Wednesday, 22 July 2020

Şeytan, İblis, Lucifer, MEPHISTOPHELES - Jeffrey Burton Russell

Şeytan, İblis, Lucifer, MEPHISTOPHELES - Jeffrey Burton Russell

Mephistopheles: Modern Dünyada Şeytan

Şeytan düşüncesini Yahudi-Hıristiyan-Müslüman bağlamında ele aldım; çünkü bu düşünceyi ortaya çıkartan ve geliştiren dinsel gelenekler bu inanç sistemlerinde yer alır. Sorunla en dolaysız biçimde karşı karşıya gelenler de bu üç din olmuştur; çünkü sorun en kesin biçimiyle, tektanrılı dinlerde Tanrı'nın birliğine, iyiliğine ve kadiri mutlaklığına duyulan inançla kötülüğün varlığı arasındaki zıtlıkta kendini göstermektedir. Çalışmalarımda kötülük sorununu özellikle Hıristiyanlık bağlamında ele alışımın nedeni kısmen kültürel ve dilbilimsel yönden bilgi alanımın Hıristiyanlık üzerinde yoğunlaşmış olmasından, kısmen de Hıristiyanlığın ve Hıristiyanlık kültüründen kaynaklanan felsefi geleneklerin kötülük sorunuyla en açık biçimde yüzleşerek formüle etmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Hiçbir tarikatin yolundan gitmediğim gibi, hakikati olabildiğince açık ve geniş bir biçimde aramaya yönelik arzumun dışında hiçbir genel kabul görmüş bir düşünceye bağlı kalmadım. s. 7
Bu dizide yer alan çalışmaların ilk cildini oluşturan Şeytan, konusunu en eski çağlardan Yeni Ahit dönemine kadar geçen zaman içinde ele almaktadır; İblis, erken Hıristiyanlıktan beşinci yüzyıla kadar geçen dönemi kapsar; Lucifer ise ortaçağ dönemini ele almaktadır. Bu cilt, Reformasyondan günümüze kadar geçen dönemi incelemektedir. İlk üç ciltte Şeytan konusunda ayrıntılarda da olsa belli bir görüş birliğinin gelişimi görülürken, dördüncü ciltte geleneğin parçalanışı gözlemlenir. Kitabın başlığı da bu parçalanma sürecini yansıtmaktadır; çünkü Mephistopheles adı onaltıncı yüzyılda Faust mitindeki Şeytan figürü için uydurulmuştur ve mit Batı yazınında, Goethe'nin kesinlikle Hıristiyan olmayan Faust'unda olduğu gibi gelenek dışı birtakım görüşlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. ss. 7-8 

Reformasyonla birlikte ortaya çıkan Protestan/Katolik bölünmesi, bu parçalanma sürecini başlatmıştır, ancak Protestanlık başlangıçta Katolik diaboloji geleneğinin izinde gittiği için kavram konusunda ciddi bir bölünmeye ancak onyedinci yüzyılın sonundan itibaren rastlanmaktadır. O dönemde "cadı çılgınlığı"nın inanılırlığını yitirmesi, Şeytan'a duyulan inancın da yitirilmesiyle sonuçlanmıştır; onsekizinci yüzyıldaysa Aydınlanma'nın usçu felsefi sistemleri Hıristiyanlık geleneğinin epistemolojik temellerini zayıflatmış ve diabolojinin daha da güçsüzleşmesine neden olmuştur. Onsekizinci yüzyılın sonlarına doğru (Hıristiyanlar da dahil olmak üzere) eğitimli insanların büyük bir bölümü Şeytan düşüncesini tümüyle göz ardı etmeye hazır duruma gelmişlerdi. Bununla birlikte tam o dönemde romantizm, güçlü ve ikircikli bir simge olarak Şeytan kavramının yeniden canlanmasına neden oldu. Romantik Şeytan, zorbalığa karşı soylu bir başkaldırının simgesi ya da en azından, hem özgürlüğün hem de bencilliğin ikircikli bir temsilcisi olarak görülüyordu. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Şeytan, genelde insanlığın yozlaşmasının ve budalalığının alaycı bir eğretilemesi olarak yazında, güzel sanatlarda ve müzikte yaygın biçimde yararlanılan bir figür durumunu aldı. Yirminci yüzyılda yaşanan soykırımların ve savaşların doğurduğu dehşet, kökten kötülüğe duyulan ciddi felsefi ilginin yeniden canlanmasına neden oldu ve bunun sonucu olarak da Şeytan bir kez daha modem teoloji için ciddi bir konu olarak ortaya çıktı. s. 8

Kötülük

Şeytan, kökten kötülüğün en iyi bilinen simgesidir. Kökten kötülük, günümüzde hayli revaçta olan göreceliğin körleştirmediği herkesin kolayca anlayabileceği bir kavramdır. Dünya düzeyinde kötülük, tüm gezegenin nükleer bir tehlikeyle karşı karşıya kalması konusundaki isteklilikte kendi ifadesini bulur. Bugün, yeryüzünde yaşayan tüm omurgalıları öldürmeye yeterli miktardaki nükleer silahın yetmiş katı nükleer silahı barındıran cephaneliklere sahip olarak, hiçbir bireyin, hiçbir ulusun ya da ideolojinin herhangi bir çıkar sağlamayacağı, ancak milyarlarca insanı en korkunç biçimde ölüme mahkum edecek bir savaş için ciddi ciddi hazırlıklar yapıyoruz. Gün be gün daha tehlikeli bir hâle gelen bir yolda ilerlememiz konusunda bizi zorlayan güç nedir? Gezegenin nükleer silahlarla yok oluşu kimin işine gelecektir? Ancak en baştan bu yana sınır tanımayan bir acımasızlık ve kin içinde evrenin yokoluşunu arzulayan o güç... Eğer amacımız bir nükleer savaşın engellenmesiyse, kökten kötülükle dolaysız bir biçimde karşı karşıya gelmemiz gerekecektir. s. 11

