücü yöntemidir. Simonton tekniği, kanserin ve bağışıklık sisteminin davranışının, hastanın kendi sembolik dünyasında resmedildiği düzenli rahatlama ve görselleştirme pratiğini içerir. Bu teknik, bağışıklık sistemini güçlendirmek için aşırı ölçüde etkin bir araca dönüşmüş olup sık, sık hastalıklı tümörlerin büyük oranlarda küçültülmeleri ya da yok edilmeleriyle sonuçlanır. Dahası, görselleştirme yöntemi hastalar için bilinç-dışı dünyalarıyla iletişim kurmaya yönelik mükemmel bir yoldur da. Simontonlar hastalarının hayal güçleriyle çok yakın ilişki kurmaya çalışıp bunun onlara, hastanın duyguları hakkında herhangi bir rasyonel açıklamadan çok daha fazla bir şeyler söylediğini öğrendiler. s. 422

Görselleştirme teknikleri her ne kadar Simonton tedavisinde merkezi bir rol oynuyorsa da, görselleştirme ve fiziksel tedavinin yalnız başına kanser hastalarına şifa getirmeye yetmediğini vurgulamak önemlidir. Simontonlara göre, fiziksel rahatsızlık, çeşitli psikolojik ve toplumsal sorunların meydana getirebileceği temeldeki psiko-somatik süreçlerin bir tezahürüdür. Bu sorunlar çözülmediği sürece kanser geçici olarak gözden kaybolsa bile hasta iyileşemeyecektir. Hastaların, hastalıklarının köklerinde yatan sorunları çözmelerine yardımcı olmak için Simontonlar, yaklaşımlarının temel unsurları olarak psikolojik danışma ve psiko-terapiyi aldılar. Tedavi genellikle hastaların içinde karşılıklı destek ve güven buldukları grup toplantılarında yapılır. Bu tedavi onların duygusal sorunları üzerinde yoğunlaşır, fakat bunlar hayatlarının daha geniş kalıplarından koparmaz ve böylece toplumsal, kültürel, felsefi ve manevi yönleri içine alır. s. 422

Kanser hastalarının çoğuna göre, stresli olayların birikerek yarattığı çıkmaz, onlar inanç sistemlerinin rolünü değiştirdikleri takdirde aşılabilir ancak. Simonton tedavisi onlara durumlarının inanç sistemlerini, yalnızca tepkilerini sınırlayan yönlerde yorumladıkları için umutsuz gözüktüğünü göstermektedir. Hastalar stresli durumdan kurtulmanın sağlıklı yollarını bulmak için alternatif yorum ve tepkileri keşfetmeye teşvik edilir. Böylece tedavi, onların inanç sistemlerinin ve dünya görüşlerinin sürekli sorgulanmasını gerektirir. ss. 422-423

Ölümle temas, Simonton tedavisinin vazeçilmez bir parçasıdır. Hastalar gelecekte kendilerini ölüme kadar götürebilecek bir karar verme ihtimali bulunduğunun farkına vardırılır. s. 423

Kanser hastalarının karşılaşmak zorunda oldukları ölüm, insanlığın karakteristiği olan temel varoluşsal soruna temas eder. Kanserli hastalar böylece, doğal olarak hayattaki amaçlarını, yaşama nedenlerini ve bütün kozmosla ilişkilerini gözden geçirmeye yönelirler. Simontonlar tedavileri sırasında bu konuların hiç birine sırt çevirmezler ve bu, onların yaklaşımının genel olarak sağlık bakımı için son derece örnek bir değeri haiz olduğunu ortaya koyar. s. 423

Sağlığa ilişkin sistemler görüşüne göre her hastalık özünde ruhsal bir fenomendir ve pek çok vak'ada hastalanma süreci, hem fiziksel, hem de psikolojik tedavilerle birleştiren bir yaklaşım aracılığıyla en etkin biçimde tersine çevrilir. Böylesi bir yaklaşımın temelinde yatan kavramsal çatı yeni sistemler biyolojisini içermekle kalmayacak, aynı zamanda yeni bir sistemler psikolojisini, bir insan deneyimi ve davranışı bilimini de içerecektir ki, bu insan organizmasını birbirine bağımlı fizyolojik ve psikolojik kalıplan kapsayan dinamik bir sistem olarak ve fiziksel, toplumsal, kültürel boyutlardaki daha büyük sistemlerle etkileşimden doğmuş bir şey olarak kavrar. s. 425

Kaynak: Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, Çev. Mustafa Armağan, İnsan Yayınları, 3. Baskı, 2014 İstanbul

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...