Bireysel düzlemde kökten kötülük, insan aklının alamayacağı gaddarlıklarda kendini gösterir. Kötülük gerçeğine en çok yaklaştığımız an, gerek kendi içimizde gerekse diğerlerinde var olan kötülükle dolaysız bir biçimde yüz yüze geldiğimizde ortaya çıkar. s. 11

Kötülüğü bundan önceki çalışmalarımda her zaman iki kategoride tanımladım. Birincisi, yani edilgen kötülük, hissedebilen bir varlığın duyduğu acıdır. Acı çekme, bilinçli bir biçimde hissedilen korku, dehşet, derin üzüntü, depresyon ya da bir acıya ya da acıya yönelik tehdit ya da anıya eşlik eden keder duygusudur. ikincisi, yani etken kötülük, sorumluluk sahibi hissedebilen bir varlığın, hissedebilen diğer bir varlıkta acı uyandırma isteğidir. Geleneksel olarak kötülük üç kategoriye ayrılmıştır:

(1) metafizik kötülük, yaratılan herhangi bir dünyada kusursuzluğun eksikliği;

(2) doğal kötülük, örneğin kanser ya da kasırga gibi "doğal olaylar"dan kaynaklanan kötülükler;

(3) ahlaki kötülük, kasıtlı bir biçimde acı uyandırma duygusu.

Bizi öncelikle ilgilendiren ahlaki kötülüktür, ancak bir anlamda bu üç kategorinin birbirleriyle kesiştikleri gözlemlenebilir; çünkü Tanrı eğer varsa, son kertede doğal kötülüklerin sorumlusu da odur. s. 12

Kötülüğün köktenci doğası yukarıda belirttiğimiz örnekte ortaya çıkmaktadır. Fırında yakılan çocuğun çektiği acı, mutlak bir yoğunluğu içerir; nükleer bir savaşta can veren milyarlarca yaratığın çektiği acı, tüm bir gezegen üzerindeki mutlak ıstırabı yansıtır. Kişinin bu gezegene ve onun yaratıklarına duyduğu sevgi ne denli yoğunsa, onu bozan kötülük karşısında duyduğu üzüntü de o denli derin olur. Kötülüğe karşı olan duyarlık, sevgiden kaynaklanan bir duyarlıktır. ss. 12-13

Şeytan, kökten kötülüğün simgesidir. Ancak gerçekten var mıdır ve hangi anlamda vardır? s. 13

Bu sorunun anahtarı hangi anlamda olduğunda yatıyor. Bilinmesi gereken ilk konu, Şeytan'ın varlığına yönelik olarak nasıl bir yaklaşım içinde olduğumuzdur. Nasıl bildiğimiz sorusuysa görünürde aşina olduğumuz bir soru değildir; çünkü çocukluğumuzdan bu yana bizden hep bir şeyin ya "gerçek" ya da "gerçekdışı" olduğunu düşünmemiz istenmiştir. Sanki geçerli olan yalnızca bir tek dünya görüşü varmış, olaylara ancak tek bir bakış açısıyla bakılabilirmiş, hakikate yalnız tek bir biçimde yaklaşılabilirmiş gibi. Geçen yüzyıl boyunca doğa bilimlerinin ezici üstünlüğü göz önüne alındığında, çoğunlukla gerçeğe tek doğru yaklaşımın doğa bilimleri yoluyla olduğunu kabul ederiz. Toplumumuzda bu varsayım öylesine geniş bir kesinliğe sahiptir ki, artık bu "sağduyu" olarak kabul edilmektedir. Ancak filozoflar ve bilim adamları bilirler ki, çoğul hakikat sistemleri vardır ve gerçeğe birden fazla yaklaşımla ulaşılabilir. Bilim, bu yaklaşımlardan yalnızca biridir. Ancak bilim de, diğer yaklaşımlar gibi insan zihni tarafından üretilen bir kavramdır, zaman içinde değişir ve inancın gösterilemeyen varsayımlarını temel almıştır. Bilimin temeline ilişkin olası hiçbir bilimsel kanıt, "insan bilinci tarafından etkilenmeden dışımızda, orada uzanan nesnel dünyaya ilişkin hiçbir veri yoktur. s. 13

Bu, hiçbir şekilde, insanlık deneyimi içinde en etkileyıcı ve hayranlık verici sistemi inşa eden bilimin taşıdığı değeri küçümsemek şeklinde yorumlanmamalıdır. Ancak bilimin de sınırları vardır ve bu sınırların ötesinde, tıpkı başka galaksiler gibi, farklı hakikat sistemleri bulunmaktadır. Bu sistemlerle biliminki arasında benzerliklerin olmadığı söylenemez, ancak bunların düşünce biçimleri bilimden oldukça farklıdır: Bu sistemlerin arasında tarih, mit, şiir, teoloji, sanat ve analitik psikoloji yer almaktadır. İnsanlığın geçmişinde başka hakikat sistemleri var olmuştur; gelecekte de var olacaklardır; düşünebilen diğer varlıklar arasında ne tür düşünce yapılarının bulunduğu konusunda ancak tahminlerde bulunabiliriz. s. 14

Bu nedenle, belirli bir sistem içinde gösterilebilen bir hakikatin, başka bir sistem içinde gösterilemeyebilir. Sanat, sülfirik asidin bileşenlerini gösteremeyebilir; ve bilim, bir Yunan vazosunun güzelliği üzerinde bir yargıda bulunamayabilir. Bir sistem içinde "doğru" sayılan bir unsur, başka bir sistemde herhangi bir anlamdan yoksun olabilir. Bir sistemde "gerçek" olarak kabul edilen bir unsur, diğerinde "gerçek" bile olmayabilir. s. 14

Ancak bu, hakikatin hiç olmadığı anlamına gelmez. Sülfirik asit hakkındaki bir önermenin başka herhangi bir önerme kadar geçerli olduğu ya da bir vazonun güzelliği konusundaki bir yargının başka herhangi bir yargı kadar iyi olduğu anlamına da gelmez. Hakikate varabilmek, hiçbir zaman kolay değildir ve onun kolayca ulaşılabilir bir şey olduğunun kanıtlanmasına yönelik her girişim başarısızlıkla sonuçlanır. Bu önerme, "her şeyin göreceli" olduğu yolundaki basite indirgeyici görüşe hiçbir şekilde uygulanamaz. Hakikate ulaşabilmek zordur; doğru, statik değil dinamiktir ve bilen kişiyle bilinen şey arasındaki gerilimde yer almaktadır. Nihai hakikati hiçbir zaman kavrayamayız, ancak açık bir zihinle düşünerek ve kafa karıştırıcı kategorilerden uzak durarak kendimizi o hakikate yönlendirmemiz mümkün olabilir. ss. 14-15

Şeytan var mıdır? Bu sorunun yanıtı kolay değildir ve konunun karmaşıklaştırılmaması gerekir. Hiçbir şey "mutlak bir biçimde," "kendi içinde" bilinemez. Herhangi bir şeyi bir parça olsun anlayabilmek için ilk aşamada kavranması gereken şey budur. Doğrudan ve kesin olarak ancak tek bir şeyi bilebiliriz, o da "o şeyin düşünme olduğudur." Bireysel bir varlık olarak kendi varoluşumuz da dahil olmak üzere bunun dışında her şey, ancak düşünme yoluyla kavranabilir. Bir ağacı algılarsınız, ancak onu kendi içinde bir şey olarak değil, duyu organları aracılığıyla beyin süzgecinden geçirilen ve daha sonra öğrenmiş olduğunuz zihinsel yapılar içinde özümsenen bir düşünce olarak kavrayabilirsiniz. Hiçbir şey, bu süreçlerin ağacın kendi gerçekliğine karşılık gelen bir algı üretebileceği konusunda herhangi bir güvence sağlayamaz. Belli bir ölçüde bir karşılık gelişten (kesin olmasa da) söz edilebilir, ancak ağacın gerçekliği öylesine karmaşık ve çok yönlüdür ki, sizin ağaç hakkında geliştirmiş olduğunuz fikir en iyi durumda o gerçekliğin ancak ufak bir bölümünü kapsayabilecektir. s. 15

Elbette ki, fikirlerimizin gerçekliğe belli bir ölçüde uyduğunu varsayarak, dünya üzerinde kendimize bir yol çizeriz. Bu da oldukça uygun bir davranıştır, çünkü böyle bir uygunluk olmasaydı ne hayatta kalmayı başarabilirdik ne de herhangi bir evrim geçirebilirdik. Görecelik burada geçerli değildir. Bir ağacın büyümekte olan bir bitki olması, onun bir uzay gemisi olmasından daha yüksek bir olasılığa sahiptir. s. 15

Ağaçları yalnızca gece görmüşseniz ya da eğer doğuştan körseniz ya da aynı ağaçları bin beşyüz metre yüksekteki bir jet uçağının penceresinden görseniz, size ne kadar farklı görüneceğini bir düşünün. Bir ağacın, bir köpek, bir ağaçkakan, bir peygamber devesi ya da Vega gezegeninde yaşayan bir canlı tarafından nasıl da farklı bir şekilde algılanacağını düşünün. Büyük ölçüde farklı duyumlar, büyük ölçüde farklı beyin yapıları, büyük ölçüde farklı zihin yapıları; tüm bunlar, bir ağacın ne olduğu konusunda birbirinden büyük ölçüde farklı algı biçimlerini yansıtacaklardır hiç şüphesiz. s. 17

Bunu bilmek, her düşünce sisteminin farklı ve tartışmalara açık olduğu yolunda bir kavrayışa varmamızı sağlar. Hakikat, herhangi bir sistemin sınırları içine· kapatılabilen bir kavram değil, çeşitli hakikat sistemlerinin ortak bir noktaya doğru yakınlaştıkları bir yöndür ve elde etmeyi başarabileceğimiz tek hakikat, bu arayışın dinamiğinde, zihnin hakikate doğru yönlenmesinde yatmaktadır. Ağaç, bir bitkidir; ağaç, evrenin güzelliğinin bir işaretidir; ağaç, bir totemdir; ağaç, bir telefon direğinin hammadesidir; ağaç, bir tarihsel anıttır. Bunlar, birbirini dışlayan önermeler değil, ağacın gerçekliğiyle ilgili farklı türde geçerli önermelerdir. s. 17

İşte bundan dolayı, Şeytan'ın var olup olmadığı sorusunun tek bir yanıtı yoktur. Bugün birçok insanın bu düşünceyi modası geçmiş, hatta "aksi kanıtlanmış" olarak görmelerinin nedeni, gerçekte bilimle hiçbir ilgisi olmayan konularda yargılarda bulunmak üzere bilime başvurmasının yol açtığı karmaşıklıktan kaynaklanmaktadır. Şeytan'ın var olup olmadığı konusuna bilim yoluyla anlamlı bir yaklaşımda bulunabilmek mümkün değildir, çünkü tanım gereği bilimin alanı yalnızca fizikseli araştırmakla sınırlıdır ve bilimin ruhsallık hakkında söyleyebileceği hiçbir şey yoktur. Ayrıca, kötülük konusu ahlaki değer içeren bir konudur ve yine tanım gereği bilim, ahlaki değerler konusunda herhangi bir keşifte bulunamaz. Son olarak da ahlaki kötülük, bir netleri-sonuç ilişkisi değil, bir özgür seçim konusudur ve bilim gerçek anlamda özgür istence dayalı kararlar üzerinde herhangi bir araştırmada bulunamaz; çünkü tanım gereği, bu kararların herhangi bir nedeni yoktur. ss. 17-18

Bugün birçok kişi, bilim tarafından araştırılamayan bir sorunun hiçbir şekilde araştırılamayacağına inanıyor görünmektedir. Tek gerçekliğin maddi gerçeklik olduğuna ve bilimin araştıramayacağı hiçbir gerçeğin bulunmadığına emin olan bu kişiler, Şeytan düşüncesini anlamsız bir kavram olarak tümüyle dışlarlar. Şeytan'ın bilimsel anlamda var olamayacağı elbette ki doğrudur. Ancak teolojik anlamda, mitsel anlamda, psikolojik anlamda ve tarihsel anlamda varlığından söz edilebilir; ve bu yaklaşımlar, bilimde olduğu gibi, hakikate ilişkin bir davranış biçimi geliştirebilirler. s. 18

Bu kitap, Şeytan kavramını tarihsel bağlamda ele almaktadır. En iyi durumda tarih, zihnimizde yer alan hazır kavramlara uymak üzere veri toplamak için geçmişi araştırmak yerine, zihinlerimizi yakından tanımadığımız düşünce biçimlerine açar. Günümüzde başat biçimde geçerli olan dünya görüşünün sonsuza değin doğru olacağı yolundaki o tuhaf varsayımı göz ardı eder. Ancak modern tarihçiler kendilerini bir ikilemin içinde bulurlar. Bir yandan, materyalizmin çekimine kapılırlar; diğer yandan ve daha güçlü bir biçimde kendilerini göreceliğin çekimine kaptırırlar ve bu görecelik tuhaf bir biçimde onları yine materyalizmi kabul etmeye yönlendirir; çünkü bu, geç yirminci yüzyılın en yaygın biçimde benimsenen görüşüdür ve yeni geliştirilen gözde yöntembilimsel akımların temelini oluşturur: Bu da, "hareketin tam ortası"dır. Herhangi bir değer taşıyan gelişmelerin çoğunu materyalist tarihe borçlu olduğumuz doğru; ancak materyalist tarih de birtakım kısıtlamalara sahiptir ve bunların en başında, materyalizmin idealizm karşısında bir önceliğe sahip olduğu konusunda herhangi bir savın öne sürülebilmesi için zorunlu bir felsefi nedenin bulunmaması gelmektedir. Diğer bir deyişle nihai gerçeklik, en az "madde" olduğu kadar "düşünce"dir. ss. 18-19

Bilim, bu düşüncenin çağdışı olduğunu kanıtlamıştır ve bu nedenle de budalacadır. Bir başına böyle bir konu üzerinde herhangi bir çalışma yapmak tümüyle anlamsızdır; ve taşıdığı tek yarar, onlara, bu düşünceyi üreten "zihniyet"i kavrayabilme konusunda yardımcı olmasıdır; bu "zihniyet" ise, materyalist tarihçilerin biricik gerçeklikler olarak algıladıkları maddi, toplumsal koşullar tarafından biçimlenmiştir. s. 19

Bu tür bir ikilemi, daha idealist bir yaklaşımla önleyebilmek mümkündür. İdealist tarihçiler, gerek kendilerinin gerekse çağdaşlarının dünya görüşlerinin, kendilerinden öncekilerin dünya görüşleri kadar tartışmaya açık olduklarının farkındadırlar: bu nedenle de, başka kültürlerin dünya görüşlerinden bir şeyler öğrenebilmek konusunda isteklidirler; fikirlerin kendi içlerinde önem taşıdıklarını, maddi koşulları etkiledikleri ölçüde onlardan etkilendiklerini ve kendilerine ait bir yaşamlarının ve anlamlarının bulunduğunu bilirler. Şeytan düşüncesi, kötülüğün doğasının anlaşılabilmesinde önemli bir kavramdır ve bu haliyle de hakikate işaret eder. Şeytan, tarihsel olarak kötülük hakkındaki hakikati hedefleyen uzun ömürlü ve son derece etkili bir kavram olarak var olmaktadır. ss. 19-20

Hakikati hedeflediğimizde edindiğimiz bilgiler, nomen (kendinde şeyler) üzerine değil, fenomen (insanların nomen'le ilgili kavramları) üzerinedir. Kendi başına karaağaç, nomen'dir ve bilinemez; oysa sizin ağaç hakkındaki fikriniz fenomen'dir ve bilinebilir. s. 20

Fenomenler bireysel oldukları ölçüde kolektifdirler. Bir ağaçla ilgili kolektif fenomen, ağaçla ilgili olarak çoğu kişinin kolektif olarak paylaştığı bir kavramdır; doğrulanabilir, anlaşılabilir ve betimlenebilir. Ağaç fenomeni, tüm bireyler arasında özdeş değildir; ne de ağaca ait kolektif fenomen, gruplar ve toplumlar arasında özdeş bir deneyimdir. Bir ağaç fenomeni, bir Iroquois, kadim bir Kenanlı ve Oregonlu bir keresteci için ayrı ayrı şeyler ifade eder. s. 20

"Şeytan" ise en iyi biçimde tarihsel yönden araştırılabilir. Tarih, teolojinin inançla ilgili varsayımlarına girmez, öte yandan bilimin aksine, bu fenomene dolaysız biçimde ulaşabilir. Şeytan'ın tarihi, örneğin teoloji, mitoloji ve yazın gibi Şeytan'ı tanımaya yönelik diğer. tarzları da kendi içine alabildiğinden dolayı, diğer yaklaşımlardan daha üstündür, çünkü onları kapsayabilme özelliğine sahiptir. Bu nedenle de Şeytan en iyi kendi tarihinin terimleriyle tanımlanabilir. s. 21

"Şeytan'ın tarihi" kendi içinde Şeytan'ın tarihi anlamına gelmez; böyle bir şey olanakdışı olurdu. Bu, fenomenin tarihi ya da Şeytan kavramının tarihi anlamına gelir. Kavram, zaman içinde değişim geçirmiştir.

Şeytan, kökten biçimde birbirinden farklı dört oluş biçimine sahiptir:

(1) Tanrı'dan bağımsız bir ilke;

(2) Tanrı'nın bir yönü;

(3) yaratılan bir varlık, düşmüş bir melek;

(4) İnsani kötülüğün bir simgesi.

Birbirinden farklı olsalar da bu çeşitlemeler, bir geleneğin -bin yıllık süreler boyunca çeşitli aşamalarla görüşlerden bazılarını eleyen ve dışlayan, bazılarını da koruyan bir geleneğin- biçimlenmesine katkıda bulunmuşlardır. Geleneğin zaman içinde ilerleyişi zorunlu olarak iyiye doğru değildir -şöyle ki, 1687 yılındaki Şeytan üzerine görüşler, 1387 yılındaki Şeytan üzerine görüşlerden daha iyi olmayabilir- ancak yine de daha eksiksiz hale gelmiştir; ve gelenek zenginleştikçe, gerçeğe daha yakınlaşır. Şeytan hakkındaki gerçeğe en fazla yaklaştığımız nokta, geleneği kendi bütünlüğü içinde inceleyebildiğimiz noktadır.  ss. 21-22

Protestan Reformu ilk ortaya çıktığında, Şeytan kavramı binbeşyüz yılı aşkın bir sürelik gelişim geçirmişti ve hala birtakım tutarsızlıklarının olmasına karşın kavramla ilgili hem geniş kapsamlı hem de derin bir fikir birliği oluşmuştu. Reform hareketi boyunca bu fikir birliği varlığını sürdürdü ve Katoliklik ile Protestanlık arasındaki uçurum arasında bir köprü oluşturdu. Bununla birlikte onyedinci yüzyılın sonuna gelindiğinde bu köprü parçalandı ve geniş kapsamlı, birbirinden farklı yeni düşünce ve değerler sistemleri ortaya çıktı. İşte bu kitabın öyküsü de budur ve başlangıç noktasını onaltıncı yüzyıl Reform hareketi oluşturmaktadır. s. 22

Reform Hareketi ve Şeytan

Onaltıncı yüzyıl, Luther dönemiyle Shakespeare dönemi arasındaki farklılıklar üzerinde bir köprü işlevini görür. Bu dönem, kötülük kavramı üzerindeki görüşlerin ağırlık merkezinin ruhlar dünyasından insanların dünyasına aktarıldığı köklü bir değişime tanık olmuştur. Onaltıncı yüzyıl Reform hareketi, teolojide Protestanlık ve Katoliklik arasında b ir bölünmenin yaşandığı bir dönemdir; bu bölünme başlarda dar bir kapsamda onaya çıktı, ancak hızla büyüdü Ye sonuçta, Batı toplumunda başat bir kamım kazanan Hıristiyan olmayan ve laik görüşlerin gelişimini teşvik etti. s. 23

Karmaşık bir olaylar dizisini içeren Reform hareketi, en geniş bağlamda üç ana bölüme ayrılabilir: Bilgili ve eğitimli, göreceli olarak muhafazakar sayılan Protestan liderler Martin Luther (1483-1546) , John Calvin ( 1509- 1564) ve H uldrich Zwingli ( 1484-1535) yönetiminde gerçekleşen "Yetkin Reform hareketi;" Anabaptistler, Üniteryenler ve Thomas Munzer'in (1489- 1525) başlattıkları Köktenci Reform hareketleri; ve lgnatius Loyola (1491 - 1556) ile Trent Ekümenik Konsili (1545-1 563) tarafından temsil edilen Katolik Reformu. Bu hareketler ( uyumlu ya da uyumsuz bir biçimde) Desiderius Erasmus'un (l 466?- 1 5 36) temsil ettiği hümanist yazınla da ilişkilidir. Reform hareketinin başlangıç tarihi, Luther'in doksanbeş tezinin yayımlandığı 31 Ekim 1517 olarak kabul edilmektedir. Luther, 3 Ocak 1521 tarihinde aforoz edilmişti; Lutherci Alman soylularının 1529'da Speier Diet'indeki Protesto'ları, Protestan [Protestocu -yn.] teriminin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu ayrılıkların sonucu olarak ortaya çıkan savaşlar 1648 Westphalia Anlaşması'na kadar devam etmiştir. Konstantin çağından bu yana Hıristiyanlık ve Batı düşüncesi tarihinin dönüm noktası sayılan olaylardan birkaçını burada özetlemiş oluyoruz. ss. 23-24

Onaltıncı yüzyılla ilgili diabolojik varsayımların büyük bir bölümü çoğunlukla özünde geleneksel, hatta ortaçağa özgü nitelikler taşıyordu. Cadılık, Luther, Calvin, Katolik Reformu, gizemciler ve Faust öncesi yazının tamamı Şeytan'Ia ilgili eski görüşleri devam ettiriyorlardı. Diaboloji tarihindeki en önemli dönüşüm, Reform hareketinde değil, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma çağında ortaya çıktı. Gerek Katolik gerekse Protestan kökenli Reformcu düşünce, bu bağlamda ortaçağ geleneğini sürdürüyordu: Luther, Calvin, hatta Zwingli, bin yıllık süre boyunca Avrupa düşüncesine temel özelliğini kazandıran Aristotelesçi , skolastik, Augustineci düşünce tarzını benimsemişlerdi. Buna karşın birbirinden köklü biçimde farklı iki dünya görüşü -hermetik büyü ve maddeci bilim- bu dönemde ortaya çıkarak bütün geleneksel Hıristiyan düşünce sistemine meydan okuyordu, Reform tartışmalarıysa dar bir çerçevede eski Augustineci-Aristotelesçi gelenek içinde yer alan tartışmalar üzerinde odaklanmıştı. ss. 23-24

Geç Hıristiyan düşüncesinde yer alan akımların çoğu, hiçbir engelle karşılaşmaksızın Reform kanallarına karışıyordu. Nominalizm, öncelikle Gabriel Biel (1425-1495) tarafından geliştirilen Ockhamizm, büyük etkisini sürdürmekteydi. Ondördüncü ve onbeşinci yüzyılların "modern akımı" olan nominalizm, insanın sorumlulukları konusunda sürdürülen tartışmanın her iki tarafını da -özgür istenç ve yazgısallık- beslemekteydi. Ockhamizm, hem Tanrı'nın hem de insanın mutlak özgürlüğünü vurgulamaktaydı. Bir yanda, Tanrı'nın mutlak özgürlüğü ve bu nedenle de "Kadiri Mutlak" özelliğini olumluyor, diğer taraftan da, bir birey olarak insanın özgürlüğünü vurguluyordu. ss. 24-25

Tanrı ve Şeytan

Şeytan'ın varlığına inanmanın herhangi bir anlamının bulunup bulunmadığı kişinin dünya görüşüne bağlıdır. Hıristiyan dünya görüşünde açıkça bir anlam ifade etmesine karşın, maddeci dünya görüşüne göre de eşit derecede anlamsızdır. Ancak bu sorunun, herhangi bir tinsel varlığın bulunup bulunmadığı konusundaki daha geniş bir sorunun bağlamında ele alınması gerekir. Bir kavram olarak Tanrı da Şeytan kadar bilimdışıdır. Yirminci yüzyılda başatlığını sürdüren "sağduyuya dayalı" maddecilik sayesinde eğitimli kişilerin büyük bir bölümü, bir bütün olarak kanıtların tinsel varlıkların var olmadıklarını gösterdiğine inanır. s. 451


Bununla birlikte gerçekte maddeci bilim, tanım gereği bunların lehine ya da aleyhine hiçbir kanıt öne süremez; bu nedenle de kanıtların diğer dünya görüşlerinin ışığında ele alınmaları gerekmektedir -ki bu dünya görüşleri de bu tür varlıkların bulunmadıkları konusunda herhangi bir kanıt sunmaktan hayli uzaktır. Ayrıca, 4. bölümde yer alan Hume'un argümanında da gösterildiği gibi, tinsel varlıkların etkin oldukları bir evren de, en azından bu varlıkların bulunmadığı bir evren kadar olanaklıdır. s. 451

Kendisini kötülüğe adamış tinsel bir kişilik olarak Şeytan'ın gerçekten var olma olasılığına ilişkin ne tür belirtiler mevcuttur? Bu sorunun, iki farklı açılımda ele alınması gerekir: Birincisi, dine herhangi bir gönderme yapmadan sağlanabilen belirtiler nelerdir; ikincisi, dinsel bağlam içinde sağlanabilecek belirtiler nelerdir. Birinci düzlemi "doğal diaboloji",  ikinci düzlemi "vahye dayalı diaboloji" olarak adlandırabiliriz. ss. 451-452

Doğal diabolojinin ilk savı, deneyimlediğimiz dünyanın ahlaki yönden aslında tarafsız olmayışıdır. Psikoloji, çok erken yaşlarda olguları iyi ve kötü olarak deneyimlediğimizi, ancak olgunlaştıkça bu duyumlarımızın ikircikliğin inceliklerini öğrendiğimizi doğrulamıştır. İyi ve kötü üzerine deneyimlerimizden kaynaklanan ölçütler, gerek bize yapılanlar gerekse bizim diğer insanlara yaptıklarımız üzerine uygulanır ve toplum tarafından silinmedikçe bu ölçütler normal insanların zihninde içkin olarak vardır. Hem kendi içimizde hem de diğer insanlarda iyi ve kötüyü ayrımsayabiliriz. Ancak insan türünün ötesinde var olan iyiliği ve kötülüğü de ayrımsayabiliriz. Kanser, menenjit ve diğer doğal kötülükleri evren üzerinde bir leke olarak görürüz. Kötülüğü, evrende olduğu varsayılan diğer zeki varlıklara da atfedebiliriz. Dünyaötesi varlıkları tutarlı bir zekaya ve istence sahip "gerçek" kişiler olarak düşlediğimizde, onları iyilik ve kötülük yapabilen, acı duyabilen ve acı uyandırabilen varlıklar olarak düşünürüz. Evrendeki etkin kötülüğün salt insanlarla sınırlı olduğunu kabul etmek için hiçbir neden yoktur. s. 452

Ne de insan kötülüğünün kökenlerinin salt insan doğasında yer aldığını kabul etmemiz için bir neden bulunuyor. Öyle bir nükleer savaşa hazırlanıyoruz ki, en hafifi bile milyarlarca insanın, her biri tıpkı ebeveynleri tarafından fırına kapatılan küçük kız gibi kavrularak müthiş acılar içinde ölümüyle sonuçlanacaktır. Silahlanma yarışının gerçekte bir nükleer savaş olasılığını azalttığı savı sık sık propagandacılar tarafından öne sürülür; oysa dünyanın her geçen yıl giderek daha tehlikeli bir duruma geldiği gerçeği karşısında bu sav geçerliliğini yitirmiştir. Muhtemelen hiç kimsenin bir nükleer savaşı başlatmayı kasıtlı olarak planlamadığını öne süren argüman, rastlantısal bir nükleer savaşın patlak verme riskinin giderek yükseldiğini ve tüm gezegeni yok edebilecek güce sahip silahları depolayarak konuşlandırmanın, insanların yaptığı ve yine insanlar tarafından geri alınabilecek kasti bir seçim olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir. ss. 452-453

Silahlanma yarışının demonik niteliği, şu soruyu sorduğumuzda daha belirgin bir biçimde karşımıza çıkar: Tüm bu soykırım hazırlıkları kimin yararına olacak? Hiçbir birey, hiçbir ulus, hiçbir ideoloji - insana özgü hiçbir unsur olası bir nükleer savaştan karlı çıkmayacaktır. Öyleyse bizleri, boyutları tam da bizim gücümüzün yetebileceği bir biçimde, tüm gezegende insan yaşamının yokoluşunu kapsayacak bir yıkım hazırlığına iten güç nedir? Uzayda, Ay'da, Mars'ta ya da güneş sisteminin herhangi bir yerinde askeri üslerin oluşturulması durumunda, yıkımla ilgili planlarımız bu bölgeleri de kapsayacak biçimde genişleyecektir. Yeterli gücümüzün bulunması durumunda, bu tehdidi galaksiyi ya da t üm evreni içine alacak biçimde genişleteceğimizden hiç kimsenin şüphesi yoktur. Ancak insanlara tüm evreni yok etmeyi düşündüren gücün gerçek doğası nedir? s. 453

Çoğu kimse bu sınır tanımayan yok ediciliğin, insanın içindeki bireysel yıkıcılığın bir uzantısı olduğunu savunur. Birey olarak hepimizin içinde kötülüğün var olduğu doğrudur, ancak sayıları ne denli fazla olursa olsun, tek tek insanların içindeki kötülükleri bir araya getirecek olsak, bunların tümü de, gezegenin yok edilmesi bir yana, bir Auschwitz'i açıklayabilmekte yetersiz kalacaktır. Bu boyutta bir kötülük, nicel yönden olduğu kadar nitel yönden de farklı görünmektedir. Böyle bir kötülük artık kişisel değil, belki de bir tür kolektif bilinçdışından kaynaklanan kişiselliğin ötesinde bir kötülüktür. Şu da bir olasılıktır ki bu kötülük, kişiselliğin ötesinde olmanın da ötesinde, gerçek anlamda aşkın bir güç, insan zihninin hem içinde hem de dışında var olan, onu düşleyebilecek insan soyu kalmasa bile yine de varlığını sürdürebilecek bir mevcudiyettir. ss. 453-454

Böylesine aşkın bir Şeytan'ı felsefi yönden savunabilmek hayli zordur. Bu, yalnızca mutlak anlamda kötü olmakla kalmayıp, aynı zamanda öylesine büyük bir güç ve bilgi sahibi bir kişilik olmalıdır ki, faaliyetlerini tüm evrene ya da en azından zeki ve ahlaki yönden özgür yaşam biçimlerinin var olduğu her yere uzatabilmiş olması gerekir. Tanrı'nın yarattıklarına her zaman ve her yerde karşı çıkması gerekir. Ancak bir melek olarak ne kadar güçlü olursa olsun, yaratılmış herhangi bir zihin böylesine bir güç için gerekli olan bilgiye sahip olabilir mi? Evren yalnızca bir yüzyıl önce bile onun hakkında sahip olabildiğimiz fikirlerle karşılaştırıldığında, inanılmaz derecede karmaşık bir yapıya sahiptir; öylesine karmaşıktır ki, böyle bir yapı içinde Tanrı'ya kozmik bağlamda karşı çıkabilecek bir gücün varlığı düşünülemez. Sonsuz an içinde Tanrı, her birinde yüzbin milyon yıldızın bulunduğu yüzbin milyon galaksiden oluşan bir evrendeki her (atomaltı) zerrenin devinimlerini izleyebiliyor ve yirmibin milyon yıllık bir evrende zamanın her anında her bir zerreciği görebiliyorsa ve üstelik her bir zerrenin rastgele deviniminden oluşan sonsuz sayıdaki olası evrenleri görebilme gücüne sahipse, Tanrı'ya meydan okuyabilecek zekaya sahip bir yaratığın bulunabileceği düşüncesi hayli mantıkdışı görünür. s. 454

Şüpheciler ayrıca, Şeytan'ın toplumsal yönden yıkıcı olduğu düşüncesinin, Şeytan'a inanmanın, kötülüğe gereğinden fazla güç atfedilmesi anlamına geldiğini savunurlar. Elbette, kişinin dikkatini Tanrı'nın inayetine atfettiği önemi azaltacak ölçüde Şeytan üzerinde odaklandırması sağlıksız bir yaklaşım olur, Ancak öyle görünüyor ki, yirminci yüzyılın sonunda Şeytan'a gösterilen ilgi gereğinden fazla değil, tam aksine gereğinden çok daha az. Şüpheciler ayrıca, Şeytan'ın düşmanların demonlaştırılmasını teşvik ettiği düşüncesine de karşı çıkıyorlar; oysa Şeytan'ın varlığını yadsıyan Sovyet komünizmi gibi sistemlerin de düşmanlarını demonize etme konusunda aynı eğilime açık olduğu bir gerçektir. Şüpheciler, Şeytan'a inanmanın insani sorumluluğu aşındırdığını öne sürerler; oysa Hıristiyanlık her zaman Şeytan'ın insan istencini zorlama ya da onu herhangi bir edime mecbur etme konusunda herhangi bir gücünün bulunmadığını ısrarla vurgulamıştır. Şu nokta bir olasılıktır ki, kökten kötülüğü ayrımsadığımızda ve onu tanımladığımızda, ona karşı savaşımız için gereksinim duyduğumuz araçları kazanabiliriz, Kökten kötülük üzerinde edineceğimiz bir kavrayış bizlere (silahlanmanın kontrolü ya da cezaevi reformları gibi) geçici önlemleri aşarak konunun özüne girebilmemizde yardımcı olur. Ayrıca, görünürde ruhani gibi gelen bir sesin kötülüğün gücünden de kaynaklanabileceği daha iyi anlaşılabilse, Tanrı'nın sesiyle konuştuklarını öne süren tehlikeli sahte peygamberler kendilerine daha az izleyici kazanırlardı. s. 456


Şeytan düşüncesi son aşamada, kozmosta kötülüğün neden var olduğu sorununa fazla bir çözüm getirmiyor. Bu sorunun merkezinde, Tanrı'nın neden kendi isteğiyle içinde Şeytan'ın ve diğer kötü varlıkların ölçümü olanaksız acılara neden oldukları bir dünyayı yaratmış olabileceği sorusu yatıyor. Özgürce bu evreni yaratmayı seçen Tanrı, nasıl olur da tüm bu kötülüklerin sorumlusu olamaz? Eğer bunların sorumlusu Tanrı ise, bu durumda neden bir Şeytan kavramına gerek duyalım?  ss. 456-457

Aushwitz ve Hiroşima'nın yaşandığı bir yüzyılda kötülüğün Tanrı'yla ilişkisi bir kez daha felsefi ve teolojik tartışmaların merkezini oluşturmaktadır. Kötülük sorunu kolayca açımlanabilir: Tanrı kadiri mutlaktır; Tanrı kusursuz biçimde iyidir; böyle bir Tanrı kötülüğün varlığına izin vermez; ancak biz kötünün var olduğunu görüyoruz; öyleyse Tanrı yoktur. Bu izlek üzerine çeşitlemeler, sonsuza değin sürebilir. Elbette ki sorun yalnızca soyut ve felsefi değildir; aynı zamanda kişisel ve dolaysızdır da. İnananlar Tanrı'larının değer verdikleri her şeyi, servetlerini, sahip oldukları rahatlığı, başarılarını, mesleklerini ya da zanaatlerini, bilgilerini, dostlarını, ailelerini ve yaşamlarını onlardan geri aldığını göz ardı etmişlerdir. Nasıl bir Tanrıdır bu? Saygınlığı olan her inanç, bu soruyla doğrudan doğruya yüzleşebilmelidir ve ölmekte olan çocukların huzurunda verilmeyen hiçbir yanıt inanılabilir bir yanıt değildir. Bununla b irlikte inananlar kendi deneyimlerinden de derin bir biçimde anlamışlardır ki, evrene can veren Tanrı'nın varlığıdır. s. 457


Tüm bunlar nasıl bir uzlaşmaya varırlar? Ben ancak önerilerde bulunabilirim. Bir taraftan, Şeytan'ın, Tanrı tarafından yaratılan ve bu nedenle de Tanrı'nın iradesinin bir ürünü olan, evrenin bir yönü olarak görülmesi gerekir. Tanrı farklı bir evren yaratabilirdi ya da evreni hiçbir zaman yaratmayabilirdi. Ancak öte taraftan, tümümüzün yaşadığı mekan ve zaman boyutunda Şeytan ve kötülük Tanrı'nın karşı savıdır ve Tanrı bizden tüm gücümüzle onlara karşı savaşmamızı istemektedir. s. 457

Şeytan kavramı kısmen, bu ikilemle yüz yüze gelen inananların duydukları ıstıraplardan kaynaklanmaktadır. s. 457

Eğer Şeytan gerçekte yoksa, o halde nedir? Eğer kavram herhangi bir anlam taşıyorsa, Şeytan geleneksel Şeytan'dır. Tüm enerjileri evrenin yıkımı ve evrendeki yaratıkların acıları üzerinde yoğunlaşmış, zeka sahibi ve güçlü bir kişiliktir. Şeytan, çocuğu fırına koyar ve nükleer silahları silolara yerleştirir. Ruh sağlımızın her hecesiyle bu kötülüğe karşı savaşım vermemiz gerekmektedir. Hiçbir zaman kötülüğe karşı daha büyük kötülükle, olumsuzlamaya karşı olumsuzlamayla, nükleer silahlara karşı daha fazla nükleer silahla mücadele edemeyiz. Olumsuzlama sürecinin tersine çevrilmesi gerekmektedir. Olumsuzlamanın üstesinden ancak olumlamayla gelebiliriz; nefreti ancak sevgi yenebilir. Kitaplarım hayli karamsar oldu; kötülük sorunuyla ödün vermez bir yaklaşım içinde yüzleşmeye çalıştım. Sanırım çalışmamı iyimser bir mesajla sonuçlandırmaya hakkım var. Geçmişte yaşanan tüm acı dolu deneyimlere karşın, yeni düşünce biçimlerini benimsemeyebilmek, kötülüğü aşarak onu özümsemenin yollarını bulabilmek ve onun devasa gücünü iyiye doğru yönlendirebilmek elimizdedir. İnanıyorum ki, bunu gerçekleştirmemiz için bize cesaret veren ve yardımcı olan bir güç, evrene can veriyor. Nükleer savaş tüm umutları kasıp kavurmadan bu kararı verebilirsek, dünya değişecektir. s. 458

Kaynak: Jeffrey Burton Russell, Mephistopheles: Modern Dünyada Şeytan, Çev. Nuri Plümer, Kabalcı Yayınevi, 1. Baskı, Ocak 2001, İstanbul

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...